Soyadına layık olmak: Ertuğrul Sevsay

Fotoğraf
Koray Berkin, Osmantan Erkır Arşivi
26 Kasım 2021 - 09:01

İngiliz Lisesi’nde (English High School for Boys) okumuştunuz. Neredeydi okulunuz? Günümüzde hâlâ var mı?

Nişantaşı’nda Vali Konağı’ndan aşağı doğru inerken. Yüksek duvarlı eski bir bina, bugün de orada duruyor. Ama artık adı İngiliz Lisesi değil [Nişantaşı Anadolu Lisesi].

Nişantaşı’nda mı oturuyordunuz?

Evet, okulun bir sokak ötesinde oturuyordum.

Ailenizde müzisyen var mıydı?

İlginç bir durum ama yok. Babam gençliğinde keman çalarmış ama hani öyle ciddi bir müzik insanı yok ailede.

Müzik dersi almaya nasıl başladınız?

Ben istedim, ailem de destek çıktı. Küçüklükten beri merakım vardı müziğe. Bilhassa orkestra müziğine ve çeşitli çalgılara. Hiç unutmam, eskiden Maslak tarafında at yarışları vardı, oraya giderdik. Bir bando gelmişti, adamlar aletlerini bırakmışlardı. Bizim susafon dediğimiz böyle tuba gibi bir şey vardı, ben o aleti gördüm ve dedim ki ne acayip bir alet, nasıl çalınır? En fazla ilkokuldayım o zaman. İlkokulum Şişli Terakki’ye senfoni orkestrası gelmişti. Çalınan müzikten ziyade müzik aletleri dikkatimi çekti. O yaştan beri müzik aletlerine böyle bir ilgim oldu.

Müzik eğitimine Cemal Reşit Rey ile mi başladınız?

Hayır, bir ara Rum bir hocadan mandolin dersi almıştım. Sonra bir gün Yalova Termal’e tatile gitmiştik, orada gördüğüm akordiyon dikkatimi çekti ve İstanbul’da gelmiş geçmiş en iyi akordiyonculardan biri olan rahmetli Agop Pakyüz’den ders almaya başladım. Kısa zamanda ciddi çalışarak bir hayli yol aldım. Cemal Reşit’e ortaokul döneminde başladım. Klasik müziğe ilgim giderek artıyordu. Özel ders almaya karar verdim. Genç bir çocuk olarak Cemal Reşit Rey’e telefon ettim.

Sevsay, müzik eğitimine Cemal Reşit Rey'den özel ders alarak başladı

Kendisiyle ilk tanıştığınız günü hatırlıyor musunuz?

Evet, o gün gayet iyi aklımda. Bir ekim günüydü. Biraz puslu, yağmur çiseleyen bir hava vardı. Evine gitmiştim. Bana
dedi ki, “Bugün hava yağmurlu.” Ondan sonra nota kâğıdına “Bugün hava yağmurlu” yazdı. “Bunda ne müzik duyuyorsun?” diye sordu. Beni sınaması bu şekilde başladı. Hayatımda hiç böyle bir sual duymamıştım. Bana bütün bir saat boyunca o cümlenin içindeki müziği anlattı. Başka seviyelerin insanıydı. O kadar mükemmel bir müzisyendi ki... Ben yurt dışında da birçok müzik insanı tanıdım ama onun kalibresinde bir müzisyen görmedim. Onun da doğuştan müziğe yatkınlığı belliymiş, hatta babasının rüyalarında Davut Peygamber Cemal’in müzisyen olacağını söylemiş. Evin (İlyasoğlu) Hanım’ın kitabında çok güzel anlatılır bu hikâyeler. Babası da rüyanın etkisiyle oğlunun müzisyen olmasını istiyor. Fransa’da, İsviçre’de okurken Cemal Bey bütün sualleri bilirmiş. On dokuz yaşında Türkiye’ye gelmiş bir genç, ona rağmen bütün dünyadan haberdar. Düşünüyorum da, ben ve sınıf arkadaşlarım o yaşlarımızda ne hallerdeydik! Bu doğuştan gelen bir şey, dünyada çok az müzisyene nasip olmuş bir şey.

Siz bile onun kalibresinde müzisyen tanımadıysanız, ne kadar büyük bir müzisyen olduğunu anlamış oluyoruz. Ve derslere başladınız?

Dersler daima bir sohbet tarzında başlardı. Havadan sudan konuşurdu; günlük hayat, politika vs. sonra yavaş yavaş müziğe geçerdi. Hep disiplin takip etmezdi. Serbestti. Kurallara aykırı şeyler yapınca bile eğer hoşuna giderse kabul ederdi. “Bu, kurallara göre yanlıştır ama çok kabul edilebilir bir ses” derdi. Onun için müzik sadece müzik değildi, sanatın ayrılmaz bir parçasıydı. Örneğin “Romeo ve Juliet”; diyelim Çaykovski’den analiz edecek, sorardı “Shakespeare’i okudun mu?” diye. Okumadıysan “Neye yarar burada Çaykovski’yi tanımak?” derdi. “Mallarme’yi tanır mısın?” diye sorardı. Gider eski kütüphanesinden bir kitap çeker, mükemmel Fransızcasıyla şiirleri okurdu. Bana çok büyük örnek olmuştur. Bir eğitimci olarak otuz yedinci senem doldu. Elimden geldiğince onun öğretilerini aktarmaya çalışıyorum. Nasıl öğrenileceğini öğretmeye çalışırdı. Bir insan bir konuda bilgi sahibi olmak istiyorsa nereye başvurmalı, bunun yollarını gösterirdi. Ben bu bilgiyi tamamıyla ondan edindim. Bir konuyu sadece o konuya konsantre olarak anlatmazdı; onunla alakalı olabilecek her şeyi anlatmaya çalışırdı.

Osmantan Erkır (solda) ve Ertuğrul Sevsay

Cemal Reşit’in size aktardığı anıları da vardır eminim.

Evet, birini anlatayım. 1933 yılı gelirken Gazi, Cumhuriyet’in onuncu yılı için bir marş bestelenmesini istiyor. O sırada CHF Genel Sekreteri olan Recep Peker diyor ki: “İstanbul’a Fransa’dan yeni dönmüş bir genç var, bu işi yaparsa en iyi o yapar.” Bunun üzerine Cemal Reşit Ankara’ya çağrılıyor. Trene binip Ankara’ya gidiyor ama korkuyor çünkü kendisine neden çağırıldığına dair bilgi verilmemiş. Ankara’da kendisinden onuncu yıl için bir marş bestelemesi istenince Cemal Bey öyle bir bakıyor ki adamların suratına, bunu bana telgra a bildirebilirdiniz, Ankara’ya çağırmanıza ne gerek vardı der gibi. Karşısındaki kişi diyor ki: “Bu inkılap havasını tene üs etmeniz için çağırdık.” Cemal Bey, peki diyor, gü eyi alıyor ve İstanbul’a geliyor, başlıyor çalışmaya. Nişantaşı’nda bir konakları var. Sabahlara kadar piyano başında çalışıyor ve bulduğu tüm ezgileri çok güvendiği ağabeyi Ekrem Bey’e dinletiyor. Onu deniyor, bunu deniyor, Ekrem Bey bir türlü beğenmiyor. Yine gecenin bir yarısında içinde hafif mehter ritimleri olan bildiğimiz marşın melodisini piyanoda çalınca Ekrem Bey birdenbire yerinden fırlayıp “İşte tamam, budur!” diyor. Onun üzerine Cemal Bey eseri tamamlıyor ve takdim etmek üzere Ankara’ya gidiyor. Milletvekillerinden oluşan bir grup dinleyiciye eseri dinletiyor. Dinleyicilerin başında da daha sonra Millî Eğitim Bakanı olacak olan Saffet Arıkan var. Tabii beğenilecek mi diye de heyecan içinde. Cemal Bey marşı çalıyor, eserin ikinci kısmında “Türk’üz Cumhuriyetin...” diye giden bir bölüm var biliyorsunuz. İşte tam orada müzikte minör ikili aralık dediğimiz, müzisyen olmayanlar için izah edeyim, piyanodaki siyah ile beyaz tuş arası, en küçük aralıktır, işte tam orada “Cumhuriyetin” derken bu aralığı kullanıyor. Marş bitiyor ve salonda çıt yok. Saffet Arıkan diyor ki, “Marşınız çok güzel ama Cumhuriyet’in derken bir minör ikili aralık kullanmışsınız.” Adamdaki bilgiye bakın! “Minör küçük demektir. Siz Cumhuriyet’i küçümsüyor musunuz yoksa?” diyor. Cemal Bey, “Tepemden aşağı kaynar sular döküldü” diye anlatırdı. “Aman efendim, olur mu öyle şey?” deyip Beethoven’ın eserlerinden ve minör aralığın kullanıldığı diğer büyük eserlerden örnekler veriyor. Saffet Arıkan ikna olup “Eseriniz kabul edildi” deyince salonda bir alkış kopuyor. Böyle enteresan bir hikâye.

Ertuğrul Sevsay

Gerçekten müthiş bir hikâye. Siz de böyle özel bir müzisyenin öğrencisi olmuşsunuz, ne güzel. Ruhu şad olsun. Çocukluğunuzun İstanbul’unu dinlemek isterim.

Şu anda özlediğimiz İstanbul’u ben ucundan yakalayabildim çünkü özellikle ‘70’li senelerde iyice çökmeye başladı şehir. Çocukluğumun İstanbul’unda, ilkokul çağlarımda anneannemle Beyoğlu’na tiyatrolara giderdim. İstiklal Caddesi Tünel’e kadar ve Sıraselviler tiyatro cennetiydi. Muammer Karaca, Dormen, Toto Karaca, Altan Karındaş ve daha birçok büyük tiyatro grubu vardı orada. Sonra Harbiye’de Kenterler, Şişli’de Gazanfer Özcan olsun, her biri kendi başlarına birer ekoldü. Sürekli konserlere gidilirdi yine bu semtlerde. Beyoğlu’na gidilirken sekiz dokuz yaşında bana kravat taktırırlardı. Öyle “Kalk Beyoğlu’na gidelim” denemezdi, kıyafete çok dikkat edilirdi. Pastaneler mesela; Lebon olsun, Markiz olsun eldivenli kızlar servis yapardı. Çikolata, pasta satışı yaparlardı, üstleri başları pırıl pırıldı. Ama bu kültür kasıtlı olarak yok edildi, gayrimüslim vatandaşlarımızın büyük bir çoğunluğu İstanbul’u terk etmek zorunda bırakıldı. Bu kültürün yok edilmesinin arkasında dış güçler de var kanımca.

Büyükannemler Suadiye’de otururlardı. Ben hafta sonları giderdim. Çünkü o tarafları çok severdim. Şehirden oraya indiğim zaman bir iki gecede yanaklarım kıpkırmızı olurdu temiz havadan. Suadiye, Erenköy sokaklarının öğleden sonraları saat bir ila dört arası tatlı bir tembelliği olurdu, sessiz sakin. Size oradaki gül, manolya çiçeklerinin kokularını tarif edemem sarhoş olurdunuz.

Tabii nüfus yoğunluğu da büyük bir sorun. 1950’lerde bir buçuk milyon olan nüfusun şimdiki haline bakın. Benim eniştem Sultanahmet’te hâkimdi, her öğle yemeğini Nişantaşı’nda yerdi. Babam Kâğıthane’de bir fabrikada müdürdü, her gün eve gelir yemeğini yer, giderdi. Kendimden bir örnek vereyim. Hiç unutmuyorum, bir arkadaşımla Nişantaşı’ndan Kadıköy Halkevi’ne arabayla dokuz dakikada gitmiştik! Bu dediğim yetmişli senelerin ortası. İstanbul sakin bir şehirdi. Bir de İstanbul’da dünyanın pek az ülkesinde olan bir özellik var, bunu Rio’da gördüm, bir de kısmen Meksika’da. Bitmek tükenmek bilmeyen bir plaj diyarıydı İstanbul. Düşünün taa Kilyos’tan başlıyor, Yeşilköy, Yeşilyurt’a kadar uzanıyor. Şile’den başlıyor, Caddebostan, Suadiye, Bostancı’dan İzmit’e kadar uzanıyor. Her tara an denize giriliyordu. Yüz elliden fazla plaj vardı İstanbul’da. Her üç dört yalının arasından bir yol çıkardı denize. Simidin 25 kuruş olduğu zamanlarda saati bir liraya sandal kiralanırdı. Üç dört genç bir simit parasına sandalla açılıp denize girerlerdi. Pırıl pırıl bir su. Sabahları Marmara sahilinde hafif bir lodos olurdu, öğleden sonra poyraza çevirdiği zaman bütün o yalıların, köşklerin, ağaçların aksi suya vururdu. Büsbütün bir güzellik olurdu.

Rüya gibi bir çocukluk gerçekten.

Evet. Ben bu güzellikleri Necip Celal Andel kitabımda eski fotoğraflar da kullanarak anlattım. Yıllar sonra Amerika’dan döndüğümde bu güzelliklerin çoğunun yok edildiğini içim acıyarak fark ettim.

Ertuğrul Sevsay, halen Viyana Üniversitesi’nin kompozisyon, tonmayster ve orkestra şefliği bölümlerinde orkestrasyon profesörlüğü görevine devam ediyor

Çok acı... Eğitim hayatınıza geri dönersek, tıp okumaya nasıl karar verdiniz?

Küçüklükten beri tabiatı ve tabiatla ilgili her şeyi çok severdim. İngiliz Lisesi’nde okurken biyoloji öğretmenimiz bana biyolojiyi çok sevdirdi. Sonrasında da tıp okumak istedim. Diğer sanat dalları gibi müzikle hayat kazanmak çok zor olduğu için çok sevdiğim tıbbı da kazandığımdan, bu dalda okumaya karar verdim. Kısmet olursa günün birinde tamamıyla müziğe dönerim diye düşündüm. 1978’de Cerrahpaşa’dan mezun olduktan sonra ihtisasımı Viyana’da yaptım. Sonra yine Viyana’da şimdi hoca olduğum okulda hem orkestra şefliği hem kompozisyon bölümlerine devam ettim.

İki okul birden? 

Evet, kimseye tavsiye etmeyeceğim bir çalışma düzeni içindeydim. Sabahları altıda kalkıp hastaneye gidiyorum, öğlen bire kadar hastanedeydim, sonra müzik okuluna gidiyordum akşama kadar. Akşamları da Viyana’nın meşhur konserlerini, operalarını takip ediyordum. Çok yorucu bir tempom vardı. Bu düzen beni sağlık açısından zorluyordu, bununla beraber yabancı düşmanlığını da yoğun bir şekilde hissedince hayatımda bir değişiklik yapmaya karar verdim. Beş yıl kalmıştım Viyana’da. Cerrahpaşa’dan dünyalar tatlısı bir hocam vardı, Profesör Nejat Harmancı, kalp profesörü. Onun yönlendirmesiyle Amerika’ya gitmeye karar verdim. Miami Üniversitesi’ne kabul edildim. Hayatımın en güzel beş senesini Miami’de geçirdim. Sonrasında da on üç sene daha misafir hoca olarak Miami’ye gittim geldim. Hocam Nejat Bey tavsiye etmese Amerika’ya gitmek aklıma gelmezdi. Hakikaten bir babaydı. Hatta Amerika’da müzik doktoramı yaparken yazdığım beste kalp ritimleri üzerine kurulu bir senfonik çalışmadır, onu Nejat Bey’e ithaf ettim. Bu arada sınavlara girerek Amerika’da doktorluk yapmaya hak kazandım. Çok önemli bir hastanede benim dalım olan gastroenteroloji alanında çalışmam için teklif de aldım ama çok yoğun çalışmam gerekiyordu. Buna sağlığım izin vermezdi ve bu aynı zamanda sadece doktorluk yapmam anlamına geliyordu. Oysa benim bir de müzik tutkum vardı. O sırada Viyana’daki müzik okulundan bir hocam eşiyle birlikte Miami’ye bir festivale gelmişti. Bana orkestrasyon hocamın emekli olduğunu ve yerine beni tavsiye ettiğini söyledi. Viyana’dan teklif gelince Miami’yi görmez oldum. Tamam dedim. Eğer Viyana’ya dönmeyip Amerika’da kalsaydım doktorluk yapacaktım. Avusturya’da doktorluk çok mekanik olduğu için yapmak istemedim.

Hocalarınız hayatınızda kilit noktalarda hep etkili olmuşlar.

Evet, doğru, bunu düşünmemiştim.

Şecaattin Tanyerli

Hayatınızda bir başka dönüm noktası da Arjantin seyahatiniz.

Evet, ben doğuştan tangoyu seven bir insanım. Çocukluğum Nişantaşı’nda, şimdi Beymen olan binada geçti. Beş altı yaşlarımdayken radyoda çok sonra adının Şecaattin Tanyerli olduğunu öğreneceğim sanatçının sesini duydum, tango söylüyordu. Küçücük yaşımda o kadar çok beğendim ki, günlerce o şarkıyı bekledim radyo başında ama bir daha duyamadım. O ses kulağımda kaldı, seneler sonra duyunca tanıdım. Fehmi Ege ile çok iyi ahbap oldum. Araya klasik müzik, tıp girdi ve Viyana’ya döndüm Amerika’dan. Miami’de Güney Amerikalı çok öğrencim oldu; Brezilyalı, Venezuelalı, Arjantinli. Viyana’dan misafir hoca olarak Miami’ye gittiğimde Güney Amerikalı öğrencilerim beni ısrarla kendi memleketlerine davet ediyorlardı. Dedim haydi gideyim. İlk önce Arjantin’e gittim. Orada sadece dört gece kalıp asıl amaç olan Brezilya ve Venezuela’ya geçecektim. Tangoyu çok sevdiğim için her gece tango gösterilerine gittim ve dedim ki, ben bu işe girişeceğim. Bunlar ‘92 senesinde oluyor, yaşımı başımı almışım yani. Bir sonraki yıl yine gittim Arjantin’e ve ‘92’den itibaren yirmi sene boyunca devamlı gidip geldim, hatta üç ay da kaldım. Orada bandoneon [akordeon benzeri bir müzik aleti] çalmayı öğrendim. ‘95 senesinde Avusturya’da küçük bir tango grubu kurdum. Gruba Band-O-Neon adını verdik. Gelişti, gelişti ve ‘98’de Arjantin tarzında tam teşekküllü bir tango orkestrası oldu.

Arjantin tangosunu Arjantin dışında başarıyla temsil etmeniz nedeniyle size 2012 yılında Arjantin Tango Sanatçıları Birliği tarafından bir ödül verildi. Bildiğim kadarıyla orkestranız Avrupa’da tek, değil mi?

Evet, Avrupa’da tek. Bir iki tane bizden daha küçük grup var ama onlar modern çalıyor. Klasik anlamda tango çalan –biraz cesaretle olsa da söyleyeceğim– dünyada tek biziz. Arjantin’de dahi mali sıkıntılar nedeniyle yok. Ben de mali nedenlerle biraz küçülttüm. İstanbul’da konserlerimiz vardı, hepsi Covid-19 sebebiyle ertelendi. En son iptal ettiğimiz konser 2020 Mayıs’ında Cemal Reşit Rey Salonu’nda olacaktı.

Zehra Eren ve Kadri Cerrahoğlu bir arada

Tüm sanat dalları adına gerçekten zor bir dönem oldu. Necip Celal Andel adlı kitabınız gerçekten müzik tarihine geçecek bir eser. Şu anda bir kitap üzerinde çalışıyor musunuz?

Türk Tangosu diye bir kitap yazmaya başladım. Başlayalı iki sene oldu ama hâlâ devam ediyorum. Bir sürü nota topladım. Siz de çok yardım ettiniz. Bir kere bu, cumhuriyetimizin müziği ve iki açıdan yaklaşmak lazım: Sanatsal ve kültürel açıdan. Tango Arjantin’de birçok kültürün birlikte yoğurulmasıyla meydana geldi. İçinde bize yakın olan Akdeniz armonilerini, Arap ritimlerini de barındıran enternasyonal bir müzik çıktı ortaya. Ve tango önce Avrupa’ya, sonra bizim topraklarımıza gelince ve bir de yerli bestecilerin Türkçe sözlü tangoları, yani Türk tangosu doğunca dinleyici şaşırdı ama “bu bizden” diyerek benimsedi. 1925’ten ‘55’e kadar el üstünde tutuldu. Cumhuriyetimizin benimsenen ilk çok sesli müziği olduğundan bizim için tarihî değeri var. Bu değerler kaybolmasın diye ben bunları arşivleme yoluna gittim. Notalar, fotoğraflar, yazılar buldum; bazı besteci ve şarkıcıların aileleri ile görüştüm ve bayağı yüklü bir malzeme çıktı. Kitaba hemen hemen tüm tango sanatçılarını almak istiyorum ama ana şahsiyetler on iki isim. Örnek olarak Necip Celal, Fehmi Ege, Kadri Cerrahoğlu gibi besteciler ve şarkıcılarımızdan da İbrahim Özgür, Zehra Eren, Şecaattin Tanyerli gibi isimler olacak. Bu arada değerli koleksiyoncumuz Cemal Ünlü Bey aynı zamanda kıymetli bir dost, bana insanı şaşkınlığa düşürecek ‘78’lik plak koleksiyonunu açtı. İsmini dahi bilmediğim tangoları verdi. Tabii hepsi kitaba girecek. İş çok büyüdü.

O zaman kitabınızda birçok bilgi ilk defa bir araya toplanmış olacak. Herhalde epey kalın bir kitap geliyor.

Evet, aşağı yukarı beş yüz sayfalık bir kitap olacak.

Sabırsızlıkla bekliyoruz. Bu arada Atatürk Kültür Merkezi yeniden açıldı ve oradaki ilk konserlerden birinde sizin Yunus Emre Yılı için bestelediğiniz şarkıların dünya prömiyeri yapıldı. Yine aynı konserde hocanız Cemal Reşit Rey’in de bir eseri seslendirildi.

Evet, 1 Kasım’daki konserde değerli besteci Yalçın Tura’nın da eserleri seslendirildi. Orkestrayı Hasan Tura yönetti.

Sevgili Ertuğrul Bey, sizi birkaç sayfaya sığdırmak imkânsız. Umarım yine bol bol sohbet etme fırsatı bulabilirim sizinle. Çok teşekkür ederim.

Hem tıp hem müzik eğitimi aldı

ERTUĞRUL SEVSAY, KISACA:

1954 İstanbul doğumludur. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunudur. Cemal Reşit Rey ile kompozisyon, müzik teorisi ve piyano çalışmıştır. Viyana Müzik Üniversitesi’nin kompozisyon ve orkestra şefliği bölümlerinden mezun olmuş, aynı dönemde aynı şehirde iç hastalıkları ihtisası yapmıştır. Miami Üniversitesi’nde müzik master ve doktorasını gerçekleştirmiş, bu okulda kompozisyon ve müzik teorisi dersleri vermiştir. 2005 yılında Florida’nın 20. yüzyıldaki en başarılı yüz uluslararası öğretim üyesi arasına seçilmiştir. 1992 yılından itibaren devamlı olarak Güney Amerika’ya gidip tango konusunda araştırmalar yapmıştır. 1995’te Avrupa’nın yegâne özgün tango orkestrası Band-O-Neon’u kurmuştur. 2005 yılında Alman bir yayınevi tarafından yayımlanan ve konusunda dünyanın en geniş kapsamlı kitabı olan Orkestrasyon, 2006’da Best Edition ödülünü almış ve dünyada pek çok üniversitede standart ders kitabı kabul edilmiştir. Kitabın İngilizcesi Cambridge University Press tarafından, Türkçesi ise 2014’te Yapı Kredi Yayınları/Borusan iş birliğiyle yayımlanmıştır.

Pek çok ülkede 60’tan fazla üniversite ve müzik okulunda seminer ve dersler veren Sevsay, halen Viyana Üniversitesi’nin kompozisyon, tonmayster ve orkestra şefliği bölümlerinde orkestrasyon profesörlüğü görevine devam etmektedir.

Ertuğrul Sevsay
Cemal Reşit Rey
Tango
Band-O-Neon
Osmantan Erkır
Sayı 008

BENZER

Neşeli, dinamik, çalışmayı seven, içinden geldiği gibi konuşan bir oyuncu Ecem. Sahne ışığını iyi alan ama o ışığın göz kamaştıran büyüsüne aldanmayanlardan biri. Doğal, neyse o...
1851.studio fotoğraf stüdyosunun ve lebriz.com web sitesinin kurucusu, bilgisayar mühendisi Kerim Suner, yüreğinin peşinden gidip artık hemen hemen hiç kullanılmayan bir fotoğraf tekniğini Türkiye’de uygulamaya başladı. Tarihî bir teknik bu; fotoğrafı 19. yüzyılda çekmişsiniz gibi bir sonuç veriyor.
“Öldürmeyen şey güçlendirir.” Alman filozof Nietzsche’nin kendisi kadar ünlü aforizmasının doğruluğu onaylandı! Pandemi, deprem, orman yangınları, polis şiddeti, kadın cinayetleri, siyasi krizler... 2020’nin getirdiği felaketleri bizzat tecrübe ettiğimiz de oldu, sosyal medyadan takip ederek dertlendiğimiz de... Neticede film olarak seyrettirilse abartılı bulup yarısında kapatacağımız bir yıl yaşadık. Başımıza gelmeyen ne kaldı ki 2021’den korkalım? Yoksa sahiden korkalım mı? İçinde yaşadığımız toplumun, dünyanın ve insanlığın geleceğine dair yeni bakış açıları kazanabilmek için hayatın farklı alanlarında düşünen, üreten ve mücadele veren isimlere 2021 öngörülerini, endişe ve beklentilerini sorduk.