Bizim büyük sınavımız: Mülteciler

Fotoğraf
Sebati Karakurt
18 Ağustos 2022 - 13:12

Türkiye’nin, özelinde ise İstanbul’un göçmen ve mültecilerle çetrefilli bir ilişkisi var. İstanbul, hem göç yollarının üzerinde bulunan, göçlerle oluşmuş, defalarca göçe maruz kalmış hem de göçle gelenleri kabul etmekte zorlanan bir şehir.

Evet göç, yerinden edilen için de ona kapısını açan için de zor, sancılı, uyum güçlükleri barındıran bir durum. Ancak doğru yönetildiğinde pek çok olasılık, zenginlik de barındırıyor. 1492’de Osmanlı gemileri beraberinde on binlerce Yahudi ile İspanya’dan ayrıldığında, bu topraklara yeni bir müzik, mutfak ve dil de taşıdı. 1918 Rus İç Savaşı sonrasında Rus İmparatorluğu’ndan kaçan muhalif Beyaz Ruslar, 151 gemi ile İstanbul’a sığındığında kentin kaderini değiştirdi. İstanbul’un nüfusu o dönemde 800 bindi, gelen Rusların sayısı ise 200 bin. Türkiye’ye baleyi, bugün bildiğimiz anlamıyla plajları tanıttılar. Rejans, Karpiç gibi önemli restoranlar, pastaneler açtılar. Ayasofya’nın mozaiklerini restore eden yine bir Rus ressamdı. Yüz yılı aşkın zaman sonrasında İstanbul’a yeni gelenler arasından böylesi değerler çıkacak mı, bilemiyoruz. Ancak bildiğimiz kesin bir şey var: Mültecilerle yüz yıl öncesinde olduğu gibi “sıcak bağlar” kuramıyoruz.

İstanbul’da her zamankinden daha fazla göçmen yaşıyor

Şimdi İstanbul’da her zamankinden daha fazla göçmen yaşıyor. Türkiye’de en fazla Suriyeli sığınmacının yaşadığı şehir burası. İstanbul’da Suriyeli sığınmacıların yerli nüfusa oranı % 6.3’ün üzerinde. Ancak sadece onlar değil, Irak, İran, Afganistan, Özbekistan, Kırgızistan, Filipinler, Rusya, Ukrayna, Azerbaycan... Onlarca uyruktan iki milyona yakın göçmenle birlikte yaşıyoruz. Birlikte yaşıyoruz ama onları çok da tanımak, onlarla tanışmak istemiyoruz. Bunu biz değil araştırmalar söylüyor. Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı’nın 2021 tarihli “İstanbul’da Suriyeliler” raporuna göre nüfusun yarıdan fazlası Suriyeli komşu istemiyor, araştırmaya katılanların sadece % 26’sı bir Suriyeli ile arkadaş olabileceğini düşünüyor. İstanbul için sık sık “dünya kenti” veya “kültürler başkenti” deniyor ama bu tanımlar belli ki turistik birer slogan olmaktan öteye geçmiyor. Afganistan’dan gelenler güvencesizliğin sınırlarında yaşıyor. Yaşam koşullarının dayattığı görünmezlik, onları bizim için de görünmez kılıyor.

Hemen her konuda iki uçta kutuplaşan toplum, konu göçmen karşıtlığı olduğunda birleşmiş gibi gözüküyor. Göçmenler, kendi gettolarında yaşayan anlaşılmaz yabancılar olarak kaldığı sürece bu durum değişecek gibi değil. Tanışmak, tanımak içinse emek gerekiyor; dinlemek gerekiyor, gerçekten görmek gerekiyor.

Bu sayımızda okuyucularımıza şehrimizde yaşayan göçmenleri göstermek istedik. Nereden geldiler, neden geldiler, hakkımızda ne düşünüyorlar, İstanbul’da nasıl yaşıyorlar, hayalleri ne? Hikâyelerini dinlemek, ön yargıları da değiştiriyor.

İstanbul'a göç

Vladimir Sokolov: "İstanbul’a âşık olduk, insanlar çok iyi"

"Rusya’nın Krasnodar kentinden geldik. Eşim Anastasia ve ben uluslararası vakıflar için gazetecilik projeleri yapıyorduk. Ukrayna işgali başladığında ülkeden hemen ayrılmamız gerektiği için önce Semerkant’a (Özbekistan) gittik. Her yöne bilet fiyatları hızla artıyordu. Ben bavulları hazırlarken eşim de internette bilet bulmaya çalışıyordu. Gürcistan, Ermenistan, Kazakistan... Ailemiz beş kişilik, daha bulduğumuz bilet için gerekli bilgileri girerken bile bilet tükeniyordu. Sadece Semerkant’a bilet bulabildik.

Yorucu bir yolculuktu. Hava sahası kapalı olduğundan önce Krasnodar’dan Soçi’ye gittik. Oradan uçakla Moskova’ya, Moskova’dan Semerkant’a geçtik. Trenle Taşkent’e ulaştık. Taşkent’te Schengen vizesi için beklerken yaklaşık iki ay kaldık. Ancak konsolosluk çok yavaş hareket ediyordu. Biz de beklemekten vazgeçip Türkiye’ye geldik. Hem Avrupa’ya yakındı hem de vize istemiyordu.

Krasnodar’daki bahçeli evimizi daha bir yıl önce almıştık. Ben bir yüzme havuzu yapmaya çalışıyordum. Çocuklar bahçede oynayabiliyordu. Gerçekten çok güzeldi ama terk etmek zorunda kaldık."

Maalesef internet servisi çok kötü

“Daha önce Türkiye’ye hiç gelmemiştim. Burada bir süre kalıp Avrupa’ya geçmeyi planlıyorduk. Arkadaşlarımdan duyduğum Türkiye; oteller, kumsallar, turistik rotalardan ibaretti. Geldiğim ilk günlerde Türkiye’nin sadece bunlardan ibaret olmadığını öğrendim. İstanbul’a âşık olduk! İnsanlar çok iyi. Gülümsüyorlar, yardımseverler. Sokak kedilerini besliyorlar. Burada da özgürlüklerle ilgili sorunlar olduğunu biliyorum ama kıyaslayacak olursak bizden çok daha özgürsünüz. Yaşadıkları sorunlar insanların yüzünden okunmuyor. Polisle ilişkileriniz bile Rusya’ya kıyasla çok daha iyi. Rusya’da polis sadece korku demektir.

Artık başka bir ülkeye geçmek istemiyoruz. Bilgisayarım ve internet olduktan sonra işimi dünyanın her yerinde yapabilirim. Maalesef Türkiye’de internet servisi çok kötü.

Türkçe öğrenmeye başladık. Avrupa’da buradakinden daha iyi olacağımızı düşünmüyorum."

Vladimir Sokolov

Emlakçıların ne yaptığını anlayabilmiş değilim

Havalimanından doğruca Kadıköy’e geldik. İki haftalığına bir daire tuttuk ve uzun dönem için ev aramaya başladık. İlginç bir deneyimdi. Rusya’da bir emlakçıya gittiğinizde iyi karşılanırsınız, çay-kahve ikram edilir, size uygun seçenekler sunulur, evi görmeye arabayla gidersiniz, bürokratik işlemler de emlakçı tarafından halledilir. İstanbul’daki emlakçıların ne yaptığını ve nasıl para kazanabildiğini hâlâ anlayabilmiş değiliz. Vitrinleri kirli, sandalyeler tozlu, masanın başında uykulu bir adam oturuyor, İngilizce bilen yok. Sonra Rusça ilanlara bakmaya başladık ama bu ilanların sahibi de girişimcilerdi ve çok para istiyorlardı. Ev sahibine çevirmenlik yaptıkları için ayrıca ücret alıyorlardı. Nihayetinde Maltepe’de uygun bir daire bulduk. Ev sahibimiz çok iyi. Genç, bekâr bir adam olsam kesinlikle Kadıköy merkeze yerleşirdim. Ama üç çocuklu bir aile için en iyi seçenek değil.

Çocuklarımız 6-12 yaşları arasında. Uzaktan eğitim alacaklar. Bizimkiler çok sosyal çocuklar ama dil problemi nedeniyle yaşıtlarıyla şu anda anlaşamıyorlar. Umarım Türkçe onlara çok zor gelmez. Bir de İstanbul’da Rusça çocuk kitabı bulmak çok zor. Rusya’dan ziyarete gelecek arkadaşlarımıza hep kitap sipariş ediyoruz. 

Parkta yürüyüş yaparken başka Ruslarla karşılaşıyoruz. Bazen tanışıklık kurduklarımız oluyor ama ben şimdilik Ruslarla fazla ilişki kurmak istemiyorum. Hatta bazen yanımızdan Rusça konuşan birileri geçiyorsa, Rus olduğumuzu anlamasınlar diye susuyorum. Benimki psikolojik bir durum muhtemelen ve umarım zamanla geçer.

Bir gün o güzel evimize dönmek istiyoruz ama Rusya’ya dönmek istemiyoruz. Özlediğimiz ülke değil, evimiz. Bu çılgınlık şu anda bitse bile ülkenin normale dönmesi on yıllar alır. Büyük büyükbabam ölene kadar ülkenin düzelmesini bekledi, büyükbabam bekledi, babam hâlâ umut ediyor. Ben de işlerin zamanla düzelmesini umarak yıllarca yazıp çizdim ama artık yeter."

Afganistan'dan İstanbul'a göç

Nurettin R.: "Karım her gün arayıp dön diyor, paramparça oluyorum"

Nurettin R., Esenler’de bir tekstil atölyesinde çalışıyor. Mesleğini burada öğrenmiş. İşvereni kendisinden çok memnun olduğunu anlatıyor. Çalışanların büyük bölümü Nurettin gibi Afganistan göçmeni. 25 çalışandan sadece dördü Türkiyeli. Atölyede sabahtan Kur’an, öğleden sonra Türkçe ve Kürtçe şarkılar, 16:00-19:00 arasında ise Peştuca ve Arapça şarkılar dinleniyor.

"Afganistan’ın Kunduz şehrinden 2016’da geldim. Zeytinburnu’nda kursa gittim, Türkçeyi iki ayda öğrendim. Herkes ilk Zeytinburnu’na gider. Benim de tanıdıklarım vardı, o yüzden gittim. İlk maaşımın tamamını Afganistan’a gönderdim, 900 liraydı. 2018’de kimlik aldım. Sonra Afganistan’da babam kanser olunca gitmek zorunda kaldım. Geri gelirken yakalandım ve kimliğimi elimden aldılar. Yeniden kimlik için müracaat ettim ama alamıyorum. Bir senedir kaçak kalıyorum İstanbul’da. Gittiğimde evlendim bir de, eşim orada kaldı. Oraya gidemiyorum, gitsem iş yok. Burada eşim olmadan yaşayamıyorum. Eşimin adı Suda, daha 21 yaşında. Taliban mahremsiz yolculuk etmesine izin vermiyor. Yanında erkek akraba lazım. Ben de çıkıp onu getiremiyorum. Kararsızım. Karım her gün arayıp gel diyor, paramparça oluyorum. Suda’yı buraya getirmek için 4 bin dolar lazım. Ben o parayı çalışıp kazanırım ama sokağa bile çıkamıyorum yakalanırım diye, benim burada kalışım riskli.

Overlokçuluğu İstanbul’da öğrendim. Memlekette liseyi bitirir bitirmez gelmiştim. Buradan eve para gönderiyorum. Geçen sene bin TL, 10 bin Afgan parası ediyordu, şu an 5 bin Afgan parası ediyor. Afganistan’da iş olmadığı için ailem benim gönderdiğim parayla yaşıyor ama para da sürekli azalıyor. Bayramda bir tişört bile almadım kendime, tıraşa gitmiyorum para harcamamak için.

Maaşım 7 bin lira. Haftada beş gün çalışıyoruz, hafta sonu da başka yerlerde ek iş yapıyorum. Evim Esenler’de, beş kişi birlikte oturuyoruz. Hepimiz Afganistan’dan geldik. Kiramız 1400 liraydı, birkaç gün önce ev sahibi zam yaptı, 1600 lira oldu.

İki ay önce pazara şeftali almaya gittim. Manav benden önceki müşteriye önden, iyilerinden verdi. Bana arkada duran bozuklardan vermeye kalktı. Ben bunu almam deyince ‘Arkadaş çok uyanıksın’ dedi. Arkamda başka bir adam vardı, o da ‘Uyanık olsa memleketine sahip çıkardı’ dedi. Şeftaliyi de bıraktım, parayı da bıraktım, üzülerek çıktım. Bizi seven de var, sevmeyen de. Afganistan’dan gelenler sadece çalışıyor, aileleri Afganistan’da aç, onlara para yolluyorlar.

Bu atölyenin sahibi olmak isterdim bir gün. Maaşla ne zamana kadar çalışacağım. İş açmak lazım. Afganistan’da denedim ama olmadı. İnsanların cebinde para olmazsa sen nasıl kazanacaksın?"

Rawan Muhammed Abdullah: "18 yaşıma geldim, liseye geçemedim"

Çalışkan olduğunu biliyor, denklik sınavını geçtiğini söylüyor ama okul müdürü izin vermediği için beşinci sınıftan başlamak zorunda kalmış. Çok haksızlığa uğradığını düşündüğü için hukuk okuyup avukat olmak istiyor.

"Ben aslında okumayı çok seviyorum. Türkiye’ye geldiğimizde ilkokul beşinci sınıftaydım, sınıfımın birincisiydim. Önce Bursa’ya yerleştik ama orada okula gidemedim. İstanbul’a gelince yedinci sınıftan devam etmek istedim. Sınava girip geçtim de ama buradaki okul müdürü izin vermedi. Yeniden beşinci sınıftan başlattı. Esenyurt Erdoğanlar Ortaokulu’na gidiyorum, not ortalamam 85. Şu anda lise son sınıfta olmam gerekiyor ama hâlâ sekizinci sınıftayım. 18 yaşına geldim daha liseye geçemedim. Çalışkan olmasam tamam ama ben çalışkanım, denklik sınavını geçtim. Okulda herkes büyük olduğum için benimle dalga geçiyor. Sınıfta benden başka Suriyeli öğrenci yok. Bir tane Türk arkadaşım var. Diğerleri Suriyeli istemiyor. Bazen Suriyelileri dövüyorlar okulda. Geçen sene bıçakla üzerime yürüyen oldu. Evde anne babaları ‘Suriyeliler gitsin’ diyor, onlar da okulda bize söylüyor. Tüm Suriyeliler kötüymüş gibi davranıyorlar.

En çok müzik öğretmenini seviyorum, herkesin eşit olduğunu anlatıyor, eşit davranıyor.

Üniversitede hukuk okuyup avukat olmak istiyorum. Hatta Türk bir avukat olmak istiyorum. Kendim çok haksızlığa uğradığım için avukat olmak istiyorum. Diyorlar ki ‘Sen Suriyelisin. Neden buraya geldin? Ne zaman gideceksin?’ Hepimiz insanız, ne fark eder? Burada okula başladığımda hep ağlıyordum, çok utanıyordum. Sonra susmaktan bıktım, artık konuşuyorum. Evet Suriyeliyim, ne olacak? Sen bana saygı gösterirsen, ben de sana saygı gösteririm.

Televizyonda Türkiye kanallarını izlemeyi seviyorum. Böylece daha çok şey öğreniyorum. Hukuk dizilerini izliyorum özellikle. Avukatlar nasıl davranıyor diye bakıyorum. Dinlediğim müzikler Türkçe. En çok Mustafa Ceceli ile Zehra Gülüç’ü seviyorum. Çok güzel bir sesi var."

Meryem, İdlib'den göç etmiş İstanbul'a

Meryem Abdullah: "Burada çalışma şartları çok zor, çok ağır"

Esenyurt’ta bir apartmanın bodrum katı. Ayakkabılarımızı apartmanın dış kapısında çıkarıyoruz. Ev sahiplerinin düzeni böyle. Meryem bizi apartman kapısında karşılıyor. Ev sahipleri de orada, kimin geldiğine bakıyorlar. Küçük ama pırıl pırıl bir daire. Televizyonda YouTube üzerinden Suriye kanalları açık. Meryem ve kuzeni Mahmud bizi ağırlıyor. Meryem akıcı bir Türkçe konuşuyor. Beyazıt’ta esnaf olan Mahmud’un Türkçesi onunki kadar iyi değil ama anlaşıyoruz. İkram ettikleri kahve sakızlı, bizim klasik Türk kahvesi onlara acı geliyor. Derken Mahmud’un kızı Rawan katılıyor aramıza. Yaklaşık bir saat boyunca hemen her şeyden konuşuyoruz. Sohbet sık sık kahkahalarla bölünüyor.

"Eşim ve çocuklarla İdlib’den İstanbul’a 2016’da geldik. İki erkek, bir kız çocuğum var. 12 saat çalıştırıldıkları için uzun süreli işleri olmuyor, dayanamıyorlar. Buraya geldikten sonra eşimle ayrıldık. İki sene sonra Hollanda’ya gitti. Esenyurt’ta yaşıyoruz. Kimse Suriyeli kiracı istemiyor. Misafirimiz geliyor, hemen telefon ediyorlar gürültü yapmayın diye. Gece olsa tamam, öğlen vakti gelen misafire bile laf ediyorlar. ‘Sizin yüzünüzden iş bulamıyoruz, her şey pahalandı’ diyorlar. Sanki her şeyi biz yaptık. Amcamın oğlu Mahmud da yakında oturuyor. Rakka’daki evlerine bomba düştü, giysilerini bile alamadan geldiler. Onun ev sahibi de üç ay içinde iki kere zam yaptı. Mahallede Türklerle komşuluğumuz yok, selamlaşıyoruz o kadar. Türk arkadaşlarım fabrikada çalışırken vardı. Çalışmayan Suriyeli kadınlar evde oturduğundan Türkçe bilmiyor. Sadece alışveriş yapacak kadar biliyorlar. O yüzden de arkadaş edinemiyorlar. Ben Türkçeyi çalışırken öğrendim.

Suriye’de ev hanımıydım, çalışmaya ihtiyacım yoktu. Orada zaten kadınlar pek çalışmaz. Eşim kasap ve kebapçıydı. Ama burada çalışmak zorundayım. En son bir et fabrikasında çalışıyordum, işten çıkarıldım. Şartlar çok zor, çok ağırdı. Haksızlıklar yapılıyordu. Ayrımcılık yapılıyordu. Paketlemede çalışmak için imza attım, başka işler de yaptırdılar. Tazminatsız çıkarmakla tehdit ettiler. Sonra sendikadan haberdar oldum, Suriyeli iki arkadaşla sendikaya gittim. Fabrikadaki Türk arkadaşlarla da konuştum. Günde 10 saat çalışıyorduk, izin gününde çağırdıkları oluyordu. Bir ayda 11 gün fazla mesai yapıyordum. Sendikadan korktukları için iki ay önce işten çıkardılar bizi. Şimdi yine iş arıyorum ama daha bulamadım.

Çocuklar sınıfta anlatılan her şeyi anlamıyorlar. Suriye’den gelen öğretmenler burada fabrika işçisi oldu. Keşke okullarda onlar da öğretmenlik yapsa."

Yusra, oğullarıyla birlikte İstanbul'da. İki kızı Halep'te kalmış

Yusra Abdurrahman, 25 yıllık gazeteci

Yusra Abdurrahman’a Sultanbeyli’deki Abu Tavfik Lokantası’nda rastlıyoruz. Aslında Yavuztürk Mahallesi’nde oturuyor ama hemşehrilerini ziyarete gelmiş. 25 yıllık gazeteci. Ülkesindeki gazete ve dergilerde serbest muhabir olarak çalıştığını, politik konulardan ziyade yaşam tarzı haberleri yaptığını anlatıyor. Halep’ten İstanbul’a 2016’da gelmiş. İki oğlu, iki kızı var. Oğulları kendisiyle birlikte İstanbul’da. Burada mesleğini yapamadığından oğullarının geliriyle geçiniyor. Halep’te kalan kızlarından birinin hastalandığını, ülkede yetişmiş ve yetkin doktor kalmadığından tedavi için Türkiye’ye getirmeye çalıştığını anlatıyor. “Herkes Suriye’ye gidin diyor ama Suriye artık yok. Orada bir ekmek 7-8 lira. Doktor yok, okul yok, hastane yok. Evet artık bombalar patlamıyor ama şimdi de ekmek kavgası var.” Türkçeyi kırık dökük konuşuyor. Kızının hastalığını soruyoruz, “akciğerleri hasta” diyor. Tanıyanlar kızının kanser olduğunu söylüyor.

Hasan Koç

Hasan Koç: Traş ahlakını bozdular 

Hasan Koç’un (65) Esenler’de berber dükkânı var. Kendisi de Yozgat’tan 21 yıl önce İstanbul’a gelmiş ama şimdi Suriye’den gelenlerden şikâyetçi. “Kiralar arttı, ev sahibim şimdi ‘evden çık’ diyor. Bu sokakta 11 berber dükkânı var, dokuzunun sahibi Suriyeli. Onlar gelince tıraş ahlakı bozuldu. Türkler gibi tıraş olmuyorlar. 20 yaşındaki torunum da onlara benzedi” diyor. Kendisinin İstanbul’a göç nedenini soruyoruz; “Yozgat’ta kimse kalmadı, iş imkânı kalmayınca biz de buraya geldik” yanıtını veriyor.

İbrahim Ökçesiz: Müşterilerin yüzde 15’i yabancı

"Mağazayı ve kuaförü beş yıl önce açtım. Esenler’de her uyruktan insan var. Müşterilerimizin yüzde 15’i yabancı. Saçlarını en çok sarıya boyatıyorlar. Evim Sultangazi’de. Orada da komşularım Pakistanlı, Bangladeşli, Suriyeli... Çocukları burada doğdu büyüdü, Türk gibi oldular. Evet, bazı sokaklar halk arasında ‘Halep caddesi’, ‘Şam caddesi’ diye geçiyor ama bizim orada da ‘Çankırılılar Mahallesi’ var mesela. Resmi ismi başka. Zamanında Çankırı’dan çok göç olunca halk arasında böyle denmeye başlamış."

Rami Al Kheder

Rami Al Kheder: Muay Thai şampiyonu

Rami, Suriye Deyrizor asıllı bir Kuveytli. Ticari faaliyetleri nedeniyle sık sık İstanbul’a gelip gidiyor. Türkiye’den aldığı tekstil ürünlerini Kuveyt’te satıyor. İstanbul Ticaret Odası üyesi, çıkarıp gururla üyelik kartını gösteriyor. Kâğıthane, Çağlayan ve Sultanbeyli’de dükkânları var. Evi ise Sarıgazi’de. Aynı zamanda bir dövüş sporu olan Muay Thai şampiyonu.

Subhi Shallah: İktisat mezunu girişimci

Subhi Shallah’ın Sultanbeyli’deki erkek giyim mağazasının adı Deniz. Neden Türkçe isim koyduğunu sorunca, "Çünkü burası Türkiye" diyor. Ayrıca Levent’te bir ofisi var. Cezayir, Kuveyt gibi ülkelerden saç ekimi için Türkiye’ye gelenlerin işlemlerini ayarlıyor. Savaşın başlamasından iki yıl sonra, 2013’te eşi ve dört çocuğuyla Halep’ten gelmişler. Halep Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu. Savaştan önce Halep’te Pepsi’nin satış müdürü olarak çalışıyormuş. Subhi’nin tek isteği Türkiye vatandaşı olabilmek. Çocukları mahalledeki okula gidiyor, kendisi çok iyi Türkçe konuşuyor. Suriyeliler ile ilgili ön yargılara neden olanların tüm Suriyelileri temsil etmediğini anlatıyor.

İstanbul'da göçmenlerin en çok yaşadığı yerler

Göç sözlüğü

Mülteci: Sığınma talebi kabul edilenler mülteci statüsü alıyor. Türkiye yalnızca Avrupa’dan gelen sığınmacılara mülteci statüsü veriyor.

Şartlı mülteci: Uluslararası mevzuatta böyle bir tanım bulunmamakla birlikte ulusal mevzuatta yer alıyor. Türkiye, Cenevre Sözleşmesi’ndeki mülteci tanımını “Şartlı Mülteci” olarak yapıyor ve şartlı mültecileri entegre etmek yerine üçüncü ülkeye yerleştirilene kadar haklar tanıyor.

Geçici Koruma: Ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen yabancılara geçici koruma sağlanıyor. Suriye’den 2011’den itibaren kitlesel göçlerle gelen Suriyeliler bu statüde bulunuyor.

İkincil Koruma: Mülteci veya şartlı mülteci olmayıp, ülkesine ölüm riski, işkence gibi çeşitli nedenlerle gönderilemeyen kişiler ve vatansız kişilere bu statü veriliyor.

Uluslararası Koruma: Mülteci, şartlı mülteci veya ikincil koruma statüsünü ifade ediyor. Türkiye’de özellikle Afganistan, Irak, İran gibi ülkelerden ve Afrika kıtasından gelen, uluslararası koruma altında bulunan kişiler yaşıyor.

İBB Göç Politikası

İlk kez 2019’da İstanbul için bir strateji belirlendi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), 23 Haziran 2019 yerel seçimlerinin hemen ardından göç alanında etkili stratejiler geliştirmek, sahayı anlamak amacıyla çalışmalara başladı. Belediye Kanunu’nun Hemşehri Hukuku’nu esas alan maddesi uyarınca Sosyal Hizmetler Müdürlüğü bünyesinde Göç Birimi kuruldu. 2021’de ise bu birim, ihtiyaçlar doğrultusunda Göç ve Uyum Politikaları Şube Müdürlüğü’ne dönüştü.

2020-2024 yıllarını kapsayan ilk beş yıllık Göç ve Uyum Eylem Planı hazırlandı. Buna göre; kentteki belediye hizmetleri ve ilçe belediyeleri arasında koordinasyon sağlanacak, belediyelerin hizmet kapasitesi arttırılacak, politika yapımı ve kapsayıcı hizmet sunmak amacıyla göç alanında nitelikli ve analitik veri akışı sağlanacak ve uyum desteklenecek.

Meltem Ersan

Meltem Ersan, İBB Göç Politikaları Koordinatörü

"İstanbul’daki göçmenlerin en az yarısı uyum sorunu yaşıyor"

"İstanbul Türkiye’nin küçültülmüş bir modeli gibi, ülke genelindeki göçmen tablosu İstanbul için de geçerli. Her tür göç hareketini yaşayan bir şehir. Yaklaşık 2 milyon, farklı statülerden göçmen bulunuyor. Suriyeliler gibi kitlesel göçle gelenler, ikamet izniyle kalanlar, uluslararası koruma statüsünde olanlar, döngüsel göçle (burada bir süre çalışıp dönen ve sonra yine gelen) gelenler, kaydı başka şehirde gözüküp İstanbul’da çalışanlar, hiçbir şekilde kaydı olmayan düzensiz göçmenler... Suriye, İran, Irak, Türki cumhuriyetler, Güney Kafkasya, Çin, Afganistan, Pakistan, Bangladeş, Sahra altı Afrika ülkeleri ve Balkanlar’dan göçmenler bulunuyor İstanbul’da. Savaşın başlamasından sonra Rusya ve Ukrayna’dan gelenlerin sayısında artış var. Yanı sıra ev ve bakım hizmetlerinde çalışmaya gelen bir Filipinli topluluğu bulunuyor. Ayrıca zengin bir ekspat topluluğu var. Kısa dönem ikamet izni alanların sayısı çok yüksek. İstanbul’da bir mülk aldığınızda bir senelik oturma izni veriliyor. Daha sonra uzatılabiliyor.

Şehrin göçmen haritasını çıkarmak mümkün ancak böyle bir çalışma daha önce yapılmamış. Göçmenlerin şehrin hangi semtine yerleşeceğini kendi ağları ve sosyoekonomik durumları belirliyor. Özellikle niteliği olmayan göçmenler gettolaşma eğilimi gösteriyor. Şehre daha kolay eklenecekleri semtleri tercih ediyorlar. Suriye’den zorunlu göçün başlamasından günümüze 11 yıl geçti. İşe giren girdi, iş kuran kurdu, çocuklar doğdu, büyüdü, okula başladı; Avrupa’ya veya Amerika’ya gidenler gitti... Şu anda biz uyum sorununu en çok yaşayanlarla, en yoksul ve kırılgan olanlarla çalışıyoruz. Sistematik bir uyum politikasına dahil olmadıkları hâlde kendi imkânlarıyla hayata tutunmaya çalışıyorlar. Yedi senedir İstanbul’da olduğu hâlde A1 seviyesinde Türkçe bilenler var. İstanbul’daki göçmenlerin en az yarısı uyum sorunu yaşıyor, özellikle de kadınlar. Yardımlarla yaşayan veya kayıt dışı sektörlerde çalışan çok. Sadece mülteci çalıştıran sektörler var. Kadınlarda durum daha vahim, evden çıkmıyorlar. Uyumdan insana yaraşır bir işte çalışan, çocukları eğitim sistemine entegre olabilmiş aileleri anlıyorsak, sayı daha da düşer.

Yeni bir veri tabanı oluşturuyoruz. Bu veri tabanı sayesinde bir harita oluşturmak, hangi bölgede kimlerin ağırlıklı olduğunu ortaya çıkararak ihtiyaçları belirlemek, politikaları düzenlemek mümkün olacak. Her grubun ve bulundukları yerin ihtiyacı, yapısı farklı. Gettolaşmanın önüne geçmek gerekir. Bizim politikalarımız, sunduğumuz her hizmet kapsayıcı yani hem göçmenlere hem İstanbullulara yönelik. Çok dilli hizmet vermek, uyum çalışmalarını mahalleden başlayarak yapmak, kendi personelimizi kapsayıcı dil konusunda eğitmek gibi pek çok alanda çalışıyoruz. Mesleki açıdan ne durumdalar, kimlerin eğitime ihtiyacı var görmek istiyoruz. Kadın istihdamını artırmayı amaçlıyoruz. Enstitü İstanbul İSMEK kurslarına kimi yönlendirmeliyiz, hangi alanları açmalıyız? Çalışmamız bittiğinde tüm haritayı görebileceğiz.

2022 verilerine göre oturma izniyle İstanbul'da bulunan yabancı sayısı 753 bin 478

İstanbul göç anlamında dünyanın geçiş noktası ama göçle ilgili hiçbir yapılanma yok. Yıllar evvel başlamış olması gerekirdi.

Göç yönetişimi olarak bakarsak, belediyeler yerelde çok önemli aktörler. Ama bizde önce kolluk kuvvetleri bu konuyu sahiplendi, sonra sivil toplum ve barolar gibi kurumlar devreye girdi. Özellikle pandemiden sonra belediyelerin önemi ortaya çıktı. Belediyeler önemli bir ortak ama ne yazık ki yasalar, göç yönetişiminde belediyelerin yapacağı şeyleri pek tanımlamıyor, ciddi bir hukuki boşluk bulunuyor. Belediye Kanunu’nun 13. maddesi hemşehri hukukuyla ilgili, bir tek o var. Biz de hemşehri hukukundan, kent hakkından yola çıkarak İstanbul’da göçmenlerin her türlü hizmetten yararlanmasını sağlayacak şekilde kendi kapasitemizi güçlendiriyoruz, hizmetlerimizi arttırıyoruz. Yaptığımız bu çalışmalarla ilgili merkezi yönetimden veya devletten hiçbir finansal destek almıyoruz. Pek çok belediye bu hukuki boşluktan dolayı göçmenlerle ilgili çalışma yapmaktan uzak duruyor. Bazen yönetmelikler önünüze engel çıkarabiliyor çünkü.

Merkezi yönetimin göç alanındaki politikasızlığı ve belirsizlik hem mültecileri hem de toplumu olumsuz yönde etkilemeye devam ediyor. Sosyal tansiyon giderek artıyor. Göç, göçmen ve mültecilerle ilgili konuların siyasallaşması, özellikle sahada yapılan çalışmaları olumsuz etkiliyor."

Sayılarla göçmenler

Göç İdare Başkanlığı’nın 7 Temmuz 2022 tarihli verilerine göre:

Oturma izniyle Türkiye’de bulunan ilk 5 uyruk:

Irak: 157 bin 118
Türkmenistan: 122 bin 650
İran: 110 bin 933
Suriye: 108 bin 794
Rusya Federasyonu: 100 bin 163

Öğrenci oturma izniyle Türkiye’de bulunan ilk 5 uyruk:

Azerbaycan: 17 bin 007
İran: 10 bin 868
Türkmenistan: 9 bin 207 Irak: 7 bin 824
Somali: 7 bin 656

Aile oturma izniyle Türkiye’de bulunan ilk 5 uyruk:

Azerbaycan: 12 bin 749 Özbekistan: 7 bin 753
Rusya Federasyonu: 6 bin 956 Ukrayna: 6 bin 759
Fas: 6 bin 046

Geçici koruma kapsamında Türkiye’de bulunan Suriyeli sayısı: 3 milyon 650 bin 601

Geçici koruma kapsamında İstanbul’da bulunan Suriyeli sayısı: 547 bin 834

Oturma izniyle İstanbul’da bulunan yabancı sayısı: 753 bin 478

Feyzi Baban

Feyzi Baban, Akademisyen, yazar

"Suriyelileri anlamak, bize anlattıkları hikâyeleri dinlemekten geçiyor"

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV), kültür politikaları çalışmaları kapsamındaki yedinci raporu, “Birlikte Yaşamak: Kültürel Çoğulculuğu Sanat Yoluyla Geliştirmek” başlığıyla 2018’de yayımlandı. Kanada Trent Üniversitesi’nden Dr. Feyzi Baban ile Wilfrid Laurier Üniversitesi’nden Dr. Kim Rygiel tarafından kaleme alınan rapor, farklı kültürler barındıran toplumlarda, özellikle mülteci ve göçmenler ile ev sahibi nüfusun uzun vadede bir arada yaşama pratikleri geliştirmesinde kültür ve sanatın rolüne odaklanıyordu. Baban ile rapordan dört yıl sonra sanatın birlikte yaşam kültürüne katkısı üzerine konuştuk. Ona göre her sanat eseri bir hikâye demek ve hikâyeler bizi birbirimize yakınlaştırıyor.

Kültür-sanatın birlikte yaşama olumlu etkisi çoğu zaman dikkate alınmıyor diyebilir miyiz?

Sanat hayatın genelini anlama çabası üzerine kurulu olduğu için, sanatçılar bizlerin çoğu zaman göz ardı ettiği yahut ön yargıyla baktığı, anlamadığı, anlamak istemediği şeyleri çeşitli hikâye anlatma biçimleriyle önümüze getiriyor. Bunu roman olarak da düşünebilirsiniz, resim olarak da tiyatro olarak da... Birlikte yaşamanın yolu farklılıkları anlamaksa, bunda sanatın rolü çok. Suriyelileri bir kenara bırakalım, ondan öncesinde de Türkiye, farklılıklarla yaşamak konusunda çok başarılı bir ülke değil. Kendi içimizdeki farklılıklarla ahenkli bir yaşam kültürü oluşturamadığımız için dışarıdan gelenler de aynı şekilde buna dahil oluyor.

Siz mülteciler veya göçmenler demek yerine “yeni gelenler” demeyi tercih ediyorsunuz. Neden?

Mülteci dediğimiz zaman ona yüklenen çok farklı anlamlar oluyor. Mülteci kavramının kötü bir şey olduğunu söylemiyorum, mültecilik bir yasal durumu gösterir, belli bir haklar silsilesini içerdiği için önemli. Ama aynı zamanda da bir kimlik yüklüyor kişiye. Mülteciler ile vatandaşlar arasında bir hiyerarşi ilişkisi ortaya çıkarıyor. Yeni gelenler dediğimiz zaman topluma katılmış yeni insanlardan bahsediyoruz.

arthereistanbul

Sanatın birlikte yaşama kültürüne katkılarından bahsediyoruz ama sanat Türkiye’de üst orta sınıf tarafından tüketilen, özellikle bazı dalları elit görülen bir şey. O zaman da elde edilmek istenen sonucun küçük bir grupta sıkışıp kalma tehlikesini barındırmıyor mu?

Sanat elit olmaya yönelik bir aktivite ama her zaman öyle olmak zorunda değil. Suriyeliler konusunda çok kısıtlı olmasına rağmen günlük hayatta her gün etkileşimlere yol açtığını biliyoruz. Kastettiğiniz gibi birkaç sergi alanına, galeriye sıkışmış durumda değil, çok daha dışarıya açık. Aslında Türkiye’deki sanat çevreleri Suriyelilere kapıları açmadı. O nedenle Suriyeli sanatçılar ile Türkiyeli sanat çevreleri arasında çok ciddi iletişim olmadı. Olmayınca, Suriyeli sanatçılar kendilerini günlük hayatta ifade etmenin yollarını buldular. Örneğin sokak çalgıcıları... Beyoğlu civarında sokak çalgıcısı olarak önlerinden geçip gidiyoruz ama bu insanlar Suriye’de önemli işler yapmış müzisyenler. İnsanlar geçerken “Aaa bu müzik bizimkine benziyor, bunlar acaba bizim müzikleri mi çalıyor” diye düşündü. Sanatın etkisi bu işte, tanımadığınız, düşman gördüğünüz, ön yargıyla baktığınız yahut bir kitle olarak gördüğünüz insanlarla bir benzerlik, bir bağ buluyorsunuz. Yine de topluma etkileri hâlâ çok sınırlı. Onlarca organizasyondan, yüzlerce Suriyeli sanatçıdan bahsetmiyoruz. Ancak şu anda Türkiye’de bulunan Suriyeli sanatçılar özellikle son 8 yılda gelen, Suriye’de de sanatçı olanlar. Kendi göç deneyimlerini ve buradaki yeni hayatlarıyla ilgili hikâyeleri anlatıyorlar. Böylece Türkiye toplumunun yeni gelenleri anlamasına katkıda bulunuyorlar. Ama bundan bir 5-10 sene sonrasına baktığımız zaman, Türkiye’ye çok küçük yaşta gelmiş hatta burada doğmuş, Suriyeli kimliği taşıyan, aynı zamanda Türkiye toplumunun parçası olan sanatçılar görmeye başlayacağız. Onlar Suriyeli kimliği üzerinden Türkiyeli olmak hakkında konuşacaklar. Bana göre işte o zaman görünürlükleri ve anlattıkları hikâyeler çok daha geniş kesimlere ulaşacak.

Yeni gelenlere karşı ön yargıları olan ama diyaloğa da açık bir İstanbulluya ne önerirsiniz?

Bahsettiğimiz, kısıtlı sayıdaki faaliyetlere kendilerini açmalarını öneririm. Pages Kitabevi’ni açan Samir’in Türkiye’deki Suriyeli düşmanlığıyla ilgili söylediği güzel bir söz vardı. “Suriyelilerden nefret de edebilirsiniz ama önce bir anlayın. Ondan sonra nefret edin. Belki anlayınca nefret etmeyebilirsiniz.” Bu çok önemli işte. Anlamak da Suriyelilerin bize anlattığı hikâyeleri dinlemekten geçiyor. Bu hikâyeler üzerinden ön yargılarımızı sorgulamamız gerekiyor. Birlikte yaşamak böyle oluyor. Örneğin Arthere’e gidip Suriyeli sanatçıların işlerini görmek, bir konser olduğunda veya yoldan geçerken bir sokak çalgıcısı gördüğünüzde konuşmak, sorular sormak ve bunu yargılamadan yapmak... Suriyeli düşmanlığının çok büyük bir kısmı onları tanımamaktan, bir kitle olarak görmekten geçiyor.

Son olarak, yerel yönetimler bir diyalog aracı olarak kültür sanatın ne kadar farkında? Alan açıyorlar mı bu türden buluşmalara?

Kültür-sanat faaliyetlerine yerel yönetimlerin yapacağı katkılar, uyum konusunda yapılabilecek en iyi katkılardan biri. Çünkü çok düşük bir maliyetle önemli bir fayda sağlıyorsunuz. Fakat yerel yönetimler toplum merkezi, dil kursu, meslek kursu, barınma yardımı gibi faaliyetlere öncelik veriyor. Bunlar tabii çok önemli. İnsanların barınacak evi, yiyecek yemeği yoksa sanat öncelikli olmuyor. Ama kültür-sanatın uyuma etkisi yeterince ciddiye alınmıyor. Bir sorun da bu etkinin ölçülebilir olmaması. Belediye 10 bin Suriyeliye Türkçe öğrettik veya 15 bin kişiye yemek verdik diyebilir. Sanat faaliyetinin etkisini ölçmek kolay değil.

Ömer Berakdar

Ömer Berakdar, Sanatçı, arthereistanbul'un kurucusu 

17. İstanbul Bienali’nde o da var

Suriyeli sanatçı Ömer Berakdar da İstanbul’a göçle gelenlerden. 2014’te Kadıköy’de arthereistanbul’u kurdu. Yeldeğirmeni’ndeki mekân tam bir buluşma noktası. Galeri, üretim ve toplum merkezi gibi işliyor, Suriyeli ve Türkiyeli sanatçıların bir araya gelmesine olanak tanıyor. Berakdar ile gazeteci Çiğdem Öztürk’ün projesi Ayak İzleri’nin (Footsteps) merkezinde de arthereistanbul var. 17 Eylül-20 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek 17. İstanbul Bienali’nin bir parçası olan proje, Suriyeli göçmenleri tanımanıza ve anlamanıza fırsat yaratacak. Berakdar’a arthereistanbul’u ve projenin detaylarını sorduk.

Çiğdem Öztürk ile bir araya nasıl geldiniz?

İstanbul Bienali Direktörü Bige Örer, Ekim 2020’de bizimle iletişime geçti ve arthereistanbul ile İKSV arasında iş birlikleri geliştirmemizi önerdi. Böyle bir davet alınca çok heyecanlandık ve hemen kendi rolümüzü geliştirmeye başladık. COVID-19 kısıtlamaları nedeniyle yüz yüze görüşemediğimiz için başlangıçta bu kolay olmadı. İlk görüşmemiz Zoom üzerindendi. Çiğdem ile de 27 Ekim 2020’deki bu toplantıda tanıştık ilk kez. Toplantıda Bienal’in küratöryel ekibi; Ute, Amar ve David ile Bige de vardı. Çiğdem Ayvalık’ta yaşıyor ancak kısıtlamalar kalktıktan sonra İstanbul’a her gelişinde arthereistanbul’a uğradı, bize Ayvalık’a özgü kurabiyeler getirdi. Üzerinde çalıştığımız Ayak İzleri projesinin ilk etkinliğini bu sene 29 Haziran’da gerçekleştirdik.

Ayak İzleri, Bienal’den daha uzun ömürlü olacak gibi anlıyorum. Bu kalıcı veya uzun soluklu bir proje mi?

Ayak İzleri bir öğrenme süreci. Bu süreç, savaş hikâyelerini birer diyalog, dahil olma, düşünme aracı olarak kamusal alana taşıyacak. Süreç, Bienal’in resmi açılış tarihinden çok daha önce başladı bile. Bienal boyunca da yoğunlaşacak, sonra umarım arthereistanbul’un kalıcı bir parçası hâline gelecek. Çoğunlukla daha önemli olaylar ve travmaların gölgesinde kalan savaş hikâyelerini ve deneyimlerini konu alan kitaplardan oluşan bir kütüphane, projenin merkezini oluşturuyor. Kütüphane, çevrim içi buluşmalar ve okuma grupları, savaşa sanatsal ve edebi yansımaları araştıran podcast dizileri ve diyalojik “arthereistanbul’dan Telefon Görüşmesi” gibi bir dizi kısa telefon görüşmesi dâhil olmak üzere hem aracılı hem de yüz yüze sohbet yolları oluşturuyor.

Göçle gelenler, İstanbul’da toplumlar ve kültürlerarası diyaloğa katkı sunmak amacıyla pek çok girişimde bulundu son yıllarda ama uzun soluklu olmadı. arthereistanbul ise kalıcı olmayı başardı. Sürdürülebilirliği nasıl başardınız?

Yola çıktığımızda aklımızda tam da bu soru vardı. Bu zor ekonomik ve jeopolitik durumda nasıl ayakta kalırız ve hedeflerimize ulaşırız? Yeni gelenlerin pek çoğu gitmeye zorlandı. Yanı sıra finansman sağlamak da güçtü. arthereistanbul, alanı açık tutmak ve sanatçıların baskı olmadan çalışabilecekleri güvenli bir ortam yaratmak için faaliyet ve projelerinin yanı sıra bağımsız ve özel fonlara da güveniyor.

Bugüne kadar kaç sanatçının yolu arthereistanbul’dan geçti?

Bu soruyu yanıtlamak güç, sayısını biz de bilmiyoruz artık. Mekânın özelliği, yerinden edilmiş veya risk altında bulunan tüm sanatçılara ve elbette Türkiye’den sanatçılara açık olması. Böyle bir mekâna ne büyük bir ihtiyaç olduğunu fark ettiğimizde motivasyonumuz da arttı. Buraya yolu düşen sanatçıların pek çoğu bir yerden başka bir yere geçiş sürecindeydi. Bazıları İstanbul’dan gitmek zorunda bırakıldı, bazıları burada kaldı. Aynı nedenlerle yönetici ekibimiz de pek çok değişikliğe uğradı. Ama gidenler de bu toplumun bir üyesi artık. Her zaman iletişime geçmenin bir yolunu buluyoruz, onları yeni projelerimize dahil ediyoruz. Ayak İzleri de böyle bir proje zaten.

Ayak İzleri’nin nasıl bir diyalog imkânı veya etki yaratmasını umuyorsunuz?

Projemiz, iletişimin en eski yöntemi olan ses aracılığıyla bir birlikte düşünme alanı yaratmayı amaçlıyor. Konuşmalar, sohbetler, kayıtlar, sesli ve birlikte okumalar sürecin önemli bir parçasını oluşturuyor. Bir kütüphanenin yanı sıra, bir nesneyi, bir metni, bir anı, bir şarkıyı, bir mekânı, bir yerleştirmeyi sanatsal, edebi izlenim biçimleri olarak, savaş üzerine düşünmek için söyleşiler, toplantılar, podcast dizileri ve konserler aracılığıyla keşfetmeye çalışacağız.

Alaadin Al Hassan

Alaadin Al Hassan: "Göçmenlere yönelik tepkileri anlıyorum”

Alaadin Al Hassan, Şam Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu. Kahire Güzel Sanatlar Akademisi’nde sanat eleştirmenliği üzerine yüksek lisans yapmış. İstanbul’a 7 yıl önce Halep’ten gelmiş, ailesi hâlâ Halep’te. Kardeşleri ise Gaziantep’te tekstilde çalışıyor. Burada iki kişisel sergi açmış, 20’ye yakın toplu sergide eserleri yer almış. Balat’taki atölyesinde bir sonraki sergisine hazırlanıyor. “Yurt dışını düşünmüyorum. Türkiye’de kalmak istiyorum. Savaştan önce Halep’te soyut resimler yapıyordum. Yaşananlardan sonra konularım hep göç, savaş ve işkence... Türk toplumunun göçmenler konusundaki tepkisini anlıyorum. Bir anda çok sayıda insan geldi. Bu tepkiler gayet normal” diyor.

İKSV'nin “Göç Eden Tatlar” etkinliğinde Rawan (solda) ve Banu Tuna

Yemek yoluyla tanış olmak 

Son 10 yılda Türkiye’nin farklı yerlerinde, Türkiyeliler ile yeni gelenleri buluşturan mutfak faaliyetleri yapıldı. Çünkü mutfak deneyimi, birlikte yemek yapmak, birlikte yemek yemek insanlar arası diyaloğu başlatmanın en kolay yolu. Kolay ama etkili. Yemek üzerinden tartışırken aslında kimlikler üzerine konuşmuş oluyorlar. Benzerlikleri fark ediyorlar. Söz konusu mutfak etkinliklerinin düzenleyicilerinden biri de İKSV idi. 2019’da “Göç Eden Tatlar” isimli bir etkinlik düzenlenmişti. Türkiyeliler ile göçmenler bir mutfağa giriyor, birlikte yemek pişiriyordu. Bu atölyelerden birinde Türkiye’yi temsilen 10’uncu kişi bendim. Mutfaktaki ortağım ise 22 yaşındaki Rawan’dı.

Kendimize birer tezgâh seçip verilen tariflere göre birlikte yemek yapmıştık. Rawan başta biraz çekingendi, Türkçeyi kursta öğrenmişti. Herkes menüyü gözden geçirirken Arapça bir tartışma başlamıştı. Meğer ikinci sıradaki yemek Ortadoğu coğrafyasının bazı yerlerinde tatlı, bazı yerlerinde etli pişirilirmiş. Ekip Suriye, Irak, Filistin ve İran karması olduğundan malzeme listesinde kıyma gören bazıları şaşkındı.

Rawan, ailesiyle İdlib’den 2014’te gelip Beylikdüzü’ne yerleşmişti. İki kız, iki de erkek kardeşi vardı. Suriye’deyken ziraat okuyormuş, savaş çıkınca bırakmak zorunda kalmış. Hafta sonları matematik kursuna gidiyor, iş arıyordu. Yemekleri bitirdikten sonra elimizde tabaklarla fotoğraf çektirmiştik. Rawan fotoğrafa bakıp, “Burada kimin Suriyeli olduğu anlaşılmıyor ki, ben de Türk’e benziyorum” demişti.

Mutfak alışverişini hangi ülkeden yapmak istersiniz?

Göçmenler beraberinde mutfaklarını da şehrimize getiriyor. Zaten İstanbul’a metropol diyorsak, mutfak çeşitliliği metropol olmanın koşullarından biri. Bugün İstanbul’da hemen her coğrafyanın yemeklik malzemelerini bulmak mümkün.

Şehrin en eskilerinden biri Taksim Gümüşsuyu’ndaki China Market (Çin marketi) 90’lı yıllardan bu yana Uzakdoğu yemekleri yapmak için gereken ürünleri satıyor. Sadece Çin değil, Kore ve Tayland mutfağına ait malzemeler de bulunuyor.

Sultanbeyli, Esenyurt, Zeytinburnu, Esenler, Fatih gibi göçmen yoğun semtlerde yüzlerce yerel ürün satan bakkal veya market var. Raflar etiketleri Arapça, Farsça, Peştuca ürünlerle dolu. Kimilerine adım attığınızda keskin bir tütsü kokusu çarpıyor burnunuza. Etiketlerin Arapça olduğuna bakıp da yurt dışından geldiğini düşünmeyin. Hepsi İstanbul, Antep, Kilis’teki tesislerde ama göçmen damak tadına uyarlanmış üretiliyor. Örneğin Esenyurt’taki bir marketten galeta alıyorum. Bakınca bildiğimiz galeta ama tadı hafif tatlı. Esenyurt’taki Zeyna Group, 2012’den bu yana unlu mamuller üretiyor. Özelliği, Türk şirketi olmasına rağmen Arap damak tadına uygun ürünler satması.

Türkiye’deki Nijerya marketi Turkey African Market, internet üzerinden Türkiye’nin her yerine ürün gönderiyor ama elbette müşterilerin büyük bölümü İstanbul’dan. Nijeryalı Ohazulume Wealth Chinenye tarafından Aralık 2019’da kuruldu. Chinenye, Esenyurt’ta yaşıyor. Özellikle İstanbul dışında yaşayan Afrikalıların yerel ürünlere ulaşmakta sorun yaşadığını fark edince, online market açmaya karar vermiş. Alışverişte yaşadıkları diğer bir sorun ise Afrikalıların hâlâ ülkelerindeki bankalara ait kartları kullanmayı tercih etmesi.

Afrika marketinde satılan her şey Nijerya’dan veya diğer Afrika ülkelerinden geliyor. En çok satan ürünler rafine edilmemiş palmiye yağı olan kırmızı yağ, kerevit, apetamin, kabakgillerin tohumlarından oluşan egusi, tatlı patates ve bamya. Türkiye’nin her köşesine gönderim yapıyorlar.

İstanbul
Göç
Mülteciler
Göçmen
Ruslar
Afganlar
Suriyeliler
İranlılar
Göç politikası
IBB
İKSV
Ayşe Banu Tuna
Sayı 011

BENZER

Melhame-i Kübra yani “büyük ve kanlı savaş”. Mustafa Kemal Atatürk Sakarya Meydan Muharebesi’ne bu tanımlamayı yakıştırmıştı. 22 gün ve gece sürecek olan bu hesaplaşma Millî Mücadele’nin en kritik safhası, her iki taraf için de savaşın dönüm noktasıydı. Prof. Dr. Şaduman Halıcı, Yunan komutanların hatıralarına dayanarak 100. yılında Sakarya Meydan Muharebesi’ni kaleme aldı.
Oyuncu Serkan Keskin, hepimizin aşina olduğu bir yüz. Başrolünden yardımcı rolüne sevdiği her rolü gocunmadan kabul eden ve büründüğü her karakterin altından başarıyla kalkan bir sanatçı. Serkan Keskin pandemi günlerinde İstanbul’dan uzaklaşmak yerine evinde kalmayı tercih etti. Burada olmak ona göre üretmek için bir fırsattı. Bu fırsatı kâh çevrimiçi konserler vererek, kâh evini sete dönüştürüp film çekerek değerlendirdi. Mart ayında başrolünü üstlendiği ve yönetmen Reha Erdem’in imzasını taşıyan Seni Buldum Ya! adlı “online” film ile karşımıza çıkıyor.
Eylül ayı, İstanbul’un yangınla mücadelesinde atılmış en önemli adımların yıldönümlerini barındırıyor. 26 Eylül 1874’te Macar asıllı "Széchenyi" Paşa tarafından İstanbul’un ilk modern itfaiye alayı kuruluyor. 49 yıl askerî bir hizmet olarak yerine getirilen bu görev, yine bir eylül günü, 25 Eylül 1923’te belediyeye devrediliyor. Yani 1874’ten alacak olursak, İstanbul İtfaiyesi, 26 Eylül’de 146. yaşını kutlayacak. Doğum günü şerefine, şehrin en eski istasyonu olan Fatih İtfaiyesi’nde 16 saat geçirdik.