Aşk ve ev işleri

26 Kasım 2021 - 14:51

Geçen sene bu zamanlardı, belki de COVID-19 yüzünden aylardır kapalı olmanın da getirdiği bir ruh hali ve ortada birçok açıdan kayda değer bir yapım olması nedeniyle bir dizi etrafında büyük, hararetli tartışmalar koptu. Dizi, “bizi biz yapan” küçük ayrıntıları ve büyük anlatıları işliyor, günlük hayatta muhtelif ölçeklerde yaşanan sınıfsal çatışmalara dikkatle bakıyordu. Tüm bölümlerinin yayınlanmasının hemen ardından; dizinin karakterleri, mekânları, diyalogları, anlatmaya çalıştıkları, anlatamadıkları, her ayrıntısı üzerine kısa, uzun pek çok yazı kaleme alındı. Yazıların baş döndürücü bir hızla yayımlandığı, tartışmaların alevlendiği günlerde ben de “asli bir görev” olarak seyrettim diziyi. Berkun Oya’nın yönettiği Bir Başkadır isimli yapımın isminde yer alan başkalığın işaret ettiği türden bir hezeyan ile geçirdik o birkaç ayı. Sonra geride kaldı her şey. Daha uzun boylu incelemelere konu olacağına dair kesin işaretleri arkasında bırakarak ve sinema, dizi tarihimizdeki yerini de epey sağlama alarak yavaşça gündemimizden çıktı Bir Başkadır.

Diziyi seyretme hızımdan çok daha hızla üretilen yazılara yetişmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Bir minik ayrıntının ele alınmış olup olmadığının izini sürüyordum o günlerde. Bir kısa sahne, bir an: Funda Eryiğit’in canlandırdığı Ruhiye karakterinin bir anlığına göründüğü, aslında son derece sıradan bir sahne hakkında neler konuşuluyordu? Kısalığı ve sıradanlığının çok ötesinde, epey de derine giden bir büyük Yeşilçam anlatısının kısacık bir tekrarı olan bir sahne hakkında yazılmadı, hiç konuşulmadı bu ya da ben bulamadım.

Bir Başkadır'da Ruhiye karakterini Funda Eryiğit canlandırıyor

Büyük bir ruhsal buhranın ortasında resmedilen, intihar eğilimi olan, bunu deneyen Ruhiye karakteri, tesadüfen seçilmediği aşikâr olan ismine uygun bir hayatı sürüyordu dizide. Konuşmadan pencere kenarında oturup dışarıyı seyrediyor, bol bol sigara içiyor, etrafıyla, kimseyle, hayatla ilgilenmeyi çoktan bırakmış görünüyordu Ruhiye. Bölümler boyunca bu minval üzere anlatılan kadının, henüz çocukluğunda, köyünde bir adamın cinsel saldırısına uğradığı anlaşılıyordu sonlara doğru. Yazının başında bahsettiğim Bir Başkadır karakterlerini analiz eden yazıların ilerleyen zamanda ders müfredatlarına kadar girdiğini de gördüm. Bunların bazılarında Ruhiye örneği ele alınarak travma ile yüzleşmenin gereği üzerine uzun uzun analizler yapılıyordu. Ruhiye de dizinin sonuna yakın, köyüne dönüyor ve kendisine tecavüz eden adamla yüzleşiyor, ondan hesap soruyor ve bu yüzleşmenin hemen ardından aslında belki biraz da hızla iyileşiyordu. Kocasıyla, çocuğuyla, eviyle, hayatla iletişime geçiyor, hareket edebilir hale geliyordu. Yüzleşmenin getirdiği iyileşme halinin, Ruhiye’nin hayata döndüğünün işaretini bu bahsettiğim kısacık sahne aracılığıyla aldık biz. Ruhiye çamaşır yıkamıştı, beyaz çarşafları, yastık kılıflarını ipe seriyordu, elinde mandallar vardı ve yüzünde hafif bir gülümseyiş... Bu sahnenin verdiği mesaj güçlü ve netti. Çamaşırları asan, yüzü gülen Ruhiye huzurlu ve mutluydu sonunda. Artık iyileşmiş olduğunu böylelikle hepimiz anladık.

Burada anlatılan iyileşmede, sinemamızda evvel ahir sadece ve sadece kadınlarla bir tutulan bir ev işi anahtar rolü oynuyor; ipe serilen çarşaflar, eldeki mandallar iyileşmenin kilidini açıveriyordu. Bu kısacık anın arkasında, bir büyük sektörün, yaklaşık altmış yıllık bir arka planın olduğunu savunuyorum ben bu yazıda. Sinema tarihimizde bir kadın karakterin kendini ev işlerine adaması, zorlukların aşıldığının yahut aşılacağının, işlerin yolunda gidişinin ve bazen de bir kadının bir adama duyduğu aşkın derinleştiğinin görsel kanıtıdır.

On Kadın (Fotoğraf: Agâh Özgüç Arşivi)

Aşk ve ev işleri üzerinden sinemamızda kadınların temsiline yönelik aksayan bir yan var, hep vardı ve devam da ediyor bu. Aksaklıktan kastım tek boyutlu bir resmin döne döne kullanılmış, kullanılıyor olması ve yönetmenlerin belki bazen üzerine hiç düşünmeden en kestirme yoldan bu resmi yeniden üretmeleri, kullanmaları. Kadınların evde kalmalarını sağlayan, bunu ödüllendiren bir düzenin çarkları böyle minik ayrıntılara gömülmüş temsillerle işliyor galiba. Gördüğümüz anda hepimiz anlıyoruz.

Bu resmin boyutunu görmek ve aracılık ettiği, taşıdığı mesajı anlamak için Yeşilçam senaryolarına serpiştirilmiş kadınların evleriyle, erkeklerle, hayatla kurdukları ilişkiye biraz daha dikkat kesilmek lazım. Fakat biz önce Yeşilçam’ın erkeklerine bakalım. Bir kadının yokluğunda erkek karakterlerin bir nedenden evde yalnız kaldıklarında nerelerde nasıl bocaladıklarına. Düzen kurucu kadının, aynı düzen için neden kritik olduğunu, kadının yokluğu üzerinden gösteren sahnelere.

Kendine dahi bakamayan Yeşilçam erkekleri

Erkeklerin ev işlerini yapmaktan aciz, kendilerine bakmaktan çok uzak insanlar olarak gösterilmelerinde hiçbir sorun görmez Yeşilçam. Bu, pek çok açıdan ilginçtir aslında. Sürekli güç, adalet, dürüstlük ve mertlik gibi büyük kavramlar üzerinden kurulan erkeklikler, söz konusu ev işleri olduğunda tüm iddiasını kaybeder, bu uğurda erkekliğe atfedilen güce işaret eden tüm kavramların içi boşalıverir.

Erkekler karikatürize edilir; ev işlerinin altından kalkamayan insanlar olmaları doğal kabul edilir. Hiçbir zaman 'öğretilmemiştir' bu işler onlara. Cinsiyetleri gereği muaf tutuldukları yabancı bir dünyadır ev onlara.

Filmlerde herhangi bir nedenden, hayatta ve bir evin içinde tek başına kalmış erkeklerin yaşadıkları çaresizlik büyük olur, ne yapacaklarını asla bilemezler. Erkekler kişisel bakımlarına yönelik en temel işleri yapmakta zorlanırken, çoğu zaman da basbayağı bu işleri halledemezken, yani kendilerine bile bakamazken resmedilirler. Yeşilçam’da eline ütüyü alıp fişini prize takması gerektiğinden bihaber, perde takmaya çalışırken merdivenden düşen, kesin olarak yemekle beraber tencereleri de yakan, yığılmış bulaşıklar karşısında mutfak tezgâhına dehşet içinde bakan, boş buzdolabı karşısında canı sıkılan, kendi çocuklarına bakması gerektiğinde dahi ne yapacağını bilemeyen erkek karakter çoktur. Dahası bu ev işi bilmezliğin, kendine bakamıyor, yol yordam bilmiyor oluşun da dereceleri var. Mutfağa giren adamlar yemek, tencere ve mutfakla beraber tüm evi tutuşturma noktasına kolaylıkla gelirler. Bir türlü öğrenemediği en temel yemek pratiklerini öğrenme konusunda milim yol alamayan ve sürekli kendine yumurta kıran ve nihayetinde komşu kadınlar tarafından beslenen erkek temsili de çoktur. Buharlı ütünün olmadığı zamanlarda, ütü masasının hemen yanına iliştirilen bir kâse suya kadınlar ellerini daldırır, suyu hafifçe çamaşırın üzerine serperken filmlerde, erkekler çamaşırların üzerine kumaşların açılması için tükürmeyi tercih eder, iş bilmezlikte çığırlar açarlar!

Yarınsız Adam filmine ait bir afiş (Fotoğraf: Agâh Özgüç Arşivi)

Erkekler problemleri halletmek için ya bu tükürme örneğine benzer çözümler geliştirir ya da zaten hiç halledemezler. Bu acizliğin resmedilişinde hiçbir sorun görülmediği gibi, bu temsilin komedi unsuru olarak da defalarca tekrarlandığını görürüz. Erkekler karikatürize edilir; ev işlerinin altından kalkamayan insanlar olmaları doğal kabul edilir. Hiçbir zaman "öğretilmemiştir" bu işler onlara. Cinsiyetleri gereği muaf tutuldukları, yabancı bir dünyadır ev onlara. Onları kurtaracak olan kadın, yolunda gitmeyen her sahnenin bir yerinde resme girer, bıçağı erkeğin elinden alır, alevleri söndürür, ütüyü elektriğe takar, bulaşıklara girişir ve alışverişe gider, dolabı doldurur ve bazen de çocukları sakinleştirir. Böylelikle biz de işlerin yoluna girdiğini anlarız, hayat normal akışına döner.

Peki bütün bunların aşkla ne ilgisi var? Bunun da yanıtı pek çok filmde var ama iki filmi ele alacağım ben şimdi, kestirmeden çok şeyler söyleyen iki filmden iki sahne. Bir kadının erkeğin yapamayacağının aşikâr olduğu ev işlerini onun elinden alıp düzeni sağladığı andan önce olan, ev işlerinin kadınların hayatında çok daha erken bir noktada erkeğin ortaya çıkmasıyla eşzamanlı olarak belirleyici olduğuna dair çarpıcı örnekler. Çok sevilen, yaygınca bilinen 1968 tarihli Vesikalı Yarim filminden bir sahneye bakacağız önce, sonra yirmi yıl sonra çekilmiş, başrolünde Kadir İnanır ve Perihan Savaş’ın oynadığı başka bir filme: Yarınsız Adam.

Türkan Şoray Vesikalı Yarim'de pavyonda çalışan Sabiha karakterini canlandırıyordu

Yeşilçam'ın âşık kadınları

Ömer Lütfi Akad’ın en ünlü, en sevilen filmlerinden biri 1968 tarihli Vesikalı Yarim, pavyonda çalışan Sabiha (Türkan Şoray) ve yolu “yanlışlıkla” pavyona düşmüş manav Halil’in (İzzet Günay) aslında çok sıradan ama imkânsızlıklarla kuşatılmış olduğu için sürükleyici hikâyesidir. Çiftin artık birbirlerini sevdikleri, hayatı beraber sürdürmek istediklerine yönelik pek çok ayrıntıyı filme taşır Akad. Sabiha ve Halil beraber gezerler sokaklarda, alışveriş yaparlar, aldıklarını mutfakta yerlerine yerleştirirler beraber, mutludurlar; ilişkilerinin olmazlığını unutmak ister ve yaşayıp giderlerken etraflarından gelen ve giderek belirginleşen baskıyı da yok saymaya çalışırlar.

Âşık olan kadın, bir adamın kıyafetlerinin, temizliğinin sorumluluğunu alır, onun çamaşırını yıkar, gömleği ütüler, yemeğini yapar, kendi hayatında giderek daha fazla yer kaplayacak bir sorumluluklar silsilesine kapılarını açar ve tüm bunlar aşkın derinleşmesiyle paralel gider.

Sabiha’nın pavyondan arkadaşı Müjgan ile kendi evinde yaptığı bir konuşma var, tam burada anlarız Sabiha’nın Halil’e duyduğu aşkın derinleştiğini. Müjgan’ın “bu işin” olamayacağına dair tüm uyarılarına kulaklarını tıkar Sabiha. Ütü masasının başındadır o an, elinde Halil’in beyaz gömleği, sevdiği adamın sorumluluğunu almış olmanın verdiği gönenç duygusuyla ütü yapmaktadır. Ütülediği gömlek pek çok şeyin temsilcisi haline gelir. Sabiha kör kütük âşıktır artık, gözü kimseyi görmez, kulağı söylenenleri duymaz. Âşık olan kadın, bir adamın kıyafetlerinin, temizliğinin sorumluluğunu alır, onun çamaşırını yıkar, gömleği ütüler, yemeğini yapar, kendi hayatında giderek daha fazla yer kaplayacak bir sorumluluklar silsilesine kapılarını açar ve tüm bunlar aşkın derinleşmesiyle paralel gider. Kendi sözleriyle, alışverişler yapıldıkça, gömlekler ütülendikçe ve Halil onun yaşantısına girdikçe evi ev olur Sabiha’nın, "daha önce bir barınaktır sadece."

Yarınsız Adam filminde Perihan Savaş

Ümit Efekan’ın yönetmenliğinde çekilen Yarınsız Adam filminde ise uzak bir Trakya kasabasında cezasını çeken fakat orada geçirdiği yıllar sonunda herkes tarafından çok sevilen Kadir İnanır başroldedir. Tüm kasabanın vargücüyle bağrına bastığı Kadir İnanır (çünkü çok merttir, dürüsttür, çalışkandır, mahkûmiyeti mağduriyetinden doğmuştur ve en önemlisi yalnız bir adam olarak kendisine bakmaktan uzaktır) filmin ilk yarısında kendi evi içinde çaresizlikle resmedilir, ta ki Perihan Savaş’ın canlandırdığı İnci karakteri ortaya çıkana dek.

Tüm kasaba tarafından kucaklanmış olsa da kendi evinin içinde olabildiğine eğreti duran bu adamın da esenliği bir kadına bağlı olacaktır. Erkeğin ev içindeki yalnızlığı, çaresizliği büyüdükçe, bir kadının resme girdiği anda gelecek düzen arasındaki kontrast daha da belirgin hale gelir. Vesikalı Yarim filmine benzer biçimde, yolu "yanlışlıkla" pavyona düşen Kadir İnanır’ın hayatına giren İnci de eve girdiği andan itibaren temizliğe girişir, hem de topyekûn büyük bir temizliğe. Tüm yastıkları, yorganları, halıları yerlerinden kaldırır, silkeler, çırpar, siler süpürür, eşyaların yerini değiştirir; mutfak alışverişi yapar, yemeklerle donatır masayı, sabahları çayı demler, kahvaltıyı hazırlar. Tam burada ev işlerinin sorumluluğunu alan bir kadından beklenenlere dair bir alt katman daha açılır önümüzde, bu filme has, kadınlar arası  beklentilerin de nereye kadar ereceğini gösteren bir alt katman. Silkeleme işinin devam ettiği bir sırada, balkonun altından kendisine seslenip “Hoşgeldin” diyen komşu bir kadın, “Neden acele ettin, hep beraber yapardık?” deyince "Evimi kendim toplamak istiyorum" der İnci ve komşudan şu yanıtı alır: "Kadına da bu yakışır zaten!" Yani hepten yalnızdır kadın evin içinde, yardım almazsa daha iyidir, daha bile makbuldür! Bu güzel bir örnek. Bu yazıda ele aldığım kadınların sinemada (ve hayatta) ev işi yaparken temsil edilmelerine yönelik yekpare gibi görünen bir resmin aslında ayrıntılarda nasıl başka başka türden mesajları da içererek çeşitlendiğini de gösteriyor. 

Çil Horoz (1987)

Bunların aşkla ne ilgisi var?

Yeşilçam’da kadınlar evi ev yapan her işle karşımıza çıkar. Başrolden en küçük rollere kadar kadınlara dağıtılmış büyük bir temizlik dünyasından bahsediyoruz. 1950-1990 arasında çekilmiş yüzlerce filmde yemek yapan, sofra kuran, çamaşır yıkayan, karşılıklı çarşaf çekiştiren, pirinç ayıklayan, patates soyan kadınlar var. Masif bir iş gücü! Adile Naşit’i soba kurarken, Belgin Doruk’u çamaşır asarken, Hülya Koçyiğit’i halı çırparken, Fatma Girik’i çamaşır makinesi başında herhangi bir an görebiliriz. Bu başrol oyuncuları dışında kalan arka planda görülen tüm kadınlar da bir tür ev işi yaparken dolgu malzemesi gibi serpiştirilirler. Tüm bu kadınların ortak yanı, bozulmuş görünen huzurları yeniden tesis etmek, yolunda gitmeyen işlere çekidüzen vermek ve düzenin devamlılığının güçlü bir işareti olarak senaryolarda yer almak ve bazen de aşklarının derecesini temsilen Sabiha gibi kendini ütüye adamak olur. Bunun on yıllardır devam ediyor oluşunda üzücü bir şeyler yok mu?

Bir filmde ne erkeğin ev işi yapmasının komik bir yanı var ne de bir kadının evde oluşunun doğal bir yanı. Aynı soruya yeniden dönelim: Peki, ev işlerinin aşkla ne ilgisi var?

Kadın hakları mücadelesi verenlerin yıllardır üzerine düşündüğü, yazdığı bir konu ev işleri. Az evvel “masif iş gücü” olarak özetlediğim tablonun, örneğin ekonomiye nasıl yansıması gerektiğine dair çalışmalar ve konuyu daha pek çok açıdan ele alan muhtelif işler var. Kadınlar ev içi emeğin görünür olması için yıllardır çabalıyor. Görünmez nitelikleri yüzünden ev işlerini yapanlar da görünmez hale geliyor. Üstelik ev işlerinin yapılmadığı durumlarda da kadınlar ev işi düşünüyor hep, her kadın aslında bir planlama dehası olarak yaşıyor hayatını. Ev işlerinin elektronik aletler aracılığıyla yapılıyor olması yükü hafifletmiyor pek, çalıştığı durumda da ev işlerinin asli sorumlusu kadın oluyor. 

Bu temsil dünyasında sıkışması, kadınların bundan çok daha iyisini yapabilecek insanlar olmaları, hayata çok başka yerlerden de katılabilecekleri gerçeğini sürekli perdeliyor. Bir filmde ne erkeğin ev işi yapmasının komik bir yanı var ne de bir kadının evde oluşunun doğal bir yanı. Aynı soruya yeniden dönelim: Peki ev işlerinin aşkla ne ilgisi var? Cevap: Yok! Yok aslında. Eline gömlek alan her kadın, o an mutlu görünse ve hatta mutlu hissetse de ütü yaparken aslında biraz kendi hayatından bir parçayı, zamanını feda ediyor. Evlerin ve aşkların eşit ve adil katılım sayesinde daha yaşanır yerler, durumlar olduğuna dair çok daha başka bir temsil dünyası yaratmak gerekiyor. Ruhiye’nin iyileştiğini astığı çamaşırlardan, Sabiha’nın aşkını ütülediği gömlekten anlatmanın ötesine geçebilecek daha yaratıcı yollar gerekiyor.

Aşk
Yeşilçam
Türkan Şoray
Vesikalı Yarim
Bir Başkadır
Yeşilçam'da Kadın
Yarınsız Adam
Kadın Rolleri
Kiraz Akın
Agah Özgüç
Sayı 008

BENZER

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “İstanbul Meydanlarına Kavuşuyor” sloganıyla başlattığı ve meydanları yeniden toplum hayatına kazandırmayı amaçlayan girişimlerine bir de tasarım yarışması eklendi. Sonuçları 26 Eylül’de açıklanacak Taksim Kentsel Tasarım Yarışması ile tarihî meydan yepyeni bir başlangıç yapacak.
Kısa bir süre önce hizmete giren akıllı uygulama nedir, nasıl kullanılır?
25 Haziran’da satın alınan ve 26 Ağustos’ta yuvasına dönen Fatih Sultan Mehmet tablosu İstanbul’un kurtuluşunun 97. yıl dönümünde ziyarete açıldı.