Megakentte eğitim: İstanbul sınıfta mı kaldı?

Fotoğraf
Şafak Salman
25 Kasım 2021 - 12:50

Ülkemizle ilgili hangi meseleyi konuşuyor olursak olalım; sofra adabından sanata, kent yaşamından siyasete, sohbetleri çoğu zaman aynı ortak yargıyla noktalıyoruz: Eğitim şart. Her sorunun temel çözümü olarak görülen eğitim, gerçekte Türkiye’nin birincil sorunu olabilir mi? Eğitimin piyasalaşmaya, sistemsizliğe ve yanlış politikalara kurban edildiği son yirmi yıllık zincirin son halkasında koronavirüs süreci ile gelen ağır tahribat var. Neredeyse bir hak olmaktan çıkıp ayrıcalık haline gelen eğitim konusunda yaşanan eşitsizlik salgınla birlikte daha da derinleşti.

II. Abdülhamid döneminde eğitim bakanlığı yapmış üç farklı isme atfedilen “Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” sözü o tarihte ne maksatla söylenmişti tam emin değiliz ama yaklaşık yüz elli yıl sonra, bugünün Türkiye’sinde eğitim sistemini, eğitim politikalarını iyi özetliyor.

Son yirmi yılda sekiz kez bakan ve on yedi kez sistem değiştiren millî eğitim âdeta bir yapboz tahtası. Üçüncü yılına girmeye hazırlandığımız COVID-19 pandemisiyle bu yapboz hepten içinden çıkılmaz bir hal aldı. Şimdi öğretmeni, öğrencisi ve velisiyle “eğitim ekosistemi” pandeminin kayıplarını geride bırakmaya çalışıyor ancak evlere kapanmış halde, dijital ortamda verilen eğitimle geçen yaklaşık iki yılın ardından öğrencilerdeki fiziksel ve zihinsel duraklamanın nasıl telafi edileceği net değil.

Okullulaşma oranının en fazla düştüğü il, şehrimiz İstanbul

Bakanlık verileri paylaşmıyor ancak Eğitim-İş Sendikası’na göre Türkiye’de her gün yaklaşık bin sınıf karantinaya alınıyor. Eğitim-Sen, İstanbul’daki bazı okullarda hizmetli olmadığını, birçoğunda 800-850 öğrenciye bir temizlik görevlisi düştüğünü söylüyor. NG Araştırma Şirketi’nin 12-28 Ekim tarihleri arasında Türkiye genelinde 15 yaş üstü 1343 öğrenci ve veli ile yaptığı araştırmanın sonucuna göre; her 10 velinin 7’si, her 10 öğrencinin 5’i okulların yeniden açılmasından memnun. Ancak ankete katılanların yüzde 76’sı, okulların açılmasının koronavirüs vakalarını artıracağını, yüzde 52’si okullarda salgına karşı alınan önlemlerin yetersiz olduğunu düşünüyor.

Okullardaki hijyen koşulları kadar sınıfların mevcudu da pandemiden korunmayı imkânsız kılıyor. Bakanlığın 2020-2021 istatistiklerine göre Türkiye genelinde özel okullarda derslik başına düşen öğrenci sayısı 9,4 iken, kamu okullarında 26. Ancak İstanbul gibi bir metropol söz konusu olduğunda bir sınıftaki öğrenci sayısı 40’ın çok üzerine çıkabiliyor ve bu durum bir istisna oluşturmuyor. Esenyurt, Arnavutköy gibi ilçelerde, üstelik ikili eğitim veren okullarda 60-75 kişilik sınıflar bulunuyor.

Pandemi döneminde örgün eğitim dışına çıkan öğrenci sayısı da hızla arttı. Eğitim Reformu Girişimi’nin (ERG), sonuçlarını Ekim 2021’de açıkladığı izleme raporuna göre 6-9 yaş arası yaklaşık 144 bin, 10-13 yaş arası yaklaşık 75 bin, 14-17 yaş arası yaklaşık 457 bin çocuk eğitim dışına çıktı. Bu bakımdan en büyük mağduriyet liselerde yaşanıyor.

Okullulaşma oranının en fazla düştüğü il ise şehrimiz İstanbul. İstanbul’da 2019-2020 eğitim- öğretim yılında 5 yaşta net okullulaşma oranı yüzde 66,2’ydi. Geçen yıl bu oran yüzde 42,8’e geriledi. 

Bazı okullarda 100 bin TL’yi aşan eğitim ücretlerine yemek, servis, kitap gibi masraflar da dahil değil

Eğitimin tek sorunu elbette pandemi değil. Piyasalaşma, sorunlar listesinin üst sıralarında yer alıyor. İstanbul’da özel okul sayısı devlet okulu sayını geçmiş durumda. Bu dengesizlik, çocuklar ve aldıkları eğitim arasındaki eşitsizliği artırıyor.

Uzaktan eğitim, özel okullar ile velileri karşı karşıya getirdi. Veliler yüz yüze verilmeyen eğitimler için ücret iadesi beklerken, 2021- 2022 dönemi için yüzde 20'lere varan zamlar yapıldı. Bazı okullarda 100 bin TL’yi aşan eğitim ücretlerine yemek, servis, kitap gibi masraflar da dahil değil. Özel okullar ise kendilerini enflasyonun altında zam yaptıklarını söyleyerek savunuyor.

Fiziki durum ve altyapı yetersizliği bir başka problem. İBB Meclisi Eğitim Komisyonu Üyesi Alaettin Aktay’ın verdiği bilgiye
göre, İstanbul’da 699 okul İBB’ye yenileme ihtiyacı bildirerek talepte bulundu. Kiminin tuvaletleri kullanılmaz halde, kiminin çatısı akıyor, kiminin zemini kırık, sıraları eski, cephesi yıpranmış, duvarlarının boyası dökülmüş, bahçeleri/spor salonları yetersiz... Okul aile birlikleri topladıkları paralarla ancak acil ihtiyaçları karşılayabiliyor. İBB’nin  yenilemesini yaptığı okullarda, kullanılan renklerin çocuklar üzerindeki psikolojik etkisine kadar her detay düşünülüyor. İBB CHP Meclis Grubu Eğitimden Sorumlu Yöneticisi Gülsüm Polat, öğrenci sayısının 2 bin 365 olduğu bir okuldan bahsediyor. En büyük okul açığı Esenyurt, Küçükçekmece, Bağcılar, Arnavutköy gibi nüfusun yüksek olduğu ilçelerde.

Sınıf mevcudunun yüksekliği, İBB Meclisi Kadın Komisyonu Üyesi Figen Karahan’a göre de “İstanbul’da eğitimin sorunları listesi”nin ilk sırasında. Ardından okulların fiziki koşulları geliyor. Karahan “Okullar arasında eşitlik yok. Oysa Kadıköy’deki okul ile Arnavutköy’deki okul aynı olmalı” diyor.

Eğitimcilere, akademisyenlere, araştırmacılara, velilere ve yerel yönetimlere sorduk.

İstanbul'da en büyük okul açığı Esenyurt, Küçükçekmece, Bağcılar, Arnavutköy gibi nüfusun yüksek olduğu ilçelerde

“Fırsat eşitsizliği temel sorun”

2003 yılında kurulan Eğitim Reformu Girişimi (ERG), Türkiye’nin önde gelen vakıflarının desteklediği, bağımsız ve
kâr amacı gütmeyen bir girişim. Amacı, eğitimde yapısal dönüşüme nitelikli veri, yapıcı diyalog ve farklı görüşlerden ortak akıl oluşturarak katkı sunmak. Girişim, 2007’den bu yana düzenli olarak eğitim izleme raporları hazırlıyor.

Eğitim Reformu Girişimi’nin 2021 raporu 27 Ekim’de kamuoyu ile paylaşıldı. Rapordaki veriler, tahmin edebileceğiniz gibi olumlu bir tablo sunmuyor. Verilerin ne anlama geldiğini, salgının öğrenci ve öğretmenleri nasıl etkilediğini, Türkiye’de genel olarak eğitim sisteminin sorunlarını ERG araştırmacıları Umay Aktaş Salman, Kayıhan Kesbiç ve araştırma asistanı Ezgi Tunca ile konuştuk.

Yapılan çeşitli araştırmalar, okuldan fiziksel olarak uzak olmanın öğrenciler üzerinde olumsuz ruhsal etkileri olduğunu, ayrıca ruhsal sağlıklarının bozulmasının da devamsızlığı artıran nedenlerden biri olduğunu gösteriyor.

ERG’nin 2021 Eğitim İzleme Raporu, Türkiye genelini yansıtıyor. İstanbul, bu genelden farklı bir görünüm sergiliyor mu? Eğitimde İstanbul’a özel sorunlardan, başlıklardan bahsetmek mümkün mü?

KAYIHAN KESBİÇ Raporda geçen konuların hepsi İstanbul için de geçerli. Eğitimde fırsat eşitsizliği Türkiye’de eğitimin temel sorunlarından biri ve İstanbul özelinde de oldukça belirgin. Aynı ilçede yer alan okullar arasında bile büyük imkân farklılıkları görülebiliyor. Sosyoekonomik farklar, ailelerin okula sağladıkları destekleri ve öğrencilerin erişebildikleri imkânları doğrudan etkiliyor. Nüfusun kalabalık olduğu okullarda ikili eğitim uygulaması da görülüyor.

Okulların fiziksel koşullarında görülen farkların yanı sıra öğretmen kadrosunda da önemli farklar var. Öğretmen ihtiyacının olduğu ancak kadrolu öğretmen ataması yapılamayan okullarda görülen ücretli öğretmenlik uygulaması İstanbul’da
yoğun olarak devam ediyor. Türk Eğitim-Sen verilerine göre, geçtiğimiz eğitim-öğretim yılında tüm Türkiye’deki ücretli öğretmen sayısı 69 bin 326’yken, bu öğretmenlerin yüzde 30,8’i İstanbul’da görev yapıyor. MEB 2019-2023 Stratejik Planı’nda “zayı ıklar” arasında sayılan ücretli öğretmenliğin eğitimin niteliğini ve öğretmenleri olumsuz etkilediği söylenebilir. Ücretli öğretmen olmak için öğretmen yetiştiren programlardan mezun olma şartı bulunmuyor. Çeşitli programlardan mezun ön lisans ve lisans mezunları da ücretli öğretmen olarak çalışabiliyor. Ayrıca atama bekleyen eğitim fakültesi mezunları ücretli öğretmen olarak çalışıyor. Pek çok yeni mezun ücretli öğretmenliği geçici bir süre yapmayı planlıyor. Bu da öğrencilerin sık sık öğretmen değiştirmesine sebep olabiliyor. Sözleşmeli ve kadrolu öğretmenlerle aynı işi yapmasına karşın ücretli öğretmenler girdiği ders saati başına 21,46 TL ücret alıyor. Bu durumda aldıkları ücret, asgari ücretin altında kalıyor. Sigortaları kısmi olarak yatırılıyor. Resmî tatillerde, yarıyıl tatillerinde ve yaz tatillerinde derse girmedikleri için ücret alamıyorlar. Yani özlük hakları açısından da kadrolu ve sözleşmeli öğretmenlerle aralarında ciddi farklar var.

Ezgi Tunca

Ortaya koyduğunuz veriler, eğitimde olmayan çocuk sayısının 13 yaştan itibaren arttığını gösteriyor. Eğitimde olmayan çocuklar nerede?

EZGİ TUNCA Eğitimde olmayan çocukların özellikle 15 yaşından sonra daha keskin artış göstermesi kısmen yasal olarak çalışmaya başlama yaşı olmasıyla açıklanabilir. TÜİK’in 2019 yılı Çocuk İş Gücü Anketi’ne göre 15-17 yaş arasındaki çocukların yüzde 15,7’si çalışıyor. Bu orana mülteci çocuklar ve çoğunlukla kız çocukların üstlendiği ev içi emeği dahil değil. Aynı zamanda anketin mevsimlik geçici tarım işçilerinin görece az olduğu bir dönemde uygulandığını belirtmek gerek. Eğitimden ayrılan kız çocuklar için bir diğer risk, erken yaşta ve zorla evlilikler. Salgın döneminde çocuk yaşta, erken ve zorla evliliklerin artmış olduğu tahmin ediliyor. Farklı araştırmalar salgının ekonomik etkilerinin ve uzaktan eğitim sürecinde çocukların okuldan uzak kalmasının hem dünyada hem Türkiye’de okul terki riskini artırdığını gösteriyor.

Kayıhan Kesbiç

Peki, özel okula giden öğrenci sayısındaki azalışı nasıl açıklamak mümkün? İstanbul’da özel okul sayısı devlet okulu sayısını geçmiş durumda. Öğrenci sayısındaki azalış sürer mi? Sürerse özel okul sayısında azalma mı beklenir?

KAYIHAN KESBİÇ Özel okullara devam eden öğrenci sayısında yaklaşık on yıldır ilk kez bir azalma görüyoruz. Türkiye genelinde özel okullara devam eden öğrenci sayısı yüzde 10,7 azaldı. Aslında her kademede bir düşüşten söz etmek mümkün ancak okulöncesi özel kurumlara devam eden öğrencilerde yüzde 33,1’lik bir düşüş görüyoruz salgın öncesine göre. İstanbul’a baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Özel okullara giden öğrenci sayısı bir önceki yıla göre yüzde 13,3 azalmış durumda, okulöncesi özel kurumlara devam eden öğrenci sayısına baktığımızda ise bu düşüş yüzde 37,5 seviyesinde. Geçtiğimiz yıl görülen bu düşüşün salgın dönemiyle doğrudan bağlantılı olduğunu söylemek mümkün. Ortaokul ve ortaöğretimde görülen düşüş, çoğunlukla uzaktan eğitimle devam eden eğitim-öğretim yılında velilerin devlet okullarını tercih etmesiyle açıklanabilir. Gelecek yıl özel okula devam eden öğrenci sayısının artışa geçeceğini söylemek için henüz erken.

Umay Aktaş Salman

Birinci sınıflara öğretmenlik yapan bir arkadaşım, özellikle bu yaş grubundaki çocukların öğretmenlerine, birbirlerine sarılma ihtiyacından ve pandeminin fiziksel temasa engel olması nedeniyle çocukların genel olarak ilişki kurma güçlükleri yaşadığından bahsetti. Sizin böyle bir gözleminiz var mı? Dokunma meselesi belirli bir yaş grubu için nasıl bir önem taşıyor? Pandeminin olumsuz etkileri listesine eklenmesi gereken bir başlık mı?

UMAY AKTAŞ SALMAN Her evin sosyoekonomik altyapısındaki farklılıklara göre, salgının çocuklar üzerinde yarattığı psikolojik, sosyal, duygusal, ekonomik, akademik etkiler farklı. Salgın çocukların sadece eğitime erişimini değil, okul aracılığıyla eriştikleri sosyal hizmetlerden ve koruma mekanizmalarından yararlanmalarını da engelledi. Birçok çocuğun eğitim hakkına ulaşamaması diğer haklarının önünde engel oluşturdu. Sosyal ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasında önemli işlevleri olan okul topluluğundan uzak kaldılar ve sosyalleşme imkânlarını kaybettiler. Yapılan çeşitli araştırmalar, okuldan fiziksel olarak uzak olmanın öğrenciler üzerinde olumsuz ruhsal etkileri olduğunu, ayrıca ruhsal sağlıklarının bozulmasının da devamsızlığı artıran nedenlerden biri olduğunu gösteriyor. Salgın öğrenme kayıplarına da neden oldu. Uzaktan eğitimle beraber ekran karşısında geçirilen süre kayda değer oranda arttı. Araştırmalar akıllı telefonların ve internetin aşırı kullanımının zihinsel ve davranışsal sorunlara yol açabileceğine, ders çalışma performansını zayı atabileceğine, yüz yüze sosyal etkileşimi azaltabileceğine ve kişisel hayatların ihmal edilmesine yol açabileceğine işaret ediyor.

"Çocukların Gözünden Pandemi” çalışmamızda 8-17 yaş aralığındaki çocuklarla yaptığımız görüşmeler, salgının etkilerinin çocukların koşullarına göre değiştiğini gösteriyordu. Eğitim yüz yüze olmayınca çalışmak zorunda kalan öğrenciler var. Arkadaşlarıyla birlikte olamamak ve oyun oynayamamak, öğretmenlerini görememek en fazla yoksunluğunu hissettikleri şey. Görüşmelerde özellikle kız çocukların bazıları ev içi bakım yükünün arttığından da bahsetti. Çocuklar hem psikolojik hem de akademik olarak olumsuz etkilendiklerini anlattılar. Özellikle yaşadıkları akademik kayıplarla ilgili kaygılı olduklarını gösteren anlatımları vardı.

Öğretmenlerin de çocukların akademik, sosyal ve duygusal durumlarıyla ilgili tespitleri var. Uzaktan eğitim sonrasında çocukların sosyal ilişkilerinin zayıfladığını, sınıf kuralları konusunda zorlandıklarını, odaklanma sürelerinin azaldığını gözlemlediklerini anlattılar. Salgın başladığında birinci sınıf olan çocuklar okula üçüncü sınıf olarak döndü. Bu kademedeki öğretmenlerden bazıları, çocukların davranışsal olarak daha tam gelişemeden üçüncü sınıf olduklarını belirtiyor.

İstanbul’da 10 ve 15 yaşındaki çocukların “yaşam doyumu” uluslararası ortalamaya kıyasla düşük

Raporun sunumunda çocuğun iyi olma hâlinden bahsettiniz. Bir öğrencinin iyi olma hâli nasıl tarif edilebilir ve İstanbul’daki eğitim ekosistemi bu hâle ne kadar yakın?

EZGİ TUNCA Çocuğun iyi olma hâli yaklaşımı, çocukların yaşam koşullarını sağlık, maddi durum, eğitim, çevre koşulları gibi farklı alanlara ilişkin nesnel ve öznel göstergelerden faydalanarak bütünsel olarak ele alıyor. Eğitim, hem çocukların yapabilirliklerini artırması hem de sosyal ilişkilerine alan açması nedeniyle temel belirleyicilerden. Salgın, okulların çocuğun sosyal ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Kapalı kalma süresi uzadıkça öğrencilerin olumsuz duyguları arttı. Ayrıca okul, kırılgan gruplardan çocukların sosyal destek mekanizmalarına ulaşabilmeleri için kritik role sahip. OECD tarafından 2019’da 9 ülkenin 10 şehrinde başlatılan ancak bulguları bu yıl yayımlanan Sosyal ve Duygusal Beceriler Araştırması’na göre, İstanbul’da 10 ve 15 yaşındaki çocukların “yaşam doyumu” uluslararası ortalamaya kıyasla düşük. Bu fark 15 yaş grubunda daha yüksek. Salgın döneminde, okulların illerdeki risk düzeyine göre açılıp kapandığı dönemde İstanbul’daki öğrenciler yüksek risk sebebiyle uzaktan eğitime devam etti. Ayrıca 2020-21 eğitim-öğretim yılında öğrencilerin okula yüz yüze devam etmeleri gönüllülük esasıyla sağlanıyordu. İstanbul’da çocukların okula ulaşmak için daha uzun süre harcaması ve bu sürelerde temas riskinin yüksek olması yüz yüze eğitimi tercih etmemelerine sebep olmuş olabilir. Ne kadarının yüz yüze devam ettiklerine ilişkin bir veri yok elimizde. Salgının ekonomik etkilerinin de İstanbul’daki özellikle farklı dezavantajlı koşullara sahip çocukların iyi olma hâllerini etkilediğini farklı araştırmalarla görüyoruz. “İstanbul’un Farklı Yerleşimlerinde Çocukların Haklarına Erişimi Araştırması” çocukların eğitime erişimde zorluklar yaşadıklarını, ailelerinin ekonomik olarak olumsuz etkilendiğini ve evde duygusal olarak zorlandıklarını ortaya koyuyor. “Salgında Derin Yoksulluk ve Haklara Erişim Araştırması”na göre ise görüşme yapılan hanelerdeki çocukların yarısından fazlası uzaktan eğitimi takip edemedi ve yüzde 11,3’ü eğitime devam etmeyeceğini söyledi.

Öğrenciler arasında artan öğrenme kayıpları, öğretmenleri zorlayan konuların başında geliyor

Öğretmenin iyi olma hâlinden de bahsedebilir miyiz? Öğretmenlerin ruh hâli nasıl, bunu izliyor musunuz?

UMAY AKTAŞ SALMAN Çalışma koşullarından özlük haklarına, eğitim ortamlarının niteliğinden meslektaşlarından destek alabilmelerine kadar öğretmenin iyi olma hâlini etkileyen pek çok etken var. Bunlardan biri, aldıkları ücret. Türkiye’deki öğretmen maaşları OECD ortalamasının oldukça altında kalıyor. TALIS (Uluslararası Öğretme ve Öğrenme Araştırması) 2018 kapsamında öğretmenlerin mesleki memnuniyetleri birçok açıdan ele alınıyor. Sonuçlara göre Türkiye’deki her 10 öğretmenden 9’u işinden memnun olduğunu ifade ediyor ve bu oran OECD ortalamasıyla aynı. Öte yandan hem Türkiye’de hem de OECD ülkelerinin genel ortalamasında her 4 öğretmenden sadece 3’ü bir daha karar vermesi gerekirse yine öğretmenlik mesleğini tercih edeceğini belirtiyor.

Türkiye’de öğretmenlerin yüzde 16,1’i bu mesleği tercih etmekten pişmanlık duyduğunu belirtirken, OECD ülkelerinin genel ortalamasında bu oran Türkiye’nin neredeyse yarısı. Türkiye’de öğretmenlerin yüzde 47,9’u başka bir meslek seçmiş olmanın kendileri için daha iyi olup olmayacağını sorguluyor. Çalıştığı okuldan memnun olduğunu belirten öğretmenlerin oranı Türkiye’de yüzde 86,2, OECD ülkelerinde yüzde 95,6. Mümkün olsaydı çalıştığı okulu değiştireceğini söyleyen öğretmenlerin oranı Türkiye’de yüzde 36,9. Bu oran OECD ülkelerinde sadece yüzde 19,4. 

Türkiye'de, çalışırken önemli ölçüde veya çok fazla stres yaşadığını belirten ortaokul öğretmenlerinin oranı OECD ortalamasının yaklaşık yarısı kadar: yüzde 23,4. Stresin kaynağına bakıldığında, Türkiye’deki öğretmenlerin en fazla stres yaşadıkları konuların başında öğrenci başarısından sorumlu tutulmak, resmî yetkililerden kaynaklı değişen koşullara ayak uydurmak, ebeveyn/veli endişelerine yanıt vermek ve çok fazla idari iş yapmak zorunda kalmak geliyor.

Salgın öğretmenin iyi olma hâlini de doğrudan etkiledi. Eğitimi, daha önce alışık olmadıkları koşullarda, uzaktan devam ettirmeye çalıştılar. Bir yandan sağlıklarını korumaya, salgının sosyal ve psikolojik güçlükleriyle baş etmeye çalışırken bir yandan da öğrencilerinin iyi olma hâllerini desteklemeye devam ettiler. Okulların şartları, öğrenci sayısı, öğrencilerinin uzaktan eğitime erişip erişemediği, veli-öğretmen iş birliğinin hayata geçip geçmediği, psiko-sosyal destek ve dijital okuryazarlık ihtiyacı gibi pek çok şey öğretmenleri etkiledi. Öğrenciler arasında artan öğrenme kayıpları, öğretmenleri zorlayan konuların başında geliyor.

İstanbul’da toplam 6 bin 127 okul var, bunun 3 bin 63 tanesi resmî, 3 bin 64 tanesi özel

"Çocukların eğitim aracılığıyla bir gelecek kurma olasılığı her geçen gün azalıyor"

Öğrenci-Veli Derneği (VELİ-DER) Genel Başkanı Ömer Yılmaz’a göre, şu an eğitim-öğretim alanında en çok üzerinde durulması gereken mesele, pandemi sürecinde eğitimin sağlıklı sürdürülebilmesi için alınması gereken tedbirler. Yılmaz, velilerin gözünden eğitim sisteminde yaşanan zorlukları ve açmazları değerlendirdi.

"Eğitim alanına dair tüm sorunların tespiti ve çözümüne dair ‘laik, bilimsel, parasız, eşit ulaşılabilir ve kamusal’ düzlemde söz söyleyen bir yapı olarak dernekleştiğimizi söylemek isterim. Eğitim alanında şu an öne çıkan en önemli meselenin pandemi döneminde eğitimin sürdürülebilir olması için okullarda alınması gereken önlemler olduğunu düşünüyoruz. Salgına karşı alınan önlemlerin yetersizliği ve gerekli koşulların sağlanamamasından kaynaklı sorunların olduğu şekilde devam ettiğini ve artık kronikleşmeye başladığını üzülerek tespit etmekteyiz.

Gerekli önlemler alınmadan, ek öğretmen ataması yapılmadan, sınıflar seyreltilmeden ve okullarda gerekli havalandırma koşulları sağlanmadan yüz yüze eğitime devam edilmesi salgın açısından risk oluşturmaya devam edecek. Millî Eğitim ve Sağlık bakanlıklarının artık kamuoyunun yaptığı uyarıları dikkate alması bir zorunluluk. MEB hiçbir önlem almadan tüm kademelerde tam zamanlı ve yüz yüze eğitim başlattı. 40, 50, 60 kişilik sınıflarda, fiziki mesafe mümkün olmadan eğitim sürdürülüyor. Bu koşullarda okullarda salgın yayılımı daha da artacak. Pozitif ve temaslı öğrenci/öğretmenlerin tespiti için kullanılacak testlerin bir an önce temin edilerek okullara ulaştırılması gerekiyor. Eğitim ayrıcalık değil, haktır. MEB tüm çocuklarımızın kamusal eğitim hakkından, çocuklarımızın, biz velilerin ve eğitim emekçilerinin sağlık hakkından sorumlu. Dolayısıyla çocuklarımızın, tüm eğitim emekçilerinin ve biz velilerin sağlık kaygıları her geçen gün artıyor. Bu yüzden önlemler alınarak okulların açık tutulması elzem bir durum.

Özel okulların sayısı, devlet okullarından fazla. 'Paran kadar eğitim' anlayışıyla eğitimin niteliği parayla ölçülmeye başladı.

MEB eğitimi, çocukların yaşama hazırlanması, ilgi ve yeteneklerini fark etmesi, sosyal/ psikolojik/ fiziksel ve duygusal olarak gelişmesini sağlayan bir araç olarak görmüyor. Eğitimin âdeta sadece sınav için olduğunu düşünüyor. Bu nedenle
tüm eğitim yaşantısı sınav üzerine inşa ediliyor, okullar akıl almaz bir şekilde dershaneye dönüşüyor. Bunun doğal sonucu olarak yoksul çocuklar başta olmak üzere dezavantajlı tüm çocuklarımızın yaşadığı eşitsizlikler daha da derinleşiyor. Özel okullarla kamu okulları arasındaki açı her geçen gün daha da genişliyor, eğitim aracılığıyla çocuklarımızın gelecek kurma olasılığı her geçen gün azalıyor.

İstanbul’da toplam 6 bin 127 okul var, bunun 3 bin 63 tanesi resmî, 3 bin 64 tanesi özel. Yani özel okulların sayısı, devlet okullarından fazla. ‘Paran kadar eğitim’ anlayışıyla eğitimin niteliği parayla ölçülmeye başladı. Tabii ki bu durum eğitimin laik, bilimsel, eşit ve parasız olması talebimize karşılık gelmediği için kabul edilebilir değil.

Özel okullarda yaşanan problemlerin başında, öğretmenlerin çok ağır koşullarda ve düşük maaşlarla çalıştırılması, öğrenci servislerinin yetersizliği, yemekhane ve kantin ücretlerinin yüksekliği, yardımcı kaynak adı altında fahiş fiyatlara satılan kitaplar, okul kıyafetleri ve çeşitli kırtasiye araçlarının çok yüksek fiyatlardan okullarda satılması geliyor.

Salgında özel okullarda da sorunlar yaşandı. Velilerin yüz yüze eğitim ücreti ödedikleri halde online eğitime geçilmesi ücret adaletsizliğine neden oldu. Veliler bunun telafisini, daha adaletli davranılmasını, verdikleri fazla ücretlerin geri ödenmesini talep ettiler ancak herhangi bir sonuç alamadılar. Pandeminin 2020 Mart ayında başlamasıyla, peşin alınan yemek ve servis ücretlerinin geri ödenmemesi sorunu yaşandı. Özellikle kurumsal olmayan okulların ekonomik güçlükler yaşayarak kapandığını gördük. Bu durum öğrenci ve velilerin eğitim-öğretime olan konsantrasyonunu bozdu.

İnternet altyapısı ve derse erişim cihazı olan çocukların yaklaşık bir buçuk yıl hiç olmadığı kadar ekran başında ve evde vakit geçirmesi, çeşitli travmatik durumlara neden oldu. Ekran bağımlılığından tutun ergonomik bozukluklara, iletişim bozukluklarından sosyalleşememeye kadar... Dezavantajlı çocuklar da online eğitime erişemedi.

Açıklanan son verilere göre son bir yılda toplam 675 bin öğrenci örgün eğitim dışına çıktı

Eğitimin üç sorunu: bütçe, telafi, terk

Eğitimci ve BirGün gazetesi yazarı Feray Aytekin Aydoğan, eğitimin ana sorunlarını üç başlık altında topluyor: sınıfları, öğretmenleri ve öğrencileri rahatlatacak öğretmen atamaları için millî eğitime bütçe ayrılmaması, pandemi kaynaklı kayıplar için telafi eğitimi yapılmaması ve öğrencilerin hızla öğrenim hayatından kopuşu.

"Eğitimi konuşurken çocukların, gençlerin kamusal, bilimsel eğitim hakkıyla birlikte memleketimizin ortak geleceğini konuşuyoruz. Bu yüzden başta büyük şehirler olmak üzere il il, ilçe ilçe eğitim alanının tüm özneleriyle ve ortak geleceğimize sahip çıkan tüm kesimlerle bir araya gelmek yaşamsal önemde.

Eğitimin kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp piyasalaştırılması ve bilimsel niteliğinin tamamen ortadan kaldırılması sonucunda, son yirmi yıl içerisinde eğitimde yaşanan sorunlar ve eşitsizlikler devasa boyuta ulaşmıştı. Salgınla birlikte daha da derinleşti. 4 milyon 247 bin öğrenci bir buçuk yıl süresince uzaktan eğitime hiç erişemedi, erişebilen öğrencilerin yüzde 61’i cep telefonu ile katıldı. Yoksul ailelerin çocukları, özel eğitim gereksinimi olan çocuklar, kız çocukları, anadili Türkçe olmayan çocuklar, mülteci çocuklar, kırsal kesimde yaşayan çocuklar, mevsimlik tarım işçisi ailelerin çocukları eğitimde yaratılan eşitsizlikten en çok etkilenen kesimler oldu. Milyonlarca çocuğun eğitimden kopuş süreci hızlandı.

Şu anda eğitimde temel tartışma başlıklarından ilki bütçe meselesi bana kalırsa. Örneğin salgınla birlikte öğretmen ihtiyacı daha da arttı. Yalnızca MEB’in verileri üzerinden dahi en az 170 bin öğretmen atamasına ihtiyaç var ve bütçede yüzde 1-1,5 oranında bir artış bu sayıda öğretmen ataması yapmak için yeterli. Ancak ısrarla yeterli bütçe ayrılmıyor. Salgında kalabalık sınıflarla, her gün artan vaka sayıları ve karantinaya alınan sınıflarla eğitim öğretim devam edebiliyormuş algısı yaratılmaya çalışılıyor. Yüz yüze eğitimin başladığı ilk hafta, en az 101 sınıf karantinaya alındı. Oysa yeterli sayıda öğretmen ataması yapılmalı, yeterli sayıda temizlik görevlisi istihdam edilmeli, ek derslik sağlanmalı, okullarda havalandırma, hijyen konusunda gerekli önlemler alınmalıydı.

Telafi için yeterli bütçenin sağlanmadığı, gerekli hazırlıkların yapılmadığı kamu okullarında okuyan öğrencilerimizin mağduriyeti ve eşitsizlik daha da arttı, kamu okulları ile özel okullar arasındaki uçurum büyüdü.

Eğitimde ikinci güncel sorun ise telafi eğitimi başlığı. Eğitimdeki eşitsizliklerin ciddi boyuta ulaşmasına rağmen çocukların yaşadığı öğrenme kayıplarının nasıl karşılanacağı MEB tarafından açıklanmıyor. Oysa dünya genelinde tüm ülkelerin, parlamentoların en temel tartışma başlığı öğrenme kayıpları. Telafi eğitimi için öğrenci başına Hollanda’da 2 bin 500 pound, ABD’de 1600 dolar, İngiltere’de 50 pound ayrıldı.

Özel okullar 23 Ağustos’ta telafi eğitimine başladı. Telafi için yeterli bütçenin sağlanmadığı, gerekli hazırlıkların yapılmadığı kamu okullarında okuyan öğrencilerimizin mağduriyeti ve eşitsizlik daha da arttı, kamu okulları ile özel okullar arasındaki uçurum büyüdü.

Türkiye geçtiğimiz eğitim-öğretim yılının sonunda UDEP (Ulusal Destek Eğitim Programı) başlatıldığını açıkladı ama isteğe bağlı ifadesi kullanıldı. Yaz süresince son derece sınırlı ve görüntü vermeye dayalı, özellikle TÜGVA gibi yapıların okullarda faaliyet yürütmesi üzerinden gerçekleştirildi.

Öğrencilerin öğrenme kayıplarının ötesinde sosyal ve psikolojik kayıpları ciddi boyutta. Bu yüzden spor, sanat gibi etkinliklerin artırılması, yaygınlaştırılması gerek. Acilen telafi eğitimi gerçekleştirilmeli.

Üçüncü temel sorun da okul terki artışı. Açıklanan son verilere göre son bir yılda toplam 675 bin öğrenci örgün eğitim dışına çıktı. Sınav merkezli eğitim sistemi ve eşitsizlikler nedeniyle okul terki riski her geçen gün daha da artıyor.

Mevhibe Yalçın

“Öğrenciler de öğretmenler de kasım itibariyle yoruldu"

Psikolojik danışman olarak öğrencilerle ve öğretmenlerle sürekli dirsek temasında olan Mevhibe Yalçın, yeniden yüz yüze eğitime geçilen ortamda yaşanan disiplin sorunlarını, ulaşım zorluklarını, hastalık endişelerini aktardı.

"Bu yıl öğrenciler de öğretmenler de okulu özlemiş olarak, heyecan içinde başladı eğitim öğretim yılına. Çok kısa süre sonra öğrenciler erken kalkmaktan, fazla ödevden, trafikte saatler geçirmekten, derslerin uzunluğundan, teneffüslerin kısalığından, yorgunluktan şikâyet etmeye başladı. Uzaktan eğitimle geçen bir buçuk yılın ardından bedensel adaptasyon sorunu yaşadılar. Online eğitim sırasında dersler 30 dakikaydı, 40 dakika uzun geliyor. Okul kurallarını unuttuklarını gözlemliyorum. Uzaktan eğitimde odalarından katılıyorlardı derse. Bilgisayarın mikrofonu kapalı olduktan sonra ders sırasında müzik dinleyebilir, şarkı söyleyebilir... Biz şimdi beşinci sınıf öğrencilerine oturup kalkmayı, sıraya girmeyi, kafasına esince sınıfta dolaşamayacağını yeniden öğretmeye çalışıyoruz. Çünkü bu çocuklar okula son geldiklerinde üçüncü sınıftaydılar. Konuşmadan önce parmak kaldırması gerektiğini bile söylemek gerekiyor. Özellikle ilk bir ay bunlarla uğraştı öğretmenler.

Herkeste genel olarak bir öğrenme kaybı duygusu var. Uzaktan eğitimde öğretmenler bilgisayar ekranından çocuklara ulaşmaya çalıştı ama hiç kimse gerçek okul deneyimi yaşayamadı. Bu nedenle öğrenci de, veli de, öğretmen de geçen dönemi kayıp yıl olarak algılıyor. Herkes hızla normale dönmeye, kaldığı yerden devam etmeye çalışıyor.

Öte yandan arkadaşlarıyla bir arada olmaktan mutlu olan ve uzaktan eğitime dönmek istemeyen çocuklar benim görev yaptığım okulda daha fazla. Hastalanmaktan, büyüklerine virüs taşımaktan duydukları endişe ilk güne göre azaldı.

Uzaktan eğitimde öğretmenler bilgisayar ekranından çocuklara ulaşmaya çalıştı ama hiç kimse gerçek okul deneyimi yaşayamadı

Herkeste genel olarak bir öğrenme kaybı duygusu var. Uzaktan eğitimde öğretmenler bilgisayar ekranından çocuklara ulaşmaya çalıştı ama hiç kimse gerçek okul deneyimi yaşayamadı. Bu nedenle öğrenci de, veli de, öğretmen de geçen dönemi kayıp yıl olarak algılıyor. Herkes hızla normale dönmeye, kaldığı yerden devam etmeye çalışıyor.

Servisler bu yıl büyük problem oldu. Uzaktan eğitim sırasında İstanbul’da servis şoförlerinin önemli bir kısmı işi bıraktı. Şimdi okullara döndük ama şoför sayısı yetmiyor. Yetmeyince güzergâhlar birleştiriliyor. Bu sefer de çocukların yolda geçirdikleri zaman uzuyor. Servislerin çok kalabalık olduğundan şikâyet ediliyor. Pandemi nedeniyle çocuklarını özel araçla okula bırakanların sayısında artış oldu. Bu da ekstra trafik yükü getirdi. Okul bulunan mahallelerden akşam araçla çıkmak çok zor. Yarım saatte gidilecek yol, bir-bir buçuk saatte gidiliyor.

Öğretmenlerin cephesinden bakacak olursak, uzaktan eğitim sırasında öğretmenler için mesai kavramı ortadan kalkmıştı. İlk iki ay okula döndükleri için çok memnunlardı. Öğrencilerini özlemişlerdi. Sonra hastalanmaya başladılar. Onların işini meslektaşları devraldı. İş yükü arttı. Ben Kasım başı itibariyle öğrencisinin de öğretmeninin de yorulmuş olduğunu düşünüyorum. Herkesin pili bitti.

"Dışarı çıkmak çok güzel"

Karantina ortamında geçirilen 2020-2021 eğitim-öğretim yılından sonra okula dönüşü bir dördüncü sınıf öğrencisinin gözünden yaşamak ister misiniz? Rutkay Çınar Bayrak anlattı.

"Okula dönmek uzaktan eğitimden daha iyi. Dışarıya çıkmak çok güzel bir şey. Bilgisayardan ders yaparken hiçbir şey öğrenemedim ki, çok sıkıcıydı. İnsanın dikkati dağılıyor, başı ağrıyor. Öğretmenim de ekrandan ders yaparken daha halsiz görünüyordu.

Rutkay Çınar Bayrak, dördüncü sınıf öğrencisi

Bizim sınıfta 23 öğrenci var. Bazı arkadaşlarım derste sıkılıp maskesini indiriyor. Bir de tuvalete gitmek için izin alıp bir türlü dönmüyorlar. Öğretmenim 24 saat herkesi uyaracak değil ya! Ben de derse burnum açık giriyorum, maskeyi tamamen kapatınca başım ağrıyor.

Okullar açıldığından bu yana herkesin aynı anda sınıfta olduğu gün çok azdır. Hep birileri hastalanıyor. Öğretmenim de hastalandı. Öğretmenimiz ‘Korkmayın, bu koronayı herkes yaşayacak’ dedi. Ben hastalanmaktan korkmuyorum ama ölmekten tabii ki çok korkuyorum. Arkadaşlarım da korkmuyor. Ama eve kapanınca hepsi bilgisayar oyunlarına çok alışmış. Çok küfredip itiyorlar, tekme atıyorlar. Ben de oyunlara biraz alıştım ama bırakmaya çalışıyorum.

Birinci sınıftayken öğretmenime sarılabiliyordum, şimdi izin vermiyor. Arkadaşlarımla da birbirimize pek yaklaşmıyoruz.

Bir de bizim okulun kantininde şırınga çikolata satılıyor. Hani bir çocuk ölmüştü ya... Cips de satılıyor, gofret de satılıyor. Zararlı şeyler. Kalem alayım dedim, o da bozuk çıktı. Arkadaşlarım kazıkçı diyor.

Mülteci çocuklar eğitimden mahrum

Siyasi veya ekonomik sebeplerle Türkiye’ye göçen çeşitli statülerdeki yabancı çocukların çoğu ya yoksulluktan eğitime tutunamayıp çocuk işçiliğe sürükleniyor ya da okul sürecinde ev sahibi velilerin dışlamasına maruz kalıyor.

Göç İdaresi Başkanlığı verilerine göre İstanbul’da ikamet izinli 644 bin 726, geçici koruma statüsünde 535 bin 25 Suriyeli, mülteci ve şartlı mülteci statülerinde 2 bin 406 olmak üzere tüm hukuki statülerde toplam bir milyon 182 bin 157 yabancı yaşıyor.

Okul çağındaki bu göçmen çocukların yaklaşık yarısı eğitim alıyor, onların da yarısı pandemi döneminde uzaktan eğitim olanağından yoksun kalmış. Salgında daha da yoksullaşan ailelerine destek için okulu bırakıp çalışmaya başlayanların sayısı artıyor.

MEB’in sağladığı veriler sadece Suriyeli çocuklara odaklanıyor. Oysa Suriyeli olmayan hatırı sayılır sayıda sığınmacı çocuk var. Eğitim Reformu Girişimi (ERG) araştırmacısı Kayıhan Kesbiç’in verdiği bilgilere göre, tüm Türkiye’de, 2015-2016 eğitim- öğretim yılında Suriyeli çocukların sadece yüzde 37,3’ü okula kayıtlıydı. 2016 itibariyle atılan adımlar okula kayıtlı Suriyeli çocuk oranını artırdı ve geçtiğimiz yıl bu oran yüzde 64,4’e yükseldi. Kademelere göre okula kayıt oranlarına bakılacak olursa, yaş arttıkça eğitim dışında kalan Suriyeli çocukların sayısının arttığı görülüyor. Örneğin, geçen yıl ilkokul kademesinde okullulaşma oranı yaklaşık yüzde 80’ken lise kademesinde sadece yüzde 40’tı. Suriyeli çocuklar büyüdükçe ve öğrenim gördükleri kademe arttıkça okul dışına çıkıyor ve çoğunlukla çocuk işçiliğine sürükleniyorlar. İlkokul kademesindeki okullulaşma oranı da salgın öncesi döneme göre yüzde 9 düştü. Yani salgın döneminde birinci sınıfa başlaması gereken ama başlamayan çocuklar var.

İstanbul özelinde bakacak olursak, Suriyeli, Afganistanlı, Iraklı, İranlı ve diğer gruplara mensup 133 bin 148 mülteci çocuk İstanbul’da eğitim görüyor. Bu sayının önemli bir bölümünü Suriyeli çocuklar oluşturuyor: 119 bin 349. Ancak İstanbul özelinde okul çağındaki mülteci çocuk sayısını bilmediğimizden kaç mülteci çocuğun okul dışında kaldığı hesaplanamıyor.

Toplum genelindeki ön yargılar okul duvarlarını da aşıyor. Çocukları ve Haklarını Koruma Platformu’nun bir araştırmasına göre, görüşülen velilerin yüzde 56’sı çocuğunun Suriyeli bir çocukla arkadaş olmasını onaylamıyor.

Mülteci çocuklara dair birçok proje geliştirildi; kapsayıcı bir eğitim ortamı sunulması amacıyla öğretmen ve idareciler eğitimler aldılar. Ancak salgın sebebiyle bu projeler ya kesintiye uğradı ya da uzaktan sürdürüldü. Öğrencilerin de uzun süre fiziksel eğitim ortamlarından uzak kalması nedeniyle son bir buçuk yıla dair yeni bir şey söylemek güç.

Tuğçe Ulugün Tuna

"Fiziksel sınırlandırılma bilişsel süreçleri de sınırlar”

Çağdaş dans, koreografi ve beden odaklı terapi alanında çalışan, 10-40 gibi geniş bir yaş aralığıyla çalışmalar yapan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi öğretim görevlilerinden Tuğçe Ulugün Tuna, dokunma ihtiyacı olan çocukların kendilerini tutmak zorunda kaldıklarını, bu kendini tutma hâlinin zamanla alışkanlığa dönüştüğünü; uzun süre hareketsizliğin şiddete eğilimi ve olumsuz yargıları artırdığını anlatıyor.

Hareket sınırlanıyorsa, yaşam da sınırlanır. Fiziksel mesafe kavramı, pandeminin öğretilerinden biri oldu. Fiziksel mesafe, kişisel alan demek. Kişisel alan da, bir alanda ağırlığınız sabitken uzuvlarınızın her yön ve seviyede ulaşabildiği mesafe demek. Salgın sırasında, bireysel olarak bu ‘donma/durma’ hâlini hareketle, dansla aşmaya çaba gösterdim. Mümkün olduğunca bu yaklaşımı dijital platformda farklı yaş gruplarına yaymaya ve paylaşmaya çalıştım. Meslektaşlarımla iş birliği yaptığım Açık Buluşmalar ve Harekete Geç atölyeleriyle yaklaşık 8 bin kişiyi harekete geçirdik.

Pandemi, fiziksel olarak hareket ederek deneyim kazanması gereken büyüme çağındaki bedenleri uzun süre hareketsizliğe alıştırdı.

Bana kalırsa bu fiziksel sınırlanma, çocukları ve gençleri hem hareketsel hem de düşünsel olarak etkiledi. Sosyal yaşam kalitesini geliştirmek için fiziksel temasta bulunamamanın birey üzerinde ciddi negatif etkileri var. Gelişim sürecinde birçok öğretiyi diğer bedenlerden ve varlıklardan öğreniriz. Sözel iletişim ve tek taraflı açıklamalar yerine bedensel harekete dayalı (kinestetik) zekâmız ve durum karşısında fiziki olarak ‘yaptıklarımızla’ öğretiyi algılarız. Kendimizi tanımlarız. Pandemi, fiziksel olarak hareket ederek deneyim kazanması gereken büyüme çağındaki bedenleri uzun süre hareketsizliğe alıştırdı.

Oysa beden, hareket etmek için, harekete hizmet edebilmek için oluşmuş bir yapı. Tutmak, itmek, çekmek, koparmak, silkelemek, sallamak, koşmak, hareketle küçülmek, kapanmak, uzamak, kıvrımlar yapmak, durdurmak, genişlemek, daralmak gibi fiziksel devinimlerin sınırlanması, çeşitli duruş ve yerçekimiyle uyumlanma sorunlarını beraberinde getirir. Uzanmak, dokunmak istiyoruz ama kendimizi tutuyoruz. Kendini korumak için bu ‘tutma’ alışkanlığı çocuklarda zamanla bir vazgeçme alışkanlığı haline gelebilir. Bedenlerini içselleştirmek, algılamak, bedenlerindeki değişimleri fark etmek yerine, sosyal medya ve dijital ortamlardaki ‘beden algısı’ bir örnek olarak zihinlerine yerleşti. Bedenlerinin şekliyle ilgili kaygı ve yargılama arttı. Pandemide bu tarz negatif şekilsel beden yargılama alışkanlıklarının çocuklar ve gençler arasında arttığını görüyorum. Sürekli kapalı alanda olmak, beden kimyasallarını, hormon üretimini olumsuz yönde etkiliyor. Fiziksel sınırlandırılma zamanla bilişsel süreçleri de sınırlar, bakış açısını daraltır. Her gün aynı mekânda, odada aynı yaşam ve bakış açısıyla yaşamayı, bedeni aynı şekilde kullanmayı, örneğin aynı koltukta, sandalyede aynı pozisyonda saatlerce oturarak dinlemeye odaklanmayı ve yapamayınca da -miş gibi yapay davranmaya başlamayı öğrendi yeni kuşak.

Kronik ağrı çektikleri, eklemlerin zayıfladığı, boyun, sırt ve dizlerde sıkışma, ağrı yaşadıkları gibi şikâyetleri sürekli duyuyorum. Günde ortalama 9-10 saati oturarak geçiren bir çocuğun-gencin, doğal olarak kinestetik enerji dengesi bozuluyor. Bu durum zamanla reflekslerine, davranışlarına, hatta tercihlerine yansıyor. Sıkışan enerji ve kuvvet patlaması, bağırarak konuşmak, öteki kişiyi dinleyememek, sabırsızlık, hislerini ve düşüncelerini ifade etmeye çalışırken kontrolü dışı, hatta ‘şiddet içeren’ fiziksel hamlelerde bulunmak olarak dışarı yansıyor. Zaman zaman yiyerek veya dijital ortamlardaki oyunlarla sakinleşmeye çalıştıklarını görüyorum. Çocuklar, sosyal yaşamda aktif olmadan, düşüncelerini hayata geçirmeden, sanal bir öğrenme ve deneyimleme ‘taklidi’ sürecine girdi. Çocukların ve gençlerin bedenleriyle ilişkilenmelerini sağlamak şart. Özellikle gelişim çağında bedeniyle ilişkilenen bireyin öz güveni, öz saygısı, öz bakımı, öz şefkat duyumları daha işlevsel ve yapıcı oluyor. Mümkün olduğunca hareket etmek ve doğa ile baş başa olmak lazım...

Eğitim
İstanbul
İstanbul'da eğitim
İlköğretim
Pandemi
Pandemide eğitim
Uzaktan eğitim
Özel okullar
Ayşe Banu Tuna
Sayı 008

BENZER

Yağmurlu bir İstanbul sabahına uyandınız. Bu havada kaldırımlarda nasıl yürürüm demeden giyiyorsunuz topuklu ayakkabınızı ve keyifli bir güne ilk adımı atıyorsunuz. Sizi iş yerine götürecek otobüse binerken ne arkanızdan geleni ne yanınıza oturanı kollamanıza gerek yok. Akşam mesaiye mi kaldınız? Gece bindiğiniz taksinin plakasını arkadaşınıza mesaj atma ihtiyacı da duymuyorsunuz. Çünkü siz, sokaklarında tedirgin ve telaşlı adımlar atmadığınız, kadın dostu bir kentte yaşıyorsunuz... Peki böylesi bir düş nasıl mümkün olur? Kadınların “kent hakkı”nı Melis Alphan yazdı.
“Öldürmeyen şey güçlendirir.” Alman filozof Nietzsche’nin kendisi kadar ünlü aforizmasının doğruluğu onaylandı! Pandemi, deprem, orman yangınları, polis şiddeti, kadın cinayetleri, siyasi krizler... 2020’nin getirdiği felaketleri bizzat tecrübe ettiğimiz de oldu, sosyal medyadan takip ederek dertlendiğimiz de... Neticede film olarak seyrettirilse abartılı bulup yarısında kapatacağımız bir yıl yaşadık. Başımıza gelmeyen ne kaldı ki 2021’den korkalım? Yoksa sahiden korkalım mı? İçinde yaşadığımız toplumun, dünyanın ve insanlığın geleceğine dair yeni bakış açıları kazanabilmek için hayatın farklı alanlarında düşünen, üreten ve mücadele veren isimlere 2021 öngörülerini, endişe ve beklentilerini sorduk.
Genellikle haksız yere erkek meslektaşlarının gölgesinde bırakılsalar da, bizi çok güldüren kadınlar var. Sayfalarımıza konuk ettiklerimizin her birinin mizah anlayışı başka; kimisi kadının farklı hallerine çeşitli pencerelerden bakıyor, kimisi “kaliteli boş yaparak”, kimisi ise dünyayı gezerken güldürüyor. Ortak özellikleri çok iyi birer gözlemci olmaları.