Prens Adaları’nın uzak tarihi

Fotoğraf
Adalar Müzesi Arşivi
22 Şubat 2021 - 17:44

Tarihçilerin çoğu Prens Adaları şeklindeki adlandırmanın, II. Iustinus tarafından 565-578 tarihleri arasında adaların en tanınmışı ve de en büyüğü olan Büyükada’da inşa edilen bir saraydan kaynaklandığı konusunda hemfikir. Ancak bu isimlendirmenin Bizans İmparatorluğu’nun on asırlık döneminde adalardaki manastırlarda tecrit edilmiş sayısız din adamı, Büyük Saray efradından prens ve prensesler, hatta imparator ve imparatoriçelerden kaynaklandığı da muhakkaktır.

“Bütün bu talihsiz sürgünlerin karanlık maceraları, bu sevimli ve ışıltılı adaların, eski dünyanın en trajik yöreleri arasında yer almasına yol açtı” diye yazar Gustave Schlumberger... “[Y]eryüzünün çok az yöresi acıklı felaketler, insanın nafile büyüklüğü üzerine yürek sızlatıcı dersler konusunda adalardan daha zengindir.” Kültür tarihimizin önemli simalarından Celal Esad Arseven’in ifadesiyle ise “dünyanın hiçbir yeri bu adalar kadar facia-i veksi’ye sahne olmamıştır.”

I. Romanos Lekapenos Kınalı'ya sürgüne gönderilirken... (Scylitzae, Synopsis Historiarum, Minyatür.)

Kınalıada

Miladi 803 senesinde, Buduris’e göre “matemli” bir ada olarak vasıflandırılabileceğimiz Proti’ye (Kınalıada) sürülen ilk namlı kişi, İmparator I. Nikiforos’a başkaldırma iddiası ile adaya tecrit edilen Vardanis ya da Vardanios (Vartan) idi. Kendisi, soylu bir aileden gelen bir patrikios ve aynı zamanda ünlü bir Bizans generaliydi. Ermeni asili Vardanis “Kınalı’nın doğu sahilinde, limanına yakın bir yörede yer alan daha eski bir manastırın kalıntıları üzerinde” kendi manastırını baştan kurarak “sakin bir şekilde keşiş cüppesine büründü.” Porphyrogenitos bu manastırdan “Vardanios’un mülkü”, Ioannis Diokesarias ise “Vardanios tarafından özen ve ihtimamla yönetilen bir tesis” olarak söz etmektedir. 

Ünlü general uzun sakalını bizzat kendi kılıcı ile keserek, bir keşiş cüppesi ile imparatorun askerlerine teslim olmasına rağmen, I. Nikiforos ondan kuşkulanarak gözlerine mil çektirdi. Vardanis uzun seneler keşiş yaşamını kör olarak sürdürdü, halk tarafından bir aziz mertebesinde âdeta tapınılarak anıldı. İnziva hücresinde uzun oruçlardan bitkin bir halde yaşadığı seneler boyunca, Nikiforos’un (802-811) Bulgar Kralı Krummos tarafından katlini, halefi Mihail Rangave’nin (811-813) Kınalıada’nın Aşağı Manastırı’na kapatılışını, hatta Ermeni III. Leon’un feci sonunu karanlık dünyasından izledikten sonra bir martır (şehit edilen aziz) saygınlığı ile anılarak vefat etti.

Vardanis’in bu manastırından geri kalan bazı kalıntıları, kırık sütun ve mermer parçalarını, 1950 senelerinde, Arsenaki yalı köşkünün arka taraflarında görmek mümkündü. Ancak sonraları bütün bunlar beton binaların temelleri altında yoklara karıştı.

Kınalı’nın “Aşağı Manastırı” olarak bilinen, büyük bir ihtimalle Meryem Ana’ya ithaf edilen adanın ikinci büyük manastırının sınırları geçen yüzyılın başlarına kadar, bostan ve bahçelerle çevrili bir alanda belirlenmekteydi. Vardanis manastırının biraz kuzeybatısında, sahilden az içerideki yamaçlarda, Rum cemaatinin bugünkü kilisesinin etrafını kuşatıyordu. Sınırları yukarılarında, yamacın eteğinde manastırın ihtiyaçları için kazılmış sarnıca kadar uzanırdı. 1950’lere kadar tepeye tırmanan iki yolun kesiştiği noktada, köşede, yığma taş duvarlar arasında sarnıcın izlerini görmek hâlâ mümkündü.

Kınalı’nın zirvesindeki düzlükte, asırlar boyunca var olan, zaman zaman terk edilerek harabeye dönen ancak baştan inşa edilerek günümüze kadar varlığını sürdüren Metamorphosis Manastırı ise şöhretini İmparator Romanos Diogenis’e borçludur. Tarihçilere göre Bizans’ın Kapadokya’da doğmuş bu asilzadesi, manastırı tahta çıkışından kısa bir süre sonra, evvelce mevcut bir başka manastırın temelleri üzerinde inşa ettirdi. Yavuz bir asker olan Romanos Diogenis’in sonu da trajik olacaktı. Malazgirt Ovası’nda Selçuklu Hükümdarı Alpaslan karşısında yenilgiye uğradı, gözden düştü ve sonunda Kınalı’ya, inşa ettirdiği manastıra kapatıldı. Birkaç gün sonra can verdi, cesedi adanın tepesine gömüldü.

Komnenlerin hanedanlığında varlığını sürdürürken bu manastırın 1182 ve 1204 seneleri arasında Latinler tarafından talan edildiği biliniyor. Fetihten önce harabe haline gelen manastırdan Marmara Kadısı Abdullatif Efendi’nin kayıtlarında yahut Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde söz edilmez. Ancak 1680 senesinde Thomas Smith, “Konstantinopolis’e en yakın olan adada bulunan bir manastırdan” bahsedecektir. 1727 tarihli bir evraktan ise manastırın tekrar bir “harabe halinde” olduğunu öğrenmekteyiz. Onarımları Galata’ya yerleşmiş Sakızadalı tacirlerin girişimi ile 1722’de başlatılan manastırın kilisesine bir sene sonra Rus Çarı Büyük Petro tarafından dört adet ikona hediye edilmiştir.

Neticede 1864’te yeni bir onarım gören manastıra, 1905 senesinde Simeonaki Siniosoğlu tarafından bir Kız Yetimhanesi kurulması amacıyla bugün gördüğümüz binalar eklendi. Yetimhane sadece sekiz yıl hizmet vermiş, I. Cihan Harbi’nde garnizon komutanlığı emrine verilmiştir. Manastırın halen mevcut kilisesi, Bizans devri Katholikon’un temelleri üzerinde 1721 senesinde baştan inşa edilmiştir. Kutsal bemanın önünde, yerde, eski kilisenin zemin mozaiğinden bazı parçaları görmek mümkündür. Avlusunun önünde bulunan büyük bir Bizans sütun başlığı, bize Romanos Diogenis zamanındaki kilise hakkında bir fikir vermektedir. 1950’lerde odaları yazlıkçılara kiralanan manastır, halen bir iki rahibeyle yaz aylarında barındırdığı okul çocuklarının sayfiye yeri olarak yaşamını sürdürmektedir.

Burgazada, tepede manastır, kilise ve kalıntılar

Burgazada

Kınalı’nın yakın komşusu “Antigonos Adası”na antik çağlarda “her taraftan korunaklı liman” manasına gelen Panormos denmesinin nedenini 12. yüzyıl Bizans aydınlarından Ioannnis Zonaras’tan öğrenmekteyiz. Zonaras’a göre ada bu ismi, doğu sahilinde bulunan ve Bizans İmparatorluğu’ndan bu yana kocaman kayalarla inşa edilmiş dalgakıranlara (molos) sahip, günümüzde ise yağmur sularının taşıdığı alüvyon ve topraklarla doldurulmuş, küçük ve büyük teknelere barınak olmaya elverişli derin ve korunaklı koya borçludur. Bu koyun karşısında, Ada’nın bu “iç limanı”nı kuvvetli kuzey rüzgârlarından koruyan, eski adı ile Mesonision (adalar arası), sonraki adları ile Pıtis veya Pita, bugün ise Kaşıkadası olarak bilinen yer alır. Kaşıkadası’nın üzerinde bir Orta Çağ manastırının birkaç kalıntısı ile küçük bir sarnıç bulunmaktadır.

Bizans devrinde adanın başlıca iki manastırı tüm ada tarihine hâkimdi. 168 metredeki tepenin düzlüğünde “Theokorifotu” olarak bilinen bir manastırın görkemli kalıntıları, bir zamanlar çıplak ve ormansız bu adanın en yüksek noktasından, görünümleri ile bir burgo; yani küçük kaleyi andırdığından Marmara Denizi’nde seyreden yabancı denizcilerin dikkatini çekmekteydi. Bütün bunlardan dolayı Rumlar buraya Pyrgonision, yani Kale Adası, Osmanlı Türkleri ise Burgazlıada demekteydi. Piri Reis’in haritasında Burgazluada olarak geçmektedir.

Adanın bilinen ilk manastırı 867-886 yılları arasında Makedonya hanedanının banisi Bizans İmparatoru Basilios I, İsa’nın suretinin değişmesi (metamorfoz) adına inşa edilmişti. Daha sonraları Theokorifotu (Theos: Allah, Korifi: zirve) olarak anılmaya başlandı. Görkemli manastır külliyesi büyük bir ihtimalle Helenistik bir Zeus Tapınağı’nın kalıntıları üzerine yapılmıştı.

Burgazadalı H. Hurmuzis’e göre manastır 1630 yılında “barut kullanılarak” yıktırılmıştır. Ananelere göre “Rumlara karşı kötü niyet besleyen bir Yahudi doktorun, kendini sultanın gazabından kurtarabilmek ve haremdeki bir gözdesinin ani ölümünü izah edebilmek niyetiyle uydurduğu bahaneler buna sebep olmuştur. “Ramazan ayının bir gecesine denk düşen Ada tepesinde fener ve mum ışıkları refakatinde gezdirilen Epitaphios’un (İsa’nın temsili mezarı) manzarası payitahttan dahi görülmesi üzerine Müslüman halkın galeyana gelmesi ile manastır ertesi günü yıktırıldı.” Birkaç yıl sonra Kudüs Patriği Dositheos (1669-1707) kilisenin girişinde, yerde Roma devrinden kalma, Linnius ve Agripas adları ile bir levha gördüğünü, ancak sonraki yıllarda levhanın kayıplara karıştığını yazacaktır. Yine Hurmuzis, 1850’lerde Helenistik mabedin kalıntılarını yıkık manastırın harabeleri arasında görmüş olduğunu iddia etmektedir.

Tarihî külliyenin mermer ve işe yarar yapı malzemelerinin büyük bir kısmı Burgaz kiliselerinin onarımlarında kullanılmıştır. Halen Burgaz’ın bu tarihî tepesinde sağa sola serpilmiş, sanatkârane işlenmiş monogramlı sütun başlıkları, bazı kırık sütun ve parapet ve de nasılsa ayakta kalabilmiş antik duvarlar, bu yörede bir arkeolojik kazının yapılmasının önemini, ilmi bir araştırmanın zamanının çoktan gelmiş olduğuna işaret etmektedirler.

Adanın ikinci tarihî manastırı ise deniz kenarında, köyün ortasında yükselmekte olan Aya Yani (Ioannis) Prodromos Kilisesi’nin etrafında yer almakta idi. Kilisenin, eski manastırın katholikon’u (ana kilise) üzerine inşa edildiğini, halen deniz hizasında gözükmekte olan haçlı korniş ve kemerler ispat etmektedir. Yöre, Schlumberger’in satırları ile “Burgazada’nın şöhretini sağlayan kurbanların en ünlüsü,” çilekeş olarak tercüme edebileceğimiz “Homologitis” lakaplı aziz Patrik Methodios ile sıkı sıkıya bağlıdır.

Aya Yani Prodromos Kilisesi’nin ötesinde, Ada’nın kuzey sahil yamaçlarına uzanan yola, bir zamanlar “Manastır yolu” ya da “Karipi yolu” deniyordu. Aya Yorgi Karipi (Gariban) Manastırı’na giden yol eskiden bir patika olup sonraki yıllarda genişletildi, asfaltlandı ve fayton yolu olarak kullanılmaya başlandı.

Fetihten seneler sonra, 17. yüzyılın ortalarında kurulmuş olan Karipi Manastırı günümüze kadar yaşamını sürdürmüştür. Binaları tamamen taştan inşa edilmiş olup sağlam ancak “ağır” bir görüntüye sahiptir. “Manastır yeni bir devirde inşa edilmiş olup, dört duvar üzerine kiremit örtülü, iki katlı, uzunca, yedi ‘oda’lı bir yapıdır. Yanında iki katlı ahşap bir bina, onun yanında da tek katlı kâgir bir yapı ve kilisesi bulunmaktadır.”

Uçurum Manastırı

Heybeliada

Heybeliada’nın kuzeyindeki şirin tepenin düzlüğünde, asırlar önce kurulmuş Aya Triada (Kutsal Teslis) Manastırı’nın külliyesi yükselmektedir. Yerli halk tarafından Papaz Okulu olarak bilinen bu külliye, yakın zamana kadar “şanı ve şerefi bütün Ortodoks dünyasına ulaşmış”, Büyük Kilise’nin ilahiyat okulunu barındırmaktaydı. Bugün gördüğümüz, 1894 depreminden sonra temelden inşa edilmiş görkemli taş binaları, geçmiş asırlar boyunca Prens Adaları’ndan gelen geçen tüm yabancı seyyahları mistik atmosferi ile etkilemiş olan kârgir ve ahşap karışımı Orta Çağ manastırı görünümünden çok şey kaybetmiş olduğu da bir gerçektir. Bir zamanlar bu tepeye, doğu tarafından tırmanan dar bir patikadan çıkılmakta idi.

Schlumberger’e göre, “Aya Triada Manastırı’na öylesine güzel manzaralı bir yoldan gidilir ki, yol boyunca insan kendini Manş Denizi’ndeki Wight Adası kıyılarında sanır. Manastırın külliyesi eşsiz bir konuma sahiptir. Karşıda, yemyeşil Asya’nın Bitinya kıyılarına ve dünyanın en güzel manzaralarından birine nazır, küçük köye hâkim bir tepenin üzerinde, büyük ağaçların gölgesinde, yeşilliklerin arasında yükselmektedir. Güneydeki iskân yerinden gölgelik, tatlı bir vadi ile ayrılır. Kuzeyde yumuşak kıvrımlarla seyreden sevimli bir koyla sonlanır. Ferah yapıların taçlandırdığı bu şirin burun, yeşil Heybeliada’nın ön safında gözcülük yapan bağımsız bir adacık gibidir.”

Aya Triada Manastırı halen, Heybeli’nin Ümit Tepesi’nde, Fener Patrikhanesi’ne bağlı bir manastır olarak dinî faaliyetine devam etmektedir. Ruhban Okulu 1971’de, lise kısmı ise 1984 yılında kapatılmıştır.

Heybeliada’nın sık kızılçam ormanları ile kaplı Kutrulomilos (Değirmen) ile Hristos (Makarios) tepeleri arasında, eşsiz pitoresk manzaraları ile bütün rüzgârlara açık bir konuma sahip düzlükte, asırlar evvel kurulmuş Panagia Kamariotissa Manastırı, günümüze kadar Ortodoks dünyasının en ünlü ibadetgâhlarından biri olarak kabul edilmekteydi. Meryem Ana’ya ithaf edilen bu manastır, Murunakis’e göre “Hakikaten, şan ve şöhreti itibariyle, Halki’nin diğer iki manastırıyla karşılaştırıldığında en ihtişamlı mücevherini teşkil etmektedir. [...] Aslında Kamariotissa Manastırı, mübarek topraklarında bunca patriğin, aziz metropolitin ve Ortodoks kilisesinin ileri gelen din adamlarının naaşlarının defnedildiği, Hrıstiyan Ortodoks hiyerarşisinin başta gelen Pantheon’u olarak tanımlanabilir.”

Bu manastır 1831’de önemli bir değişikliğe uğrayarak, seksen yıl boyunca külliyesinde “Hellen Ticaret Okulu”nu barındıracaktı. I. Dünya Savaşı’nın ikinci yılında, dönemin politik koşulları ve öğrenci sayısının azlığı nedeniyle Patrikhane okulun faaliyetine son verdi. 1942 senesinde “Deniz Okullar ve Kurslar” binası olarak istimlak edilen manastırın binaları onarıldı, ilaveler yapıldı ve başta telsiz eğitimi yapan kurslar açıldı. Halk ismini bu sefer “Telsiz Mektebi” olarak değiştirecekti.

Heybeliada iskân yerinin güneydoğusundan başlayan, karşı Büyükada’ya nazır kıyısını takip ederek, sarp yamaç ve falezlerden yukarıya doğru tırmanan yol, Uçurum Manastırı olarak bilinen Aya Yorgi Manastırı’na gider. Ada’nın iki yüksek okulunu barındırabilmek için son yüzyıllarda değişikliklere uğramış diğer iki manastırının, 17. ve 18. yüzyıllardaki mimarileri hakkında bir fikir edinebilmek için asırlar boyunca mühim değişikliklere uğramamış bu manastırın ahşap binalarını ziyaret etmemiz lazım.

Manastırın kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Manastır, son günlerini burada geçirmiş olan Kudüs Patriği I. Nikodimos zamanında (1828-1910) en şanlı günlerini yaşayacaktı. Mülk ve arazileri Heybeli’nin hemen hemen üçte birini kaplıyor; bugünkü Deniz Harp Okulu binalarından Çam Limanı’ndaki gazinolara, adanın doğu falezlerinden, bugün mezarlıkların olduğu Galia Vadisi’ne kadar uzanıyordu. Nisan 1881’de manastırın büyük bir ihtimalle ahşap olan merkez kilisesi yandı. Hadise, Paskalya’nın üçüncü gününde, ikonostasisin (ikonalarla süslü kilise bölümü) önündeki mumlukta bir Hristiyan’ın yaktığı ve yanar halde unutulan bir mumdan vuku bulmuştu. Ertesi gün gazetelerde çıkan habere göre, “Heybeliada Aya Yorgi Manastırı kilisesi, şafak vaktine doğru çıkan ve sebebi henüz bilinmeyen bir yangında eşyalarıyla birlikte kül oldu. Adalıların çabaları ve Bahriye Okulu’nun zamanında müdahalesiyle manastırın ahşap yapılarının yanması engellendi.” Yanan kilise bir yıl içinde bugünkü haliyle baştan inşa edildi. Bu sefer malzeme olarak mermer kullanıldı, Rus ressamların eseri ikonlarla donatıldı. Açılışı 23 Mart 1882’de dinî bir törenle gerçekleşti.

Aya Yorgi Manastırı

Büyükada

Büyükada’nın halen mevcut bulunan Hristos Metamorphosis, Aya Nikola ve Aya Yorgi Kudunas olarak bilinen üç manastırının da Bizans dönemi meçhuldür. Öte yandan bilimsel olarak ispat edilmemiş olsa da I. Manuil Komninos’un Mart 1158’de yayınlanmış olan altın mühürlü fermanında sözü geçen manastırın Hristos Manastırı olduğunu tahmin edebiliyoruz. Kudunas olarak bilinen Aya Yorgi Manastırı’na gelince Bizans temelleri üzerinde 1751-1752 yıllarında Keşiş İsaias tarafından baştan inşa edildiği bugün kesin olarak bilinmektedir.

Adanın bugün sadece kalıntılarına rastlanan fakat sahne olduğu tarihî olaylar ile en mühim yer tutan ünlü manastırı ise Aya İrini; bilinen adıyla Kadınlar Manastırı’dır. Bu manastırın izlerini adanın doğu sahilinde, yerli Adalıların “Kamares” olarak bildikleri yörede arayacağız. Bazıları yapı temelleri, bazıları ise kule yıkıntıları olan ve hepsine birden “Kamares” (kemerler) denilen bu kalıntılar, muhtemelen Kadınlar Manastırı’nın son kalıntılarıdır. Prens Iustinos devrinden beri mevcut olan bu manastır külliyesi, İmparatoriçe Atinalı İrini zamanında baştan inşa edilmiştir. İrini, Leon Hazar’ın karısı ve VI. Konstantin Porphyrogenitos’un anasıdır. Oldukça uzun bir mücadeleden sonra, oğlu VI. Konstantin’i ekarte ederek tahta tek başına geçmeyi başarmıştır. Önceleri isteksiz, iktidarsız ve vasat bir imparator olan oğlu ile imparatorluğu birlikte idare eden İrini, oğlu büyüyüp annesinin vasiliğinden kurtulmak istediğinde onu tahttan indirmekte ve gözlerine mil çektirmekte tereddüt etmedi. Böylece Bizans tarihinde, en yüksek egemenliği, mutlak bir serbesti ile ifa eden ilk kadın örneğini oluşturdu. İrini tam anlamıyla mutlak bir hâkimiyet kurmuş ve imparatorluğun “sosyal” geleneklerine aykırı bir devrim sembolü olmuştur. Resmî evraklarda “İmparatoriçe” değil, “İmparator” unvanı kullanan İrini, böylece sadece “Havarilere eşit” bir erkek imparatorun sahip olabileceği, resmen kanun çıkarabilme hakkına da sahip oldu.

19. yüzyılın ikinci yarısında Büyükada

İrini, iktidar ihtirasının yanı sıra fanatik bir ikonofil olduğundan, ruhban sınıfı ve manastırlar ondan çok şey beklemekteydiler. Duruma mutlak surette hâkim olunca ikonaların tekrar kiliselere girmesini sağladı. İznik’te toplanan Sivod, ikonalara ibadet edilmesini kabul ederek, bu alınan karara itiraz edenleri aforoz etti. Hristiyanlığın ileri gelenleri, onun oğluna yaptıklarını görmezden gelerek İrini’yi “pek dindar ve İsa’ya sadık Avgusta” unvanı ile onurlandırdılar. Piskoposlar onu “yeni bir Azize Eleni” sayarak alkışladılar.

İrini, saray efradının arasındaki rekabetten dolayı, fırtınalı geçen beş yıl (797-802) boyunca tahtta kaldı ve sonra bir ara maliye nazırı olarak görevlendirilmiş olan Nikiforos (Logothetis) tarafından tahttan indirilerek Kadınlar Manastırı’na kapatıldı. Bir süre sonra ise Midilli’ye sürüldü. Midilli’nin bir manastırında çok ağır şartlar altında mahpus kalan sabık imparatoriçenin nöbetçileriyle bile konuşması yasaktı. Devrin tarihçilerine göre sekiz ay sonra, 9 Ağustos 803’te vefat eden imparatoriçenin naaşı Konstantinopolis’e getirilerek, Kadınlar Manastırı’nda defnedildi.

Kadınlar Manastırı’nın kalıntıları, “Prinkipo’nun tarihi bakımından en mühim yörelerinden biri” olarak vasıflanan ve “Batmış manastır” olarak bilinen Maden mevkiinin sahili boyunca hâlâ toprak altında yatmaktadır. Geçen yüzyıl başlarında bir arkeolojik kazı düşünülmüşse de bir türlü gerçekleşmedi.

Özet Kaynakça

Gustave Schlumberger, Prens Adaları, İletişim Yayınları, 2000.

Akillas Millas, Heybeliada: Halki Dimonisos, Adalı Yayınları, 2019.

Akillas Millas, Büyükada: Prinkipo Ada-i Kebir, Adalı Yayınları, 2018.

Adalar
Büyükada
Kınalıada
Heybeliada
Burgazada
Akillas Millas
İstanbul
Sayı 005

BENZER

Cumhuriyet İstanbul’unda inşa edilen apartmanlar genel olarak odaları ferah, oturup çay, kahve içmeye müsait balkonlu dairelerden oluşan bahçeli, küçük binalardı. “Müteahhide verme” akımı başlayınca, hele kentsel dönüşüm furyasında, aynı alana olabildiğince çok daire sığsın diye evler kutuya, balkonlar eşiğe indirgendi. Apartmanlar bahçeleri yuttu. Gökyüzüne doğru da yükselmek gerekti. Malzeme yenilendi diye kâr ettik sandık ama koronavirüs hayatı durdurup herkesi eve yollayınca kaybettiklerimizi fark ettik. Şimdi yeniden teras, balkon, bahçe arıyoruz. Yenilenen konut tipi tercihimiz hem sağlığın gerekleriyle hem de geleceğin mimari projelerinin yansıttığı tabloyla uyumlu: İlle yeşil!
Otuzlu yılların İstanbul basını, kent yaşamını zenginleştiren ayrıntıları yakalamak ve incelikle işlemekte ustaydı. Şüphesiz mevsimler bu renkli anlatıyı değiştirip dönüştüren birer intikal sahasıydı. Örneğin yaz, İstanbullular için eğlence, deniz hamamı, sayfiye sefası, beklenmedik yağmurlar ve bunaltan sıcaklar anlamına geliyordu.
İstanbul geleceğin kuluçka merkezidir her konuda. İstanbul geçmişten geleceğe en sağlam geçişin tasarlanacağı köprüdür. Hiçbir sayfa eksik kalmaz bu şehirde; herkes, dünyanın her köşesi kendinden bir parça bulur. Her İstanbullunun kendisini bulduğu bir dergiyle buluşuyor olacağız.