Latife Tekin: "Yazar olmaya çalıştığımı hatırlamıyorum hiç, başıma geldi"

27 Kasım 2021 - 12:34

Latife Tekin’i birkaç cümleyle anlatmak mümkün mü? Daha ilk romanı Sevgili Arsız Ölüm’le okurların gönlünü fetheden, Berci Kristin Çöp Masalları’yla gecekondulara sihirli bir değnekle dokunan, Buzdan Kılıçlar’la göze görünmeyen yoksulların dünyasını görünür kılan bir söz büyücüsü o. Dil ve biçim arayışlarıyla sürekli kendini ve romanını yenileyen, ruhunun bölünmelerinden her seferinde yeni Dirmit’ler, yeni Latife’ler yaratan, toplumcu olduğu kadar yalnız bir birey, gerçekçi olduğu kadar hayalci bir kalem. Çevreyi kirletenlere, yoksulları ezenlere, işçileri zehirleyenlere, rantçılara, buldozerlere, zalimlere başkaldıran sesini her romanında farklı bir biçimde yükseltmeyi bilen büyülü öykülerin anlatıcısı Latife Tekin karşımızda...

Latife Tekin, 1983. "Basında çıkan ilk fotoğrafım" diyor bu kare için. Duygu Asena'nın kendisiyle Kadınca dergisi için yaptığı röportajdan

Latife Tekin, şu an biraz göç halindesiniz sanırım; geziyorsunuz İzmir, Antalya... Neler yapıyorsunuz, hayat bu ara sizin için nasıl geçiyor?

Van, İstanbul, Fethiye dolaştım epeyce, evet, en son Antalya’dan bahçeye döndüm; Gümüşlük’te kalıp biraz çalışmak istiyorum artık. Soranlara iyi olduğumu söylüyorum tabii de ardından hep o sıkıntılı iç çekişle “Ülkenin hali gibiyim, iki güç tarafından tutsak edilmiş ülke gibi” diyorum. Bir yandan koronavirüs öteki yandan iktidar tarafından tutsak edilmiş bir ülke nasılsa ben de öyleyim. Yarı açık cezaevinde voltalıyoruz. Korkutmak, yıldırmak, sindirmek için bazılarımızın –Osman Kavala, Selahattin Demirtaş gibi– tecritlere atıldığı bir tutsak ülke vatandaşı nasıl hissederse kendini, ben de öyleyim. Ya siz?

Edebiyatınızdan konuşalım istiyorum ama Latife Tekin edebiyatını kısaca tarif etmek oldukça güç. Hem dil ve üslup olarak hem de seçilen konular itibariyle en baştan itibaren ezber bozan kitaplara imza attınız. Farklı dönemlerde de edebiyatınızı yenilemek için biçim ve teknik arayışlarına devam ettiniz. En başta bu yenilikçi tavrın arkasında nasıl bir motivasyon vardı ve şimdi hangi duygularla bu devam ediyor?

Siz böyle sorunca aklıma Leyla Erbil geldi. Canım Leyla Erbil, bu tür sorularla karşılaştığında ilk tepkisi şöyleydi: “Siz kendi ödevinizi bana yaptırmaya niyetlisiniz anlaşılan.” “Yenilikçi” kavramı, örneğin. Her yazan yeni bir şey yazdığına inanır da yazar; ama bu gerçekten yeni midir? Neye denir yeni? Bunu kendinize daima sorarsınız. Hayat sıkıcı; tekrar ve tekrar daha da sıkıcı. Yeni bir şey arayışı, içindeki yenilenme arzusuyla kamaşan duygu karmaşası. Yazmanın bir anlamı da dünyayı yenilemek, biricik bir parçadan bütünü hayal etmek ve düşünmek değil mi? Başladığımdaki yazma duygusuyla şimdiki arasında bir fark var kuşkusuz. Ama bunun açıklamasını zamanın üzerimdeki tortusundan başka bir şeyde bulamıyorum. Neye geç kaldığımı tam da bilemeden karanlıkta yol gidiyorum bir bakıma. Uzakta göz kırpan, karanlıkta yanıp sönen belli belirsiz bir ışığın peşinden gidiyorum aslında. Başında da şimdi de böyle.

Latife Tekin, 2021 (Fotoğraf: Lütfü Dağtaş)

Kendi deyişinizle iki yazı damarınız var; öncelikle yoksulları anlatıyorsunuz, diğer damar da “kavramlar” diyorsunuz... Unutma ve sürüklenme gibi. Artık üçüncü bir damar olarak ekolojiyi ekleyebiliriz değil mi? Özellikle Ormanda Ölüm Yokmuş ve Unutma Bahçesi’yle birlikte ve son olarak Manves City ve Sürüklenme’de ekoloji temel meselelerinizden biri olmuş durumda. Bu yaz İstanbul’daki müsilaj, Akdeniz’deki orman yangınları derken çok canımız yandı. Siz de orman yangınlarına yakındınız; Bodrum, Gümüşlük’te yaşıyorsunuz. Bu tanımlara katılıyor musunuz ve doğa ile insan ilişkisinin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

İşte, kendimce bir el yordamıyla bulduğum şeyleri anlatmayı, onları anlamlandırmayı deniyorum herkes gibi. Ama galiba bunların büyük çoğunluğu duyduğum çığlıklardan oluşuyor. Açığa çıkmış ama zamanın ses sınırını aşınca duyulamaz olanlar. Dışa vurulamamış, içeride hapsolmuş olanlar. Benim yazım bir tür çığlık tercümanlığı. Elbet kendimce. Anlatmanın bin bir yolu var; hepsi de çığlığı duyulur hale getirmek. Benden önce gelmiş olağanüstü anlatıcılar vardı. Kendi zamanlarının nefes alışverişini bile duyurdular bize. Ben de kendi zamanımın işini üstlenmişim, belki onlara özenerek, etkilenerek, endişelenerek. Bunların farkında olarak ya da olmayarak.

Bütün kitaplarınızda kadınların meselelerini derin bir duyarlılıkla ele alıyorsunuz. Küçük kız Dirmit’ten yaşlı bilge Muinar’a kadar. Muinar’ın iki büyük derdi var: İnsanın doğaya, erkeğin kadına hükmetmesi. Tam bu noktada “eko-feminist” tanımı karşımıza çıkıyor. Siz bu tanıma katılıyor musunuz? Ve sizce günümüzün bu büyük sorunları nasıl aşılabilir ya da aşılabilir mi?

Zaman kavramlara boğuldu. Duyguyu kesen jiletler gibidir kavramlar. Evet, adı bu belki çabamın: eko- feminist. Ama ben kavramcı değilim, filozof hiç değilim. Muinar’da feminist felsefe yaptığımı sandılar. Oysa kendimce bir kadınlık hikâyesi kurmayı denemiştim. Elli bin yıllık hikâyeyi koyultup hikâyesiz biçime dönüştürmeyi denemiştim. Dirmit de böyle yapıyordu. Kendi tekil hikâyesini anlatmaktaydı. Meğer ne çok kız çocuğunun hikâyesiymiş ve gittikçe çoğalan. Bunu ne bilsin Dirmit. Bazen tekil olanın bütüne yaklaşan kuşatıcılığı vardır. Dirmit ile Muinar! Biri yeni bir varlık, öteki en eskiden bugüne; ikisini el ele tutuşturup bu zaman içinde birlikte yürütmek istedim.

Çok sayıda roman yazdınız ama Latife Tekin adı söylenince ilk akla gelen Sevgili Arsız Ölüm oluyor. Siz de “Gövdemden bir ateş geçti ve ben Sevgili Arsız Ölüm’ü yazdım” diyorsunuz. İlk romanınız, ama o denli etkileyici ki, aradan geçen otuz sekiz seneye rağmen ilk günkü kadar taze. Hem dokunaklı hem esprili. Siz bugün hangi duygularla bakıyorsunuz Sevgili Arsız Ölüm’e?

Aynı duyguyla! Diyeceğim ama inanmayacaksınız. Bazen bu ateş Yaşar Kemal’in Sarı Sıcak’ı gibi, bazen de Solgun Ateş olabiliyor Nabokov’daki gibi.

Latife Tekin, 1984

Manves City ve Sürüklenme’yi aynı anda, birlikte yazdınız. Bu iki roman birbirine göndermeleriyle ve kurgularıyla edebiyatınızda ayrı bir yerde duruyor. Diğer yandan ana temanızdan uzaklaşmamışsınız: Yoksulluk ve yoksulların yaşamlarından başka kaybedecek bir şeylerinin olmaması. Bu iki roman önceki romanlarınızın tersine daha karamsar. Ülkemizin geçirdiği değişimler daha umutsuz bakmanıza mı neden oldu?

Umutsuzluk gerçeğin katılığından ya da katı olanın buharlaşmasından doğuyorsa, bu her zaman var olmalıydı bende ve umuda daima baskın çıkmalıydı umutsuzluk. Böyle olduğunu sanmıyorum. Buradaki yeni bir durum. Dünkü gerçeğin yenilenmiş, Leviathan’ın kılık değiştirmiş biçimini yazmayı denedim. Kentlere oturmuş, gelene geçene bilmece soran Sfenks’i betimledim. Onun sorusuna verdiğim yanıtlar bunlar. Yanıt doğruysa o, yanlışsa ben öleceğim. Ama bu bela binlerce yıldır var. Dünya binlerce yıldır yoksullar lehine dönmüyor, onların bedeninin üstünden geçerek dönen bir silindir âdeta. Aslında kadınların savaşı yitirdiği günden bu yana dünya yoksul cehennemi. Ama bir de somut hayat var, yaşar kalmak isteyen, mevsim değişince umutları değişen, rüzgâr esse ferahlayan, yağmur yağsa bereket hisseden umut. Manves City’nin kahramanlarını izliyor olmalısınız. Fabrikaları kilitleyip içeride direniş yapıyorlar. İşten atılan arkadaşlarını kurtarmak uğruna yerlerde sürüklenmeyi, dayak yemeyi, içeri düşmeyi göze alıyorlar. Sürüklenme’nin kahramanlarına bakın, kurtuluş için her gün yeni bir patika bulduklarında nasıl da canhıraş gidiyorlar. Arayış ve direniş iç içe, yan yana, dirsek dirseğe. Bunları da görmeli, değil mi?

Sevgili Arsız Ölüm tiyatro oyunu olarak da çok başarılı oldu. Nezaket Erden Dirmit rolüyle çok sayıda ödül aldı. Siz oyun hakkında ne düşünüyorsunuz? Romanınızı ve karakterinizi sahnede görmek nasıl bir duyguydu?

Sahnede Nezaket’i izlemek olağanüstü bir duygu benim için. Gülerek, ağlayarak, nefes nefese yazdığım kelimeler uçuşuyor dilinde, bedeninde; heyecan verici çok.

Yıl 1966. Henüz dokuz yaşındayken Kayseri’den İstanbul’a geldiniz. O günden bugüne İstanbul’un değişimini nasıl yorumluyorsunuz? Sizin o günkü İstanbul’a bakışınızla bugünkü bakışınız arasında bir değişim oldu mu?

Evet, göç fırtınasıyla savrulmuş çocuklardan biriydim ben de, bugün göçüp gelenleri gördüğümde yeniden canlanıyor içimde yaza yaza sakinleştirdiğim göçebeliğim. Ve dünya o denli akın akın ki. Göçebeliğin devinimi hayal edilemeyecek boyutlarda şimdi. Milyonlarla sayılıyor her gün yer değiştirenler ve tenleri dikenli tellerde yırtılıyor. Dünyanın çarkını acılarıyla döndürüyorlar. Yalnızca ekonomik ve siyasal çarkı değil; içten dışa, dıştan içe ruhsal çarkımızı da onların varlığı döndürüyor, farkında olsak da olmasak da. Göçebelik vazgeçilemez bir kavrama dönüşüyor, hakkındaki düşünsel uyanışlarla yeniden ışıklanıyor dünya.

İstanbul edebiyatınızı nasıl etkiledi? Hangi semtlerinde yaşadınız, nerelerinde unutamadığınız hatıralarınız var? Şimdilerde Gümüşlük’tesiniz ama Melike Demirağ’ın şarkısındaki gibi "şimdi İstanbul’da olmak vardı" dediğiniz anda ilk neresi canlanıyor gözünüzde?

Beşiktaş Yıldız’da büyüdüm, Abbasağa’da. Çarşılıyım ben ve hep o bölgede yaşadım sonra. Boğaz genciyim, politik harekete katıldığım lise yıllarımdan başlayarak İstanbul gecekondularında, fabrika bölgelerinde çalışıp koşturdum. Sanat merkezi olmuş eski fabrikaları düşünüyorum da, kapısında bildiri dağıtmadığım yer yok gibi, masal zamanı şehrin... İstanbul’u Tevfik Fikret’in “Sis”indeki gibi düşünüyorum şimdi. Orhan Veli’nin İstanbul’u da kalmadı, Vedat Türkali’nin emekçi İstanbul’u da. Ne benimki ne de şarkılardaki sürekli yaşayabildi. En ağır tortusu kaldı sisin. “Sis”teki İstanbul gerçek bence. (O şiire tek itirazım şairin eril diline.)

Muratpaşa Belediyesi'nin 4-7 Kasım tarihlerinden 6'ncısını gerçekleştirdiği Antalya Edebiyat Günleri'nde

Rüyalar ve Uyanışlar Defteri (2009) denemeler kitabında ülkenin içinde bulunduğu çıkmazı ve karanlıkları öyle iyi dile getiriyorsunuz ki, aynı zamanda bir kehanetler kitabı da denebilir buna. Rüyalarınızla gerçekleri kesiştiriyorsunuz. Bilinçaltı bu anlamda olan biteni daha keskin görüyor, bizden daha dürüst davranıyor diyebilir miyiz?

Rüyaya duyarlılık gerçeğe duyarlıktan farklı değil bence. Ama bir de uyanışlar var. Kehanet dediğiniz bunlar olsa gerek. Dinsel kehanetler öfkelidir, tıpkı siyasal kehanetler gibi. Sanatın kehaneti duyguyla, esinle, hayalle ve tabii rüya ile ilgilidir sanırım. Öfkelidir ama öfkesi bağırmaz, neşelidir ama neşesi taşkın olamaz, ulusal ya da dinsel bayramlar gibi. Rüya ve uyanış dilimiz, iç konuşmalarımızda kendi kendimizle kurduğumuz sahici bağlarla ilgili diye düşünüyorum, yalanımızla yüzleşme cesareti gerektiriyor.

Gece Dersleri, devrimcilikle bir hesaplaşma olarak okunabilir. Yıllar sonra Sürüklenme’de de gene o tür bir hesaplaşma var. Bu iki roman arasında hayata bakış açınızda neler değişti?

En çok acı çekerek yazdığım kitaptır Gece Dersleri. Bir tür kişisel manifestomdur. Yazmasam şimdiki kendim olmazdım. Devrimcilik uzun süre yalanı taşıyamaz. Eleştirel düşüncelidir çünkü. Birinin çıkıp çıplağız demesi gerekiyordu.

1995’te yayımlanan Aşk İşaretleri’nde üslubunuzda bir değişim hissediliyor. Masaldan, büyülü sözlerden bir uzaklaşma. Zaten “Büyü bozuldu” diyorsunuz başlangıcında, “Saflıktan eser kalmamış.” Bu kitap biraz da konu olarak Gece Dersleri’nin devamı, tamamlayıcısı gibi. “Etkileme, büyüleme, dille iktidar kurma, gücü ele geçirme...” diyorsunuz bir yerde. Dille iktidar kurma olgusunu kurcalıyorsunuz. Siz bir dil ustası olarak günümüzde yükselen otoriter yönetimlerin dilin gücüne yaslanmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Bunları benim yanıtlamam doğru gelmiyor pek, yazarların kendi yaptıkları hakkındaki yanıtlarına güven duyamıyorum açıkçası, insan yaptığını beğenen bir canlı, öyle değil mi? Kişi kendi hakkında daima yanılgıya meyyal. Ama burada şu iktidar diline bir yanıt vermeliyim. Buzdan Kılıçlar, kentin içinde parayı arayan yoksulları anlattığım kitabım. Bu romanı yoksul insanların kendilerine dair bilgi ve birikimi bilinçli olarak birbirlerine aktardıklarını kabullenerek okumaya başlamak gerekiyor, parayı arayan yoksulların gizli bilgisi, gizli işaret dili... Buzdan Kılıçlar’da denemiştim ben bu parodili parabollü dili. Parabol ne demek derseniz, hem paranın dili hem de boş bir bolluk bileşimi. Bu ne demek? Şu demek: odak adı verilen sabit bir noktayla doğrultman denilen sabit bir doğrudan eşit uzaklıktaki bütün noktaların oluşturduğu eğri. Bunun cebirsel ifadesi de şöyle: y=ax2+bx+c. Anlaşılıyor değil mi? Vikipedi’ye bakabilirsiniz. (Gülüyor)

Latife Tekin Kitabı ismiyle kitaplaştırılan nehir söyleşinizde “Yazmak için bir derdinin olması lazım, normal olarak yaşamı sürdüremediğin için yazı yazıyorsun, bir yenilgiden sonra yazıyorsun” demişsiniz. Sizi yeniden bir kitap yazmaya, o kararı almaya iten şey her zaman bir dert, bir yenilgi mi oluyor?

Kendime bir dert aramaya çalışmıyorum. Hatta kaçmaya bile çalışıyorum var olan dertlerden. Ama nereye kadar kaçabilirim? Yazarak direnmekten başka yol bulamadım daha.

Latife Tekin (Fotoğraf: Emre Yunusoğlu)

Kitap yazma kararını aldıktan sonra nasıl bir süreçten geçtiğinizi merak ediyorum. Orhan Pamuk’la yaptığım röportajda “Benim için yeni bir romana başlamanın ilk adımı bu yeni romanı yazabilecek yeni bir insana dönüşmek” demişti. Bu yüzden de önce kütüphanesindeki kitapların yerlerini değiştirerek kendini hazırlamaya başlıyormuş. Siz nasıl hazırlanıyorsunuz yeni bir kitaba?

Orhan kitaplıkta doğmuş, bu besbelli. Bense, taş bir evin toprakla sıvanmış duvarları arasında, tek bir kâğıt parçası olmayan bir yerde. Onun varoluşuna daima sevgiyle, ilgiyle yaklaştım. Ama ben de böyleyim. Benim yazı yaşamım “hazırlanmak” düzeniyle işlemez bu yüzden, “içine atılmak” daha doğru olur, “sonsuz hayal ederim yazacağım şeye dönüşürüm” diyorum ben. Yazar olmaya çalıştığımı hatırlamıyorum hiç, başıma geldi.

Yazı masanız ve yazı aletleriniz yıllar içinde değişmiştir mutlaka. Polisten gizlenerek kaldığınız evlerde köşedeki bir masada ödünç alınmış bir daktiloyla ilk kitaplarınızı yazmıştınız. Şimdilerdeyse yatakta yazdığınızı söylüyorsunuz. Yazıyla çok duygusal ve büyülü bir bağ kurduğunuz için merak ediyorum; daktiloyla yazmak, kalemle yazmak, bilgisayarda yazmak, masada veya yatakta olmak... Tüm bunlar yazma deneyimine ve metne yansıyor mu?

Sevgili Doğu, somut haliyle soruyorlar bunları, ben de bazen o somutlukta böyle söylüyorum ama insan yazmaya koyulmuşsa daima yazmaktadır. Masa başına oturmadan da yazıyordur. Kafadan bedene, bedenden eve, evden dışarıya, dışarıdan kâğıda, kâğıttan kitaba gidene kadar devam eden bir yazım bozum sürecinden söz ediyoruz. Yatakta diyorsam, eros da vardır işin içinde, doğurmak da.

Gümüşlük Akademisi’ni kurduğunuzdan bu yana Bodrum’da da çok büyük değişiklikler oldu. Manves City’de Erice adını verdiğiniz kasabanın Bodrum olduğunu düşünüyorum. O çürüme ve yozlaşmayı satırlarınızda okuyoruz. Yoksullar da varsıllara hizmet ederek doğa katliamına katılıyorlar. Herkes aynı sömürü düzenine katılarak savruluyor ve sürükleniyor mu?

Yooo hayır, Bodrum değil o bölge, azmanlaşmış bir sanayi kenti ya da kasabası. Makinaların doğayı yediği her yer. Çürüme ya da yozlaşma “her yer” gibi, muğlak ve görece kavramlar; ama birbirini besleyerek var olurlar. Bugün hayatı boğacak kadar gelişmiş kötülüklerdir bunlar. Gözle görülür, elle tutulur, yaşamak için sineye bile çekilir olmuşlar. İşte anlatılan bu. Ama sineye çektiğimiz, içimize çekerek kendi hayatımızı da çürüttüğümüzün hikâyesi oluyor sonuçta bu yazılanlar.

İki yıldır yaşadığımız pandemi hepimizde yeni yüzleşmelere, hesaplaşmalara ve tam anlamıyla “sürüklenme”lere sebep oldu. Siz bir yazar olarak bu süreçte nasıl bir psikolojiden geçtiniz? Yeni bir kitap yazmak –ya da belki yine iki kitap (!)– için bir dert, bir yenilgi, bir ilham doğdu mu?

Herkesten bir farkım yoktu. Yazar olmak önce okur olmaktır ya hani. Bol bol okudum, düşündüm, kaygılandım, kederlendim, umutlandığım bile oldu. Ya siz?

Latife Tekin
Edebiyat
İstanbul
Sevgili Arsız Ölüm
Ormanda Ölüm Yokmuş
Unutma Bahçesi
Manves City
Göç
Sayı 008

BENZER

Seksen iki yaşında ve haftanın altı günü sahnede... Tiyatro oyuncusu Genco Erkal, kariyerinin altmışıncı yılında üretmeye ve ilham vermeye devam ediyor. Duayen sanatçıya tiyatromuzun mevcut durumunu, yeni trendleri, sahnede yarım yüzyılı geride bırakan tek kişilik Bir Delinin Hatıra Defteri oyununu, hayatını sorduk.
Baba tarafından nesillerdir İstanbullu olan sinema ve tiyatro oyuncusu Yetkin Dikinciler, birey olabilmeye, dayatma olmamasına çok önem veriyor ve bunu başarmış insanlarla kalabalık yaşamayı seviyor. ‘Çok sesli huzur ortamı’ olarak tarif ediyor bunu. Halen her pazar gününü büyüdüğü evdeki ‘büyük aile’ye ayırmaya çalışıyor, bayramları ne bayramı olduğuna bakmaksızın sadece ‘bayram’ oldukları için kutlamaya devam ediyor.
Bisiklet turizmini geliştirmeye yönelik bir oluşum olarak hayat bulan Avrupa Bisiklet Rotaları Ağı "EuroVelo"nun mevcut 90 bin kilometrelik yol ağına dahil olabilmek için Aralık 2022’de İstanbul da resmî başvurusunu yapacak. Sürece dair tüm ayrıntıları EuroVelo İstanbul projesinin koordinatörlerinden dinledik.