"Günlerce Atatürk ile dertleşmek isterdim"

Fotoğraf
Koray Berkin, Onur Günal
25 Şubat 2022 - 15:35

Sevgili Başkan, sizinle bir sahafta, kitaplar arasında söyleşi yapma ricamızı kırmadınız, çok teşekkür ederiz.

Niçin bilmiyorum, kitap beni gülümsetiyor ve şu an burada olmak sıkı bir mola gibi bana. Dolayısıyla ben teşekkür ediyorum bana böyle bir mola fırsatı verdiğiniz için.

Sizin kitaba, sahaflara, esasen kültür sanata olan tutkunuzu ve bir koleksiyoner olduğunuzu biliyoruz. Bu sebeple Beyoğlu’nda Aslıhan Sahaflar Çarşısı’ndayız. 

İnşallah hep yaşar burası. Bu tür alanların varlığı aslında bir şehri böyle zengin kılar, insanın içini ısıtır... Bunun ticari bir karşılığı yok bence. Zor tutunduklarını biliyoruz. O bakımdan bu tür noktaların desteklenmesi konusunda belki bir metodoloji geliştirmemiz lazım.

Sahaflar Çarşısı nerelere götürüyor sizi, neleri hatırlatıyor?

'90’lı yılların başından itibaren bir merakla sahafları geziyordum, dolaşıyordum. O zaman çokça sahaf vardı biliyorsunuz, farklı noktalarda önümüze çıkabiliyordu. Sonra birisi bana buradan bahsetti. O rastgele yerlerden, bana yettiğini düşündüğüm noktalardan sonra burayı bulunca kendimi darı ambarında gibi hissettim! Vay, ne kadar güzel bir yer diye düşünmüştüm. Birinden çıkıyorum öbürüne giriyorum. Bir şey hoşuma gidiyor, alıyorum. Bir coğrafya tutkusu var bende ilkokuldan beri. Coğrafya derken şehirler, ülkeler...

Daha o zamandan başlamış demek ki.

Evet. Şehirlerin nüfusları... Bakın, geçen gün çok aradım, muhtemelen bulacağım. Mesela, büyük bir emekle ilkokulda 67 ilin kartpostalını toplamıştım. Trabzon’da dükkânımız mini bir posta ofisi gibiydi çünkü birçok köyün otobüsleri, minibüsleri bizim inşaat malzemesi dükkânının önünden kalkardı. Birçok köylü için orası yazışma adresiydi. Dolayısıyla kartpostal gelirdi, mektup gelirdi. Bazen birinin elinde gördüğüm çok hususi olmayan kartpostalı bile isterdim. Birkaç ilin belediyesine mektup yazıp kartpostal istediğimi de hatırlıyorum.

Ne kadar ilginç...

İyi hatırlıyorum, evet, birkaç kartpostal böyle dönmüştü bana ve günün sonunda başarıyla 67 ili tamamlamıştım. O zaman biliyorsunuz 67 il vardı, son il Zonguldak’tı. Coğrafyaya ilgim hep devam etti. Ortaokulda Amerika Birleşik Devletleri’nin en yüksek nüfuslu şehirleri, peşinden Çin vesair hepsini tarayıp ilk beş, ilk on diye düzenleyerek, sonra alt alta dizerek yüz büyük şehir sıralaması yapmıştım. Öğretmenime göstermiştim. Tabii şehrime de tutkuluyum. Bir de İstanbul’a gelmişim, ister istemez Trabzon özlemi... Trabzon nasıl bir şehir, neler bulurum diye sahaflara geliyorum ve tabii başka şehirlerle ilgili malzemeler de görüyorum. İzmir, Mardin... Birçok şehrin Turizm İl Müdürlükleri’nin yıllıkları vardı eskiden, hatırlarsınız. Derken tabii çok yük olmaya başladı (gülüyor).

Yıllar önce kendisine önemli bir tavsiyede bulunan usta sahaf Sener Köksümer’le

Kitap yer tutan da bir şey...

Tabii tabii... Evlenince yer sorunu başka sorunlara da evriliyor (gülüyor). O dönemde burada, Sahaflar Çarşısı’nda bir ağabeyimiz (Sener Köksümer’den bahsediyor) “Ya evladım,” dedi, “sen ha bire kitap alıyorsun, o şehir bu şehir... Bir yere odaklan yoksa benim gibi eczacılığı bırakır sahaf olursun.” Evet, dedim, bu iş doğru bir yere gitmiyor. Ondan sonra sadece Trabzon’a odaklandım ve Trabzon’la ilgili kitap, belge almaya ve o koleksiyonu büyütmeye gayret ettim. Trabzon, kitap basımı konusunda, belge, evrak konusunda zengin bir şehirdir, uluslararası alanda da takip edilir.

Köklü tarihi olan bir şehir. Sizin eskiye, daha doğrusu tarih ve kültür konularına büyük bir sevginiz var. Bunu çok net bir şekilde görüyoruz. Trabzon’daki çocukluk döneminizden, o dokudan mı kaynaklanıyor sizce? Kültürel kodlarınızı merak ediyorum.

Belki de haklısınız. Ben köy çocuğuyum aslında. Ailemiz şehir merkezinde ticaretle uğraşan ama köyde yaşamayı tercih eden bir aile. Evimiz olmasına rağmen şehirde oturan ferdimiz yoktu, hatta iki köyümüz vardı; biri esas köyümüz, yani doğduğum köy, diğeri sonradan taşındığımız ve tarım gibi birtakım işler yaptığımız köyümüz. Tabii şehir bana başka bir duygu kattı çünkü bulunduğumuz mahalle aslında Trabzon’un merkezi. Surun içinde kalan...

Şehrin en eski bölgesi...

Trabzon, tarihin çok eski dönemlerinden beri önemli bir merkez konumunda bulunuyor. Sur içindeki bu yarı taş yarı ahşap yapılar yüz yılı aşan mimarisi bakımdan da değerli bir kültürel birikime sahip. Ayrıca tam benim bulunduğum mahalle Kanuni Sultan Süleyman’ın doğduğu yer. Tüm bunlar herhalde bir kod oluşturuyor insanda. Bir de evimizde şu çok konuşulurdu: Ailemiz kim, nereden geldik? Ne yazık ki Cumhuriyet öncesinden resmî belgelerin dışında pek belge yok. Ama tüm bunlar bende geçmişe dair büyük bir merak uyandırdı.

Bir röportajınızda büyük dedenizin hayatınızda önemli bir etkisi olduğunu okumuştum.

Çok, çok, çok... Şöyle ki, hayata ben büyük dede ile başladım, sonra dedemle devam ettim. Tabii sırayla rahmetli oldular, sonra baba ile tanıştım, ne zaman? Yirmili yaşlarda. Anadolu’nun bir kültürüdür, büyüklerin yanında babayla konuşulmazdı bile. Karadeniz’e has değil, Doğu’da, Güneydoğu’da da var, başka yerlerde de. Ben üniversitede babamla sohbet etmeyi öğrendim. Büyük dede Kurtuluş Savaşı’nı, yaşadıkları zorlukları çok anlatırdı. Yazılı belge alışkanlığı olmadığı için sohbet kültürü derinleşiyor.

Osmantan Erkır, Başkan ile Aslıhan Sahaflar Çarşısı'nda kitap kokusu eşliğinde sohbet etti

Sözlü tarih...

Evet, yani sözlü tarihe, anlatıma meraklı büyük amcalarım, dedem... Sonra belki de o bayrağı biz aldık. Mesela ben ninelerimi konuştururdum sabahlara kadar, 10, 12 yaşlarındaydım. Gece yarısı olmuş. Biraz da erken yatılıyor o zamanlar, sabah tarla var. “Uşağum, gözlerimiz akayi, yatalım” (gülüyor)... Ben ama bırakmazdım, böyle bir çocuktum.

İşte o kodlar daha küçük yaştan yazılmaya başlamış sizde gerçekten.

Muhtemelen. Her şeyi aramak, bulmak ve hani onunla bağ kurmak... Ben her kurduğum bağla gurur duydum, belki de o hoşgörü iklimi zihnimde, beynimde öyle oluştu. Şehrimde gayrimüslimler yaşamış, farklı kökenden insanlar yaşamış, bunları zenginlik olarak gördüm, tanımak istedim. Zenginlik... Bu derinliği, bu felsefeyi muhtemelen o akış hep böyle önüme koydu, koydu, koydu; birikti. Ve bir noktada sahaflarla buluşmak ayrı bir açılım kazandırdı bana.

’80’li yıllarda Gelişim Spor diye bir dergi vardı. Tüm fasiküllerini biriktirdim. Atlas dergisini çıkmaya başladığından beri alırım. Ekonomi dergileri var... #Tarih dergisini severim, neredeyse tüm sayıları var. Son dönemde Kafa’dır, Ot’tur, o tarz, makalelerle oluşan dergiler ayrı bir tutkuya dönüştü bende. Kültürel çeşitlilik sağlıyor dergiler. Bir de meraklısı olduğum ve her ay aldığım yabancı dergiler var. 

Şimdi Başkan, sevgili Cengiz Özkarabekir’in yönetiminde çıkan birçok yayın oluyor, İST dergisi var. Kendisinden duyuyorum ilk siz okurmuşsunuz genelde yayınları.

İlk günden (gülüyor)...

Okuma tutkusu, bu kadar vakitsizlikte bile okumaya zaman ayırmanız, takip etmeniz. Büyük dedenizin sizden bir isteği olmuş, onu anlatır mısınız?

Böyle cız ettiren şeyler yakalıyorsunuz, hoşuma gidiyor vallahi, iyi ki sizinle sohbet ediyoruz. Büyük dedemin de, dedemin de etkisi var. İkisine de rahmet diliyoruz. Babayla ilişki resmî ama dede ile alabildiğine serbest çünkü ilk torunum. Büyük dedem için de ilk torun çocuğuyum. Büyük dedemin okuma yazması yokmuş. Altı yedi sene hep cephelerde. Savaşta mektup gelir eşinizden, kime okutacaksınız, kime yazdırdı eşiniz? Bu bahsettiğimiz 1910’ların sonu, ’20’lerin başı. “Okumanın kıymetini bilemezsiniz, okuyacaksın” derdi bana. Ben de herhalde dikkatle dinliyordum beş altı yaşında, çünkü kaybettiğimizde en büyük isyanım “Nasıl benim okuma yazmayı öğrendiğimi görmeden ölür büyük dedem!” olmuştu. İsyan etmiştim, çok gücenmiştim, odasını dağıtmıştım. Belki onun etkisi var, hâlâ hep okuyorum. Biri gelir de okur diye mağazamıza her gazete alınırdı. Gazeteyi orada yakaladım, dergiyi de. Bende dergi merakı da oldu. Hayat dergisini çok severdim. Sonra bankaların dergilerine merak saldım; İş Bankası’nın Kumbara dergisi için çocukken bankanın açılmasını kapıda beklerdim. Gelmediyse üzülürdüm (gülüyor). Şimdi de öyleyim. Yirmiye yakın dergi alırım her ay. Dergilerimiz zamanında basılıp bayiye yollanmıyorsa üzülürüm. Çünkü ben gittim bankada bekledim ya hani, ya benim gibi bekleyenler varsa? Gününde olmalı.

Bu tam bir tutku.

Evet. ’80’li yıllarda Gelişim Spor diye bir dergi vardı. Tüm fasiküllerini biriktirdim. Atlas dergisini çıkmaya başladığından beri alırım. Ekonomi dergileri var... #Tarih dergisini severim, neredeyse tüm sayıları var. Son dönemde Kafa’dır, Ot’tur, o tarz, makalelerle oluşan dergiler ayrı bir tutkuya dönüştü bende. Kültürel çeşitlilik sağlıyor dergiler. Bir de meraklısı olduğum ve her ay aldığım yabancı dergiler var. Böyle sayfalar dolusu bilgi, o bilgilerin oraya doluşması, onların yayımlanması, muhteşem. Tabii ekonomik açıdan dergiciliğin zorlaştığını düşünüyorum.

Başkan, resim merakı olduğunu da söylüyor

Başkan, birazcık da koleksiyonerlik yönünüzden bahsedelim.

Aslında bahsettiğimiz bu kitap meselesi buna öncü oldu herhalde. Büyükşehir belediye başkanı olmadan, yani Beylikdüzü ile beraber başlayan İstanbul merakı olgunlaştı. İstanbul’la ilgili kentin tarihini ve kültürünü anlatan kitaplar, prestij kitaplar dediğimiz eserler, belgeler içeren özel yayınlar, dünya tarihi ve Türkiye’nin yakın çevresinin tarihi ile ilgili kitaplar, ortaokul yıllarından itibaren kimini kendim biriktirip ciltlettirdiğim ansiklopediler... Tüm bunların üst üste oturmasıyla hem Trabzon hem de İstanbul temalı iyi bir kütüphanem oluştu.

Ne güzel...

Ne yazık ki içine gömülemiyorum, fırsatım olmuyor. Her iki kütüphaneyi de geliştirmek istiyorum ama şahsıma ait olsunlar da istemiyorum. Çok kıymetli eski Meclis Başkanı Necmettin Karaduman’ın kurduğu Trabzon Araştırmaları Merkezi Vakfı’nın bünyesinde olabilir diye konuşuyoruz. Beylikdüzü’nde de Batı İstanbul Vakfı’nı kurmuştuk, İstanbul Kütüphanesi’ni orada geliştirmek istiyoruz. Ayrıca bir İstanbul Tarihi Araştırmaları Merkezi düşünüyoruz. Üniversite ve doktora öğrencilerinin araştırma, çalışma alanı olarak tasarlıyoruz. Bir de resim koleksiyonu demeyelim ama resim merakım var. Resmi de resim yapmayı da seviyordum.

Yapar mısınız resim?

İlkokul, ortaokul yıllarında yapıyordum. Yağlıboya olmasa da karakalem, suluboya. Durur resim defterlerim.

İşte tipik bir biriktiricilik ve koleksiyonerlik göstergesi.

Bazı ders defterlerim de duruyor (gülüyor). Resimde tabii ki bir yetenek değilim, altını çizeyim. Fakat ’90’lı yılların sonunda resim almaya başladım. Bazen yurt dışı seyahatlerinde aldım ama tarzı nedir, türü nedir bakmadan. Sonra bir baktım bazen soyut, bazen natürmort, bazen peyzaj almışım. O günkü zevkime dayalı. Bu 2000’li yıllarda da devam etti. Hatta Beylikdüzü’nde ilk belediye başkanı olduğumda hemen başlatalım dediğim etkinliklerden biri Sahaflar Buluşması, diğeri Resim Çalıştayı idi. Sonra görevin altıncı, yedinci ayında Heykel Çalıştayı’nı da başlattık. Ve onlarca eser birikti Beylikdüzü’nde. Parklarda heykeltıraşların eserleri... Beş yıl boyunca metal de yaptık, mermer de, granit de. Ama bu tutkumdan dolayı Resim Çalıştayı’nı abarttım. Senede iki kez yapmaya başladık. Niye? Bir an önce belediyede bir zenginlik, bir kültür oluşsun diye ve gerçekten resimlerin sayısı arttı, tabii artık envanteri var, demirbaş oldular. Ve içlerinden çok ünlü ressamlar çıkabilir ileride.

Ne güzel. 

Ben biliyorsunuz Beylikdüzü’ndeyim. Evim, hayatım orada. Bir mekânımız vardı çok kullanılmayan, büyükçe de bir mekân. Orayı bir sergi alanına dönüştürmek konusunda babamla sıkı bir pazarlık yaptım. Baba oğul ortağız, anlaşmamız var (gülüyor). Benim koleksiyonum orada duracak, geçici sergiler açılacak, arşivi ve sanat kütüphanesi olacak, genç sanatçıların yararlanması için iki de atölye yapacağız. Birkaç ay içinde açılışını yapacağız inşallah.

Harika bir haber...

Hiçbir masraf yaptırmadan Beylikdüzü belediye başkanımıza iş birliği teklif ettim, çünkü onunla yaparsak kurumsal ve sürdürülebilir bir yapısı olur mekânın...

Koleksiyonlarınızı paylaşmaktan hoşlanan birisiniz.

Evet, biraz öyleyim. Bir de şöyle bakıyorum meseleye, önemli bir koleksiyoner güzel söylemiş: Aslında koleksiyonerler emanetçi. Bu merakla belki de onları koruyoruz, gelecek nesile taşıyoruz. Üç çocuğum var, umarım onlar da ilgi duyarlar. Günün sonunda bu gerçekten büyük bir zevk, bir tutku. Mesela, resimlerin olduğu bir yerde saatlerce kalıp seyre dalabilirim. Burada kitapları saatlerce karıştırmak tutkusu gibi bir şey.

"Resimlerin olduğu bir yerde saatlerce kalıp seyre dalabilirim" diyor Ekrem İmamoğlu

Koleksiyonunuzda iyi ki bu bende, diğerlerinden ayrı bir yere koyuyorum dediğiniz bir parça var mı?

Yıllar önce görmüştüm ve çok hoşuma gitmişti. Sonra bir yerde pat diye karşıma çıktı. Bedri Rahmi’nin Horon adını verdiği tablosu. Böyle figüratif, o bende ve benim için çok başka bir yerde (gülüyor). Horonu da çok severim; çok karakterli bir duruşla resmetmiş onu.

Vallahi ben bile mutlu oldum adınıza. Peki, ah bu bende olsa, keşke koleksiyonuma katabilsem dediğiniz bir eser?

Henüz bir Nuri İyem yok bende. Nuri İyem, Anadolu insanının mührü gibi. Aslında ben son yüzyılın ressamlarını çok önemli buluyorum Türkiye açısından. Onlar sadece ressam değiller, toplumun gelişimine katkı sunmuş insanlar. Bu sebeple bu sanatçıların bir izinin o bahsettiğim mekânda olmasını; anaokulu çocuklarının, ilkokul, ortaokul öğrencilerinin burayı gezmelerini istiyorum. Biliyorum ki burayı gördükten sonra hayal edecekler. Hayal etmeleri ille sanatçı olacakları anlamına gelmiyor. Hayal ettirebilirsek doktor, bilim insanı olacak, teknoloji ile uğraşacak, yeni icatlar yapacaklar. Aslında bu yönüyle sanat tutkumun çok fayda verdiğini düşünüyorum. Mesela beni en mutlu eden işlerimden biri Beylikdüzü’ne kazandırdığımız Âşık Veysel Güzel Sanatlar Lisesi. Kapanıp bir köye nakledilmek üzereyken, sağ olsun müdür o zaman kapımızı çalmıştı, biz de hemen bir bina tahsis etmiştik. Şimdi muhteşem bir kampüse dönüştü ve İstanbul’un en iddialı güzel sanatlar liselerinden biri oldu. Kapasitenin 20-25 katı talep alıyor. Her zaman gözüm oradadır. Sıkı bir yatırımla, açtığımın ertesi yılı muhteşem bir sahne yaptım o okula.

Ekrem İmamoğlu, restorasyon halindeki Sen Piyer Han'ı gezerken

Büyükşehir belediye başkanı olduktan sonra tarihî yapılara da çok önem verdiniz. Mesela Beyoğlu’ndaki Sen Piyer Han’ı kente yeniden kazandırıyorsunuz ki bu muhteşem bir şey...

Çok kıymetli bir nokta. İlk AVM, ilk iş merkezi, ilk ofis binası. İlginç bir yer.

Maçka’daki İnönü Heykeli’ne daha rahat görülebilsin diye bir platform, Bulgur Han, sanatçı mezarlarının onarılması, birçok tarihî varlıkta restorasyon çalışmaları... Başka türlü bir vizyonunuz var. Sizin anlatımınızla tarih, kültür ve sanat vizyonunuzu dinlemek isterim.

Elbette ki söylediğiniz bu güzel adımların hepsini ben düşünmüyorum. Benim gibi düşünen sizin gibi İstanbul’un kıymetli insanları, bizi uyaran, öneren kurum ve kuruluşlar, tabii ki çok değerli yol arkadaşlarım var. Tarihe, insana, tarihî varlıklara saygıyı önde tutan her teklifi bir an önce harekete geçirmek arzusundayım. Mesela, İstanbul’un Kara Surları benim hep canımı yakmıştır. O harap hali, bitik hali... Bir iki defa onarım adımı atıldı, kötü de onarımlar yapıldı, restorasyonlar dünyanın kabul ettiği standartlarda olmamıştı. Tabii ki iyi şeyler de yapıldı. Birkaç sene önce biten Ayasofya Camii’nin restorasyonu gibi mesela. Mesela baktığınızda Galata ve çevresi, belki de dünyanın ilk serbest bölgesi. Tarihine baktığınızda orada birçok ülkenin parası geçiyor, alışverişler yapılıyor. Sonra Tarihî Yarımada. Bunları korumak, geliştirmek ve İstanbul’a katmak gerekir. Büyük zenginlik, yani büyük bir miras. “Tarihî Yarımada’yı nasıl hayal edersiniz?” dediklerinde ben diyorum ki, “Milyonlarca turist aynı anda sokaklarında, caddelerinde gezerken, tarihî eserlerini ziyaret ederken..." Dünyanın hangi şehrine giderseniz gidin, hiçbiri bu şehirle kıyaslanamaz. Ama mesela Süleymaniye kötü bir örnek. Süleymaniye ve çevresini bir dönüşüm projesi üzerinden bertaraf ettik. Bunlar kentsel dönüşüm binaları değil, korunması gereken ahşap yapılar ve dünya bizi takip ediyor. Dünyada başka bir yerde yok bu Süleymaniye’nin çevresindeki ahşap binalar, gelin görün ki şu anda tek tük bulabilirsiniz, hepsi yerle bir edilmiş. Sonra Kadıköy: Yapılan kazılarla ortaya çıkan zenginliğe baktığınızda aslında İstanbul’dan eski bir tarih var orada. Beşiktaş’ta 7-8 yıldır süren kazılarda görüyoruz ki 8-9 bin yıllık insan izleri var.

Mahir Polat (solda) ve Ekrem İmamoğlu

Bir hazinenin üzerinde yaşıyoruz, değil mi?

Olağanüstü. Bütün bunların varlığı, bunları restore etmek, bunları yaşama kazandırmak, bunları ilgilileriyle, dünyayla buluşturmak... Şunu söyleyeyim, dünyanın geleceğinde İstanbul elbette ki insan kaynağıyla, ürettiğiyle, teknolojisiyle, yaratıcılığıyla çok güzel işler üretileceğine emin olduğum bir şehir. Ama bir o kadar da dünyadaki kültür sanatın, tarihin de ana merkezi. Dünyada üç merkez sayılacaksa biri de İstanbul dedirtecek potansiyele sahip bir şehir.

İstanbul’un dünyadaki yerini nasıl görüyorsunuz diye soracaktım ki zaten söylemiş oldunuz.

Gerçekten öyle ve bunu da hak ediyor. Ama çok gerisindeyiz ve ne yazık ki birkaç yıllık bir iş de değil bu. Bahsettiğimiz şey İstanbul’un 2030-2050 vizyonu ki biz o vizyon için çalışıyoruz. İstanbul’un geleceğini çalışıyoruz. Vizyon 2050 ofisimiz, İstanbul Planlama Ajansı’mız var. Florya’da kocaman bir kampüsün içerisindeler. Burada her şeyini konuşuyoruz İstanbul’un. O bakımdan, gerçekten dünyanın her yerinden insanın mutlaka gidip görmeliyim, mutlaka şu konseri, şu sergiyi, şu yemeği deneyimlemeliyim diyeceği bir şehir. Her şey burada... Muhteşem bir zenginlik, ekonomik olarak da öyle.

Az önce miras dediniz. İBB Miras harika işler yapıyor. Mahir Polat ve arkadaşları...

Evet. Sağ olsun Mahir Polat arkadaşım ve onun arkadaşları çok güzel işler yapıyorlar. İBB Miras çok özel bir isim oldu, marka oldu. İstanbul’un bütünü miras. Bir mahallenin bir sokağının bir köşesinde unutulmuş bir çeşmecik... Ya da bir taş, bir sütun... Bütün bunlar aslında bu kentin yaşamına hızlıca katılabilecek eserler. Maneviyatı yüksek bir şehirdeyiz. Sonra Osmanlı döneminin de hepimizin yaşamında ve hayatında bambaşka büyük bir maneviyatı var ve onu sağlayan insanlara, kurumlara, kuruluşlara vesaire gösterdiğimiz saygı oranında aslında varız biz. Yoksa, ihanet olur.

"Hep çalışmakla geçen bir yaşamım oldu" diyor Ekrem İmamoğlu

Başkan, o kadar güzel anlatıyorsunuz ki... Sizinle ilgili anıları okuduğumda sizi, çok hoş sohbet, anlatmayı seven, dinlemeyi seven, uzlaşmacı bir dost olarak tarif ettiklerini görüyorum. Şimdi biraz hayal kuralım istiyorum. Tabii ki çok sohbete vaktiniz kalmıyordur ama vaktiniz olsa... Bir sohbet sofrası kurulacak olsa, hani şairin deyimiyle “masa da masaymış ha” diyeceğimiz bir sofra olsa, kimler olsun isterdiniz?

Tarihten mi çekip alacağız (gülüyor)?

Tarihten istediğiniz kişiyle sohbet edebilirsiniz. Kimleri dinlemek istersiniz? Kimlere siz anlatmak istersiniz?

Tabii insan çok derin bir liste yapabilir ve insanın aklına birçok şey getiriyor bu soru ama hani bugünlerde günlerce Atatürk ile dertleşmek isterdim. Onun deneyimleri üzerinden herhalde muhteşem bir sofra olurdu, çok zevkli bir sofra olurdu. Ve tabii Atatürk’ün dostları o sofrada varsa eğer, zaten çok zengin bir sofraya dönüşürdü. Düşünsenize şöyle mesela, Nâzım Hikmet de olsa... Nâzım Hikmet muhteşem bir şair, çok başka bir insan. Ben çok şiir okurum bu arada. Rahatlatıyor, yani dalıp gidiyorsunuz bazen. Nâzım Hikmet’in yanına Bedri Rahmi otursa fena mı olur? Kemal Tahir otursa fena mı olur?

Orhan Veli...

Orhan Veli... Of... Duygunun dibi... İstanbul ve duygu... Kalkılmaz... Burada herhalde böyle saatlerce dinler ve hiç lafa girmez insan diye düşünüyorum.

Ama çok güzel bir meclis oldu.

Kesinlikle. Bunu büyütebiliriz. Başka başka insanları bu sürecin içine katabiliriz. Kültür sanatla uğraşan, üreten, yaratıcılığı yüksek bu insanların aslında varlığı toplumu toplum yapıyor ve bizi belki de büyük tehditlerden ve tehlikelerden koruyor. Bazen yöneticilerin sığlığı, bazen siyasilerin yetersizliği toplumu derin çatışmalara itebiliyor ama ülkemiz eğer sıyrılıp bu zorlukları aşabiliyorsa orada derin bir kültür, derin bir genetik hoşgörü, genetik bir derinlik var demektir. Bunu da tarihinden alıyor bu ülkenin insanları. Bu tarih sadece yüzyılın, yüzyıllık Cumhuriyet’in değil, sadece 600 yıllık imparatorluğun, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi değil; derinlik ve hoşgörünün ta antik döneme, daha eskisine gidin, 6-7 bin yıllık Hititler’den tutun da Sümerler’e kadar muhteşem bir tarihî dokunun, genetik yapının bugünün insanındaki izleri olduğunu düşünüyorum. Derin topraklardayız. Kendine has muhteşem bir zenginliği var. O zenginlik işte sofraları da zengin kılar, buluşmaları da. Bazen o insanlar sofrada yoktur ama zihinleri, düşünceleri sizde veya bir başka insanda karşılık bulur, dile gelir ya da yazıya dökülür, esere dönüşür ve evden eve, elden ele gezer. Böyle topraklarda olmanın, her zaman söylüyorum, birey olma sorumluluğu büyük ama yönetici sorumluluğu çok ama çok büyük.

Ekrem İmamoğlu, Aslıhan Sahaflar Çarşısı'nda karşılaştığı öğrencilerle sohbette

Başkan, “Şu anda ben yapamıyorum, vaktim yok ama sokağa çıktığım zaman İstanbulluların yaptığını görüyorum, çok hoşuma gidiyor” dediğiniz neler var?

(Gülüyor) Vallahi şöyle, açıkçası bir dönem hayatımda çok sevdiğim balık tutmak var. Sandal balıkçılığından bahsediyorum. Çocukluğumun tatlı bir anısıdır. Bu duyguyla İstanbul’da yapamadığım bir şeydir balık tutmak. Gerçekten hep çalışmakla geçen bir yaşamım oldu. Ben mesela Boğaz’da balık tutmayı, ki bazı bölümleri buna müsait biliyorsunuz, sandalla tutmayı istiyorum. Kıyı balıkçılığı çok bana göre değil. Hâlâ bir türlü gerçekleştiremediğim bir istek. Siz sorunca o aklıma geldi direkt.

Biraz da kültürel alandaki projelerinizden bahsedelim.

İstanbul’un mekânsal zenginliğe ihtiyacı var. Büyük salonlar veya bu anlamda kültürü motive edici alanlar lazım... Kadıköy’de açtığımız Gazhane bunların bence en değerli örneği. Şuna geleceğim aslında, mekân açmak kadar içeriğini zenginleştirmek de çok kıymetli. Ben İstanbul’un zengin mekânlarda zengin kültürel faaliyetlerle çok daha başka bir yere ulaşacağını görebiliyorum. Ama üzerinde durduğumuz şeylerden biri sağlam, sıkı bir bienal kültürünü geliştirmek. Haliç havzasını çok önemsiyorum bu anlamda. Şu an Balat’ta oldukça yoğun bir restorasyon dönemi yaşıyoruz. Yine bu havzada Feshane’nin içeriğiyle ilgili sıkı bir çalışma masamız var. Yanı sıra tarihî Haliç Tersanesi’nde gemi üretim ruhunun yaşatılması kadar bir sanat havzası oluşturulmasıyla da ilgili çok hızlı ilerliyoruz. Birkaç ay içinde sürprizlerimizi İstanbul’da göstermeye başlamayı planlıyoruz. Mekânsal dönüşümlerin yanı sıra İstanbul’da özellikle çağdaş sanata dönük kurum ve kuruluşlarla yoğun bir iş birliği yaparak İstanbul yapılarını gösteren, tarihî varlıklarını hissettiren, gezdiren, toplumu buluşturan projeler planlıyoruz. Mesela yeni yüzüyle Yerebatan Sarnıcı toparlanmak üzere. Burayı gerçekten bambaşka hâliyle dünyaya servis etmenin keyfini yaşayacağız. Örneğin Bukoleon Sarayı. Bir yıl oldu restorasyonu başlayalı, henüz kamuoyuna açıklamadığımız çok güzel sürprizler bizi bekliyor orada. Kara Surları’nda yoğun çalışmalarımız var. Kadıköy’de olduğu gibi Yedikule’de de muhteşem bir Gazhane projemiz var.

Tam bir müjde oldu. 

Bütün bu mekânlarla zenginleşecek; müzikten resme, çağdaş sanata çok boyutlu bir İstanbul bizi bekliyor. Dediğim gibi, İstanbul’a gelen bir turistin buradaki iki küsur günlük konaklama süresini en az iki katına çıkartmalıyız. İstanbul buna müsait. Bu da ancak ve ancak tarihi, kültürü ve sanatı öne çıkartarak mümkün.

Başkan, son olarak çok güzel bir ödül kazandınız. 650’nin üzerinde şehrin katıldığı Bloomberg Küresel Belediye Başkanları Yarışması’nda Paris’i, Londra’yı, New Orleans’ı geride bıraktınız Askıda Fatura Projesi ile.

Bu da tarihî bir miras. Osmanlı döneminde İstanbul’un her fırınında gördüğünüz askıda ekmek kültürü askıda faturaya dönüştü ve teknolojiyle buluştu. Yüz binlerce fatura ödendi. On milyonlarca lira burada veren elin alan eli görmediği bir projeye dönüştü ve iyi bir para ödülü kazanıldı. Bloomberg’den bir yetkili benimle görüşmek istedi ve “Ne yapmayı düşünüyorsunuz askıda fatura ile?” diye sordu. “Bütün dünyaya yaymak istiyorum” dedim. “Ne hissedeceksiniz bütün dünya şehirlerine yayılınca?” dedi. “Kanatları en kuvvetli, dünyadaki en güçlü melek olduğumu hissedeceğim” dedim. Askıda fatura öyle bir şey, toplumsal vicdanın, toplumsal kültürün, tarihî bir mirasın, yardımlaşma mirasının bugün güncellenmiş hâli ve ebediyen işe yarayacağını düşünüyorum.

Kesinlikle öyle... Bir kez daha tebrik ediyoruz. Bu güzel sohbet için size çok teşekkür ediyoruz.

Ekrem İmamoğlu
IBB
İstanbul
İST
ist dergi
Sahaflar
Aslıhan Sahaflar Çarşısı
Koleksiyonerlik
Coğrafya
Resim
dergi
Kitap
Edebiyat
Kültür Sanat
Osmantan Erkır
Sayı 009

BENZER

Foto muhabiri Faik Şenol’un (1912-1981) İstanbul’un sosyal ve kültürel hayatına, günümüzde varlığını sürdürmeyen mekânlarına, toplumsal ve siyasal olaylarına tanıklık eden ve binlerce fotoğraftan oluşan koleksiyonu İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 2020’de koruma altına alındı. İST’in her sayısında usta fotoğrafçının bir karesiyle İstanbul’un geçmişine yolculuk yapıyoruz.
10 Kasım’da açılışı yapılan ve 31 Mayıs 2021 tarihine kadar ziyaret edilebilecek olan Atatürk Fotoğraflarının Hikâyesi sergisi, ziyaretçilere kendilerini fotoğrafların içindeymiş gibi hissetmelerini sağlamayı hedefliyor.
COVID-19 hastalığının hayatımıza girmesiyle birçok alışkanlığımızın değişmek zorunda kaldığı bir gerçek. Küresel salgının en çok etkilediği alanların başında ulaşım geliyor. İstanbul’da da kent içi ulaşımın yeniden ele alınması, eski alışkanlıkların gözden geçirilmesi ve yeni yolların denenmesi kaçınılmaz.