#YüzyılınSeçimi

21 Şubat 2023 - 12:07

6 Şubat’ta Kahramanmaraş’ta art arda meydana gelen yıkıcı depremler, yurttaşlar arasında yeniden dev bir dayanışma duygusu oluşmasına, kardeşliğin hatırlanmasına vesile oldu. Ancak siyasal zeminde bakıldığında Türkiye hâlâ hemen her konuda en az iki kampa bölünmüş durumda. Bu bölünmüşlüğe rağmen tüm kesimlerin hemfikir olduğu bir başlık var: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 14 Mayıs 2023 günü yapılacağı açıklanan genel seçimin “yüzyılın seçimi” olduğu...

Depremden etkilenen 11 ilde üç ay süreyle ilan edilen Olağanüstü Hâl, (son olarak Elazığ’ın eklenmesiyle OHAL ilan edilen illerin sayısı 11’e çıktı) bu illerde meydana gelen yıkım ve kayıplar göz önüne alındığında sağlıklı bir seçim yapılmasını mümkün kılar mı belirsiz. Bu haber hazırlandığı sıralarda seçimin ertelenmesi tartışması sürüyordu. Muhalefet, yapılması yönünde baskı oluşturmaya çalışırken iktidar kanadından erteleme imaları geliyordu.

Bu tartışmalar, imalar olsa da iktidardan muhalefete hatta dış basına; hemen herkes, bu seçimin “Yüzyılın Seçimi” olduğunu dile getiriyor. Görünen o ki depremler esnasında yaşanan maddi ve manevi kayıplar depremler sonrasında da devam edecek. Keza karşı karşıya kalınan tablo ilk günden yerel ve merkezî sorumlulukların da tartışılmasını beraberinde getirdi. Bu durum hâliyle seçimi daha da önemli kılıyor. “Yüzyılın Seçimi”, sosyal medyada popüler etiket dahi oldu. Gönderme sadece 2023’ün Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılı oluşuna değil. 2023, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara gelişinin de 21. yılı.

Bu süre, AKP’yi Türkiye’de kesintisiz ve tek başına en uzun süre iktidarda kalan parti konumuna getirdi. 21 yılda toplumun farklı kesimleri ötekileştirildi, dışlandı veya baskı altına alındı. Hekimler, akademisyenler, yazarlar, sinemacılar, hak savunucuları, feminist kadınlar, gazeteciler, avukatlar ve daha pek çok meslekten insan hedef oldu. Dışlanan bu kesimlerin önemi depremler nedeniyle bir kez daha hatırlandı. Devletin atıl kaldığı kritik ilk günler başta olmak üzere alanında uzman bireylerin, kurumların müdahalesinin önemi kendini gösterdi.

TÜİK 2019’dan bu yana sayıları açıklamıyor ama meslek sahibi genç yetişkinler ile öğrenciler, geleceğini her geçen gün daha fazla yurt dışında arıyor. Türk hekimlerin beyin göçü, dünyanın saygın tıp dergisi The Lancet’te geçen yıl makale olarak yayımlandı. 2022’nin ilk 7 ayında bin 402 doktorun ülkeyi terk ettiği bilgisine yer verilen makalede, yıl sonuna kadar sayının 3 bine ulaşmasının beklendiği belirtildi. Bu, Türkiye’den ayrılan doktor sayısının 2012’ye göre 50 kat arttığı anlamına geliyor. Bugün pek çok aydın da yaşamını yurt dışında sürdürüyor. Bu isimlerden biri olan gazeteci-yazar Ece Temelkuran, 3 Şubat 2023 tarihli Gazete Oksijen’deki köşesinde şöyle soruyordu: "14 Mayıs tarihi telaffuz edildiğinden beri kaç kişi İstanbul bileti bakmaya başladı? ‘Dönsek, biz de bir ucundan tutup memleketi güzelce yeniden kursak’ diye başlayan bir cümlenin, gidenlerin kalbinden bir bacağı sakat bir serçe havalandırdığını kabul edelim. Kaç kişiyiz o serçenin peşinden gidecek?"

2023 seçimi, tüm bu nedenlerle Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yola nasıl bir yönetimle devam edeceğimize karar vereceğimiz, kritik bir önem taşıyor. Seçimin önemi, yabancı basında dahi manşetlere taşınıyor. İngiltere’de yayımlanan haftalık The Economist dergisi, Ocak 2023 sayılarından birinin kapağına taşıdı Türkiye’nin seçimini. Dosyanın girişinde şöyle deniyordu:

"Bu özel sayı, Türkiye demokrasisinin hasar görmüş olsa da yerinde durduğunu ve seçimin sonucunun bugünden kesin olmadığını savunuyor. Ancak riskler daha yüksek olamazdı. Bir beş yıl daha sürecek 'Erdoğancılık', ülkeyi daha açık bir şekilde otokrasiye doğru itecektir. Erdoğan’ın başkanlığını yaptığı himaye ağları şimdiden o kadar sağlam ki Türkler hükûmetin iktidarda kalmak için aşırı uçlara gidebileceğinden korkuyor. Ayrıca, Erdoğan’ın yirmi yıllık iktidarından sonra, onsuz bir ülkenin nasıl görünebileceğini hayal etmekte zorlanıyorlar. Türkiye’de olup bitenler dünyayı, özellikle de Avrupa’yı ilgilendiriyor. Ukrayna’daki savaş, ülkenin Rusya ile belirsiz ilişkisine rağmen Türkiye’nin NATO ve Karadeniz güvenliği için önemini vurguladı. Avrupa Birliği için Türkiye, aşırı İslamcılığa ve yasa dışı göçe karşı her zaman güvenilir olmasa da ilk savunma hattı. Türkiye’nin AB ile komadaki üyelik müzakereleri, Avrupa hükûmetlerini ülkenin insan hakları sicilini hafife almaya ve bunun yerine sınır güvenliği ve istihbarat iş birliği gibi konulara odaklanmaya teşvik ediyor. (...)

Bu yıl Türkler, Atatürk’ün işgalci Yunan ordusunu, İngiliz, Fransız ve İtalyanları püskürterek Türkiye Cumhuriyeti’ni ilan ettiği ve ilk cumhurbaşkanı olduğu günün yüzüncü yılını kutlayacak. Atatürk bugünün Türkiye’sini görse ne düşünürdü acaba? Her ofiste ve sınıfta portresini, tişörtlere işlenmiş imzasını ve yaklaşık 85 yıl önce öldüğü her 10 Kasım’da ülkenin dikkatini çektiğini görmekten kesinlikle etkilenirdi. Topallayan bir tarım ekonomisinden bölgesel bir güç merkezine ve kıta Avrupa’sının en kalabalık ülkesine dönüşmesi karşısında hayrete düşerdi. Ama tanıdık pek az şey bulurdu. Mart 2003’te başbakan, ardından Ağustos 2014’te cumhurbaşkanı olan Erdoğan, neredeyse 20 yıl boyunca ülkenin en hâkim figürü oldu. İslamcı gündemine dair ilk korkular abartılmış olabilir ancak otokratik eğilimi her zamankinden daha net hâle geldi. Türkiye’nin şu anda, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı, başbakan, parti başkanı ve fiilen Merkez Bankası başkanı rollerini birleştirmek için kullandığı bir icra başkanlığı var. Bir zamanlar büyük bir siyasi aktör olan ordunun rolü kısıtlanıp yeniden tanımlandı. Erdoğan’ın Batı’dan özerkliği ödüllendiren ve silahlı müdahaleyi destekleyen yeni bir dış politikası ve düşük faiz oranlarını dörtnala koşan enflasyonun nedeni değil çaresi olarak gören yeni bir ekonomik modeli var."

Siyasilerin ne dediğini, ne düşündüğünü, onlara göre 2023 seçiminin önemini her gün medyadan izliyoruz. Peki son 20 yılda hırpalanan, aşınan, tahribata uğrayan kesimlerin temsilcileri ne diyor? Onlara göre 14 Mayıs 2023 neden önemli? Bu sayımızda yargıdan eğitime, iklimden medyaya farklı alanlardan isimlere sorduk, Türkiye’nin seçim tarihine de kısaca baktık.

Ancak son bir not olarak şunu da söylemek isteriz. Bu dosya hazırlanırken henüz Maraş depremleri ile sarsılmamıştık ve sistemin ataleti, hatta sistemin bu kadar sorunlu olduğu gerçeği tüm çıplaklığıyla önümüze böyle serilmemişti. Yorumların bu bilgiyle değerlendirilmesini okuyucularımızdan rica ederiz.

Canan Güllü

"Mücadelemiz geleceğe mirastır"

Canan Güllü, Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı

"Cumhuriyet’in kuruluşundan önce, Osmanlı’da 1850’li yıllardan itibaren kafes arkasında başlayan eşitlik mücadelesinin 100 yıl önce hedefine ulaşarak yasal bir kılıfa büründüğü başlangıç noktasıdır 1923.

Kadınları birey gören başlangıç noktası, anayasada eşitliği kabul eden bir süreçle zamanın ruhuna göre kadın hareketi ile ivmelenerek güçlenmiş, bugünlere gelmiştir.

Bugünlerin karabasan gibi üzerimize çöktüğü, iktidar tarafından dünün kazanımlarının tırpanlanarak bizi geri götürecek kararların alındığı bir zaman Cumhuriyetimizin 100. yılı.

Ancak 2023, aynı zamanda bize geçmiş mücadelemizin sürdürülebilir sorumluluğunun arkasında durarak, dönemsel yoldan çıkışlara göğüs germe kararlılığını taşıdığımız bir zaman dilimi.

Türkiye’nin tüm kaynaklarının iktidar tarafından sömürüldüğü bir dönemde, sadece kadınlar değil, tüm vatandaşlar bakımından içinde bulunduğumuz karanlıktan ve yozlaşmadan çıkmanın yolu, yeniden örgütlü mücadele, toplumsal uzlaşı ve kuşaklararası barış ile kitlesel olarak hareket etmek. Diğer bir tabir ile Cumhuriyet’in yüzüncü yılı, Türkiye’nin siyasi konjonktüründe, 1923 yılının mücadeleci yapısından ilham alarak eşitlik, özgürlük ve insan hakları çerçevesinde Türkiye’nin ikinci asrına aydınlık bir adım atılmasının zeminidir.

Geçmişimizden aldığımız mücadele gücümüzü ikinci yüzyıla başlarken daha geniş kitlelere yaymak boynumuzun borcudur.

Kadınların ikinci yüzyıldan beklentilerini gerçeğe dönüştürecek, bu yönde ilerlemelerini sağlayacak gücünden kuşkumuz yok. Bununla birlikte hatırlanmalı ki iktidar sistematik olarak kadınları ikincilleştirmek için tüm gücünü kullandı. Kadınlar adına eşitsizlik yollarına döşenen taşlar olarak gördüğümüz kararlar, hak ihlalleri ve kadın kazanımlarına yönelik olumsuz müdahalelerin hatırlanması ve tarihe not düşülmesi gelecek nesillere rehber olması adına önemlidir.

Tüm bu girişimler hiçbirimizi korkutmasın. Parlamentodaki sayısal üstünlük ile ideolojik karşı devrim adımları olarak nitelenebilecek çabalara karşı tek ve güçlü ses olarak karşı duran kadınlar var ve var olmaya devam edecekler.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci yüzyılında kadınların beklentisi demokratik, laik, çağdaş ve eşit hukuk devletinin temellerinin sağlamlaştırılması, kadınların eşitlik ve özgürlük için yaptıkları çağrının ulusal ve uluslararası yankı bulmasıdır.

Geçmişimizden aldığımız mücadele gücümüzü ikinci yüzyıla başlarken daha geniş kitlelere yaymak boynumuzun borcudur.

Siyasetin eril dilini değiştirip temsilde eşitlik sağlama adına da büyük yol alarak genel ve yerel seçimlerde kadınların listelerde seçilebilecek yerlerden aday olmasını sağlama kararlılığımızı artık siyasi partiler de biliyor. Bilmek durumundalar çünkü nüfusun yarısını oluşturan kadınlar olarak ülkenin geleceğine sahip çıkmanın kaçınılmaz olduğunun farkındayız.

Kadınlar olarak eğitime erişimin, istihdamda yer almanın tüm koşullarının sağlandığı bir yüzyıl hayal ediyoruz. Halkına güvenerek ve mücadelesine katarak, bize Cumhuriyet ile eşit ve özgür bir ülke yaratan kurucu lider Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar kalacağını unutmadığımızı göstermeye devam edeceğiz. Ve geçmişin kadın mücadelesi emekçilerinin bize miras bıraktığı mücadele azmini yitirmediğimizi, emanetlerine selam olsun diyerek sahip çıktığımızı, mücadelenin devam edeceğini ve geleceğe miras bırakılacağını herkesin bilmesi ve unutmaması için çabalayacağız."

1 Temmuz 2021’de Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden resmen çıktı

Eşitsizliğin kronolojisi

- 2012’de getirilen 4+4+4 sistemi, kız çocuklarının örgün eğitimin dışında kalması sonucunu doğurdu.

- 7 Nisan 2012’de Millî Eğitim Bakanlığı dinî eğitim veren yurt ve pansiyon açan kurumların denetiminden sorumlu olmaktan çıkarıldı ve bu görev Diyanet’e verildi.

- 30 Nisan 2013’te dinî vakıf ve cemaatlerin açtığı kurs, yurt ve okullarda istismarlar ve sorunlar kamuoyu gündemindeyken TCK’de yapılan bir değişiklikle kanuna aykırı eğitim kurumu açmak ve işletmek suç olmaktan çıkarıldı.

- 31 Temmuz 2013’te Resmî Gazete’de yayınlanan yeni Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği, 1964’ten beri yürürlükte olan ve “Evli, nişanlı olanlar okula öğrenci olarak alınmazlar. Öğrenci iken evlenen ve nişanlananların okulla ilişkileri kesilir” şeklinde bir düzenleme içeren eski yönetmeliği ortadan kaldırdı. Yeni yönetmeliğin 28. maddesi “Evli olanların kayıtları yapılmaz. Öğrenci iken evlenenlerin kayıtları silinerek okulla ilişkileri kesilir” diyor. Yönetmelik liseye kayıt yaşını da 20’den 18’e indirdi. Böylece ortaöğretim öğrencilerinin nişanlanmasının önündeki engel kaldırıldı. Aynı yönetmelikteki evli öğrencilerin açık öğretim lisesine yönlendirilmesi düzenlemesiyle lise çağlarında evliliğin önü açıldı.

- Mayıs 2015’te Anayasa Mahkemesi, resmî nikâh olmadan dini nikâh kıyan imam ve çiftlere ceza verilmesini öngören TCK maddesinin kaldırılmasına karar verdi. Türk Ceza Kanunu’nun “Aile Düzenine Karşı Suçlar” başlıklı 230. maddesinin 5. ve 6. fıkraları iptal edildi. Maddeler şöyle diyordu: “Aralarında evlenme olmaksızın, evlenmenin dinsel törenini yaptıranlar hakkında iki aydan altı aya kadar hapis cezası verilir. Ancak, medeni nikâh yapıldığında kamu davası ve hükmedilen ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar.” “Evlenme akdinin kanuna göre yapılmış olduğunu gösteren belgeyi görmeden bir evlenme için dinsel tören yapan kimse hakkında iki aydan altı aya kadar hapis cezası verilir.” Bu hamle, “Çocuk yaşta evliliklerin önünü açan karar” olarak tarihe geçti.

- Kasım 2015’te Anayasa Mahkemesi yine bir yasa iptaliyle “Çocukların cinsel ilişkiye rıza yaşının” 15’ten 12’ye indirilmesinin önünü açtı. Karar, 2 Aralık 2016 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 6763 sayılı kanun ile yürürlüğe girdi. Temmuz 2016’da Anayasa Mahkemesi, çocuklara yönelik cinsel istismar suçunu düzenleyen TCK’nin 103. maddesindeki “15 yaşını tamamlamamış her çocuğa karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranışın cinsel istismar sayılacağına” ilişkin hükmü iptal etti. Bu iptale kadar, TCK’nin çocuk istismarını düzenleyen 103. maddesine göre, “15 yaşını tamamlamamış her çocuğa karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış”, cinsel istismar sayılıyordu.

- Kasım 2016’da dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, cinsel istismar suçunda mağdurla failin evlenmesi durumunda cezayı ortadan kaldıran utanç önergesini “küçüğün rızası” diyerek skandal bir şekilde savundu.

- 2 Aralık 2016 tarih ve 29906 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan Ceza Muhakemesi Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 13’ncü maddesi ile cinsel suçlara 12 yaş kademelendirmesi getirildi. “Cinsel ilişkiye rıza yaşı” 12’ye düşürüldü.

- 2017’de yapılan bir yönetmelik değişikliğiyle çocuk istismarlarını en çok açığa çıkaran meslek grubu olan rehberlik öğretmenlerinin görev tanımı değiştirildi.

- Mayıs 2017’de, çocuklara yönelik cinsel istismarın ve şiddetin önlenmesi amacıyla Meclis’e sunulan araştırma önergesi, AKP’li vekillerin ret oyu kullanması sonucu reddedildi.

- Aralık 2017’de, müftülüklere resmi nikâh kıyma yetkisi veren düzenleme tüm toplumsal tepkilere rağmen Meclis’te onaylanarak yürürlüğe girdi. Böylece din adamları aile hukukuna karışabilecek özneler haline getirildi.

- Şubat 2018’de, Adana ve Antalya’da beş yaşın altındaki iki çocuğun istismarının yarattığı büyük tepki üzerine, çocuk istismarında cezaların artırılması yeniden gündeme getirildi. Mart ayında Meclis gündemine gelen çocuk istismarıyla ilgili özel komisyon kurulması talebini Meclis başkanlığı “önerinin nitelikli olmadığı” gerekçesiyle reddetti.

- İlk olarak 2016 yılında Meclis’e getirilen ve tepkiler üzerine geri çekilen, çocuk cinsel istismarı suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 103. maddesi ile ilgili af girişimi 2020 yılı Nisan ayında koronavirüs salgını sebebiyle çıkan afla yeniden gündeme getirildi ve çocuk istismarına evlilikle af, tasarıya eklenilmesi istendi. Ancak yasalaşmadı.

- Çocuk istismarına evlilikle af konusu Mayıs 2021’de tekrar Meclis gündemine getirildi. Kadına Yönelik Şiddetin Araştırılması Komisyonu’na Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu adına davet edilen Başkan Süleyman Arslan; kadına yönelik şiddetin erkeklerin birbirine karşı şiddetinden farksız olduğunu ve 15 yaşındaki çocukların nikâhının ‘insan hakkı’ olduğunu savundu.

- 1 Temmuz 2021’de Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden resmen çıktı.

- Aralık 2022 itibariyle Anayasa’nın laiklik ilkesini dikkate almayan bir Anayasa Değişikliği teklifi Anayasa komisyonunda görüşmeye açıldı. Anayasanın 24. (din ve vicdan hürriyeti) ve 41. maddelerinin (ailenin korunması ve çocuk hakları) düzenlenmesi planlanıyor. Kadın örgütleri teklife karşı çıkıyor.

Gökhan Durmuş

"Gazeteciler toplum gözünde güvenilmez insanlara dönüştürüldü"

Gökhan Durmuş, Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı 

Son 20 yılda Türkiye’de medyanın geçirdiği dönüşümü ve içinden geçtiği sorunları özetleyebilir misiniz?

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından itibaren birçok alanda köklü değişimler yaşandı. Ancak medyadaki değişim AKP açısından öncelikliydi. Bu değişimle birlikte diğer alanlardaki değişimi daha kolay yaptılar. AKP’nin tek başına iktidar olduğu 2002 yılında yaptığı ilk şey, o seçimlerde kendisine rakip olan Genç Parti Başkanı Cem Uzan’ın medyasına el koymak oldu. Cem Uzan’ın siyasette hiçbir geçmişi olmamasına rağmen medyasını kullanarak büyük bir oy potansiyeline kavuşması, AKP için medyayı birinci öncelik hâline getirdi. Star grubuyla başlayan el koymalar Sabah, Milliyet, Hürriyet, ATV, CNN Türk gibi kurumlarla devam etti.

Elbette bunları konuşurken TRT ve AA’daki değişimleri de görmek gerekiyor. Bu iki kamu kurumu, kamu yayıncılığını değil iktidar yayıncılığını önceliği hâline getirdi. Tüm bu operasyonlarla AKP 20 yılda medyanın yüzde 90’ını kontrolü altına aldı. Bir parantez de Gülen medyası için açmak gerekiyor. Bugün FETÖ terör örgütü diye tarif edilen Gülen medyasının uzun yıllar AKP’nin ülkeyi antidemokratik bir ülke hâline getirmesine hizmet ettiğini de unutmamak gerekir. Beraber yürüdükleri yollarda basın özgürlüğünü adım adım yok ettiler. 2008’lerde başlayan KCK ve Ergenekon operasyonlarıyla onlarca gazeteci tutuklanarak cezaevlerine gönderildi. Medya sahipliğindeki el değişikliği iktidarı tatmin etmediğinden gazetecilik mesleğinin itibarını yok eden politikalar uygulanmaya başlandı. Tutuklanan, terörist ilan edilen gazeteciler toplum gözünde güvenilmez insanlara dönüştüler. FETÖ darbe girişiminin ardından gazetecilere yönelik ikinci büyük saldırı dalgası yaşandı. FETÖ medyasına yönelik gibi başlayan dalga, muhalif tüm kesimlere yönelen bir saldırıya dönüştü. Basın İlan Kurumu yapısı değiştirilerek iktidarın sopası hâline geldi. RTÜK ceza merkezine dönüştü. Geldiğimiz noktada basın özgürlüğünün yok edildiği, toplumun güvenini kaybeden, yüzde 90’ının iktidar propagandası yaptığı, 44 gazetecinin tutuklu olduğu bir ülke yaratıldı.

Medya alanında yapılan son yasal düzenlemeler ve mevcut sahiplik yapısı ile seçime gitmek, sonuçlar üzerinde ne kadar etkili olacak sizce?

AKP iktidarı geçmiş üç seçimi de medyanın büyük desteği ile kazandı. Türkiye’de toplumun büyük çoğunluğunun hâlâ medyadan öğrendiklerine güvendiği bir ortam var. Ancak şunu da görmek gerekiyor: Medyadaki bu değişim nedeniyle sosyal medya kullanımının arttığı, haberciliğin artık bu mecralarda yapıldığı bir ülke de olduk aynı zamanda. Bu sebeple Ekim 2022’de çıkarılan Sansür Yasası, iktidar için müdahale edilmesi gereken en önemli alan olmuştu. Çünkü medyada konuşulamayan konular sosyal medyada ülkenin birinci gündemine oturur hâle gelmişti. Bu sebeple seçim öncesinde sosyal medya alanı kontrol altına alınması gereken bir alandı ve ilk tutuklamasını da yaşadık. Artık toplum sosyal medya hesaplarından paylaşım yaparken cezaevine girme ihtimalini hesaplayarak yapacak. Geçen seçimlerde gördük ki bu medya gücü ile iktidar seçim akşamı önce zaferini ilan edecek ama gerçekten sandıklar korunursa bir gün sonra iklim değişecek. Medyaya güvenerek sevinilmeyecek ya da üzülünmeyecek bir seçime gidiyoruz.

Gazeteciler açısından 2023 seçimleri ‘kalemlerini kendileri mi oynatacak yoksa başka birileri mi oynatacak’, bunun seçimi olacak.

Mayıs 2023 seçimleri için herkes “Yüzyılın Seçimi” diyor. Cumhuriyet’in 100. yılına denk gelmesi dışında bu seçimi bu kadar önemli kılan nedir? Bu soruya medya ve basın özgürlüğü alanından bakarak cevap verebilir misiniz?

Türkiye toplumu uzunca bir süredir ortadan ikiye ayrılmış durumda. Bu kutuplaşma hâli 2023 seçimlerini bu kadar önemli hâle getirdi. Çünkü bir taraf Cumhurbaşkanlığı sisteminin devam etmesini isterken, diğer taraf parlamenter sisteme geri dönüşü savunuyor. 2023 seçimleri “Türkiye’nin kaderine bir kişi mi karar verecek yoksa halkın seçtiği milletvekilleri mi karar verecek” seçimi. Medya açısından bakacak olursak mevcut iktidarın kaybetmesi durumunda yeniden bir yapılanma kaçınılmaz. Medya sahipliği konusunda bir değişim yaşanırken basın ve ifade özgürlüğü alanında da değişim olacak. Özellikle muhalefet liderlerinin basın ve ifade özgürlüğü söylemlerine baktığımızda bunu görüyoruz. Gazeteciler açısından 2023 seçimleri “Kalemlerini kendileri mi yoksa başka birileri mi oynatacak”, bunun seçimi olacak.

Türkiye tarihinde basın için bu derece önemli, kader tayin eden başka bir seçim oldu mu sizce?

Türkiye’de basın tarihine baktığımızda tek parti yönetimlerini, darbeleri bile değerlendirdiğimizde böylesine kötü bir dönem yaşanmadı. Gazeteciler üzerinde böylesine topyekûn bir saldırı dönemi olmadığı için bu seçim çok önemli.

Seçim sonrası bir değişim olması durumunda medyadaki mevcut tahribatın toparlanması, yeni bir medya düzeni kurulmasının önünde zorluklar var mı, bunun için ne kadar zamana ihtiyaç var?

Yıllardır yaratılan tahribatın düzeltilmesi elbette bir günde olmayacak ancak yapılacak yasal düzenlemeler ile çok da uzun sürmeyeceğini düşünüyorum. Basın Kanunu başta olmak üzere BİK, RTÜK kanunlarında yapılacak değişiklikler, medya sahiplerinin kamu ihalesine girmesini engelleyecek düzenlemeler ile kısa bir süre içerisinde düzelmeler olur. Fakat toplum gözünde gazetecilik mesleğinin yeniden itibar kazanması, güvenilir görülmesi ne kadar sürer bunu kestiremiyorum açıkçası.

Feray Aytekin Aydoğan

"Kamusal ve laik eğitimi kaybettik"

Feray Aytekin Aydoğan, Veli-Der Başkanı

Eğitim sisteminin iki tarafında da sorumluluk üstlendiniz. Geçmişte Eğitim-Sen Genel Başkanı’ydınız, şimdi Veli-Der’de görev yapıyorsunuz. Her iki bakış açısıyla, Türkiye’de eğitimin son 20 yılını nasıl değerlendirirsiniz?

Kamusal, laik eğitim hakkı Cumhuriyet’in ilerici değerlerini temsil eden en temel ilkelerdendi. Özellikle 80’li yıllardan itibaren, özelde ise son 21 yılda laik, kamusal eğitim ciddi oranda tahrip edildi. Yaşanan tahribatın iki temel hattı, piyasalaştırma ve eğitimin dinselleştirilmesi. Laik eğitimin ortadan kaldırılması kesintisiz olarak hayata geçirildi. Müfredat değişimi, sınav sistemi değişiklikleri, okullaşma politikaları, eğitime ayrılan bütçe, özetle atılan tüm adımlar iki hattı hedefleyerek atıldı. Kamusal eğitimi, laik eğitimi kaybettik.

Temel gündem çocukların açlığı 

Eğitim sisteminin öncelikli sorunlarını nasıl sıralarsınız?

Salgın ve devamında zamlar, ekonomik kriz ile artan yoksulluk en çok çocukları etkiliyor. Salgınla, yoksullaşmayla birlikte eğitimde eşitsizlik devasa boyuta ulaştı. Öyle günler yaşıyoruz ki, artık çocukların eşit eğitim hakkını bile konuşamıyoruz. Çünkü temel gündemimiz çocukların açlığı. Altı yaşında bir çocuğumuzun yetersiz beslendiği için yaşamını kaybettiği günleri yaşıyoruz. Bu acı gerçeğe rağmen ücretsiz okul yemeği talebi “maliyet hesabı” gerekçesiyle yok sayıldı. Yaklaşık iki yıldır Veli-Der’in ve toplumsal muhalefetin sürdürdüğü mücadele sonucunda ücretsiz okul yemeğinin yalnızca okul öncesi eğitim ve taşımalı eğitimden yararlanan öğrencilerin devam ettiği pansiyonlu okullarda dağıtılacağı sınırı ile bir açıklama yapıldı.

Ancak açlık, yoksulluk bu denli artmışken bu sınırda bir adımın çocukların ihtiyacını karşılayamayacağı çok açık. 2020 verilerine göre ülkemizdeki çocukların yüzde 44,3’ü yoksulluk ve açlıkla karşı karşıya. Son üç yılda yoksulluğun artması, en iyimser tahminle bile bu oranın yüzde 50 olduğunun yani en az her iki çocuğumuzdan birinin açlıkla karşı karşıya kaldığının kanıtı. Tüm okullarda, üniversitelerde acilen ücretsiz yemek uygulaması başlatılmalı.

Kitlesel okul terki yaşanıyor

MEB’in TBMM’de açıkladığı verilere göre ilkokulda 11 bin 654, ortaokulda 28 bin 421, lisede 240 bin 668 öğrenci örgün eğitim dışına çıktı. Asıl gerçek ise çok daha vahim. Kitlesel okul terki yaşanıyor. TÜİK 2022 verilerine göre 15-19 yaş aralığında 856 bin öğrenci örgün eğitim dışına çıktı. Bu çocuklarımızın 556 bini kız çocukları. MEB’in açıkladığı son örgün eğitim istatistiklerinde ise 5-17 yaş grubunda 1 milyon 200 bin 892 çocuk örgün eğitim dışında. Devamsızlar ve okul kaydı olup gitmeyenler bu sayıya dâhil değil. Sağlık sorunu gibi istisnai durumlar üzerinden tarif edilen ancak yirmi yıllık eğitim politikaları sonucunda olağanlaştırılan açık öğretimde kayıtlı öğrenci sayısı ise 1 milyon 738 bin 198’e ulaştı. Çocuklar, yoksulluk kaynaklı olarak okullarını kitleler hâlinde terk etmek zorunda bırakılıyor. Söz konusu olan kamusal eğitim hakkı olduğunda bütçe yok deniliyor, çocukların en temel hakları üzerinden maliyet hesabı yapılıyor. Bütçe ve kaynak var ancak tercih kamusal eğitimden yana kullanılmıyor.

"İş kazası" yaşayan öğrenciler 

Mesleki eğitim merkezleri adı altında kâğıt üzerinde haftada yalnızca bir gün okulda gösterilen, gerçekte ise hafta boyunca iş yerlerinde çalıştırılan çocuk sayısı son bir yılda 159 binden 1 milyon 300 bine ulaştı. Ayrıca mesleki eğitim verilen kurumlarda çocuklarımız yaşam riski ile de karşı karşıya bırakılıyor. 2013’te meslek liselerinde, okul ortamında ve işletmelerde 239 “iş kazası” yaşanmışken 2019’da bu sayı 2 bin 385 oldu. Ayrıntılı veri olmadığı için çocukların hangi “kazaları” yaşadığını bilmiyoruz. Mesleki eğitim merkezlerinin 9., 10. ve 11. sınıflarında okuyan çocuklara verilen asgari ücretin yüzde 30’u, 12. sınıflardaki çocuklara verilen asgari ücretin yarısı olan rakamlar kamu kaynaklarından karşılanıyor. Özel meslek liselerinin sahiplerine ise teşvik adı altında her yıl milyonlarca lira aktarılıyor. Oysa mesleki eğitim merkezlerindeki çocuklara verilen ücretler karşılıksız eğitim desteği/bursu olarak verilmeli, çocukların okullarına geri dönüşü sağlanmalı. Özel meslek liselerine verilen teşvik son bulmalı. Bugüne kadar özel meslek lisesi sahiplerine verilen ücretler geri alınmalı, bu rakamlar açlık ve yoksulluk sınırı altında yaşayan ailelerin çocuklarına eğitim desteği/bursu olarak verilmeli. Eğitime yeterli bütçe ayrılmalı.

Laik eğitim tamamen ortadan kaldırıldı 

Laik eğitim tüm çocuklarımızın hakkıdır. Zorunlu imam hatipleştirme, müfredat değişimi, okullaşma politikası, sınav sistemi değişiklikleri, tarikatlarla eğitimde yapılan protokol, iş birlikleri ile laik eğitim tamamen ortadan kaldırıldı. Ülke genelinde yapılan tüm araştırmalarda görülüyor ki çocukların, velilerin birincil tercihi akademik liseler, yani fen liseleri ve Anadolu liseleri. Her öğrenci için eşit, nitelikli, kamusal, laik eğitim hakkı anayasal ve evrensel bir hak. Her çocuğun istediği okulda eğitim görme hakkı var. Liseye geçişte sınav kaldırılmalı, zorunlu imam hatipleştirme, zorunlu meslek liselileştirmeye son verilmelidir.

Eğitim bir kamu hizmetidir, sosyal devletin sorumluluğudur ve kamu emekçileri eliyle yürütülmelidir. Hiçbir isim –vakıf, dernek– adı altında yapılara ve eğitimci niteliği olmayan kişilere teslim edilemez. Eğitimde dernek, vakıf gibi isimler adı altında imzalanan protokol ve iş birliklerine son verilmelidir.

Yıllardır kamunun kaynakları kamu okullarına, üniversitelerine değil, özel öğretim kurumlarına veya dernek, vakıf gibi yapılara aktarıldı. Halka ait kaynaklar geri alınmalı, bu yerler kamu okullarına, kamu yurtlarına, kamu üniversitelerine dönüştürülmelidir.

Köy okulları kapatılıyor

Son Millî Eğitim Şûrası sonrası alınan kararla, okul öncesi dinî eğitim yaşı 4’e düşürüldü. Aslolan çocuklarımızın üstün yararıdır. 4-6 yaş arası çocuklarımız bilişsel, psikolojik gelişim açısından soyut bilgiyi öğrenme döneminde olmadığı için bu sürecin uygulanması yaşamlarında telafisi olmayan sonuçlara yol açar.

2002-2022 döneminde 19 bin 708 köy okulu kapatıldı. Eğitime erişim en temel hak olmasına rağmen köylerde yaşayan çocuklar okulsuz, öğretmensiz bırakıldı. Taşımalı eğitime mecbur kaldı. 2022 verilerine göre norm açığı 120 bine ve ücretli öğretmen sayısı 86 bine yaklaştı. 20 bine yakın köy okulunun kapatılması ile öğretmen ihtiyacı her dönemden daha fazla artmasına rağmen yeterli öğretmen ataması yapılmadı. Çocuklar öğretmensiz, ataması yapılmayan öğretmenler ise özel okullarda asgari ücretin dahi altında veya başka işlerde açlık sınırı altında çalışma koşulları ile baş başa bırakıldı. Geleceğine dair umudu kalmayan öğretmenlerden yaşamına son verenler oldu.

Öğretmenlerin itirazlarına rağmen Öğretmenlik Meslek Kanunu, 3 Şubat 2022’de yasalaştı ve sonrasında kariyer basamakları sınavı gerçekleştirildi. Öğretmenler aday, uzman, başöğretmen olarak ayrıştırıldı. Eşit işe eşit ücretin kalkması ile birlikte tüm olanaksızlıklara rağmen tarifi imkânsız emekler veren öğretmenlerde, velilerde, öğrencilerde ciddi kırılmalar oldu.

Bu sorunların çözülmesi için ne kadar zaman gerekir? Ya da kaç nesil öğrenci geçer?

Eğitimde tahribat çok ağır. Kadrolaşma politikalarından öğretmen alımı ve biçimine, mülakat, güvenlik soruşturmaları, arşiv araştırmaları adaletsizliğine, Öğretmenlik Meslek Kanunu ile yaratılan eşitsizliğe, müfredat, okullaşma politikaları, sınav sistemi değişikliklerine eğitimin paralılaştırılması ve laik eğitimin tamamen ortadan kaldırılmasını amaçlayan politik tercih ciddi bir yıkım yarattı. Ancak umutsuzluğa hiç gerek yok. Mesele tercih meselesi. Mesele kamu kaynaklarının, bütçenin özelleştirme veya dernek, vakıf adı altında yapılardan yana mı kamusal eğitimden yana mı kullanılacağı meselesi. Bu memlekette bu tercihin öğrencilerden, öğretmenlerden, memleketin geleceğinden yana olması için yıllardır mücadele edenlerin kararlılığı kısa süre içinde demokratik bir planlama ile alanın tüm öznelerinin söz ve karar süreçlerinde bulunmasını esas alarak bir değişimi mutlaka başarır.

Yüzyılın seçimi ve gelecek yüzyılın seçimi 

Eğitim sisteminin geleceği bakımından 14 Mayıs’taki seçimin “yüzyılın seçimi” olduğu iddiasına katılır mısınız?

Kesinlikle. Seçimin ötesinde bir referandum yaşayacağız. Karanlıktan yana mı, aydınlıktan yana mı bir gelecek oylanacak. Yüzyılın ve gelecek yüzyılın oylaması yaşanacak.

Ekoloji hareketi bir konferans düzenleyerek seçimler öncesi bir manifesto yayımladı ve taleplerini sıraladı. Eğitim camiasının böyle bir hazırlığı var mı? Seçim sonrasından beklentileriniz neler?

Ekoloji mücadelesinde gençler; köylerde, kırsal kesimlerde kadınlar ciddi bir mücadele deneyimi biriktirdi bu topraklarda. Memleketin her yerindeki direnişlerde de mutlaka öğretmenlerden, eğitim emekçilerinden bu direnişlere omuz verenler oldu. Seçimin öncesi, kalan üç ay sonrasını da belirleyecek. Çok zor yıllar, günler, büyük acılar yaşadık. Ama yıllardır inatla mücadele edenler olarak asla vazgeçmedik. Şimdi ve seçim sonrası da her zamankinden daha da güçlü yan yana olma, birbirimizin ellerinden daha da sımsıkı tutmanın zamanı. Halkın, eğitim emekçilerinin muhalefeti olmadan olmaz. Geleceğimizi “kurtarıcı”lara havale edemeyiz. Asıl değişim ve umut hepimizin inadında, kararlılığında, mücadelesinde saklı.

EKOLOJİ GRUPLARININ İSTANBUL GÖZTEPE PARKI’NDAKİ EYLEMİ

Ekoloji hareketi de seçime hazırlanıyor: 

"Programında ekolojiye yer vermeyenleri deşifre edeceğiz"

İstanbul’da, 21 Ocak 2023’te, 70’ten fazla ekoloji örgütünün çağrısı ve 100’den fazlasının katılımıyla Ekoloji Hareketleri Konferansı gerçekleştirildi. Jeotermal karşıtı hareket, nükleer karşıtları, İkizdere’de Akbelen Ormanı’nı, Kazdağları’nı, Marmaris Kızılbük’ü, İliç’i, İkizdere’yi savunanlar hep oradaydı. 2023 seçimleri öncesi, ekolojik yaşamı esas alan bir program hazırladılar ve taleplerini sıraladılar. Seçimde tavrını ekolojiden yana koyanlar, bir tutum belgesi de yayımladı. Satır başları şöyle:

Biz bir avuç zenginin doğaya, yoksullara, kadınlara, Kürtlere, mültecilere, engellilere yönelik işlediği bu suçlara ortak olmayacağız. Ortak olanları da olmaya niyet edenleri de biliyoruz, hesap soracağız.

Önümüzdeki seçimler, daha önceki seçimlerden farklı olarak Türkiye’de bir rejim tercihi olarak gündeme gelmiş durumda. Yirmi yıllık varlığını ekolojik yıkım ve talanla sürdüren iktidardan kurtulmak için güçlerimizi birleştiriyor ve politik bir özne olarak seçimlerde ortak tutum alıyoruz.

Türkiye’yi bekleyen seçimleri söz ve karar hakkımızı, irademizi yok sayan kayyım siyasetine, tek adam rejimine ve onun yarattığı ekolojik ve toplumsal yıkıma son verilmesi için bir basamak olarak görüyoruz.

Bu seçimde ekolojiyi ve kentleri savunanların, Gezi’de sokağa taşan ve teslim olmayan milyonların iradesi görünür olacak. Savaş yanlısı tüm kesimlerin ekolojik yıkıma katıldığını, doğanın sömürüsünün yeni savaşlara yol açtığını unutmayacağız, unutturmayacağız.

Ancak bizler parlamenter düzenlemelerle ya da iktidardan kurtulmakla ekolojik krizin sönümlenmeyeceğini biliyoruz. O nedenle kentleri, ormanları, dereleri, tüm doğal ve kültürel varlıkları önümüzdeki seçimin ana gündemi yapacağız.

Programında ekolojiye yer vermeyenleri de ekoloji programları yeşil boyamadan ibaret olanları da biliyoruz ve her adımımızda deşifre edeceğiz. Bu konferansta kurduğumuz Çalışma Grubumuz, bütün siyasi partilerin ve ittifakların programlarını ekoloji merceğinden inceleyecek ve siyasi parti ve ittifaklara mesafemizi ilan edeceğiz.

Seçimden sonra da tüm ekolojik zarar ya da yıkım içeren müdahaleleri kayıt altına alacak ve ortak olarak müdahale etmemizi sağlayacak mekanizmaları bugünden başlayarak yaratacağız.

Kapitalist büyümeyi hede eyen, yaşam üzerindeki kararları ve takdiri devlete havale eden her Anayasa yaşamı yok etmeyi meşrulaştırır. Yaşamı özgürleştirmek isteyen bizler, ekoloji hareketleri olarak böyle bir anayasayı müzakere etmiyoruz.

Ekoloji Sözleşmemizin ana ilkeleri şunlar:

> Doğanın haklarını, demokrasiyi ve kadın özgürlüğünü, emeğin özgürleşmesini öne çıkaran bir sözleşme
> Sömürgeci ve ırkçı olmayan, cinsiyetçi olmayan, sömürü ve tahakküme, derinleşmiş ekolojik yıkıma karşı, antikapitalist bir sözleşme
> Aşağıdan yukarıya, yerelden genele, direniş, dayanışma ve enternasyonalizmi esas alan bir sözleşme
> Özyönetimci, hakkın sahiplerinin hakkın gelişmesinde birinci derecede söz sahibi olduğu, yerel ve toplumsal öz örgütlenmelere dayalı bir sözleşme
> Tarihî birikimi ve halkları tanıyan, kültürel hakları ve varlıkları koruyan bir sözleşme
> Doğa ve emek sömürüsüne son verilmesi prensibine dayalı, ekokırımın suç olarak tanındığı ve cezalandırıldığı bir sözleşme
> Seçenlerin seçilmişleri geri çağırma yetkisini tanıyan bir sözleşme

Kentsel dönüşüm

Son 20 yılın şehirlere ettikleri

2002’den bugüne kentsel dönüşümle ilişkilendirilebilecek onlarca yasa tasarısı hazırlandı, bunların büyük bölümü kesinleşerek uygulamaya kondu. Çoğunun gerekçesi, "düzenli ve planlı kentleşme". Fakat aslında tüm bu yasalarla yeni bir kentsel dönüşüm projeleri hukuku, kent hukuku oluşturuldu. Karar verme ve uygulama politikaları merkezîleştirildi. Pek çoğu, kamuoyu tepkisinden kaçınmak için torba yasaların içine saklandı.

Bu onlarca yasa içinde özellikle dördü çok önemli:

2005 tarihli 5366 sayılı Yıpranan Tarihî ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkındaki Kanun: Bu yasa sayesinde kentlerin SİT alanı dâhilinde kalan mahalleleri kentsel dönüşüm projelerine açıldı. Örneğin Fener-Balat-Ayvansaray projeleri bu sayede yapılabildi. İlk bakışta çöküntü bölgesine dönen tarihî alanların ayağa kaldırılması yönünde olumlu adım gibi görünüyordu ancak pek çok örnekte “Yenileme” kavramı, yıkıp yeniden yapmak şeklinde uygulandı, yapılara özgün fonksiyonlarından farklı fonksiyonlar kazandırıldı. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları etkisizleştirilerek belediye ve TOKİ’ye yetki artırımı sağlandı. Yasaya konan bir hükümle, TOKİ’ye bu alanlarda proje uygulama, yapma yetkisi verildi. Mülkünü kendisi yenilemek isteyen mülk sahiplerine, bizim projemizi, bizim seçtiğimiz zamanda, bizim istediğimiz gibi yapacaksın dendi. Ancak parayı nereden bulacaklarına dair bir çözüm/düzenleme sunulmadı. Böylece kentsel dönüşüme yerel halkın katılımı engellendi. Ayrıca yapıların boşaltılması ve yıkımı konusunda çıkabilecek anlaşmazlıkların çözümü olarak da mülk sahiplerinin karşısına kamulaştırma/acele kamulaştırma tehdidi kondu. Kamulaştırmadan korkan mal sahipleri, mülklerini iyi yat veren ücüncü kişilere satıp bölgeden ayrıldı.

2008 tarihli 5793 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (torba yasa): Torba yasanın içine saklanan maddelerle iptal davaları gibi kentsel dönüşümün önündeki engeller temizlendi, daha önceki yasaların eksikleri tamamlandı. Kıyıların ve okulların kentsel dönüşüme tabi olması, Haydarpaşa Garı projesi bu yasa sayesinde mümkün hâle geldi. Toplam 27 kanun ve 2 kanun hükmünde kararname değiştirildi. TOKİ’nin planlama, proje, vergi mua yeti gibi yetkileri daha da genişletildi. Kamu arazilerinin ve taşınmazlarının elden çıkarılması kolaylaştırıldı. DSİ, TCDD, Karayolları taşınmazları, özelleştirme adı altında satılabildi bu sayede. Millî Eğitim Temel Kanunu’nda yapılan değişiklikle, kent merkezinde rant potansiyeli yüksek okul arazilerinin satışı Maliye Bakanlığı’nın iznine tabi kılındı. Okullar ticari kurum statüsüne sokularak satıldığından Sayıştay devreden çıkarıldı. Buradan gelen para da İl Özel İdaresi yerine Maliye Bakanlığı’na aktarıldı. Haydarpaşa Garı projesi için TCDD’ye “işletme fazlası taşınmazları, ihaleye çıkmadan satma”, “çevre imar bütünlüğünü bozmadan imar ve parselasyon planı yapma” yetkisi verildi. İşletme fazlasının ne olduğu ise muğlak bırakıldı.

2010 tarihli 5395 sayılı Belediye Yasası’nın 73. Maddesinde Değişiklik Yapılmasını Sağlayan 5998 sayılı Belediye Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun: Bu sayede belediyelere, belediye meclisi kararıyla konut, sanayi, ticaret, sosyal donatı ve rekreasyon alanları açma, eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etme, kentin tarihî ve kültürel dokusunu korumak veya depreme karşı tedbir almak amacıyla kentsel dönüşüm projesi uygulama yetkisi verildi. Yani, ilk kanunda SİT alanları için olanaklı olan yasa, tüm kent için genişletilmiş oldu. Böylece her yerin istendiğinde belediye tarafından dönüşüm alanı ilan edilmesinin önü açıldı. Bu yapılırken nâzım plan ve üst ölçekli planlar göz ardı edildi. İlçe belediyeleri, Büyükşehir Belediyesi’ne tabi kılındı. Büyükşehir sınırları içindeki kamu kurumlarına ait gayrimenkullerin özelleştirme kapsamına alınması sağlandı. Üstelik eklenen bir madde ile yasanın geriye dönük, hâlihazırda açılmış ama kesin hükme bağlanmamış davalara da uygulanması sağlandı.

2012 tarihli 6303 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun: Kısaca kentsel dönüşüm yasası olarak bildiğimiz kanun. Gücün ve yetkinin merkezîleştirilmesinin son adımı. Kentsel dönüşümle ilgili neredeyse tüm yetkiler Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile TOKİ’ye aktarıldı. Riskli kabul edilen yapıların yıkılması ve dönüştürülmesinin belirli bir zaman aralığında tamamlanması yasayla zorunlu hâle geldi. Bu işin maddi yükü vatandaşa bırakıldı. Verilen zamanda yapamayanın yerine yıkımın mülki amirler tarafından yapılacağı karara bağlandı. Bir apartmanda dönüşüm kararı üçte iki çoğunluğa bırakıldı. Bir kere yıkım kararı verildikten sonra yürütmeyi durdurma kararı aldırma olanağı bırakılmadı.

Kerem Altıparmak

"Bugün hukukçular bile hukuka güvenmiyor"

Kerem Altıparmak, Hukukçu

2023 seçimlerinin yüzyılın seçimi olduğu tespitine katılıyor musunuz?

Katılıyorum çünkü bunu sadece iktidar ve muhalefet söylemiyor. Türkiye önemli bir eşikte, hukuk devleti olma niteliğini yitirme noktasında. Bir dönem daha mevcut iktidarın devam etmesi, yargıdaki bu dönüşümün tamamen sonlanması ve geri dönüşü olmayan bir yola girilmesi anlamını taşıyor. Bunun başka yan etkileri de var, örneğin Avrupa Birliği ile Avrupa Komisyonu ile ilişkiler, NATO ile ilişkilerde de sonuçları olacaktır. Ben şu olasılığı da dikkate alıyorum; Cumhur İttifakı seçimi kazanırsa, iktisadi nedenlerle vidaları bir parça gevşetmek durumunda kalabilir. Demokratik dönüşüm mesajları verme yoluna da gidebilir ama sistemik olarak ortaya çıkan problemler bir daha dönüşü olmayacak biçimde kurumsallaşma yoluna gider. O nedenle çok önemli olduğunu düşünüyorum 2023 seçiminin.

Yargıdaki aşınmanın boyutlarını tarif etmeniz mümkün mü? Onarılması, telafisi çok uzun zaman alır mı?

Türkiye birçok ülke ile kıyaslanıyor. Özellikle yakın dönemde yargıda reform adıyla düzenleme yapan Polonya’yla çok kıyaslanıyor. Benzerlikler gerçekten var. Macaristan’la kıyaslanıyoruz. Polonya’da iktidarın yüksek yargı üzerindeki kontrolünü sağlamak için reform adıyla hem anayasa mahkemesinde hem oranın yüksek mahkemesinde düzenlemeler yapıldı. Mevcut üyelerin üyelikleri düşürüldü. Bununla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne pek çok başvuru yapıldı. Bu tür benzerlikler var. İsrail’de insanların sokağa dökülmesinin en önemli nedenlerinden biri yine böyle bir yargı reformu meselesi.
Türkiye tek değil ama Türkiye’yi özel yapan şey, Türkiye’de bunların hepsinin toplamının söz konusu olması. Bu ülkelerin hiçbirinde 4 bin 300 hâkim ve savcı ihraç edilip yerlerine yaklaşık 3-4 yıl içinde 10 bin yeni hâkim ve savcı alınıp, bütün Danıştay ve Yargıtay üyelikleri düşürülüp,yeniden üyeler atanmadı. Anayasa Mahkemesi’ne sadece tek bir siyasi iktidarın karar verdiği kişilerin sürekli atanıyor; ki bunlar da siyaseten sıfatları olan kişiler. Tüm bunlara bakınca çok devasa, sistemli, siyasallaştırılmış bir sorun var karşımızda. Daha önce de Türkiye yargısında çok ciddi problemler vardı ama planlı programlı bir şekilde siyasi iktidarın yargıyı belirlemesi süreci diğer örneklerde bu kadar çarpıcı şekilde yoktu. Bunu geriye nasıl sarabiliriz meselesi başlı başına bir sorun. Muhalefetin iktidara gelmesi durumunda aynı nobranlıkta bir tutum sergilemeyeceğini umuyorum. Yani, geldik biz de sizinkileri atıyoruz gibi bir formül yerine daha adil, sorunu kalıcı biçimde çözecek bir plan umut ediyorum.

Yargıdaki mevcut aşınmanın toplumsal hayat üzerinde nasıl bir etkisi var size göre?

Sosyolojik bir yorum yapamam ama şunu söyleyebilirim; sadece halkta değil hukukçularda da bazı tür davalar bakımından hukuki bir beklenti kalmamış durumda. Olumlu bir karar çıktığı zaman, hukukçular hemen “Bunun arkasında ne bit yeniği var?” sorusunu sormaya başlıyorlar ki ben de bu gruba dâhilim. Bu tabii her tür dava için geçerli değil, daha politik meselelerde geçerli. İkili devlet meselesi tam burada karşımıza çıkıyor ve acayip bir güvensizlik yaratıyor. Dünyanın en iyi savunmasını da yapsanız, en iyi dilekçelerini de sunsanız görmezden geliniyor. Hukuka güven, hukukçular arasında böyleyse halktaki durumu tahmin edebilirsiniz. En hafifinden bir belirsizlik durumu yaratıyor insanlarda.

Peki bir de yüzyılın seçimine doğru giderken içinde bulunduğumuz atmosfer meselesi var. Siz Türkiye’de kamusal bir tartışma alanı kalmadığını söylüyorsunuz. Hem bir kutuplaşma sorunumuz var, taraflar birbirini duymuyor, gerçekten dinlemiyor hem de muhalif kesimler susturuluyor. Bu koşullarda sağlıklı bir seçime gitmek mümkün mü?

Bunu 2017 referandumu öncesinden bu yana söylüyoruz. Bu ortamda referandum yapılmaz diyorduk, yapıldı geçti. Anayasamız değişti. Son 5-6 yılda yapılan her seçim için bunu söyleyebiliriz. 2017’den daha kötü bir noktadayız çünkü o dönemden bu yana başka sansür araçları da devreye girdi. Bir yandan da iktidarın kanallarını kapatıp sadece kendi kanallarını izleyen ve sadece buradan bilgi alan bir muhalefet oluştu. Demokrasinin amacı sağlıklı bir kamusal tartışma ortamında kimin doğru kimin yanlış olduğuna karar vermekse Türkiye’de artık böyle bir şey yok. Bu olsaydı, iktidarın temsilcileri ile muhalefetin temsilcileri çıkıp yüz yüze tartışabilirdi. Bunu Türkiye’de en son ne zaman yaptık hatırlamıyorum. Kamusal tartışmanın karşılıklı tezahürat hâline döndüğü bir durumla karşı karşıyayız.

Şebnem Turhan

"Büyüme tahminleri de deprem felaketinden etkilenecek"

Şebnem Turhan, Ekonomi Gazetecisi

Türkiye, 2021’in son çeyreğinde uygulamaya başladığı düşük faiz politikası nedeniyle 2021 Aralık ayında kur şokuyla karşı karşıya kaldı. 2021’in son çeyreğinden itibaren artışa geçen enflasyon birden hızla yükseldi. Ardından da “yeni ekonomi modeli” adı verilen bir sisteme geçti Türkiye ekonomisi.

Bu sistem yüksek enflasyon, kontrollü kur ve makro-ihtiyati tedbirlerle yönetilen bir ekonomi politikasını işaret ediyor. Ekonomi yönetimi ise yeni ve daha önce uygulanmamış olan politikanın amacını cari fazla vermek ve böylece üretimin, istihdamın artması, kurun da istikrar kazanmasıyla enflasyonu sürdürülebilir bir şekilde kontrol altına almak diye açıkladı. 

Oysa geleneksel para politikası yöntemleri, enflasyonu kontrol altına almak için faiz artırmak gerektiğini söyler. Tıpkı şu anda dünyanın FED ve ECB gibi büyük merkez bankalarının pandemiyle gelen parasal genişlemenin yarattığı enflasyon sorununa çözüm bulmak için yaptıkları gibi. Ancak Türkiye bunun tam tersi bir yol izliyor.

İşte Türkiye’nin seçimi ekonomi politikaları açısından da bir seçim olacak. Ya geleneksel yöntemlere geri dönülerek enflasyon kontrol altına alınmaya çalışılacak –ki muhalefet partilerinin açıklamaları bu yönde adımlar atılacağını ortaya koyuyor– ya da mevcut iktidarın yeniden seçilmesiyle yeni ekonomi modeli ve makro- ihtiyati tedbir dönemi devam edecek. Bu dönemde enflasyon baz etkisiyle gerilemiş olsa da hâlen daha Aralık 2021’deki yüzde 36,08 seviyesinden 21.6 puan, faiz indirimlerinin başladığı Eylül 2021’deki yüzde 19,58’den 38,1 puan daha yüksek. En büyük sorun olarak ortada duran ancak Merkez Bankası ve hükûmetin yıl sonunda yüzde 22 seviyesine düşeceğini öngördüğü enflasyon için ekonomistlerin beklentileri daha karamsar.

Ekonomistlerin 2023 sonu enflasyon tahminleri yüzde 35-40 seviyelerinde seyrediyor. Ancak yaşadığımız büyük deprem felaketi enflasyonun yanı sıra yeni ekonomi modeliyle belirlenen üretim ve istihdam artışını da tehdit ediyor. Ekonomistlerin ilk hesaplamalarına göre yüzde 5 seviyelerinde olan 2023 büyüme tahmini deprem felaketinden olumsuz etkilenecek.

CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU

73 yıl sonra paylaşılamayan slogan: Yeter! Söz Milletindir!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 18 Ocak’ta “Rahmetli Menderes 14 Mayıs 1950’de ‘Yeter söz milletindir’ diyerek sandıktan ezici bir zaferle çıkmıştı. Milletimiz 73 yıl sonra bir kez daha aynı gün 6’lı masaya ‘yeter’ diyecektir” sözleriyle açıkladı 2023 seçiminin tarihini. AKP’yi Demokrat Parti (DP) geleneğinin devamı olarak gören Erdoğan için bu sözler şaşırtıcı değildi ancak ardından CHP Genel Merkezi’ne Kemal Kılıçdaroğlu’nun resmi ile birlikte “Yeter söz milletindir” afişi asıldı. Afişte Kılıçdaroğlu’nun sağ eli, o eski afişteki gibi “dur” diyordu. Parti isminden bağımsız olarak, 1950’nin objektif koşullarına  bakıldığında da Kılıçdaroğlu’nun bu sloganı benimsemesi şaşırtıcı değildi.

Yeter! Söz Milletindir!, aslında 1950 değil, 1946 seçimlerinde DP’nin kullandığı ana slogandı. Dur diyen bir el ile bu sloganın bulunduğu a şi tasarlayan ise mimar Selçuk Milâr’dı. Slogan ve afiş, DP’nin seçimi kazanmasında önemli rol oynadı. Hatta o kadar etkili oldu ki Ankara’da Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı Teknik Öğretim Müsteşarlığı’nda Selçuk Milâr’ın 20 gün sonra Urfa’ya tayini çıktı. DP ise daha sonra başka partiler de bu başarıya ulaşmasın diye 1954 seçimlerinde, daha önce kendisinin başarıyla kullandığı resimli seçim afişlerini yasakladı. Tarihçi Mehmet Ö. Alkan, "Demokratlar ‘Yeter Söz Milletindir!’ afişindeki el gibi, halkta büyük etki yapacak bir afişle karşılaşmamak için seçim afişlerinde, resim, çizgi, fotoğraf kullanılmasını yasaklamışlardı. Bu nedenle izleyen seçimlerde, seçim afişlerinde yalnızca slogan ve parti amblemi bulunur" diyor.

14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimler Türkiye’de 27 yıllık tek parti devrini sona erdirdi. Atatürk’ten sonra 11,5 yıldır cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan İsmet İnönü artık ana muhalefet lideriydi. Türkiye siyasi tarihinde iktidar ilk defa seçim yoluyla el değiştiriyordu. Bu nedenle 1950 seçimleri “Beyaz Devrim” olarak anılmaya başlandı.

31 MART 2019’DAKİ YEREL SEÇİMLERDEN ÖNCE EKREM İMAMOĞLU VE BİNALİ YILDIRIM’IN KARŞI KARŞIYA GELDİĞİ YAYIN

20 yıldır hasretiz: TV münazaraları

Seçimler öncesi parti liderlerinin, televizyon yayınlarında bir araya gelerek halkın önünde, siyasi programları ve görüşleri üzerinden tartışması demokratik ülkelerde bir gelenek. Bu gelenek eksiklerine rağmen 20 yıl öncesine kadar Türkiye’de de sürdürüldü. Seçime hazırlanan partilerin liderleri, en son 2002’de bir canlı yayına katılarak burada kirleri üzerinden karşılıklı tartıştı. 3 Kasım’da yapılacak erken genel seçime bir hafta kala Kanal D’de yayımlanan programın adı Seçim Arenası’ydı ve münazarayı Uğur Dündar yönetiyordu. Baraj sorunu yaşamayacağı kesin olan iki partinin; AKP ile CHP’nin liderleri davet edilmişti. O tarihte deneyimli bir lider olan Deniz Baykal 64, AKP’yi henüz kurmuş olan Recep Tayyip Erdoğan ise 48 yaşındaydı.

31 Mart 2019’daki yerel seçimler öncesi Ekrem İmamoğlu ile Binali Yıldırım’ın karşı karşıya geldiği yayını saymazsak, seçim öncesi tarafların buluştuğu tartışmalar artık yok. Bunun yerine tara ar, partilerine veya siyasi görüşlerine yakın kanallarda tek başına yayına katılıp soruları cevaplıyor. Recep Tayyip Erdoğan, Muharrem İnce ve Kemal Kılıçdaroğlu tarafından defalarca davet edilmesine rağmen bir daha böyle bir yayına çıkmadı.

O son yayını bugünden izlemek ise ayrıca anlamlı. Konuşmasına, yayına çıkma fırsatı verildiği için teşekkür ederek başlayan Erdoğan, mevcut durumda Türkiye’nin bir hukuk değil kanun devleti olmasını eleştiriyor, partisinin buna son vereceğini, ülkede hukuku üstün kılacağını vadediyordu. Rakibi Deniz Baykal ise Anayasa Mahkemesi kararı ile Erdoğan’ın seçime girmesinin engellenmesini eleştiriyordu.

Siyaset
Seçim
14 Mayıs Seçimi
Adalet ve Kalkınma Partisi
Cumhuriyet Halk Partisi
Deprem
Kahramanmaraş depremi
2023 Seçimi
Sayı 013

BENZER

Bir "yakından tanıma" ve analiz yöntemi olarak pek çok mecrada kullanılan meşhur Proust anketini eğdik, büktük, içine İstanbul’u kattık ve konuğumuz usta oyuncu Nur Sürer’in masasına bıraktık. İSTanket her sayıda farklı alanlardan isimleri tetkike devam edecek.
Foto muhabiri Faik Şenol’un (1912-1981) İstanbul’un sosyal ve kültürel hayatına, günümüzde varlığını sürdüremeyen mekânlarına, toplumsal ve siyasal olaylarına tanıklık eden ve binlerce fotoğraftan oluşan koleksiyonu İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 2020’de koruma altına alındı. İST’in her sayısında usta fotoğrafçının bir karesiyle İstanbul’un geçmişine yolculuk yapıyoruz.
İstanbul’da taksicilerin ilk grevi 1926 yazında gerçekleşti. Belediye ile taksiciler arasındaki çekişme takip eden yıllarda da sürdü. Nâzım Hikmet taksi grevinin olduğu günlerde şehirdeki hareketlilikten çok etkilenmişti. “Sesini Kaybeden Şehir” şiiri işte böyle bir ortamda yazıldı...