"İtalya'da bana Kral Midas diyorlar"

28 Kasım 2020 - 13:10

Ferzan Özpetek bu ara nasıl ve neler yapıyor, çalışmaları nasıl gidiyor diye başlarsak?

İyiyiz diyoruz ama hiç kimse iyi değil tabii. Çok kötü bir durum, birbirimize sarılamıyoruz bile. Çok üzücü... Çalışmalar ise devam. 2019’da İtalyan Demiryolları için yaptığım film burada çok tuttu. Venedik Bienali’nde Venedik pavyonu için Venetika isimli enstalasyonum çok beğenildi. Sonra filmim Şans Tanrıçası burada tam Noel zamanı vizyona girdi ve çok tutuldu. Önceden sinemalardaki gösterimlere seyirciyi selamlamaya gidiyordum, daha pandemi yoktu ortada. Daha sonra Serseri Mayınlar’ı (Mine Vaganti) sahneye koydum tiyatroda, çok ilgi çekti. Sonraki gösterilerin biletleri de satılmıştı, salgın başlayınca tabii her şey durdu. Serseri Mayınlar’ın tiyatro haklarını İspanya, Arjantin, Fransa aldı; pandemi olmasaydı oralarda yeni oyuncularla sahneye koyacaktım. Pandemi biterse, yani bizi bitirmezse, bu tiyatro projeleri de gerçekleşecek.

Kitabınız Bir Nefes Gibi Türkiye’den önce İtalya’da yayımlandı.

Evet, o çok iyi oldu. İtalya’da 190 binde. Yayınevinin en çok satan kitabı oldu. Pek çok dile çevrildi. Şimdi senaryo yazıyorum, Cahil Periler’i sekiz bölümlük dizi haline getiriyorum Disney Hulu kanalı için. Çok hoş gidiyor.

2001 yılında çektiğiniz Cahil Periler en sevilen filmlerinizden biri. Dizi versiyonunda aynı oyuncular mı rol alacak, hikâye nasıl olacak?

Hayır, daha farklı, daha genç oyuncular olacak. Eski kadrodan bir tek Serra (Yılmaz) kalıyor. Serra’nın yerini tutacak birini bulmak çok zor. Kapris yapmazsa eğer... Şu anda karşımda duruyor. (Serra Yılmaz gülüyor arkadan.) Ayrıca Warner’a bir film hazırlıyorum. Şans Tanrıçası filmim de birçok ülkeye satıldı. New York Times’da hakkında çok güzel bir eleştiri çıktı.

Şans Tanrıçası (La Dea Fortuna)

Şans Tanrıçası (La Dea Fortuna) 4 Aralık’ta Türkiye’de vizyona giriyor. İtalya’nın popüler sinema dergisi CIAK’ın okurları tarafından yılın en iyi filmi seçilen Şans Tanrıçası sinema salonlarımıza şans getirir mi, ne dersiniz?

Burada sinema salonlarında en çok 200 kişi izleyebiliyor. Orada nasıl girecek bilmiyorum. Berlin’de, Cannes’da, Venedik Film Festivali’nde dünya satışları çok iyi gitti. Bu beni çok şaşırttı çünkü pandemi zamanında dağıtımcılar para yatırmak istemiyordu. Neredeyse en çok iş yapmış filmlerim Serseri Mayınlar ve Karşı Pencere kadar çok sayıda satıldı. Benim Hamam’dan itibaren pek çok filmim yurt dışında çok iyi gişe yaptı. Sadece İstanbul Kırmızısı’nda İtalyanlar dublaja takıldılar. Romanla kıyaslayanlar oldu. İstanbul Kırmızısı, Avrupa’da ve Amerika’da öteki filmlerime göre daha az satıldı.

Bir Nefes Gibi kitabınız Türkiye’de de çok beğenildi. Bu kitaptaki hikâyeyi önce film olarak düşünmüşsünüz galiba. Hâlâ film yapmayı düşünüyor musunuz?

Ben bu kitabı parça parça yazdım. Bir gün kalktım on sayfa yazdım, sonra beş sayfa. İki yıldır öyle öyle birikti. Editörüme bahsetmiştim. O çok beğendi. Sonra arkadaşım ünlü şarkıcı Mina’ya gönderdim. Öğlen gönderdim, akşama kadar okumuş, hemen beni aradı. Çok etkilenmiş. “Bunu film yap. Film gibi” dedi. “Yapamam, sözleşmem var, belki sonra” dedim. “Bu kitap çok tutar” dedi. Onun biraz büyücülüğü vardır, dedikleri çıkar. Hakikaten kitap çıktı, iki ha ada baskısı tükendi. Yayınevinin genel müdürü aradı beni, kitabın çok satanlar listesinde birinci sıraya çıktığını haber verdi. “İlk defa yazar olmayan bir yönetmenin kitabı birinci oldu” dedi. Burada deniz kenarında bir evim var; sahile inmem zorlaşmıştı, sahilde herkes benim kitabımı okuyor, bana ilgi gösteriyor, benimle fotoğraf çektirmek istiyordu. Tabii deniz kıyısında kimsede maske yok! Pandemi sürecinde fazla yaklaşmalarından tedirgin olsam da yazar olarak beğenilmek hoşuma gidiyordu.

Sizin için “Rönesans Adamı” denebilir. Hem senaristliğiniz hem yönetmenliğiniz var. Yazarlığınız, tiyatro ve opera yönetmenliğiniz de.

Bak operayı söylemedim. Opera olarak Madama Butterfly’ı sahneye koydum San Carlo’da. Daha önce orada sahneye koyduğum beş yıl oynanan La Traviata mayısta tekrar sahnelenecek. Ben hep operadaki oyunculara, “Dünyada pek çok iyi ses var. Ben size sadece ses olarak değil, oyuncu olarak bakıyorum” diyorum. Oyunculuklarına ve estetiklerine baktığım için çok hoşlarına gidiyor. Aida’yı da Floransa’da sahneye koymuştum. Operaya kattığım önemli şeyler var. Operayı çok seviyorum.

"Ben içinde yaşamadığım şehirde film çekemem"

Bir dönem ressamlık da yaptınız hatırladığımız kadarıyla.

Bu son filmimde görünen resimler benim. Çünkü filmde bir tablo gösterdiğinizde onun telifini ödemek zorundasınız. Ben de sanat yönetmenine ressamlık dönemimden kalma kendi resimlerimi gösterdim. Bayıldı. Şimdi herkes resimleri soruyor kimin diye!

Sergi açmayı düşünür müsünüz?

Onu yapmayayım. Bu adam bizden ne istiyor diyecekler. Film, opera, yazarlık... Hatta beni Midas diye, dokunduğu her şey altın olan kralın adıyla çağırıyorlar. Fazla olacak. Zaten resim sergisi açmak istemem. Ben öğrencilik dönemimde bir çerçevecinin yanında çalışıyordum. Mola saatlerinde resim yapıyordum. Çerçeveciye gelenler bu resimleri görünce “Satılık mı?” diye soruyorlardı. 50-60 bin liret çok ucuz elbette ama yüzlerce resmim böyle satılmıştı. Tabii ressamlık bambaşka bir alan, oysa yazarlık, film, opera hepsi birbirine bağlı şeyler. Ben mesela görüntü yönetmenine çok karışırım. Görüntü çok önemli benim için. Belki o noktada ressamlığa giriyorum biraz.

Bu sizin hüneriniz, hikâye anlatıcılığınız ne zaman başladı? Çocukluğa dayanıyor sanırım...

İstanbul’da çocukken ilk kez sinemaya gittiğimde başladı. İlk gördüğüm film Kleopatra’ydı. Site Sineması’nda görmüştüm. Feneryolu’nda açık hava sinemasına anneannemle gitmiştik. Arkadaşlarıma kendi uydurduğum filmleri sanki görmüşüm gibi anlatırdım. Sanırım bu hikâyeleri paylaşma huyum yedi sekiz yaşlarımdan beri hep vardı.

Ferzan Özpetek iki buçuk yıldır İstanbul'a gelmediğini söylüyor

İstanbul’u özlüyor musunuz?

İstanbul’a iki buçuk yıldır gelmiyorum. Evim kapalı öyle duruyor. Özlemlerim var tabii ama Roma’ya dair de özlemlerim var. Geçmişi özlüyorsunuz çünkü. Ölen ağabeyimin eşiyle konuşuyordum dün. Bizim evdeki eski sofraları hatırladık. O masaları... Bizim evde üç sofra kurulurdu. Pazar günleri kahvaltı sofraları müthişti. Okula giderken uyandığım zaman kızarmış ekmek kokusu... Babam kaşar peynirinin kabuklarını kızartırdı. O insanların çoğu yok artık. O hava yok. Annemi kaybettikten sonra bütün gün Kalamış’ta çocukluğumla ilgili yerleri dolaştım. Kalamış öyle bir yer ki, hâlâ büyüsü var ama ipucu bırakmadılar. Değiştirdiler, o eski mekânlar, insanlar kalmadı. O yüzden özlemlerim daha çok geçmişe dönük.

İstanbul’da başka özlediğiniz yer, mekân var mı?

Annemle biz vapurla karşıya geçer, Emek Sineması’na giderdik. Orada Alman asıllı bir restoranda şnitzel yerdik. Sonra vapurla döner, Baylan’da peşmelba yerdik. O duruyor hâlâ. İstanbul’a son gelişimde gittim. Baylan’ın arkasındaki küçük bahçede peşmelba hâlâ menüde var. O tip özlemlerim oluyor. Çok dadandığım bir yer var İstanbul’da: Karaköy Lokantası. Ben zaten Galata Kulesi’nin orada oturuyorum. Oradan aşağıya inip ha anın üç günü Karaköy Lokantası’nda yemek yerdik.

İstanbul Kırmızısı’nda İstanbul’a duyduğunuz özlem hissediliyor.

O içine gemi giren kırmızı yalının iki yanında bir arkadaşımın evi vardı. Çocukluk günlerim orada geçti. Filmdeki anneyi kendi anneme benzettim. O sofraları... İstanbul Kırmızısı daha kirli bir film olabilirdi. O benim ilk Türk filmim olduğu için hep tetikte oldum. Filmin ilk montajı müthiş güzeldi, müzikleri daha hareketliydi. Ama sonra bir soğukluk kattım nedense. İstanbul öyle bir şehir ki, Napoli de öyledir, ne kadar kötülük yapıldıysa da yine kendini koruyor, çekiciliği var. Yüzüne çizik atılan güzel bir kadın düşünün, ona rağmen güzelliğini korur ya, İstanbul da öyle güzel bir şehir.

Gerçekten öyle. Ben İzmirliyim. İzmir de çok güzeldir ama İstanbul’dan kopmak daha zor.

İzmir müthiş bir şehir. Bir şehir nesiyle güzel olur diye düşünürüm. Bir şehrin güzelliği insanlarına çok bağlı. Çok güzel diye bahsettiğimiz şehirler hep insanlarıyla güzel oluyorlar. İzmir öyle bir şehir. Birkaç defa birkaç gün kaldım. Bambaşka bir havası var. Her gidişimde beni çok etkilemiştir.

İzmir’de bir film çekmeyi düşünür müsünüz? Ege mutfağı da meşhurdur biliyorsunuz...

İzmir’de bir süre yaşasam olabilir. Ben içinde yaşamadığım şehirde film çekemem. Mesela bana hep Napoli’ye dair bir film çeksene diyorlardı. Ben La Traviata’yı sahnelemek için Napoli’de bir süre yaşamadan önce kabul etmedim. Ne zaman orada bir süre yaşadım, Napoli’nin Sırrı’nı öyle yaptım. O şehrin duygusunu iyi almak gerek.

Cebimdeki Yabancı (2018) filminin seti

Yemek sahneleriniz çok güzel. Aşçılık hüneriniz nasıl?

Ben yemek pişirmeyi çok seviyorum. Yemek pişirmek yönetmenlikle çok ilişkili. Jodie Foster da der bunu. Ben yemeği tartarak ölçerek yapmam mesela. Tuzunu ne kadar koyacağım, şekerini ne kadar koyacağım diye düşünmem. Tamamen duygularımla yaparım. İçgüdülerimi dinlerim. İtalyan yemeklerini çok iyi yapıyorum. Makarna üzerine uzmanım. Birisi filmimi eleştirirse kızmam ama yemeğimi eleştirirlerse çok sinirlenirim. Bizim eski evin mutfağı çok meşhurdur. Bir Ömür Yetmez filminde ve pek çok filmimde o mutfak vardır. Şimdi o evde değiliz; yenileniyor. Beyazdı mutfak, tamamen siyah olacak.

Yeni yemekler ve yemek sahneleri için ilham verir bu siyah mutfak.

Bir keresinde Cem Yılmaz gelmişti. Serseri Mayınlar’daki yemek sahnesi çekiliyordu. Cem şaşırdı. “Nasıl bu oyuncular aynı yemeği bütün gün hapur hupur yiyorlar” dedi. Halbuki mutfakta devamlı yemek pişiriliyor ve yemekler sürekli değişiyor. Oyuncular da öğle paydosunda yemek yemiyorlar, film çekilirken gerçekten yemeleri için. Ağzı doluyken konuşabilen oyunculara bayılırım. Eskiden çok kızardım filmlerdeki yemek sahnelerinde yemek yiyormuş gibi yapmalarına. Yapmacık, sahte yemek sahnelerine sinir olurum.

Sizin filmlerinizin dışında yemek sahnelerini beğendiğiniz filmler var mı?

Babette’in Şöleni (1987) çok güzeldir. Out of Africa’da (Benim Afrikam) hayatı anlatılan yazar Karen Blixen yazmış. Öyküsü de yemek sahneleri de çok şahanedir.

Daha çok romantik ve melodram tarzınızla bilinseniz de filmlerinizde polisiye olaylar da oluyor. Hatta bazı fantastik sahneler de dikkat çekiyor.

Evet, çok var. Serseri Mayınlar’ın sonunda kadın karakterin gençliği kendi cenazesinin önünden geçer, sonra düğününe gider, orada bütün oyuncular vardır, ölüler ve yaşayanlar karışıktır. Karşı Pencere’de yaşlı adamla kız dans ederken ölülerin olduğu bir sahne vardır.

Ferzan Özpetek, 2020 sonbaharında İtalyan yazar ve yayıncılar derneği’nin (SIAE) “Özel Ödül”üne layık görüldü

Peki hiç salt bu alanda bir film çekmeyi düşündünüz mü? Almodovar mesela The Skin I Live In’i (İçinde Yaşadığım Deri) çekmişti; bilimkurgu-korku türündeydi.

Almodovar’la Venedik’te karşılaştık, Instagram’da birlikte fotoğrafımız var. Beni durdurdu, “Şu son filmin İspanya’da çıkmasını bekliyorum” dedi, karşılıklı birbirimizi övdük. Öyle korku alanında bir proje yazdım aslında. Sonra vazgeçtim. Çok hoş bir romanla karşılaştım geçenlerde, belki ondan bir şey çıkaracağım. Warner benden film bekliyor. Bu arada Can Yaman’la tanıştık. Çok hayranı var burada. Benden Can Yaman’la film yapmamı istiyorlar. Can’ın İtalyancası mükemmel. Çok kültürlü bir adam. Hoş, düzgün.

Türkiye sineması İtalya’dan nasıl görünüyor? Nuri Bilge Ceylan dışında tanınan bir yönetmenimiz var mı?

Nuri Bilge Ceylan belirli bir kesimde tanınıyor. Sokaktaki adam tanımaz ama sinemayla ilgili olanlar tanır, çok takdir ederler. Burada Fatih Akın daha çok tanınıyor. Ben doğrusu pek ilgilenemedim. Tolga Karaçelik’i tanıyorum. Ben İtalyan sinemasında da yenileri pek takip edemiyorum. Etkinliklerden, davetlerden uzak duruyorum zaten. Galalardan nefret ediyorum. Bu kadar sahte bir şey olamaz. Asıl ödül seyircinin beğenmesi, eserin defalarca seyredilmesidir. Önceki filmlerim hâlâ seyrediliyor. Son dönemde Warner Bros’la çalışıyorum. Onlar beni “Ozpetek” diye tanıtıyorlar, bir marka yaratıyorlar. Pedro Almodovar denmiyor, sadece Almodovar diyoruz ya, onun gibi. Şimdi bana da sadece Ozpetek diyorlar.

Son olarak hayat nasıl geçiyor? Karantina sizi ne kadar sınırladı?

Bir yere çıkmıyorum ben, pandemiden önce de böyleydi. Zaten karantinada gibi yaşıyordum. Etkinliklerden, davetlerden uzak duruyordum. Reddedilmesi zor, ısrarcı davetlerden hep kaçardım. Şimdi “Ateşim var” deyince hemen “Peki” diyorlar (Gülüyor).

Ferzan Özpetek
Bir Nefes Gibi
Şans Tanrıçası
İstanbul
İtalya
Sayı 004

BENZER

16 milyon insanın yaşadığı İstanbul, gıda ihtiyacını dışarıdan ürün tedarik ederek karşılayabiliyor. Uzun süreli bir sağlık krizi veya afet durumunda kendine yetebilmesi için İstanbul’a lazım olan, gıda tedariğini kent çeperinden kısa tedarik sistemiyle sağlayacak bir dönüşüm.
Geçmişi bir asırdan uzun zamana dayanan İstanbul Şehir Tiyatroları’nın sergilediği ilk oyun, Fransız yazar Émile Fabre’ın eserinden Türkçeye uyarlanan Çürük Temel’di. Emin Nedret İşli, koleksiyonunda bulunan tanıtım kitapçığından yola çıkarak bu oyunun özelliklerini yazıyor ve 1916 olarak bilinen ilk temsil tarihini 1915 olarak tespit ederek çok yaygın bir yanlış bilgiyi de düzeltiyor.
Ankara doğumlu ressam ve araştırmacı Cevdet Mehmet Kösemen, İstanbul’u hakkını vererek yaşayanlardan. Bu şehri kelimenin gerçek anlamıyla sokak sokak gezip el yazısı apartman tabelalarını fotoğrafladı ve şehrin hafızasına ilişkin önemli bir çalışmaya imza attı. On yıldan uzun zamana yayılan bu çaba, günden güne değişen ve irili ufaklı parçalarını kaybeden şehri kayıt altına alma konusunda önemli bir adım oldu aynı zamanda.