Bir Cüneyt Arkın bakışı lütfen...

25 Ağustos 2022 - 12:57

2010 yılının başlarıydı. Soğuk ama, karsız yağmursuz bir kış günüydü. Ulus Parkı’nın beyaz, demir ferforjeli sandalyelerinin arasında Türkiye’nin en büyük starlarından biri ağır aksak yürüyordu. Kimi zaman Boğaz’a bakıyor kimi zaman da derin hayallere dalıyordu. Derin hayallere dalması rol icabıydı elbette. Çünkü genç bir belgeselci yönetmenin komutlarını alçak gönüllülükle, samimiyetle yerine getiriyordu. Zira amorstan (omuz arkasından) çekim sırasında ona “Cüneyt ağabey, bize bir Cüneyt Arkın bakışı gönderir misin?” dediğimde her zamanki ustalığıyla döndü ve kamerada kaldı. Provasını yapmadan, tek bir planla alınan bu kayıt sanırım Cüneyt Arkın belgeselinin akılda kalan en güzel karesi oldu...

Cüneyt Arkın

O gün eşi Betül Hanım’dan izin istemiş ve Cüneyt Arkın’ı bir iki saatliğine evden dışarı çıkarmıştım. Evde yaptığımız, saatleri bulan röportaj ve çekimden sonra dışarıda da detaylar almam gerekiyordu. Betül Hanım sekiz dokuz ay önce ciddi bir omurga ameliyatı geçirmiş ve sırtına boylu boyunca platinler takılmış olan eşine iyi bakmamı tembihleyerek, “Cengiz kardeşim, onu sana emanet ediyorum, dikkat et...” demişti. Biz de Betül Hanım’ın güvenini sarsmamak için titiz bir çalışma gerçekleştirerek ekibimle birlikte Cüneyt Ağabey’e gözümüz gibi bakmıştık. HaberTürk TV’de hazırladığım Tek Başına adlı belgesel serimizin Cüneyt Arkın bölümünün aktüel çekimlerini yapıyorduk. Cüneyt Arkın’ın üzerinde toprak renkli uzun, kalın bir palto ve boynunda da paltosuna uygun güzel bir atkı vardı. Uzun beyaz saçları paltosunun kaldırdığı yakasından aşağı taşıyor ve rüzgârda uçuşuyordu. Belli ki sağlık sorunlarından dolayı uzun süredir kamera karşısına geçmeyen Türk sinemasının efsane ismi bu çekimden haz alıyordu. Ne de olsa belgesel hayat hikâyesiyle ilgiliydi. Uçuşan beyaz saçlarıyla bir yıldız gibi parlıyordu. Ağır çekimde kullanacağım bu görüntülerle hiç şüphesiz çok etkili sahneler olacaktı. Ulus Parkı’ndaki çekimimiz bitince ekiple birlikte sıcak çaylarımızı yudumladık ve Cüneyt Ağabey’i sağ salim Betül Hanım’a geri götürüp teslim ettik. Betül Hanım’ın eşine bu kadar titizlenmesi çok etkileyiciydi. Sanki üzerimden büyük bir sorumluluk kalkmıştı. Ne de olsa herkesin sevdiği adam, Türk sinemasının en büyük isimlerinden biriydi o...

Cüneyt Arkın rolleri

Günler sonra belgesel film TV’de yayınlandı. O dönem çok ilgi görmüştü. Gerek Cüneyt Ağabey gerekse Betül Hanım beni arayıp teşekkür etmişlerdi. Bu belgeseli hâlihazırda “Belgeselci” YouTube kanalında izlemek mümkün. Şimdi bu röportajdan aklımda kalan birkaç anekdotu ve belgeselde kullanamadığım bazı sözleri sizinle paylaşacağım.

Cüneyt Ağabey’in evinde yaptığımız uzun röportaj çok samimiydi. Sebeplerinden biri de o yıllarda HaberTürk TV’de birlikte çalıştığımız arkadaşım Süleyman Kurt’un da bana eşlik etmesiydi. Zira yıllar önce bir TV kanalında Cüneyt Arkın’ın kameramanlığını yapmıştı. Nekahet döneminden yeni kalkmış olması da onu duygusallaştırmıştı. O sebeple kendisini bana açtı ve çok güzel, samimi sözler söyledi. Zaten Cüneyt Arkın, röportajlarındaki tevazusuyla da bilinir. O sebeple zorlanmadım. Röportajda üç konuya müthiş derecede bağlı olduğuna şahit oldum; birincisi ailesiydi. Eşi ve çocuklarına hayran bir o kadar da bağlıydı. İkincisi, yıllarca birlikte çalıştığı set arkadaşlarıydı. Üçüncüsü ise çocukluğundan bu yana derin anılar beslediği hayvanlarıydı. Köpeği, sıpası ve atlarını anlatırken en yakın dostlarından bahseder gibiydi. Bir de ablalarından söz ederken içine hüzün düşüyor, gözleri âdeta nemleniyordu. Cüneyt Arkın’ın insan ve hayvan sevgisi bariz bir şekilde belli oluyordu. O, memleket insanını çok sevdi, memleket insanı da onu çok sevdi. Ruhu şâd olsun...

Cengiz Özkarabekir imzalı belgeselden bir görüntü

Röportajın yayınlanmamış kısmından seçtiklerim...

Cüneyt Arkın anlatıyor;

- Maide Coşkuner isminde bir ilkokul hocam vardı, hâlâ yaşıyor. Şimdi beni tanımıyor ama işte Öğretmenler Günü’nde o benim okuma sevgimi keşfetti. Bana bir kitap verdi: Kimsesiz Çocuk. Bir de köpeği var çocuğun, çok soğuk bir havada köpek onun üzerine yatar, kendi ısısıyla çocuğu korur. Böylesine fedakârlık anlatan, böylesine bir kitap. Ve ondan sonra kitaplar vermeye başladı, ben de ufak ufak bir şeyler yazmaya başladım işte öylesine geldi...

- Saat 5’te ahırda olmanız gerekiyordu çünkü koyunlar o saatte sağılır. Ben koyunları sağılması için sıraya koyardım, beklerlerdi. Saat 5’te film bitmeden ablam beni sinema salonundan çıkarır, alır oradan getirirdi. Ben hiçbir filmin sonunu görmedim. Çok da üzülürdüm ya en heyecanlı yerinde, düşünebiliyor musunuz?

- Bizim lise öğretmenlerimiz Atatürk’ün eğitim erleriydi. Yani Cumhuriyet Kuşağı’ydı onlar, bizi çok iyi eğittiler, çok iyi... Bizde bir felsefe resim kadar önemliydi, resim felsefe kadar önemliydi. Felsefemiz, mantığımız vardı, okuyorduk. Felsefe, mantık bir öğrenciye neler kazandırıyor şimdilerde kimse farkında değil...

- Çalışmadan olmuyor, benim sinema hayatımın başarısına dair söyleyecek bir tek şey var: delicesine çalışmak, çılgınca çalışmak...

Cüneyt Arkın
Yeşilçam
Sinema
Türk Sineması
İstanbul
Cengiz Özkarabekir
Sayı 011

BENZER

Galata, çok eskiden beri şehrin favori eğlence merkezlerinden biri. 16. yüzyılda semtte meyhaneler olduğunu, rakı- balık sofraları kurulduğunu biliyoruz. 20. yüzyıla doğru çalgılı meyhaneler dönemine giriliyor. Ondan beridir müziği susmuyor. Murat Meriç, kulüpler, barlar, meyhaneler, balozlar, küplü meyhaneler, konser mekânları, kafeler, şarkılar türkülerle Galata’nın müzikli tarihinin peşinde.
Can Bonomo, sonradan İstanbullulardan. İzmir’de doğup üniversite zamanında İstanbul’a taşınmış. Ama üretiminin ham maddesinin İstanbul olduğunu söylüyor. Şimdi 35 yaşına basarken hayatı, zamanın akışını, değişimi sorguluyor. Zamanın hızını korkutucu, ruhunu biraz can sıkıcı bulsa da her değişimin içinde bir yerlerde bulunduğuna inandığı iyi yönleri keşfetmeye çalışıyor. Ve her güne oyuncu eşi Öykü Karayel ve minik oğlu Roman’la kendi küçük ailesini oluşturmanın heyecanıyla uyanıyor.
Mehmet Çağçağ İST'e özel çizimiyle yine bizimle.