Son Moda!

24 Şubat 2022 - 20:05

Bana sorsanız İstanbul’un en güzel yeri neresidir diye, Moda derim. Tamam, Hisarüstü de güzel, Kuzguncuk da harika; Arnavutköy’de Akıntı Burnu’nun yanında deniz kıyısında durmak da bambaşka keyifler benim için. Denize, suya yakın olmayı seviyorum neden bilinmez... Belki çocukluğumu Heybeli’de geçirdiğim içindir, belki daha konuşmadan yüzmeye başladığım içindir. Belki babamın kaptan olmasındandır, belki denizi ve içindekileri çok sevdiğimdendir. Tam bilemiyorum. Hah, bakın bir yer daha geldi aklıma, ama ne olur moralinizi bozmayın. Bence İstanbul’un en güzel yerlerinden biridir Heybeliada’daki mezarlıktan Büyükada’ya bakılan nokta. Ne insan ne araç sesi vardır orada. Mezardakilerin de çıkıp benimle konuşacak hali yok. Mezar ziyaretlerini o yüzden çok seviyorum. Çok sessiz oluyor mezarlıklar, insan kendisiyle ve hayatın anlamsızlığı, bir andalığı ile baş başa kalıyor. Sonra bir martı ötüyor, aşağıdan bir kertenkele kaçıyor, bir salyangoz hareketleniyor çeşmenin kenarından, yerdeki karıncalar deseniz zaten işleri başlarından aşkın, koşturup gidiyorlar. Aynı bizim gibi...

Demin denize yakın olmanın nesini beğendiğimi yazacaktım, arada gargaraya geldi. Çok konuşurum ben, kusura bakmayın. Her şeyi de merak ederim, okuyup öğrenmeye çalışırım. Çocukluğunda yokluktan ansiklopedi okuyan nesiliz ne de olsa. Şimdi internet var da çok şükür aradığım her şeyi kolayca bulabiliyorum... Neyse efendim, deniz kenarında bir evdeyseniz, hele de Boğaz’da iseniz, Boğaz’dan geçen gemilerin gövdelerinin renkleri evin içine yansır. Ben buna dinamik manzara diyorum. Uçsuz bucaksız dağlara, ovalara bakmak da güzeldir hiç kuşkusuz ama ben görebildiğim ve üzerinde hareket izleyebildiğim manzaraları çok seviyorum.

Moda'nın meşhur çay bahçeleri

Moda diyordum, evet Moda da bitti. Yani benim için bitti, artık on altı yıl yaşadığım apartmanımdan ayrılıyorum. Bir yerde saplanıp kalmak için makul üzeri bir süre. Hatta burada oturmadan önce de sekiz yıl boyunca liseye geldim Moda’da. Yani kırk beş yıllık ömrümün yirmi dört yılında sürekli buradaydım. Arada üniversite yıllarımda Serencebey’de bir çöp evde yaşamıştım ama sonrasında rahmetli Nursel’le Moda’da gezerken bu daireyi görmüş ve gününde kiralamıştık. O günden beri buradayım, şu anda da evimdeki son dört günüm. O kadar uzun süre geçti ki, apartmanda dört komşum sizlere ömür. Moda da zamanında daha sakin, sessiz sedasız ama güzel bir yerdi. Gençler hafta sonlarını geçirmek, bir iki çay içmek, sahilde el ele tutuşmak için gelirdi. Gençler gidince de Modalılar çıkar sokaklarda dolaşırdı. Biz mesela apartmanın yaş ortalamasını düşürüyorduk. Zamanla her şey gibi Moda da değişti; sahilini genişlettiler, kiraları yükselttiler, terzisinin yerine pankeykçi (ecnebi gözlemesi gibi bir şey) açıldı. Eski sakinler ya göçtü ya da kiralara ayak uyduramadı. Bunun dışında doğma büyüme Modalılar ise giderek kalabalıktan, çöplerden ve sesten muzdarip olduklarını birbirlerine anlatır oldular.

Bir yere sahip çıkmak, gelişimine kapalı olmak değil bence. Evet, Moda kalabalıklaştı, sahilde artık yazın her gün ayrı bir olay çıkıyor ama bunca gencin koskoca şehirde gidebileceği, çimlere uzanabileceği, deniz kıyısında kedi köpek sevebileceği, bisiklete bineceği kaç yer var? Tamam, gelenler de bir yere nasıl bakılacağını bilmiyor, hemen yanındaki çöp yerine şişelerini ayaklarının dibine bırakıyor, bisiklet yolunda yürüyor. Ama onlara da kızamıyorum. Eğitim bireysel olduğu kadar toplumsal da bir durum. Sen bireyi iyi eğitemezsen, toplum da orasından burasından çatlar patlar. Sen insanları ne kadar baskı altında tutmaya çalışırsan, insanlar da düdüklü tencere misali bir noktada tıslar fıslar...

"Selfie evi" tam karşıda

Ben sizi çok tutmayayım, benim yaşadığım Moda’yı anlatayım biraz. Belki bir gün buraya geldiğinizde benim gibi ağaçlardaki sığırcıkları dinler, serçeleri izler, kedilerini beslersiniz. Sahile inen ara merdiven vardır bir tane, mesela o merdivenin sağındaki ağaçların altında iki kedim uyumakta. Oraya giderseniz onlar için de sokakta gördüğünüz birilerini sevin ya da besleyin.

Buradaki kediler, İstanbul’un herhangi bir semtinde hiçbir kedinin göremediği özenle beslenir ve sevilir. Moda kedisi etli olur. Moda kedisini uzun yıllar sokakta görebilirsiniz. Kimi bir dükkâna kendini kabul ettirir, kimisi aynı anda iki apartmanın birden içinde yaşayarak kalbinizi eritir. Burada gün batımlarında kedilere açık büfe yemek verilir. O saatte eğer burada olursanız, upuzun bir masada oturmuşçasına birlikte yemek yiyen onlarca kediyi görebilirsiniz. Kedileri yıllardır titiz bir düzenle besleyen ablalardan Allah razı olsun. O toplu yemek saatinde Moda’nın kedileri bir arada kardeşçe takılır. Yemek bitince her kedi kendi sıcak kaputunun ya da mekânının yolunu tutar.

Buranın kuşları da neşelidir. Her balkondan olmasa da çoğu balkondan beslenirler. Mesela bu satırları yazarken benim camımın önündeki saksının içinde dört beş serçe çılgınlar gibi partiliyor. İnsan iş yaparken bir kuşa “Ya ses çıkartmasanıza” diyeceğini hiç düşünemiyor. Demedim tabii de çok fazla eğleniyorlar arkadaş. Kuşsun sen, Berlinli teknocu musun? Diyeceğim o ki, Modalı kuş bile bir başka benim için. Çoğunu tanıyorum. Yani beni tanıdıklarını anlıyorum. Balkona çıkınca korkmadan yanıma gelirler. Bir ara beslediğim bir karga vardı, tek bacaklıydı. Yedi yıl kadar gördüm onu, şimdilerde göremiyorum. O da yitti gitti herhalde ama üzülmüyorum çünkü yeni kargalar var, onlar geliyor şimdi.

Herkesin selfi çektirdiği bir ev var. Ben onun çaprazındaydım. Yıllarca orada birbirlerinin fotoğraflarını çekenlerin fotoğraflarını çektim. Artık ben de oraya gidip son bir fotoğraf çektireceğim. Umarım eski evimin camından yeni ben, benim fotoğraf çektirirken fotoğrafımı çekmez.

İstanbul
Kadıköy
Moda
Moda Sahili
Moda çay bahçeleri
Kedi
Kaan Sezyum
Sezyum
Mizah
Sayı 009

BENZER

İST, 176 sayfada geçmişten bugüne İstanbul’un yaşam kültürüne dair bilgi, belge, gözlem, aktüel haber, röportaj, özel dosya ve çok daha fazlasını sunuyor.
Sıkı önlemler dahilinde gerçekleşecek yeni sezon etkinliklerinde herkes için bir şeyler var.
Toprak, modernleşmenin peşinde onlarca yıldır üzerine beton döküle döküle İstanbul’un iyice çeperine itilmiş, daracık kalmıştı. Yetmezmiş gibi, genetiğiyle oynanmış tohum kullanılan ve tarım ilacına boğulan bilinçsiz bir üretimin pençesindeydi... Neyse ki yakın zamanda tersine bir rüzgâr doğdu. Bu yazıda yer verebildiğimiz Şile, Kilyos ve Silivri’deki alternatif çiftlik ve pazarların ortak noktası, toprakla haşır neşir yaşamaktan zevk duyan insanlar tarafından başlatılan girişimler olmaları.