Bir direniştir yaşamak

Fotoğraf
Serkan Eldeleklioğlu
25 Mayıs 2022 - 14:32

Müzisyenliğiniz, mimarlığınız, prodüktörlüğünüzün de ötesinde yarım asırlık Erol Evgin markasını âdeta bir CEO gibi başarıyla yönettiniz. Neydi bunun sırrı?

Aklımı, kalbimi ve bedenimi yani ömrümü müziğe verdim, inandığım şeylerin peşinden gittim. Biz başladığımızda “image maker”lar yoktu. Aklın, deneyimlerin ve duyguların harmanını oluşturuyorsun, öyle yol alıyorsun mecburen. Samimiyetin önemini keşfediyorsun. İnanmadığım hiçbir şarkıyı söylemedim. Örneğin “Sevdiklerim 2” projesi için; “Deli Mavi” çok sevdiğim bir şarkı, albüme almak istiyorum ama “Kör olayım yalansa” diye bir laf var şarkıda. O laf benim lafım olamaz, benim ağzımdan öyle bir cümle çıkmaz diye düşündüm, bir türlü içime sindiremedim ve sonunda vazgeçtim şarkıdan, o derece. Bu duruş; kararlılık ve direnmeyle oluştu. Ama direnirken de umudumu yitirmedim. Nâzım’ın dediği gibi “Yok öyle umudunu yitirip karanlıklara savrulmak, unutma aynı gökyüzü altında bir direniştir yaşamak...”

Olgun yaşınızda halen öğrenmeye, keşfetmeye devam ediyorsunuz diyebilir miyiz?

Yaşın avantaja dönüşebileceğini de öğrendim. ‘83’te Miss Universe; Kainat Güzellik Yarışması’na jüri olarak davet edilmiştim Amerika’ya. Çok yaşlı, eski step dansçısı bir hanımefendi vardı jüride, yanımda oturuyordu. Gördüm ki kadının en küçük hareketi, konuşması çok büyük alkış alıyor. Kendisi 40 yıl öncenin dansçısı o tarihte... Orada öğrendim ki kendini iyi koruyup doğru yaş almışsan bir sanatçı olarak bu bir avantaja dönüşebiliyor. Dönüşmek, dönüştürebilmek çok önemli.

Öğrendiklerinizden çıkardığınız en önemli ders nedir?

İstediğim her şeyi yapacak kadar varlıklı değilim ama istemediğim bir şeyi yapmayacak kadar varlıklıyım. Direnebilmek için bu gereklidir. “Bunu yapmak bana yakışmaz” dediğin bir şeyi reddettiğinde çok şey kaybediyorsun gibi görünebilir. Para ya da ün kaybedebilirsin mesela. Ama önemli olan onlar değil. Senin tek görevin işini evrensel standartlarda yapmanın peşinde koşmak, para ve ün arkasından mutlaka gelir. Standardını yüksek tutacaksın. Frank Sinatra varsa orada onu çıta alacaksın kendine.

Erol Evgin, Çiğdem Talu, Melih Kibar ve Egemen Bostancı

Siz farklı sahne konseptleri ve projeler üretmeyi seviyorsunuz. Erol Evgin kariyerini ve özellikle sahnesini başarılı kılan etkenler neler oldu sizce?

52 yıllık müzik kariyerim var. Bir şarkımın tutması için çok emek verdim. Bunu 12. plakta; Çiğdem Talu ve Melih Kibar’la “İşte Öyle Bir Şey” ve “Sevdan Olmasa”da başardım. Diğer bir deyişle 12. plakta 12’den vurmuş olduk dinleyicinin kalbini. Ondan sonra bu üçlü tam sekiz yıl birlikte çalıştık. Sadece onlarla çalıştım, yoğun bir iş arkadaşlığı ve dostluktu. Derken müzikal teklifi geldi Haldun Dormen’den; Hisseli Harikalar Kumpanyası ve Şen Sazın Bülbülleri’nde üç yıl oynadım. Bu arada TV şovları yaptım; Süper Aile çok tuttu mesela, bugün bile farklı şekilde devam ediyor o format. Esası, dünyada 35 ülkede yapılan 25 dakikalık bir programdı ve o yıllarda her gece prime time’da birinci oluyorduk. Sahne işinin zamanlamasını, duruşunu, tavrını orada öğrendim. Bir saniye bile kaybetmemenin önemini de öyle. Bunu kendi konserlerime, sahnelerime uyarladım. Haldun Dormen de çok akıcı işler yapıyordu ondan da çok şey öğrendim.

Ana fikir neydi?

Ritim zaten sözün içinde gizlidir. Siz şarkı sözlerinizi doğru kullanırsanız zamanlama açısından sahnede doğru bir iş yapmış olursunuz. Bazı Q kelimeler vardır (işaret kelimeler). Ben o sihirli sözcüğü söylediğim anda davulcu ritmi saymaya başlar ve ben son heceyi söylerken o girer. Bu senkron çok önemlidir sahnede. Sonra giriş bölümlerine küçük şakalar kattım... Ara nağmelere anekdotlar koydum. Sonuçta iki saatlik bir şov haline geldi. Şimdi tüm konserlerde uyguluyorum artık. Müziğin ve sahnenin bir matematiği var aslında onu ortaya çıkardık.

80’li yıllarda kendi prodüksiyon şirketini kurup Unkapanı tekeline başkaldırabilen bir siz bir de Ali Kocatepe vardı sanırım... Bugün dijital koşulların müzik endüstrisini getirdiği noktada, vizyonunuz daha iyi anlaşılıyor tahminimce...

Başladığım yıllardan itibaren birçok farklı plak şirketiyle çalıştım. Hepsi bir şeyler vadetti ama neticede hiçbiri gerçekleşmedi. Bari kendi işimizi kendimiz yapalım dedik; iyi ki yapmışız. Murat ve ben, baba-oğul; bütün şarkılarımızı Erol Evgin Prodüksiyon’dan yayınlıyoruz 80’li yıllardan beri. Hatta eski şarkılarımı da Unkapanı yapımcılarından satın aldım. Sadece birkaç tane alamadığım kaldı. Bu da çok önemliydi benim için. Bugün genç müzisyenlerin de aynı yolu izlediğini görüyorum.

Erol Evgin

Müzik endüstrisindeki gelişmeleri; dijital platformları ne derece yakından takip edebiliyorsunuz?

Benim bir ekibim var. Çalışma arkadaşlarım 20 yıldır benimle aynı ofisteler. Menajerim, asistanım, medya uzmanlarım... Onları kendi konularında her zaman dinlerim ben. Dijital dünyanın gittiği noktaları çok yakından takip edebilme imkânım yok. Açıkçası bu dünyada üretilen her şeyi sevmek de mümkün değil. Arkadaşlarımı dinliyorum, soruyorum ve kendi uzmanlık alanlarında önerdikleri şeyleri severek, inanarak uyguluyorum. Hiçbir zaman “en iyisini ben bilirim” şeklinde bir tavrım ya da kompleksim olmadı. Ha alık toplantılarımızda her şeyi enine boyuna değerlendiririz. Bir tek müzik ve söz konusu olduğunda şarkıyı tek başıma hissederim. 50 yılda ses taşıyıcıları çok değişti. Ben 78’liklere yetişemedim; 45’lik ve 33’lük plaklarla başladım. Sonra kaset, kartuş bir sürü ses taşıyıcısı gördük. Bugün artık taşıyıcı yok, keyif olsun diye basıyoruz albümleri; insanlara dijital olarak ulaşıyoruz. Mesela “Ateşle Oynama” şarkım dijital mecralarda toplam 150 milyon kez dinlenmiş, izlenmiş. 500 milyonluk bir rakama ulaşmış Altın Düetler albümünün ilki. İş başka bir yere gidiyor ama değişmeyen bir şey var: şarkıyı, müzikalite, duygu ve samimiyetle aktarmak hâlâ en önemli şey.

Bu noktadan hareketle sorayım; siz 45’lik plaklarla büyük üne kavuştunuz, bugün halen süren başarınız sizi yeniden plaklarla buluşturdu. Plak sizin için ne ifade ediyor?

40 yıl önceki şarkıların plağını 2005’te yeniden yaptık, 10 binlik satışa ulaştı. O tarihte plak için inanılmaz bir tiraj. Neredeyse evinde pikap olan herkes almış diyebiliriz. Şimdi plakların yeniden moda olmasına seviniyorum. Ben de eski pikabımı, amfimi çıkardım tavan arasından, kullanıyorum.

Erol Evgin Harbiye Açıkhava'da sahnede

Sizce dijital ya da metaverse konserler bildiğimiz canlı konserlerin yerini alabilir mi bir gün? Hem bir plak sanatçısı hem bir prodüktör hem de bir konser müzisyeni olarak neler hissediyorsunuz bu konuda?

Canlı müzik asla tamamen kaybetmeyecek. Pandemi döneminde iki dijital konser yaptım, biri sokak sanatçılarıylaydı. Çok da güzel sonuç aldık ama aynı şey değil bence. Sahnedeki alışveriş apayrı bir konu. Canlı performans fark yaratan, sizi öne çıkaran bir iş. Bu tamamen ortadan kalkabilir mi? Aynı duyguya, aynı zevke sahip insanlar fiziksel olarak bir araya geliyorlar ve ortak bir an yaşıyorlar, şarkılara katılıyorlar, ayin gibi bir ambiyans oluyor. Sahnede ağladığım, kahkahalar attığım oluyor benim. Bunun yerine bir şeyin geçmesi zor diye düşünüyorum.

Yine de dijital düşünebilen biri olduğunuzu biliyorum. Örneğin son yayınladığınız Sevdiklerim albümü bir YouTube projesinden doğdu öyle değil mi?

Evet, bu aslında bir YouTube projesiydi. Fakat o kadar iyi bir sonuç çıktı ki bunu niye bir albüm haline getirmeyelim dedik. Günümüz sound’unda, orkestra çok öndedir biliyorsunuz. Kayıt sırasında tonmayster arkadaşa dedim ki “Frank Sinatra’nın şu kaydı gibi yapacaksın” Şaşırdı, “Bu bambaşka bir şey...” dedi. Ben de “Evet, başka bir şey yapacağız” dedim. Öyle bir kayıttır, farklı bir tavrı var. Canlı kaydedilmiş ve benim başkalarının eserlerini okuduğum, içine bir de yeni şarkımı eklediğim Sevdiklerim albümü ve plağı böyle doğdu. Sevdiklerim 2’yi yapacağım, ona da bir veya iki yeni Erol Evgin şarkısı koymayı planlıyorum. Bundan sonra daha çok beste yapacağım onun da müjdesini vereyim.

Erol Evgin ve ilk grubu Yarasalar

Erol Evgin’in çocukluğuna gidelim biraz, nasıl bir İstanbul’la büyüdünüz?

Benim çocukluğumun İstanbul’u, nüfusun 1 milyon olduğu bir kentti, tabiri caizse asude yıllardı. Ev telefon numaramız 1677, 50’lerin ortasındayız. Evlerde buzdolabı pek olmaz, olanlar olmayanlara buz dağıtır. Moda’da Rum, Ermeni komşularımızla komşuluk, ahbaplık ettiğimiz yıllar. Herkes bir arada ve mutlu. Onlar bize Paskalya’da renkli yumurta yollar, biz onlara kurban eti yollarız. Bizim Moda, Gündoğdu Sokak’ta iki tane taksi vardı. Başka araba geçmezdi sokaktan. Çi kale maç yapardık boş caddelerde. Bizim apartmanda bir arkadaşı olan Can Bartu gelirdi bazen, topu ayağımızdan bir alırdı, on dakika peşinden koşardık. Kadıköy Spor Kulübü’nde Mini Futbol oynanıyordu. Basket sahasında, beton zeminde Turgay Şeren, Can Bartu, Metin Oktay oynuyor, biz izliyoruz düşünün...

Hep Moda'da mı oturdunuz?

Moda’da Gündoğdu Sokak’tan sonra Mühürdar Sokak’ta oturdum ve Suadiye’ye geçtim. Ama hep Kadıköy’de yaşadım; “İnsanlar altı kilometre çapında doğar ve ölür” derler. Moda Deniz Kulübü’nde ilk performanslarımı gerçekleştirdim. Moda İskelesi’nde herkes yan yana oturur izlerdi o zaman bu konserleri. Los Paraguayos ve İtalyan orkestraları çıkardı. Ben de Şerif Yüzbaşıoğlu Orkestrası ile iskeleye doğru şarkılar söyledim o yıllarda. Şimdi de her 30 Ağustos’ta, Zafer Bayramı’mızda; yine Moda Deniz Kulübü’nde bir konser veriyorum. Bu çok güzel bir gelenek oldu. İskelenin Mimar Vedat Tek’e ait ulusal bir eser olarak İBB tarafından restore edilmesine de çok memnun oldum.

Gençler kendilerini özgürce ifade edebiliyorlar mıydı o yılların Moda’sında? Bugünün Moda’sıyla kıyaslayacak olsak mesela...

Gezmeye gidiyorum Moda’ya. Gençlerin, müzisyenlerin ilgisi Moda’ya kaydı gibi görünüyor, güzel bir ortam oldu orada. Biz de Moda turu atardık, parkın oradan geçip yukarı çıkılırdı; bakışmalar, flörtler o arada olurdu. Mayomuz arka cebimizde dolaşırdık. Saint Joseph’in orada bir Alman kampı vardı, Lozan Plajı vardı; bol bol yüzerdik, sandalla açılırdık. Hatta bir keresinde kız arkadaşımla biraz yalnız kalalım diye açıldığımızda bir baktım etrafım sandal, tekne dolu; meğerse 1 Temmuz Kabotaj Bayramı’na denk gelmişiz... Düşünün, destroyer bile geldi yanımıza kadar.

Erol Evgin, Fenerbahçe, 1970

İstanbul büyüyüp gelişirken kimi değerleri koruyamadık sanki...

Bugün İstanbul’un nüfusu 15 kat arttı. Dünyanın başka hiçbir büyük şehrinde böyle bir işkence olmamıştır herhalde. Bizim muhafazakâr bir toplum olduğumuz söylenir ama pek muhafaza edebildiğimiz söylenemez. Muhafaza etmek, konservasyon; korumaktır, onu pek bilmiyoruz. Binalar eskidi diyerek yıkıyoruz. Bina eskidiyse içini değiştirebilirsin, fonksiyonları yenileyebilirsin. AKM’nin de yıkılması gerekmezdi bana göre. Cumhuriyet’in ikinci dönem mimarisinin önemli bir eseriydi. Neyse ki aslına uygun bir mimari tercih edildi, yıkım nedeniyle bir nevi özür dilemiş oldular. Fonksiyonu eskidi diye bir yapıyı yıkacaksak İstanbul surlarını da mı yıkacağız, böyle bir şey mümkün mü?

Yüksek mimar kimliğinizle İstanbul’un yeni yapılarına dair söyleyecekleriniz vardır sanıyorum.

Binalar her şeyden önce dürüst olmalı, asla yalan söylememeli. Baktığın zaman sana “Ben şu yüzyılda yapıldım, şu dönemin mimarisiyim...” diyebilmeli. Mimarın malzemesi çağın formunu getirir. Malzemeden çıkar form. Antik çağlarda taş kullanıldığı ve geniş açıklıklarla ilgili konuları başka türlü aşamadıkları için kubbe formu gelişmiş. Ayasofya bunun en güzel örneği. Sonra Osmanlı da kullanmış bu formu. Şimdi biz Mimar Sinan’ın 16. yüzyılda yaptığını 21. yüzyılda taklit etmeye çalışıyoruz. Bu nasıl bir şey anlamıyorum. Dürüst şekilde “Ben 21. yüzyılda yapıldım” demiyor o yapı. “16. yüzyılda yapıldım...” diyerek alenen yalan söylüyor. Çeliğiyle, camıyla; malzeme çeşitliliği ve kalitesinin yüksek olduğu çağımızda o malzemelerden ne formlar çıkarmak mümkünken oturup ecdadımızın taklidini yapıyoruz. “Ecdadımıza saygılıyız” diyoruz ama onun yaptıklarının silüetini de birçok yerde gökdelenlerle deliyoruz İstanbul’da.

Erol Evgin

Kentsel dönüşüm hakkında düşüncelerinizi de merak ediyoruz doğrusu...

Onun da iyi yönetildiğini söylemek mümkün değil. Çünkü kentsel değil “rantsal” bir dönüşüm. Zengin semtlerde yapılıyor daha çok. Oysa varlıklı semtlerdeki yapılar zaten çoğunlukla mimarla, mühendisle yapılmıştır. Mimarideki statik hesaplarda bir güvenlik katsayısı eklenir. Durup dururken olması gereken değeri hem de birkaç kez; bir buçukla çarparsın, sağlamlık açısından insani ve malzemeye dair zafiyetlere karşı önlem olarak bir güvenlik alanı yaratırsın mimar olarak. Bu nedenle mimarlı, mühendisli yapılarda çok fazla sıkıntı olamaz. Kentin çeperlerindeki vasıfsız mimariye ait binalardan başlamak gerekirdi. Öyle yapılmadı, sebebi belli.

Anadolu’nun geleneksel mimarisinin “koruyucu” bir işlevi var mı sizce?

Mimarsız mimari, özellikle Anadolu’da kırsal kesimde yaygındır. Asırlardır mimari planlama açısından geleneklerle yürüyen bir sistemdir dediğiniz gibi. Usta-çırak ilişkisi hâkimdir. Taş ustaları, ahşap ustaları, oymacılık vardır. Hatta keser ustası diye biri vardır. Pencere, kapı doğramasını “tık tık” diye sabırla ve keserle ortaya çıkarır. Bunları yaparken komşunun güneşini ve rüzgârını kesmemeye özen gösteren anlayış vardır bu gelenekte. Arabayla geçerken gördüğünüz yamaç köylerine bakın; her ev birbirinin üzerinden manzarayı görür, güneşi alır; bu bir kültürdür. Mimarsız mimari bu anlamda kırsalda bir halk sanatıdır. Ama kentsel yaşamda bir felakettir. Mimar ve mühendis elinden çıkmamış yüz binlerce kaçak yapı var İstanbul’da. Bir İstanbul depreminde neler olabileceğini tahmin etmek zor değil. Anadolu’da da TOKİ’nin yaptığı binalar Selçuklu kümbetlerinin yakınına kadar geliyor. 16. yüzyılın eserleri niye çok güçlü? Çünkü kültüre, sanata, mimariye sahip çıkan; onu daha ileri götüren güçlü bir devlet var. O da dönemin yapılarına yansıyor haliyle.

Bugün bizi yönetenler kültür alanında bir iktidar kuramamaktan yakınıyor, bunu bir başarısızlık olarak görebiliyor. Öte yandan sanatçıların da bizimkiler ve ötekiler diye ikiye bölündüğüne şahit oluyoruz...

Ötekileştirmenin, kutuplaştırmanın kimseye bir faydası yok, olmuyor; görüyoruz. Yönetenlerin bunun üzerine kara kara düşünmesi lazım. Ülkemizde her alanda, her branşta söz konusu olan bir durum ve Türkiye’ye büyük zararı var. “Biz ve onlar” söyleminden uzak durmamız gerekli. Özellikle şarkılar ilaçtır, merhemdir; kimin kimi seveceğini, kimin kime yakın duracağını şarkılar üzerinden belirleyemezsiniz. Bana TİP’in (Türkiye İşçi Partisi) efsanevi genel başkanı Mehmet Ali Aybar şöyle demişti: “Çok şanslısınız; Türk halkı şarkıları çok sever” Bu bizim geleneğimizde, kültürümüzde var. Bu nedenle şarkılara, şarkıcılara gem vuramazsınız. O benim şarkıcım bu diğerinin diyemezsiniz. Düşünmeye buradan başlamak lazım. En zoru kültür-sanat alanında bir iktidar kurmak sahiden. Sanat özgürlükle beslenir çünkü. Binalar, yollar, köprüler yaparsın ama sanat başka bir şeydir. Sanat eleştirel olacak, muhalif olacak; bu durumu hoşgörüyle kabul edeceksin; bunlar zor gelebiliyor iktidar sahiplerine.

Erol Evgin aynı zamanda bir ressam

Siz aynı zamanda iyi bir resim koleksiyoneri ve ressamsınız. Bu yönünüzü bilmeyenler için biraz detay verir misiniz bize...

Akademi yıllarından bu yana eşimle biriktirdiğimiz 250 civarında resmi içeren bir koleksiyon. 1950 sonrası Türk resmi başlığı altında değerlendirebiliriz. Makul paralarla ve büyük bir emekle yarım asırda toplanmış kıymetli resimler diyebilirim. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, şimdiki adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Yüksek Mimarlık Bölümü’nü bitirdim ben. Temel tasarım dersi yerine doğrudan resim, heykel ve hat sanatı öğretilirdi bize. Cemal Tollu, Neşet Günal, Özdemir Altan, Devrim Erbil, Şadi Çalık gibi hocalarımız vardı. 2001 ekonomik krizinde baktık ki hobilerimize ayıracak zamanımız olacak; dostum ve hocam Mahir Güven’in atölyesine gittim “Bana resmi öğret...” dedim.

Bir mimar için resim yapmanın en farklı yönleri neler?

Mimari çizimle resim çok farklı şeyler. Biz çizgileri düşünerek çizeriz, oysa ressam refleksle çizer. İnsanların en iyi hareketleri reflekslerdir derler. Ben bir yıl kara kalem çalıştım, sonra renge ve yağlı boyaya geçtim. 2005’te “Miras” diye bir sergi açtım; İstanbul’dan, İzmir, Trabzon ve Ürgüp’e doğru gittik sergimizle. Resmi mimariyle buluşturmayı hedefledim aslında. Yapıların ağırbaşlı, mağrur duruşunu tuvale figüratif çerçevede yansıtmaya çalıştım. Ofiste ve evimde birer atölyem var. Tuvaller, boyalar, fırçalar hep hazır bekler. Resimde en zor iş hazırlık aşamasıdır çünkü. Üşenirsin, ilham gider. Fırsat buldukça önlüğümü takar çalışırım. Pandemide epey resim çalıştım. Sonra ArtContact İstanbul 2022’de Mayıs ayında birkaç resmimi sergileme şansım oldu. Bana “Sanata Katkı Onur Ödülü” verdiler sağ olsunlar. Merak edenler için; web sayfamda ve Instagram’da @erolevginartgallery hesabı var, oradan paylaşıyorum resimlerimi.

Erol Evgin: "Sahnede olmayı, seyirciyle bire bir bağ kurmayı çok seviyorum."

Hazır, Babalar Günü gündemimizdeyken çocuklarınızla özel olarak da müzisyen Murat Evgin’le bağınızı sormak isteriz. Bu kadar genç görünen bir baba ve dede olarak neler söylemek istersiniz?

Hâlâ kendimi çocuklarıma nasihat ederken yakalıyorum. Mesela Murat, 40 yaşını geçti, ben gurur duyuyorum. Çocuğa söylediklerinizle değil davranışlarınızla örnek oluyorsunuz. Küçükken dizinize oturtup “Evladım şu mereti içme...” demenin hiçbir yararı yok ama siz içmezseniz mutlaka etkisi oluyor. Annesiyle birlikte –ki benden daha çok emeği vardır çocuklar üzerinde– iyi örnek olduğumuzu düşünüyorum. Öte yandan Murat’ın meşhur bir şakası vardır. Yine bir Babalar Günü röportajında Murat’a “Çocukluğunuzda babanızla aranız nasıldı?” diye sordular, şöyle cevap verdi: “Ben Erol Evgin’i çocukken televizyonda izler çok beğenirdim, bir akşam bize geldi meğer babammış...” Bu kadar abartılı bir durum değil ama ben onun çocukluğunda çok yoğun çalışıyordum. Annesi Murat’la daha fazla meşgul olmak durumunda kaldı.

Müzisyenliği nasıl gelişti Murat'ın?

Piyano dersi almasını istedik. Ablası piyano çalıyordu o nedenle istemedi. Ama müziğe büyük yakınlığı, yatkınlığı vardı; çok iyi hatırlıyorum eski tip büyük kolonlara sırtını dayayıp oturur müziği öyle dinlerdi. Her anlamda içinde hissederdi yani müziği. 12-13 yaşlarındayken bir gün benim gitarımı almak için izin istedi. Verdim, odasına kapandı ve iki üç sene sonra çıktı diyebilirim. Çıktığında kendi kendine çok iyi bir gitarist olmuştu. Sonradan gitar dersleri aldı. Dizi ve film müziklerine merak saldı. New York Üniversitesi’nde bunun üzerine özel bir eğitim gördü. Şimdi uluslararası festivallere gidiyor, o camiadan arkadaşlıklar kurdu. Bugün Netflix Amerika’ya müzikler yapan, ödüller alan bir müzisyen oldu Murat. Kendisine farklı bir yol çizdi ve ben de bundan çok mutlu oldum.

Mayıs ayında “Erol Evgin Caz Söylüyor” konseptiyle Zorlu PSM’de bir ilke daha imza attınız; o proje nasıl gelişti?

Çocukluğumdan beri caz standartlarına ilgim var. Kolejde okurduk, yabancı dil bilirdik, hepsini takip ederdik. Rock ve caz akımları beni etkilemiştir. Şerif Yüzbaşıoğlu Orkestrası’nda dans müziği yapmıştım. Kendi orkestralarım da oldu; bu tip dansa uygun caz standartları söyledim. Caz kendini sürekli yenileyen bir tür. İki sene önce Zorlu Caz Festivali kapsamında bir konser yapalım diye teklif gelmişti. Pandemi öncesiydi; Can Çankaya ile çalıştık, caz piyanisti; tüm parçalarımı düzenledik; konserde caz orkestramızı da o yönetti. Amerikan şarkılarından da bir potpuri hazırladık repertuvar için. Bu yıla nasipmiş. Devamını da düşünüyoruz...

Son olarak yaz konserlerinizi soralım...

Ege’deki, Akdeniz’deki amfi tiyatrolarda 70’li yıllarda matine-suare günde iki kez verdiğimiz, 40 konser sonrası yorgun ama mutlu şekilde İstanbul’a döndüğümüz turne günlerini dört yıldır âdeta yeniden yaşıyoruz. Sahnede olmayı, seyirciyle bire bir bağ kurmayı çok seviyorum. Bu ay başladık; Bursa, İzmir, Bodrum, Çeşme, Altınoluk, Ankara ve İstanbul şeklinde devam ediyoruz, bekliyoruz...

Erol Evgin
Müzik
Hisseli Harikalar Kumpanyası
İşte Öyle Bir Şey
Melih Kibar
Sanat
İstanbul
ist dergi
Sayı 010

BENZER

Kimisi stresle mücadele aracı olarak görüyor, kimisi yeni bir hobi edinmek istiyor, kimisi eğitmen olmak... Geleneksel el sanatları eğitimlerine yönelenlerin ilgilerinin kaynağı birbirinden farklı; değişmeyense kazanımları. Geleneksel sanatların eğitimi dendiğinde akla ilk gelen mekânlardan Sultanahmet’teki Caferağa Medresesi’nin konuğuyduk: Salgında bile ayakta.
Bu toprakları yurt edinmiş Levantenlerin öyküsünü merak edenler biraz da spor tarihimizin derin kuyularına inmeli. Lakin 19. yüzyıl Levanten mirasının en kıymetli hazinesi burada: İlk futbolistler, ilk hakemler, ilk stadyumun kurucuları... Cenova’dan İzmir’e ve oradan İstanbul’a uzanan La Fontaine Ailesi üyelerinden “Ceyms”in sıra dışı yaşam öyküsünde zafer de var sürgün de...
Cumhuriyetin ilanından sonra şehirde düzenlenecek törenler için uygun bir alan olarak Taksim seçildi. İstanbul’un yeni kutlama, toplanma alanı burası olacaktı. Bir de özel anıt siparişi verildi. Halktan ve kurumlardan toplanan bağışların da katkısıyla tamamlanan Taksim Cumhuriyet Anıtı’nın 8 Ağustos 1928’deki açılış törenine yaklaşık 40 bin kişi katıldı, meydana sığmayanlar ertesi günün sabahına kadar anıtı görmeye geldi.