İmparatorlukların izinde "lezzetli" bir yolculuk

Fotoğraf
Koray Berkin
25 Kasım 2021 - 10:27

Roma hamanından kiliseye, zaviyeden camiye: Kalender[i]hane Camii  

M2 Yenikapı-Hacıosman hattında Yenikapı yönünde metroya binip Vezneciler İstasyonu’ndan indiğinizde buluşma noktamıza varmışsınız demektir...

Bozdoğan Kemeri’nin Vezneciler’de 16 Mart Şehitleri Caddesi’ni kestiği köşede “Kalenderhane Camii” tabelasıyla dikkat çeken eski Bizans kilisesinin 4. veya 5. yüzyıla tarihlenen bir Roma hamamının etrafına inşa edildiği tahmin edilmektedir. Bugün gördüğümüz yapı, kendi yerinde daha evvel var olmuş hamam ve kendinden önce var olmuş iki ayrı kilisenin yapı parçaları da kullanılıp inşa edilmiştir. 12. yüzyıldan, Kommenos Hanedanlığı döneminden kalan bugünkü yapının orijinal mermer dokusu Ayasofya ve Kariye ile benzerlik göstermektedir. Manastırlar genelde şehir merkezinden uzak inşa edilse de Bizans döneminde bu bölgedeki manastır bolluğunu, adı geçen dönemin önemli ailelerinin öldüklerinde buraya gömülmeleri koşuluyla yaptıkları büyük bağışlarla açıklamak mümkündür. Bir diğer ilginç detay ise yapının diyakos bölümünde bulunan şapeldeki Aziz Francesco’nun hayatına ait tasvirlerden anlaşıldığı üzere, burasının, İstanbul’un başına gelmiş büyük felaketlerden olan Latin istilası döneminde de Haçlılar tarafından kullanılmış olduğudur. Yine yapının 1966-75 yılları arasında yapılan kazılarında ortaya çıkan önemli bir detay, ikonoklazm (tasvir karşıtlığı) döneminden kalan İstanbul’un tek duvar mozaiğinin, tavanı kavisli sunak odası olan “apsis”te bulunmasıdır. Bu mozaik panoda Meryem Ana, Bebek İsa’yı Rahip Simeon’a takdim etmektedir.

Kalenderhane Camii

Yapı, İstanbul’un fethinden sonra, fetihte büyük başarı kaydeden Kalenderi tarikatı dervişlerine bizzat Fatih Sultan Mehmet tarafından zaviye olarak verilmiştir. Kalenderhane bu özelliğiyle İstanbul’un fethinden sonraki ilk Mevlevihane sayılmaktadır. Şehrin tam göbeğindeki eski bir Bizans kilisesini Kalenderi tarikatına vermekteki amaçlardan biri de Kalenderileri gözetim altında tutmaktı.

18. yüzyılda geçirdiği yangın ve depremlerle büyük zarar gören yapı, Darüssaade Ağası Maktul Beşir Ağa tarafından camiye çevrilmiş ve büyük ihtimalle o dönemde apsis kısmı yıkılmıştır. 1930’lu yıllarda bir fırtınada minaresi de çöken yapı uzun yıllar terk edilmiş ve evsizlere sığınak olduktan sonra, 1966-75 yılları arasında Harvard Üniversitesi ile İstanbul Teknik Üniversitesi’nin ortak çalışmaları sonucu tekrar cami olarak hizmete kazandırılmıştır. Bugün yine kapsamlı bir restorasyon geçirmeye ihtiyacı vardır.

Eski zamanların eğlencesi: Direklerarası Şenlikleri

Direklerarası, bundan yaklaşık 150 yıl evvel bugünkü Şehzadebaşı Camii bölgesinde özellikle Ramazan aylarında halkı eğlendirmek için boş alanlara dikilen direklere gerilen çadırlarda düzenlenen eğlencelere verilen addır. Tiyatrolar, musiki fasılları ve son zamanlarda sinemayla orta sınıfın gözde eğlence merkezi olmuştur. Meddah, hokkabaz, kanto, tuluat tiyatrosu, Karagöz, cambazlar, ateş yutanlar, dev adamlar bu tarz eğlencelerin vazgeçilmezleriydi. 1900’lerin başında Beyoğlu’nun ve Avrupai eğlencenin -her ne kadar gayrimüslimler ile başlasa da Türk toplumunu yakından etkilemesi, Direklerarası’nın eski önemini yitirmesine sebep olmuş ve bu tarz eğlenceler 1950’li yıllarda özellikle yeni belediye istimlakleri ile de tarihin sayfalarına karışmıştır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi binası

İstanbul Büyükşehir Belediyesi binası

Yolculuğumuz esnasında karşımıza çıkacak görkemli Cumhuriyet dönemi yapılarından biri de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Binası’dır. Belediye Binası, 1953’te bir ulusal yarışma sonucunda birinciliğe değer görülen mimar Nevzat Erol’un projesi esas alınarak inşa edilmiştir. Proje, yapımı aynı yıllara rastlayan İstanbul Hilton Oteli’yle birlikte, Türkiye mimarisinde etkisini 1950’li yıllardan itibaren gösterecek uluslararası üslubun ilk örneklerinden sayılmaktadır. Bu açıdan Belediye Binası yalnız İstanbul değil, Türkiye mimarlığının gelişim sürecinde de belirli bir dönüşümün işareti sayılan yapılar arasında anılmaktadır.

II. Dünya Savaşı sonrasında ABD’den başlayarak hızla yayılan ve “rasyonalist-pürist akım” olarak da anılan uluslararası üslup, kitle ve planda dikdörtgenler prizması veya kare prizma, dikdörtgen ve kare gibi temel geometrik biçimlerin; büyük ölçüde çelik yapımı, geniş pencerelerle cam yüzeylerin kullanımına dayanan ve ağırlıklı olarak modüler bir cephe düzeni öneren bir tasarım modeliydi.

İstanbul Belediyesi Binası, bu üslubun daha çok Güney Amerika’da uygulanan ve en önemli temsilcisi Oscar Niemeyer olan Brezilya tarzına yakındır. Prizmatik kitleleri genellikle üstlerine konan eğrisel plastik kitlelerle canlandıran bu tarza özgü biçim ve düzenlemeler Belediye Binası’nda da vardır.

Aziz Polyeuktos Kilisesi kalıntıları

Aziz Polyeuktos Kilisesi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi binasından Fatih yönünde, Bozdoğan Kemeri sağınızda kalacak şekilde ilerlerseniz karşınıza çıkacak parkta zengin hikâyeleri olan bir yapının metruk kalıntıları sizi karşılar. Bu, meşhur Aziz Polyeuktos Kilisesi’dir. Ayasofya’dan önce İstanbul’un en muhteşem kilisesi, 6. yüzyılda yaşayan müzik bilgini Romanos Melodos’un ilahisinde geçen, Justinien’in söylediği bir cümlenin muhatabı olan kilisedir. Romanos’a göre İmparator Justinien Ayasofya’nın yapımı bitince “Seni geçtim Süleyman!” demiştir. Bu sözün genellikle düşünülen Süleyman Mabedi için değil bu yapı için söylendiği tezi hâkimdir. Bazı araştırmacılara göre bu sözü Justinien aslında Süleyman Mabedi’ne benzetilerek yapılan Polyeuktos Kilisesi için sarf etmiştir. Biraz da hiç sevmediği kilisenin banisi Prenses Juliana’ya bir sataşma vardır. Sözün anlamı şudur: “Ey Juliana, seni ve muhteşem eserini geçtim!”

Batı Roma İmparatoru Olybrius Anicius Augustus’un kızı Anikia Juliana (462-528) İstanbul’da yaşamıştır. Politik hırsı dolayısıyla General Flavius Areobindus ile evlenmiş ama umduğunu bulamamıştır. Juliana’nın göz bebeği kilisesine gelirsek; bu eser her şeyden önce sadece dinsel duygularla yapılmış değildir. Yapının aynı zamanda kendisinin de içerisinden geldiği Theodosius ailesinin sembolü olarak inşa edildiğini biliyoruz. Kilisenin yapıldığı yerin de tesadüf seçilmediği anlaşılmaktadır. Çünkü bu bölgede Theodosius ailesine ait pek çok saray ve yapı bulunmaktadır. Zaten yaptırdığı kilisenin yerinde daha önceden büyük büyük annesi Eudocia’nın inşa ettirdiği daha küçük çapta bir başka Polyeuktos kilisesi daha mevcuttur. Juliana bu binayı yıkacak ve yerine kendi göz bebeğini, anıtsal Polyeuktos Kilisesi’ni yapacaktır.

Kilisenin kendisine adandığı Polyeuktos bir Melitene (yani bugünkü Malatya’dan olan) Romalı bir askerdir. Pagan iken Hristiyan olur.

455 senesinde dikilen Kıztaşı

Kilise ibadet dışında imparatorluğun siyasal sembolü olan emperyal yürüyüş alaylarında önemli rol oynamıştır. Book of Ceremonies’e [Bizans İmparatoru VII. Konstantin’in (905-959) hazırladığı ve 5. yüzyıldan 950’lerin sonuna kadar tüm törenleri anlatan eser] göre imparator, Paskalya kutlamaları sürecinde yanında bulunanlarla Büyük Saray’dan çıkar ve Havariler Kilisesi’ne kadar yürürdü. Forum Toiri (Bayezid) bölgesini geçince yürüyüş alayı Şehzadebaşı’na gelir ve imparator elindeki meşaleyi değiştirmek için Polyeuktos’ta dururdu.

Kilise kalıntıları 1960’lı yıllarda Haşim İşcan Geçidi çalışmalarında şans eseri keşfedilmiş, bu vesileyle gizli kalmış bir tarih açığa çıkarılmıştır. Dileriz yakın zamanda bölgede yapılacak düzenlemelerle bu tarih daha çok İstanbulluyla paylaşılabilir.

Kıztaşı (Markianos Sütunu)

Bizans devri İstanbul’unda 455 yılında dikilen Markianos Sütunu, Fatih’te Kıztaşı olarak isimlendirilen küçük bir meydanın ortasında günümüze dek gelebilmiştir. Kıztaşı Mahallesi, İstanbul’un fethinden sonra kurulan ilk Türk mahalleleri arasındadır. Uzunca bir süre Saraçhanebaşı’ndaki Yeniçeri odalarında bir evin bahçesinde kalan bu anıt, içinde bulunduğu bölgeyi yakan Çırçır Yangını’ndan sonra yeniden yapılan düzenleme sonunda ortaya çıkarılmıştır. Kızıl-gri Mısır granitinden iki parça olarak yapılmıştır. Kaidesi dört yüzlü ve beyaz mermerdendir. Kaidesinde Nike heykelinin bulunuşundan ötürü halk arasında Kıztaşı olarak bilinmektedir. Kıztaşı’nın kaidesindeki kitabede Latince şu metin yazılıdır: Principis Hanc Statvam Marciani Cerne Tovuqve Praefectvs Vovit Qvod Tatianvs Opvs. Çevirisi şöyledir: “İşte bu, imparator [birinci yurttaş] Marcianus’un anıtıdır / Ki Tatianus bu eseri adamıştır.” Sütunun üzerinde bulunan İmparator Marcianus’a ait bronz heykelin 13. yüzyılda Venedikliler tarafından İstanbul’dan Bari’ye götürülen günümüzün Barletta heykeli olduğu tahmin edilmektedir.

Fatih'e gelmişken: ünlü lezzet durakları

Sabah sabah Fatih’e gelmişken, hele bir de soğuk bir kış gününde karnınız acıkmışsa paça çorbasını tatmadan buradan ayrılmayın. Benim tercihim yıllardan beri kalitesinden ödün vermeyen, koyu Beşiktaşlı Paçacı Mahmut! Sabah çok erken saatlerde kaynamaya başlayan paça, başta Fatihlilere, ardından da bu işin meraklılarına şifa oluyor. İçinde kelle yok, kuzu ayağından yapılıyor... Terbiyesinde de manda yoğurdu var. Dileyenler günün çorbası ve leziz yemeklerden de tadabilirler. Köy kahvaltısı yapmak isteyenlere Paçacı Mahmut’un hemen karşı sırasında yer alan Kıztaşı Muhallebicisi’ni öneririm.

Seksen üç yıllık Meşhur Fatih Sarmacısı

Fatih’teki Fevzipaşa Caddesi’nden Fatih Camii ve Nakşidil Sultan Türbesi’ne doğru giden Aslanhane Sokak’ta üç masadan oluşan, yaklaşık seksen üç yıllık, küçücük ve mütevazı bir mekândır Meşhur Fatih Sarmacısı. Bu tatlı, rivayete göre Fatih Sultan Mehmet’in akşam yemeklerinden sonra mutlaka yediği rulo şeklinde bir tatlı olduğundan, Fatih Sarması adıyla anılmaktadır. Un, yumurta, şeker, kabartma tozu, yoğurt ve vanilya kullanılarak pişirilir. Kesinlikle yağ kullanılmamaktadır. Pişirilen pandispanya hamurunun orta kısmına nefis kayısı marmeladı sürüldükten sonra hamur rulo gibi sarılır. Daha sonra, önceden hazırlanıp soğutulmuş şerbet, rulo şeklindeki tatlıya dökülür. Görünüş olarak çok ağır bir tatlı gibi görünse de oldukça hafiftir.

Hazır öteki İstanbul’u geziyorken, Bozdoğan Kemeri’nden içeri girip yöresel ağırlıklı ürünler satan Kadınlar Pazarı esnafına uğramadan, oradan tatlı için At Pazarı’na devam etmeden olmaz. Adı, Osmanlı döneminde at satışı yapılan zamanlardan kalan At Pazarı bölgesi; kafeleri, çay bahçeleriyle semtin keyifli buluşma noktalarından biridir. Burada soğuk kış günleri soba başında gençler toplanır, muhabbet uzar gider. Hele yanında mis gibi bir Türk kahvesi de eşlik etti mi, keyfine diyecek yoktur. Kadınlar Pazarı ise adını Osmanlı’da kadınlardan oluşan esnafın burada tezgâh kurup yöresel lezzetleri satmaya başlamasıyla almıştır. Doğu’ya, özellikle Siirt, Van ve Diyarbakır’a ait peynir, yoğurt ve aklınıza gelebilecek birçok yöresel lezzeti İstanbul’da en taze haliyle bulabileceğiniz yerlerden biri Fatih Kadınlar Pazarı’dır. Aynı zamanda özellikle hafta sonları büryan kebabı, kelle, paça, dalak, böbrek sevdalıları da soluğu Kadınlar Pazarı’nda almaktadır. Yemek yarışmalarına katılıp burada dükkânlarını açmış ünlülere, kapısında kuyruk olan büryancılara dek sokak başlı başına bir yemek festivalidir. Burada keyifle yenilen bir öğle yemeği sonrasında kahvenizi almak üzere İstanbul manzaralı Zeyrekhane’ye uğramanızı öneririm.

Zeyrek Kilise Camii

Zeyrek Kilise Camii (Pantokrator İsa Kilisesi)

Pantokrator İsa Kilisesi, II. İoannes Komnenos’un (1118-1143) ilk eşi, Macar Kralı Ladislas’ın kızı Eirene tarafından yaptırılmasına başlanmış, Eirene ölünce de İoannes tarafından bitirilmiş birkaç şapelden oluşan bir kilisedir. Üç bölümlü yapıda güneydeki kilise Pantokrator’a, yani “Evrenin Hâkimi İsa”ya sunulmuş, kuzeydeki küçük kilise ise Theotokos Elauisa’ya, yani “Şefkatli Meryem”e atfedilmiştir. Ortada Başmelek Mikail’in adına bir mezar şapeli bulunmaktadır. Bir dönem imparatorluğa bağlı en büyük kiliselerden biri olan Pantokrator’a imparatorlar II. İoannes Komnenos, I. Manuel Komnenos ile eşleri gömülüdür.

Fatih döneminde medreseye çevrilen yapı adını akıllı, hazırcevap anlamına gelen Zeyrek Molla Mehmet’ten almıştır. Kilisenin önünde 1960’lı yıllara kadar varlığını sürdüren yeşil breş imparatoriçe lahdi, sonrasında taşındığı Ayasofya’nın narteksinde halen görülebilmektedir. Bizans’ta imparator lahitleri porfir taşından, imparatoriçe lahitleri ise genellikle normal veya yeşil somaki taştan yapılmıştır.

Ayın Biri Kilisesi

Ayın Biri Kilisesi

Kilisenin asıl adı Vefa Kilisesi; Meryem Ana Kilisesi ve Ayazması olarak da biliniyor. Ayazma, Ortodoks Hristiyanların şifalı olduğuna inandıkları ve kutsal olarak nitelendirdikleri su kaynaklarına verilen isim. Burası 1700’lü yıllarda Arnavut asıllı bir Ortodoks ailenin evinin bahçesiymiş. Maria isimli kızları rüyasında Meryem Ana’yı görmüş, Meryem Ana ona bahçede bir ayazma olduğunu söylemiş. Gerçekten de bir su kaynağı bulunmuş ve aile kendi parasıyla ufak bir kilise inşa etmiş, kilise de Hz. Meryem Kilisesi olarak anılmaya başlamış.

Kilisenin “Ayın Biri” unvanına ne zaman kavuştuğu tam olarak bilinmiyor. Yılbaşlarında insanlar yeni bir yıl için dilek dilemek ve dua etmek için kiliseye gelmeye başlamış. Kulaktan kulağa yayılarak bu bir ritüel haline dönüşmüş. Otuz yıl kadar önce de anahtar seremonisi oluşmuş. Her kapıyı açacak bir anahtar mutlaka vardır deniyor, kiliseye gelenler dileklerinin ardında kaldığı kapıyı açacak anahtarı sembolize ettiğine inanarak her dilek için birer anahtar alıyorlar. Dilekleri gerçekleşince de anahtarı getirip iade ediyorlar. Aldığınız anahtarın birinin dileği gerçekleştikten sonra elinize ulaştığını düşünmek bile insana enerji ve inanç veriyor.

Kışın habercisi Vefa Bozacısı

Unkapanı'nda pilav, Vefa'da boza zamanı

Pilav kelimesi Hint kökenlidir. İran Türkleri sayesinde Anadolu’ya, buradan da bütün dünyaya geçmiştir. Aslında Anadolu’da ölü evinin yasçısı, düğün evinin tefçisi, sünnet töreninin makasıdır pilav ve hatta mezunlar gününün vazgeçilmezidir. Pilav yemeği metropole inmiş ucuz beslenme kaynağı olmuştur. Unkapanı Pilavcısı’nın meşhur olmasıyla ilgili birçok şehir efsanesi dolaşmakla birlikte, asıl özelliği, pilavda margarin ve et-tavuk bulyon kullanmasındandır.

Boza darı irmiği, su ve şekerden üretilir. Bünyesinde A ve B vitaminlerinin dört türü ile C ve E vitaminleri bulunur. Mayalanması sırasında hazmı kolaylaştıran laktik asit üretir. Sonbahardan kışa geçişin en önemli işaretidir: Sokaklardan el ayak çekilince eski İstanbul’da “Bozaaa, Vefa Bozaası!” sesini duyardınız eskiden. Vefa Bozacısı’ndan içeri adım attığınızda iki şey dikkatinizi çeker. Kısa boylu mermer küpler ve genzinize yerleşen keskin, ekşimtırak koku; bütün mayalı içkilerin yapıldığı yere sinen o klasik koku. Mermer küpler ise Vefa Bozacısı’nın âdeta alametifarikasıdır. Soğuk bir kış günü öğleden sonra bu semtte gezinirken bozaya kim hayır diyebilir ki?

Şehzade Camii ve gün sonu

Kanuni Sultan Süleyman 1543 yılında 22 yaşında vefat eden en sevdiği şehzadesi Mehmed adına yaptırmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak devrinin büyük mimarı Mimar Sinan, Şehzade Camii ve Külliyesi’ni 1543- 1548 tarihleri arasında tamamlamıştır.

Koca Sinan daha sonraları yaptığı bir değerlendirmede “Şehzade Camii çıraklık, Süleymaniye Camii kalfalık, Edirne Selimiye Camii ustalık eserimdir” diyecektir. İşte Şehzade Camii, Sinan’ın mimari dehasındaki ana devirler olan bu üç abide eserin ilk basamağıdır. Mimar Sinan’ın mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser sanatının gelişimini gösteren basamaklardır. Kırk iki metrelik kubbesi dört büyük yarım kubbeye yaslanır. Yarım kubbe problemini ilk defa ele aldığı bu camide Mimar Sinan dört yarım kubbeli ideal bir merkezî yapı meydana getirip Rönesans mimarlarının rüyasını gerçekleştirmiştir.

Şehzade Camii

Cami kare planlı olup, üstü yarım küre şeklinde bir büyük kubbe ve bunun etrafında dört yarım kubbeyle örtülmüştür. Dört köşede yarım küre, dört de küçük kubbe vardır. Bütün kubbeler, dört büyük fil ayağı üzerine oturmaktadır. Mimar Sinan’ın eserlerinde görülen sadelik ve tezyinat bu camide de görülür.

Dört yarım kubbenin ortasında merkezî bir kubbe tarzında inşa edilen Şehzadebaşı Camii, daha sonra yapılan bütün camilere örnek teşkil etmiştir. Şehzadebaşı Camii’ne elli dört yaşında başlayan Mimar Sinan, bu eseri dört buçuk yılda tamamladı. 

Selçuklu mimarisiyle beraber, Batı’dan Doğu’ya birçok yeri görüp eserleri tanıma imkânına sahip olmasına rağmen taklide yönelmedi. Eserlerine, kendine özgü süsleme ve motifleri nakşetti. Gösterdiği maharetle devletin en parlak dönemine yakışır sanat şaheserleri meydana getirdi.

Şehzade Mehmed Türbesi’nde kardeşi Şehzade Cihangir, Hümaşah Sultan ve kimliği bilinmeyen bir kadın yatmaktadır. Şehzade Mehmed Türbesi’nin sol tarafında Rüstem Paşa Türbesi bulunmaktadır. Diğer şehzade türbeleri Vefa tarafındadır. Dış avluda, İbrahim Paşa ile Destari Mustafa Paşa türbeleri bulunmaktadır.

Bol yemeli ve bol gezmeli günün sonunda, Vefa bozasını da içtiyseniz artık Şehzade Camii’nin arka bahçesinde soluklanabilir, akşam ezanının tınılarında huzur içinde günü noktalayabilirsiniz... İstanbul, sırlarını keşfetmek isteyenlere her mevsim kapılarını açmaya hazır, yeter ki bizler keyifle şehrimize sahip çıkabilelim.

İstanbul
Fatih
Gezi
Keşif
Aziz Polyeuktos Kilisesi
İstanbul Büyükşehir Belediyesi
Kalenderhane Camii
Ayın Biri Kilisesi
Vefa Bozacısı
Unkapanı
Unkapanı Pilavcısı
Zeyrek Kilise Camii
Meşhur Fatih Sarmacısı
Paçacı Mahmut
Sayı 008

BENZER

Galata Kulesi, şehrimizin en belirgin silueti. Kalabalığın arasında parmak uçlarına kalkmış merakla etrafı kolaçan eden, kafası külahlı bir çocuk o. Hınzır değil, dedikoducu değil. 1500 yıldır tanık olduğu sayısız felaketin ve tanımsız şiddetin ağırbaşlılığı var sanki üzerinde. Dönem dönem üstlendiği güvenlik ve yangın gözlem kuleliği görevlerinin verdiği alışkanlıkla belki, hep iyi miyiz diye bakıyor sanki. Ama şehri de onu çok seviyor, öyle böyle değil.
Türkiye’de ses yarışmaları ne zaman düzenlenmeye başladı? İlk ses kraliçesi kimdi? Gökhan Akçura, Cumhuriyet’in ilk ses müsabakalarının peşinden giderken bizi de “Yüceses”lerin, “Şakrakses”lerin, “Sesgör”lerin zamanlarına götürüyor. Sesiyle şöhrete kavuşan veya sesine rağmen tarihte kaybolan Türkiye’nin ilk ses kraliçelerinin hikâyesi.
İstanbul'un ve İstanbullunun yaşam kültürü dergisi İST, üçüncü sayısıyla kentin bugününe ve tarihine ışık tutmaya devam ediyor.