"Yaşama sanatı diye bir şey var"

Fotoğraf
Serkan Eldeleklioğlu
12 Haziran 2020 - 15:03

Mert Fırat, “Eğer metin ulaşmıyorsa karşı tarafa, bizim bu işi yapmamızın çok bir anlamı yok” diyor. Ataşehir’de Fırat’ın kurucu ortaklarından olduğu DasDas’tayız. Konumuz tiyatro ve Mert Fırat neden ‘toplum için sanat’a inandığını anlatıyor. Her ne kadar tiyatrodan bahsediyor olsak da, Mert Fırat’ın sinema alanındaki işlerinde de derdi pekâlâ aynı. Senaryosunu meslekteki yol arkadaşı diyebileceğimiz İlksen Başarır ile birlikte yazdığı 2009 tarihli Başka Dilde Aşk da, yine ikilinin kaleminden çıkan 2010 tarihli Atlıkarınca da meselesi olan, seyircisine bir şeyler anlatmaya çalışan uzun metrajlı filmlerdi.

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nden mezun olur olmaz soluğu İstanbul’da almış Mert Fırat. “Elini taşın altına soktu, hepimize ilham oldu” dediği Haluk Bilginer’in Oyun Atölyesi’nde başlamış İstanbul macerası. Yedi yılı orada geçirdikten sonraysa kendi yoluna gitmiş. Moda Sahnesi ve DasDas, bu yolculuğun meyveleri. Sinema, hayatında hep bir şekilde var ancak Mert Fırat’ın en azından DasDas’taki koşuşturmasını gördükten sonra kariyerinin merkezinde tiyatronun durduğunu, aynı zamanda sanatla işletmeciliği oldukça başarılı bir şekilde bir arada götürdüğünü söylemeliyim. DasDas’ın salonlarından birinde teknik bir çalışma var, fotoğraf çekilmek isteyen hayranları sürekli peşinde ve bir an önce de toplantıya girmesi gerekiyor. Hepsini adım adım takip ediyor, hayranlarını asla kırmıyor ve arada bu röportaja yetişmeye çalışıyor. Çok zamanımız yok ama kibarlığı asla elden bırakmadan sorularımızı yanıtlıyor.

Tiyatro seyircisinin son yıllarda artış gösterdiğini, aynı şekilde bağımsız tiyatro topluluklarının da çoğaldığını gözlemliyoruz. Türkiye’de tiyatronun altın çağı mı yaşanıyor diye sormayacağım çünkü taze bir röportajınızı okudum ve orada demişsiniz ki, ’50’lerde de böyleydi, hatta tiyatroların sayısı daha da fazlaydı... Şimdi acaba sosyal medyadan dolayı sürekli bir paylaşım olduğu için mi ilginin bu kadar farkındayız?

Aslında bir artış var seyirci sayısında. Bir de tutulan bir veri artık ortada. Eskiden kayıt altına alınan veri yoktu ya da veri tutuluyordu ama biz görmüyorduk. Yani bir şekilde ulaşmıyordu. Şimdi dijital ortamda her şey kayıt altına alınıp sonra açık kaynak olarak herkesle paylaşılabiliyor. Öyle olunca da biz daha rahat takip ediyoruz nerede ne var, ne kadar izleniyor, ne nitelikte ve aslında ne ölçüde eserler takip ediliyor diye. Tiyatroda var, evet, ama mesela opera seyirci sayısında, balede çok büyük gerileme var. AKM kapalı, bir sürü salon kapalı. Ankara’da da aynı. Sanki Türkiye’de bale, opera hiç yokmuş, olmamış gibi davranılıyor. Samsun, Antalya gibi birkaç ilimizde yine devam ediyor ama İstanbul gibi kocaman bir şehirde sadece bir tane küçücük opera var, Kadıköy’de. Yine de ölçü olarak tiyatronun sayısının bu kadar artması sadece buna bağlı değil. Neye bağlı? Aslında dizilere bağlı biraz. Türkiye’de film sektörünün bu biçimde büyümesi de dizilere bağlı. Televizyonculuk bir şekilde biraz daha nitelikli işçilerin, oyuncuların, yazarların, yönetmenlerin, tasarımcıların, yani yaratıcı takımın yetişmesi için olanak sağladı. Mükemmel bir kaynak değiller tabii. Ortaya çıkan eserleri herkes beğenmiyor olabilir ama ‘bizim’ diyebileceğimiz bir yapıya evrildi. ‘50’lerde de öyleydi, hatta daha öncesinde de... Halkevleri, köy enstitüleri geleneğinden, Anadolu’dan unutulmuş, unutulmaya yüz tutmuş eserler, köy seyirlikleri, geleneksel kodlarla oynananlar ya da Fransız metinleri, Molière’ler, Shakespeare’ler... Dönemsel olarak Cumhuriyet’in hamlesiyle birlikte çevrilen eserler, yeni metinler, yeni bakış açıları... Ondan önce bir Ermeni tiyatrosu söz konusu. Tüm bunlar katlana katlana bir katman yarattı. Türkiye için bu küçük tiyatro tarihi özetinden sonra... (Gülüyor.)

Şu an yaşadığımız şeyse her şeyden bir parça. Çok çok iyi, niteliği aman aman çok yüksek olmayabilir ama çok değerli bir çaba, çok değerli bir katkı, çok değerli bir emek var ortada. İnsanlar tiyatro işletmeciliği, finansal okur yazarlık öğrenmeye çalışıyorlar. Bu mekânların nasıl sürdürülebileceğini öğreniyorlar. Bütün bunları seyirciyle iletişimde kalarak yapmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla buradaki emeği ben çok değerli buluyorum. Bunu bir girişimci olarak değil, aslında bir sanatçı, bir oyuncu olarak söylüyorum. Hayatımızı kazandığımız iş bu, bundan vergi ödüyor ve bununla yaşıyoruz; tabii ki finansal bir boyutu var bu durumun. O boyutta da eskiye nazaran, içeride çalışan arkadaşlarımızın koşulları daha iyi, özellikle özel tiyatrolar, özel iştiraklar bağlamında. Şimdi daha çok yerli yazar var, üstelik birçoğu da yine dizilerden. Senaryo yazarken oyunlaştırmaya başlamışlar eserleri, ya da kendileri özgün metinler yazıp bize ulaştırıyorlar. 

DasDas dışında Moda Sahnesi de Mert Fırat'ın kurucuları arasında yer aldığı mekanlardan

Toplum için sanat, diyorsunuz. Sahneye koyulacak oyunu seçerken temel kriteriniz bu mu?

Bir metin, derdi yoksa, onunla söyleyeceğimiz bir sözümüz yoksa, bizi harekete geçiremez. Önceliğimiz, yaptığımız işlerin finansal sürdürülebilirliği, görsel kalitesi, dengesi; içerik olarak derinliği meselesi ise zaten şart, başka çaresi yok. Türkiye’deki kurumsal tiyatrolarla, tırnak içinde ödenekli kurumsal tiyatrolarla diyelim, kamu kuruluşları tarafından bütçesi, maaşları karşılanan kurumlarla yarışamayacağımız bir düzen var aslında. Bütçesel olarak söylüyorum bunu. Şimdilerde koltuk maliyetinin 180 TL’ye kadar çıktığı bir ortalamadan bahsediyoruz, minimum. Artık her şey çok değişti. Çok sistemli bir yapıyla ilerlemek zorundasınız. Özel tiyatrolar için de öyle. Böyle olunca o niteliği çok iyi takip ediyor olmanız gerekiyor. Seçeceğiniz metnin sizin için büyük önemi olması gerekiyor. Derdinize çok iyi hizmet etmesi gerekiyor. O yüzden de biz neredeyse yıl boyunca sürekli metin arayışı içindeyiz.

Senaryo da yazıyorsunuz siz. Oyun yazmak, yazdığınız bir oyunu sahneye koymak gibi bir arzunuz var mı?

Joseph K’yı tüm ekip kolektif bir biçimde ama ağırlıkla İlksen’le ikimiz adapte ettik. Buradaki oyunlar için de aynı nasıl şekilde kalem oynatıyoruz, takip ediyoruz, düzeltiyoruz. Yazdığım şeyler var ama salt oyunu yazmıyorum. Şimdilik başka metinleri daha çok beğeniyorum. Kendiminkini çok beğenirsem, belki bir gün. 

Genco Erkal’a da sorularımız oldu, tiyatronun bugününe dair, misyonuna dair... Normalde karamsar biriyken, dünyanın geldiği şu noktada, böylesine acımasız bir ortamda karamsar olamadığını, sanatçının görevinin insanlara umut aşılamak, ilham vermek olduğunu söyledi. Sizce de öyle mi?

Kesinlikle. İlham vermenin ötesinde, sohbet edebiliyor olması lazım metnin seyirciyle. Ne dediğinin anlaşılıyor ve her kesimden insana ulaşıyor olması lazım. İçerideki teknik arkadaşlar belli bir tiyatro geçmişinden geliyorlar. Ama bir yandan da yemeğimizi yapan aşçılarımız var, temizliğimizi yapan arkadaşlarımız var. Her oyunu genel provasından önce onlara da seyrettiriyoruz, onların da fikrini alıyoruz. Çünkü aslında onlara mesele geçmiyorsa, ne olduğu anlaşılmıyorsa, en yumuşak tabiriyle o, kendini tatmin etmek. Seyirciyle buluşacaksa ve belli bir zümreye yapılmıyorsa, ben öyle olması gerektiğini düşünüyorum. Çağdaş sanatta çok tersini görebiliyoruz. O da saygı duyduğum bir şey. Ama tiyatroda ve performans sanatlarında anlaşılmaması için işi zorlaştırmayı ben biraz ticari buluyorum. Yani bulvar komedisi diye sınıflandırılan ve aşağılanan türü bir paletin içindeki renk gibi görüyorum. Her tür, her şey paylaşılabilir. Absürt bir metin de paylaşılabilir seyirciyle, yeter ki ulaşsın. Bu, kocaman bir palet ve bu paletin içinde çok renk var; sizin o renklerle ne söylemek, kime ulaşmak istediğinize bakar hikâye.

Ankaralısınız, Dil ve Tarih-Coğrafya mezunusunuz. Hangi noktada İstanbul’a gelmeye karar vermiştiniz? O hissiyatı, motivasyonu hatırlıyor musunuz?

Evet, 2006’da. Oyun Atölyesi... Tüm bu yolculuğa çok önemli katkısı olan Haluk Bilginer... İstanbul’da tiyatronun gelişmesiyle ilgili, hani taşın altına elini sokup çok emeği olan kişilerden bir tanesi. Kimseden neredeyse katkı almadan Oyun Atölyesi’ni inşa etti. Hepimize de ilham oldu bence. Ondan dolayı buraya gelip burada oynamayı çok istiyordum, özellikle Haluk Bilginer’in tiyatrosunda. Sonra sınav açtılar. Ben de tam o yıl mezun olmuştum, o yaz. Girdim ve bir oyunda görev almaya başladım. Sonra yedi yıl boyunca Haluk Abi’yle çalıştık. Devamında başka bir tiyatro kurduk; on iki arkadaşımla Moda Sahnesi. Ondan hemen bir yıl sonra ben Sanat Mahal’i kurdum, on başka arkadaşımla. Sonra beş başka arkadaşımla DasDas’ı. Bu üç yapı da hâlâ devam ediyor.

Epey koşturuyorsunuz. Boş bir gününüz olabiliyorsa, nasıl geçiyor o gün?

Haftanın beş günü spor yapıyorum. Bazen altı güne çıktığı oluyor. Hatta maratonlara katılıyorum. Belgrat’ta koşu yapıyorum. Beni en rahatlatan şey, sabah saat altı gibi kalkıp spora gitmek. Sonra gün başlıyor zaten. Eğer boş bir günse, bazen okuyorum, bazen çıkıp geziyorum. Arkadaşlarımın takası var küçük, fırsat bulursam denize çıkıyorum. Bazen at biniyorum. Doğayı çok seviyorum. Aslında herkesin yaptığı şeyler, at binmek dışında (gülüyor). 

Size neler, kimler ilham veriyor?

Çağdaş sanat müzeleri çok ilham veriyor. Çağdaş sanat eserleri çok ilham veriyor. Plastik sanatçılar çok ilham veriyor. Yazarlar ilham veriyor. Sanatın birbiriyle etkileşimi çok sürpriz değil, ama bana bir pazarcı da ilham veriyor. Mesela, Ankara’dayken en çok gezdiğim yer İtfaiye Meydanı’ydı. Operanın tam karşısında. Çok da ironikti aslında operanın karşısında öyle bir yerin olması. Oynayacağınız karakteri, yazmak istediğiniz kişiyi orada bulabilirdiniz. Haldun Taner’in Keşanlı’yı yazarken Altındağ’a yerleşmesi gibi. Altındağ’a bakıp, orada yaşayarak Keşanlı’yı yazmış. Sıhhiye, Ulus, İtfaiye Meydanı... Oralar benim için gerçekten ilham verici, gerçek insanları gördüğüm, gerçekliğin hiç hesaplayamayacağın kadar absürt olabildiğine şahit olabileceğin yerler. İnsan yeter ki ilham almak istesin. Bir gün bir rezidansın 17. katından, 25. katından bakarak da ilham alabilirsin. Neye, nasıl bakacağınla ilgili. Ama hayatın içinde, yaşayan hayatın içinde, ne bileyim, o kirliliğin içinde böyle bükebileceğiniz bir yol görebilirseniz, gerçekliği bükmekten bahsediyorum, başka türlü anlatabilmenin yolunu bulabilirseniz, o zaten yavaş yavaş sanat olmaya başlıyor. Kimi yazarak anlatıyor, kimi çizerek anlatıyor, kimi her ikisini de yaparak. Kimi şarkı söylüyor, kimi enstrüman çalıyor. Hepsi birer sanat parçası. Bence yaşam da bir sanat. Yaşama sanatı diye bir şey var. Dizi, film, oyun...

Ufukta neler var?

Halihazırda çekmiş olduğum iki tane film var. Biri Kilit isimli, öbürü Bembeyaz. Bir film daha var, İranlı bir yönetmenin. Kanadalı bir yapım şirketinden. Türkiye’den de bazı katkıların olduğu bir film. Onu bekliyorum, beni çok heyecanlandırıyor. Bir de bir dizi var, nisan başında başlayıp 13 bölüm devam edecek ve dijital bir kanalda yayınlanacak.

Mert Fırat
DasDas
Moda Sahnesi
Sayı 001

BENZER

Memleket, atalarımızın dediği gibi doğduğumuz değil doyduğumuz yerse eğer, neden gazeteci Zafer Arapkirli gibi hem “Londoner” hem de İstanbullu olmayalım; neden dünyanın birden çok şehrinde kendimizi evimizde hissetmeyelim?
1932’de İstanbul sokaklarında insanları sıcaktan bayıltan yaz, 1933’te gelmek bilmedi, sayfiye yerlerinde esnafın gözü yollarda kaldı... 1931’de ani fırtına eşliğinde gerçekleşen Boğaz’ı Yüzerek Geçme Yarışması’nın iki kadın yüzücüsü de başarıyla Kandilli’ye ulaşırken, 1935’te Florya’nın dünya plajı olma hayalleri vardı...
Hüseyin Avni Dede, Türkiye’nin diğer şehirlerinde ve yurtdışında “İstanbul’un yüzü” olarak tanınan nadir insanlardan. Bir karış boydayken kendi kendine kalkıp Beyazıt Meydanı’ndaki Bit Pazarı’nda tezgâh açmaya başlayan, son 41 yılını meydanın 536 yaşındaki çınarının gölgesinde geçiren, oyunculuğu seven, yayımlanmış yedi şiir kitabı olan sahaf Dede’yle fotoğraf çektirmek turistliğin şanından.