Suskunların meskeni: Mevlevîhâneler

22 Kasım 2022 - 12:59

"Sanadır ilticâsı Gâlibin yâ Hazret-i Mevlâ Başımda bir külâh-ı iftihârım varsa sendendir."

Divan edebiyatının büyük şairlerinden Şeyh Galib, “Hüsn-ü Aşk” gibi bir eser vermesinin yanı sıra Galata Mevlevîhânesi şeyhi olmasıyla da tanınıyor. 1491 yılında kurulan ve yangınlardan, depremlerden zarar gören Mevlevîhâne’nin yeniden imarı Şeyh Galib’in gayretleriyle mümkün oluyor.

Asırlar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olan İstanbul, Anadolu içinde doğup büyüyen Mevlevîliğin önemli merkezlerinden biri. O kadar ki âsitânesi Konya’da olsa dahi İstanbul da Mevlevîlik denildiğinde akla ilk gelen şehirlerden.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir eserinde bu duruma dikkat çekip, şu tespiti yapıyor:

"Tarikat olarak Mevlevîliği esas çizgileriyle Sultan Veled kurar. Fakat teşrifatı, nezaketi, terbiyesi, sülûkün ve âyinin erkânı tıpkı musikisi gibi daha sonraki zamanın, Osmanlı devrinin ve biraz da İstanbul’undur. Ve şüphesiz ki kültürümüzün en yüksek tarafıdır. Bir medeniyetin çiçeği olan ve ona hiç belli etmeden şekil veren terbiye ve nezaketten, duyma şekline kadar hüviyetimizin birçok taraflarını o idare etmiştir."

Yine Ahmet Hamdi Tanpınar’la Yahya Kemal arasında geçen bir diyalog, gündelik hayatta Mevlevîliğin nasıl yer bulduğunu göstermesi açısından önemli. Tanpınar, bir gün Yahya Kemal’e, “Neydi bu eskilerin hayatı acaba? Nasıl yaşarlardı?” diye sorar. Yahya Kemal cevap verir: "Gayet basit, pilav yiyerek ve Mesnevi okuyarak! Medeniyetimiz pilav ve Mesnevi medeniyetiydi."

GALATA MEVLEVÎHÂNESİ (FOTOĞRAF: SHUTTERSTOCK)

Kentin yaşayışına, kültür hayatına ve İstanbul tarihine katkı sağlayan mevlevîhânelerin kuruluşu, faaliyetleri, geçirdiği değişimler şüphesiz ki Osmanlı fikir hayatı hakkında önemli bilgiler veriyor. Seçkin bir düzeye hitap eden, sanatın farklı alanlarında faaliyet gösteren İstanbul mevlevîhâneleri, sayıca az olsa da Osmanlı tarikat kültüründe önemli bir yere sahip.

Mustafa Itrî Dede, Hammamîzade İsmail Dede Efendi, Nâyî Osman Dede, Ali Nutkî Dede, Zekâî Dede, Hüseyin Fahreddin Dede, Hacı Arif Bey, Abdülbaki Nâsır Dede, Ataullah Dede, Dellalzade Hafız İsmail Efendi, Mehmed Celaleddin Dede, Ahmed Avni Konuk gibi bestekâr ve musikişinaslar, Şeyhülislam Bahaî, Cevrî, Şeyhülislam Yahya, Fasîh Ahmed Dede, Neşatî Ahmed Dede, Müneccimbaşı Ahmed Dede, Nâyî Osman Dede, Receb Enis Dede, Nef‘î, Nailî, Nedim, Sakıb Mustafa Dede, III. Selim ve Şeyh Galib gibi şairler İstanbul mevlevîhânelerinde yetişen isimlerden bazıları.

Bir semtin tarihine tanıklık eden tekke

1975 yılından bu yana müze statüsünde bulunan Galata Mevlevîhânesi, İstanbul’a İstiklal Caddesi’nin bitip Yüksek Kaldırım’ın başladığı noktadan bakıyor. İhsan Oktay Anar’ın ünlü romanı Suskunlar da ismini bu dergâhın bahçesinde yer alan ve “suskunlar, sessizler” anlamına gelen “Hamuşan” mezarlığından alıyor:

"Kâhin, görebilen tek gözüyle aynaya baktı ve Eflatun’u gördü. Bu efendi, sessizliği sessizce dinleyerek, Galata Mevlevîhânesi’ndeki mutfak-ı şerîfindeki dibekte kahve dövme işini bırakmadı ve hiçbir zaman da bir Mevlevî dedesi olmadı. Bu onun olduğu kişi olmaya devam edeceği anlamına geliyordu. Seneler sonra kalbi durduğunda, defnedileceği yer de belliydi; Dergâhtaki Suskunlar Hazîresi."

Yüzyıllardır İstanbul tarihinin bir parçası olan mekânın şehirle beraber geçirdiği değişim de kayda değer. 1491 yılında İskender Paşa tarafından kurulan külliye, İskender Paşa’ya ait av çiftliğinin bir kesimine, H. Theodoros Manastırı’nın kalıntıları üzerine inşa edilmiş. Henüz imara açılmayan bölgede uzun yıllar geniş bir bahçeye ve koruya sahip olan tekke 1509 yılında “kıyamet-i suğrâ” olarak anılan depremde zarar görüp, sonrasında sahipsiz kalarak harap hâle gelmiş. Bir süre medrese olarak hizmet verdikten sonra 1608 yılında Konya’daki çelebilik makamınca görevlendirilen Şeyh Sırrı Abdi Dede tarafından büyük bir onarım gerçekleşmiş; Tersane ve Matbah Emini İsmail Ağa, mevlevîhânenin imarına katkıda bulunurken Matbah Emini Hasan Ağa da avlusuna bir çeşme yaptırmış.

ATAULLAH DEDE VE MEVLEVİ DERVİŞLERİ (FOTOĞRAF: İBB ATATÜRK KİTAPLIĞI)

İstanbul’daki binaların kaderini çok kez değiştiren yangınlar, Galata Mevlevîhânesi’ni de etkilemiş. 1765 yılında çıkan büyük Tophane yangını külliyeyi neredeyse kullanılmaz hâle getirmiş. III. Mustafa tarafından Yenişehirli Osman Efendi’ye verilen görevle yenilenen bina bugünkü hâlini ise Mevlevî muhibbi padişah III. Selim döneminde almış. III. Selim’in tahta çıkışı sırasında mevlevîhânenin postnişini olan ünlü divan şairi Şeyh Galib’in, tekkenin tamire muhtaç olduğunu “Kasîde-i Tannâne” isimli manzumesine iliştirdiği bir arzuhâlle bildirmesi üzerine binalar yenilenmiş.

Yüzyıllar içinde bulunduğu yer değişip gelişen, yabancı misafirlerin ve devlet görevlilerinin uğrağı hâline gelen Galata’da varlığını sürdüren Galata Mevlevîhânesi, Mevlevî kültürünün gelişmesi noktasında yaptığı katkılarla emsallerinden de ayrılmış. Nevi şahsına münhasır bu yer, yabancı seyyahların izlenimleri arasında mutlaka yer bulmuş ve 19. yüzyıla ait turist rehberlerinde mutlaka ziyaret edilmesi gereken mekânlar arasında anılmış.

BAHARİYE MEVLEVÎHÂNESİ (FOTOĞRAF: İSTANBUL İÇERİK ATÖLYESİ ARŞİVİ)

Üç kez taşınan Mevlevîhâne

Mevlevîhâneler arasında, Bahariye Mevlevîhânesi ilginç hikâyesiyle öne çıkıyor. Bir zamanlar Çırağan Sarayı’nın arsasında bulunan tekke, Haliç kıyısına uzanan bir yolculukla son yerine taşınmış.

Evliya Çelebi’nin “fevkani konumdaki semahanenin deniz kıyısında, dedegân hücrelerinin kara tarafında yer aldığını” belirttiği binanın, Beşiktaş’taki yerine Veziriazam Damad Ohrili Hüseyin Paşa tarafından 1622 yılında yaptırıldığı biliniyor. O dönemdeki postnişini, Gelibolu Mevlevîhânesi’nin de banisi olan Şeyh Mehmed Hakîkî Dede Efendi. Hem Gelibolu’da hem İstanbul’da tekkelerin idaresini üstlenen bu zat, küçük bir yelkenli ile Gelibolu-İstanbul arasında her hafta seyahat etmiş, bu tekkenin bir maketi de yıkıldığı güne kadar semahanenin tavanında asılı kalmış.

Galata Mevlevîhânesi’nin de yenilenmesini sağlayan III. Selim’in 1804’te yeniden inşa ettirdiği bina, II. Mahmud’un 1836’da arsasını saraya katmasıyla beraber yıkılmış. Bazı bölümleri kalsa dahi Sultan Abdülaziz’in daha büyük bir saray yaptırma isteğiyle son bölümlerini de kaybeden mevlevîhâne önce Fındıklı’daki Karacehennem İbrahim Paşa Konağı’na daha sonra ise 1870 yılında Maçka sırtlarında inşa ettirilen yeni binaya taşınmış.

Burada ismi Maçka Mevlevîhânesi olan tekkenin Maçka’daki ömrü 4 yılla sınırlı kalmış. Binası İstanbul Teknik Üniversitesi’ne devredilen mevlevîhâne, son olarak bugün de yer aldığı Bahariye semtine nakledilmiş. Haliç kıyılarında yalıların bulunduğu tarihlerde Hatab Emini Mustafa ve Hüseyin efendilerin yalılarına nakledilen mevlevîhânenin bahçesindeki mezar taşlarının bir kısmı Galata Mevlevîhânesi’nde bir kısmı ise Çırağan Sarayı bodrumunda koruma altına alınmış. Bazı mezarlar da nakledilmiş. Beşiktaş Mevlevîhânesi poştnişini Şeyh Nazif’in naaşı önce Maçka’ya sonra Bahariye’ye getirilmiş. Bu nakilden yıllar sonra oğlu Hüseyin Fahreddin Dede de babasıyla aynı kaderi paylaşmış. Mezarın nakli sırasında orada bulunan Cemalettin Server Revnakoğlu, hadiseyi şöyle anlatıyor:

"Evlâdları tarafından 24 Temmuz 1967 Pazartesi günü yaptırılan nakil sırasında orada idik. Yıllarca önce yanmış, yakılmış türbenin metrûk sahası içinde kalan kabirler ve bilhassa kendisinin lahdi açıldığı vakit, tabutun içinde çürümüş çinko parçaları göze çarpıyordu. (Fahreddin Dede kolera salgını esnâsında vefât ettiği için tabutun içine boydan boya çinko kaplanmış) Bu kalıntılar arasında boylu boyunca uzanmış yatan Şeyh Hüseyin Fahreddin Efendi’nin cesedinden, uzviyetinden tabiatıyla eser kalmamışdı. Fakat kemikleri dağılmamışdı. Vefâtından 60 seneye yakın bir zaman sonra kemikleri toplanıp moloz yığını halinde torbalara doldurulunca yattığı yerde olsun huzûr içinde bırakılmayan Şeyh Hüseyin Fahreddin Efendi, âilesi efrâdı, büyükleri ve kabir komşuları ile birlikte bir daha öldü..."

Haliç’in yoğun rutubetinden etkilendiği için taşındıktan kısa süre sonra esaslı bir tadilattan geçen Bahariye Mevlevîhânesi, 1925’ten sonra bakımsızlıktan harap hâle gelmiş, 1939’da çıkan yangında büyük hasar görmüş, bir süre tuğla deposu olarak kullanıldıktan sonra 1986 yılında aslına uygun şekilde restore edilip bugünkü hâline kavuşmuş. Çok hasar gören, günümüze eski hâlinden pek az şeyin ulaştığı mevlevîhânenin mimari özellikleri dışında özellikle Hüseyin Fahreddin Dede Efendi döneminde çok verimli bir kültür ve sanat merkezi olduğu da biliniyor.

KUZEY CEPHEDEN BİR ZAMANLAR YENİKAPI MEVLEVÎHÂNESİ (FOTOĞRAF: İSTANBUL İÇERİK ATÖLYESİ ARŞİVİ)

İstanbul'un bir yüzyılı 

Ahmet Hamdi Tanpınar’la başladık, onunla devam edelim. Huzur romanında Hamâmîzâde İsmail Dede Efendi’nin Ferahfeza ayinine özel bir yer ayıran Tanpınar, roman kahramanları Mümtaz ve İhsan’ın gözünden eseri şöyle anlatır:

"(...) Asıl mucize ayinin kendisiyle başladı. Dede’nin Ferahfeza Ayini sadece bir dua, inanan ruhun Allah’ını aradığı bir çırpınış değildi. Mistik ilhamın vasfı olan geniş hamleyi, sırrı, doğrudan doğruya zorlayan büyük ve dinmez hasreti, hiç kaybetmeden eski musikinin belki en oyunlu eserlerinden biriydi. Dede alaturka musikinin makamlar arasında küçük gösterişler, değişmeler ve kararlarla dolaşmaktan ibaret olan gelişmesini o şekilde idare etmişti ki, ayin kendiliğinden bir sembol oluyordu."

Bu eseri meydana getiren Dede Efendi, Yenikapı Mevlevîhânesi’nin yetiştirdiği isimlerden. İstanbul’da kurulan en büyük mevlevîhâne olma özelliği taşıyan Yenikapı Mevlevîhânesi, surların dışında yer alıyor. Bostana dönüştürülmüş hendekler içinden geçilerek varılan, çevresini mezarlıkların kuşattığı ve Mevlevîhâne Caddesi olarak anılan yolunun bugün de varlığını sürdürdüğü mekân 1597’de inşa edilmiş. Mevlevîhâne aynı zamanda Merkez Efendi Külliyesi’ne komşu.

Tekke olmasının yanında, Balkan ve Çanakkale savaşlarında yaralanan gazilerin tedavi gördüğü bir hastane ve çocuk yurdu olarak da kullanılan binaları 9 Eylül 1961 tarihinde büyük bir yangın sonucu kullanılmaz hâle gelmiş. 2010 yılında restore edilen ve bugün üniversite binası olarak hizmet veren Mevlevîhâne’nin tarihini Defter-i Dervişân isimli eserde bulmak mümkün. İlk kez Ali Nutkî Dede tarafından yazılmaya başlanan ve sonraki yedi şeyh tarafından devam ettirilen defterler dervişlerin yaşantısı ve İstanbul mevlevîliği hakkında önemli bilgiler veriyor.

Çileye girenler, mukabeleye gelenler, vefatlar, doğumlar, misafirler defterlere tarihleriyle not düşülmüş. Defterlerde doğa olaylarına da yer veriliyor. Yağmurdan dolayı İstanbul’da duvarların çökmesi, evlerin ve dükkânların zarar görmesi, “İki âdem helak oldu,” denilerek anlatılmış. İstanbul’a kurt inmesi ve insanlara saldırması gibi olaylar bu defterlerde yer alan ilginç notlar arasında. 

Bugün bu mekânları ziyaret etmek, bir zamanlar devrine musiki, yaşayış, edebiyat ve kültürle damgasını vuran yerleri keşfetmek mümkün. O büyük tarihten geriye kalansa Keçecizâde İzzet Molla’nın dizelerinde gizli:

Bir mevsim-i-bahârına geldik ki âlemin
Bülbül hâmûş-havz tehî, gülistan harab!

Mevlevihane
Galata Mevlevihanesi
Bahariye Mevlevihanesi
Yenikapı Mevlevihanesi
Dervişler
Ayça Örer
Sayı 012

BENZER

Kadın hareketi, göçmen sorunu, kentsel dönüşüm, sınıf farkı... Azra Deniz Okyay, ilk uzun metrajlı filmi Hayaletler’de her biri ayrı bir filmin konusu olabilecek tüm bu meseleleri iç içe geçirerek sunuyor ve bu zor işin altından kalkmayı ustalıkla başarıyor. Pandemi nedeniyle henüz geleneksel anlamda gösterim şansı elde edememiş olsa da, Hayaletler’in yurt içi ve yurt dışında hayranı çok. Okyay’la 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden En İyi Film ve En İyi Yönetmen başta olmak üzere beş ödülle dönen filmini konuşurken, “Kenti beşinci bir karakter gibi ele aldım” dediği İstanbul’un hayaletlerini takip ettik.
Düşünen, üreten, son üç sayıdır bizimle yürüyen, çok sevilen müzisyenimiz Kalben, bu sayımız için kaleme aldığı öyküsünde, 14 Şubat Sevgililer Günü’nde toplanan ve sınır çizmeyi, kendisini sevmeyi öğrenmeye başlayan bir terapi grubunu anlattı.
Osmanlı’dan bu yana İstanbul’da kent yaşamının doğal ve ayrılmaz bir parçası olmuştur kedi. O zamandan beri süregelen bu eşsiz ilişki, belgesellerden şiirlere pek çok alanda yer bulmuştur kendine. İstanbul ve kediye dair anlatılacak hikâye bitmez ama biz bir yerden başlayalım istedik.