Rıdvan Akar: "Bu kitap bir saygı duruşu"

23 Mayıs 2022 - 16:46

700 küsur sayfalık bir kitap, onlarca yazar... Denizlere Çıkan Sokaklar’ın hem koordinatörlüğünü üstlendiniz hem de yazarlarındansınız. Bize bu kitabı özel kılan özellikleri anlatabilir misiniz? Neden okurun arşivinde yer almalı?

Bu kitabı [benim için] özel kılan, kendi yaşamım ve tarihimin bir parçası olması. Kendimi 78 kuşağından tasavvur ederim. Dolayısıyla ben ve benim kuşağım âdeta 68’deki devrimcilerin “paltosundan çıktık.”

Onların yaşamları, diğerkamlıkları, inanç ve değerleri kuşağımız için örnek alınan bir tarihsel dönemi temsil ediyordu. Hiçbir çıkar, beklenti ve hesap yapmadan varlıklarını halkının varlığına feda etmesini bilen bu abi/ablalarımız için bu kitap bir saygı duruşu. Kitabın kapağına imza atan bizler açısından böyle.

Tarihsel olarak “Türkiye’nin 68”ine ilişkin çok sayıda kitap çıktı. Ağırlıklı olarak anı ve olay üzerinden kurgulanan bu kitaplar ülke tarihinin en önemli dönüm noktalarından birine ışık tutuyordu. Biz ise “1968” olarak tanımlanan bu dönemin bütün önemli başlıklarını kitapta toplamaya gayret ettik. Değerli yazarlarımızın katkılarıyla dönemin bütün önemli olaylarından hatırlanan/hatırlanmamayı göze alan kahramanlara, gündelik yaşamdan mizaha, ekonomiden sanata, siyasal tartışmalardan paradigmalara, öğrenci gençliğin başkaldırısından işçi sınıfının mücadelesine, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yaşamından 78’lilerin farklılıklar ve benzerliklerine kadar hemen her alana dokunan yazılarla dönemi bütün boyutlarıyla ele almaya çalıştık.

Hal böyle olunca da ortaya gerçekten devasa büyüklükte bir anıt kitap çıktı. Başlangıçta dediğim gibi bu kitap o dönemin fedakâr ve inançlı insanlarına bir saygı duruşuydu. Ancak ortaya çıkan eserle, Türkiye’nin 1960’lı yıllarını anlamak, tanımak ve araştırmak isteyenler için çok önemli bir yapıta katkı sağladık. Bu kaynak eserin onuru yazarlarımıza aittir.

Nasıl belirlediniz konuları ve yazarları, nasıl çıkabildiniz işin içinden?

İki şansımız vardı. Birincisi, dönemin bütün önemli isimlerine ya da bu dönemle ilgili çalışmalar yapmış araştırmacı ve akademisyenlerden kime ulaştıysak, büyük bir sıcaklıkla yazı yazmaya ve bu kitaba katkı vermeye istekli oldular. Yani doğru isimlerle buluştuğumuzda işimiz kolaylaşmıştı. İkinci olarak, dönemi tanıyor ve okuyorduk. Dolayısıyla bu aşinalık üzerinden “Acaba bu kitabı diğer çalışmalardan nasıl farklı kılarız?” sorusunu sorduğumuzda, dönemin bütün önemli kilometre taşlarını kitapta toplama kararı aldık.

Özellikle o dönemde mücadelenin içinde olan isimlerden salt entelektüel donanımları ile yetinmemelerini ve kendi pratik tecrübe ve anılarını da yazmalarını istedik. İlginçtir, bu dönemin ne kadar önemli değerler taşıdığını bize anlatan şeyler yaşadık. Örneğin Oya Baydar, işçi sınıfı ile ilgili bir doktora tezi yazdığı için akademik kıyıma uğramış, 12 Mart darbecilerinin hedefi haline gelmişti. Ya da Faik Bulut, Deniz Gezmişler ile aynı dönemde Filistin’de Filistinliler için savaşmış ve yaralanarak İsrail hapishanelerinde tutsak olarak yıllarını geçirmişti.

O tarihsel olayları anlattıklarında kendi yaşadıklarından imtina ettiklerini gözledik. Yeniden ulaştığımızda, “Sadece biz değildik ki: anlatırsak ayıp olmaz mı?” sorusu ile karşılaştık. Aslında anlattığımız tam da buydu. Kendi kimliklerini ve yaşamlarını o mücadelenin içinde eriten bu insanlar o dönemi kıymetli kılıvermişti. Kendilerini öne çıkarmak yerine dönemi ve değerlerini önemsemişlerdi. İşte saygı duyulması gereken şey o kolektif ruhun ta kendisiydi. Kitabın çıktığı zamanlamaya dikkatinizi çekmek isterim. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamının 50. yıl dönümünde bu kitap hazırlandı. Onların kavgası, inanç ve değerleri bu kitaba sinmiştir.

Deniz, Yusuf, Hüseyin

Yeni nesli düşünerek çok basitçe soralım, 68 Kuşağı kimdir? Ne oldu 1968’de?

700 küsur sayfa kitabı birkaç paragrafta nasıl özetlerim bilemiyorum. Ama şunu söyleyebilirim. 1960’lar özellikle Batı’da Soğuk Savaş’ın yarattığı muhafazakârlık, işsizlik ve statükoya karşı önce gençliğin sonra emekçi sınıfların katılımı ile başlayan bir isyandı. Bu isyan sadece kapitalist ülkelerde değil, reel sosyalizmin hâkim olduğu Çekoslavakya’da da benzer taleplerle ortaya çıkmıştı. Temel talebi değişim ve özgürlüktü. Gençler eskisi gibi yaşamak istemiyor, devlet ve hâkim sınıflar da onları eskisi gibi yönetemez hale geliyordu. Türkiye’de ise 1961 Anayasası’nın yarattığı görece özgürlük ortamında gençlik ve işçi sınıfı örgütlenme, söz ve ifade hürriyeti gibi olanaklardan yararlanarak bağımsızlık, özgürlük, eşitlik ve adalet talepleriyle değişim istediklerini haykırdı. Zaman içinde bu haykırış sosyalist, devrimci bir itiraza dönüştü. 12 Mart Askeri Darbesi’nin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, halkın sosyal uyanışının ekonomik gelişmenin önüne geçtiği itirafı ile bu dönemi tanımlıyordu. Bu nedenle de işi süngü ile çözmeye karar verdiler ve gençliğin isyanını kan, hapis, işkence ve idamlarla bastırmaya çalıştılar.

O döneme dair –sokağınızdan, evinizden, çevrenizden– aklınızda yer eden anlar var mı? ’68’de ilkokulda olmalısınız.

Ben bir astsubay çocuğuyum. O dönemde askerî cunta gençlik önderlerini, devrimcileri aramak için sokağa çıkma yasakları uyguluyor ve özellikle İstanbul ev ev aranıyordu. Babam da tim komutanı olarak aramalara katılıyordu. Beşiktaş’ta bir evin giriş katında oturuyorduk. Zemin katta ise Yıldız Teknik’ten iki abi vardı. Askerler evimizi aramaya geldiklerinde, babamızın da asker olduğunu söylemiştik ve askerler teşekkür edip, aramadan gitmişti. Ancak aramada alt kattaki iki abi içeri alındı. Evlerde bir sol kitabın bulunması bile gözaltı ve işkence için yeter şarttı. O ağabeyleri bir daha görmedim. Başlarına ne geldiğini hep merak etmişimdir.

Bir de Mahirlerin cezaevinden kaçmasından sonra İstanbul’un dört bir yanında onları gördüklerini söyleyenlerin tanıklığı vardı. İstanbul’da herkes aynı illüzyonu görüyordu. Kaçırır mıyım? Ben de Barbaros Bulvarı’nda dördünü gördüğümü söyleyip durmuştum. Bugün sorsanız, hâlâ gördüğümü söylerim (!) Sosyal medya klişesiyle söylersek, “Eminim ama ispat edemem.” (!)

Rıdvan Akar

Kitapta yer alan, “son söz” de denilebilecek bölümünüzden hareketle soralım 68’in mirasını, bugüne bakınca ne gördüğünüzü...

Batı’da her ne kadar çatışmalar, acılar ve akan kan olsa da Türkiye’de 12 Mart Askeri Darbesi’ne doğru giden süreç ve cunta dönemi çok daha kanlı ve acımasız bir tarihin yazılmasına neden oldu. Soğuk Savaş’ın cephe ülkesi sayılan Türkiye’de sol ve sosyalizm talebi, devletin ceberrut ve hoyrat politikalarıyla ezilmek istendi. Ancak darbenin üzerinden henüz üç yıl geçtiğinde, Türkiye’de gençlik ve emekçi sınıflar o tarihsel mirası sahiplenerek yeniden sokaklara, alanlara çıktı. Bu defa ellerinde 68’in kahramanlarının resimleri, sloganları ve kitapları vardı. 1978’liler olarak etiketlenen bu kuşak çok daha kanlı ve acımasız bir hesaplaşmanın arenasında kendini buldu. Türkiye’de kabaran sol dalgaya karşı katliamlar, çatışmalar ve infazlar vardı. Rüzgâr eken fırtına biçmişti.

Sonrasında 12 Mart darbecilerinden çok daha kıyıcı ve o dönemin cuntasının hatalarından ders çıkaran 12 Eylül generalleri tarihî bir milat ile sola ve kısmen sağa dönük büyük bir “balyoz operasyonu” ile rejimi değiştirdi. Dönemin sol hareketleri 68 devrimcilerinin siyasal mirasını sahiplenmişti. Ancak 12 Eylül cuntası gençliği ve emekçi sınıfları depolitize ederek, politika yapmayı ateşten gömlek haline getiren toplum mühendisliği ile yepyeni bir ülke inşa etmeye çalıştı. Büyük ölçüde de başarılı oldu. Ancak o mirasın evlatları ve torunları vardı. Onlar bu geleneği hiç unutmadı. Gezi’dekiler 68’in yüzünü ağartacaktı...

Denizlere Çıkan Sokaklar

 

 

İBB Yayınları’ndan çıkan, 31 yazarın katkı sağladığı Denizlere Çıkan Sokaklar kitabını İstanbul Kitapçısı mağazalarından ve istanbulkitapcisi.com adresinden satın alabilirsiniz.

Denizlere Çıkan Sokaklar
Türkiye'nin 68'i
Deniz Gezmiş
Yusuf Aslan
Hüseyin İnan
68 Kuşağı
Rıdvan Akar
İBB Yayınları
IBB
İstanbul
Sayı 010

BENZER

Türkiye’de ilk televizyon yayınını TRT’nin 1968’de Ankara’da başlattığı söylenir. Ancak esasında İstanbul Teknik Üniversitesi tamamen kendi imkânlarıyla 1952’de televizyonu kurmuş, deneme yayınlarına başlamış ve Erkan Yolaç, Halit Kıvanç, Fecri Ebcioğlu, Sezen Cumhur Önal gibi daha sonra ekranlardan hayatımıza girecek pek çok isme okul olmuş, Âşık Veysel’den Zeki Müren’e, Ajda Pekkan’dan Cem Karaca’ya pek çok müzisyeni ağırlamıştı.
Ahmet Ümit’in yeni romanı Kayıp Tanrılar Ülkesi’nde heyecanlı bir polisiyenin içinde buluyoruz kendimizi; Berlin-Bergama hattında detaylı bir cinayetin mitolojik ipuçlarını takip ediyor, arkeoloji ve yakın tarihe dair bilgilerin ışığında dev bir yapbozu çözüyoruz... Pandemide Büyükada’ya taşınan usta yazarla son kitabını, polisiyenin inceliklerini ve İstanbul’u konuştuk.
Söylenene göre hiç piyano sahibinin yaşamadığı Balat’ta, 1974’ten bu yana piyano tamirciliği yapıyor Mustafa Bardakçı. Haliyle önceleri bölgedeki varlığı yadırganmış... Ama mekaniği ortalama yedi bin parçadan oluşan piyanoları saat tamircisi gibi sabırla, dikkatle, sevgiyle işleye işleye, neredeyse elli yıldır aynı köşede. Fazıl Say, Anjelika Akbar, İdil Biret, Kerem Görsev, Melih Kibar gibi dünyaca ünlü sanatçıların piyanoları ve tarihî mühim piyanolar hep onun elinde deva buluyor.