Kuşatma altındaki sanat

18 Kasım 2022 - 15:12

Pandemi nedeniyle evlerde, kalabalıklardan kaçarak geçirdiğimiz 2020 ve 2021’in ardından özgürlüğün yazı olacaktı 2022. Yeniden kalabalıklara karışacak, birlikte eğlenecek, kol kola konserler izleyecektik. Ama umduğumuz gibi özgürlüğün değil, yasakların yazı oldu.

Aslında ilk emareler yılın başlarında görülmüştü. Sezen Aksu, bundan beş yıl önce çıkan “Şahane Bir Şey Yaşamak” şarkısında geçen “Selam söyleyin o cahil Havva ile Adem’e...” sözleri nedeniyle Ocak 2022’de birdenbire iktidar ve Diyanet tarafından hedef gösterildi. Ardından RTÜK yönetiminin müzik yayını yapan kanalları tek tek aradığını ve şarkıyı yayınlamaları durumunda ağır yaptırım uygulayacağını bildirdiğini öğrendik.

Derken, Bergen sahne adını kullanan Belgin Sarılmışer’in hayatını anlatan film 4 Mart 2022’de gösterime girdi ancak gösterimler Adana’nın Kozan ilçesinde belediye tarafından engellendi. Çünkü Bergen’i öldüren Halis Serbest, Kozan’da yaşıyordu. Serbest daha sonra kişilik haklarına saldırıldığı gerekçesiyle filme dava da açtı.

Aynı ay, Kürtçe tiyatro yapan Şermola Performans, Mem û Zîn oyunlarının Cizre Kaymakamlığı tarafından gerekçe gösterilmeden iptal edildiğini duyurdu. İki gün sonra ise gelen yüksek elektrik faturalarına ve zamlara tepki olarak faturaları ödemeyeceğini açıklayan moda sahnesi’nin elektriği kesildi. Sosyal medyada verilen tepkiler sonrasında ise yeniden verilmeye başlandı.

Derken mayıs geldi ve yasaklar yağmur olup yağmaya başladı... Sağanak hâlâ sürüyor...

Zeytinli Rock Festivali

Sanatsal ifade özgürlüğünü ve kültürel çeşitliliği savunan bağımsız bir uluslararası sivil toplum kuruluşu olan Freemuse, dünyada “Sanatsal Özgürlüğün Durumu”nu raporluyor düzenli olarak. Daha bu yasaklar başlamadan önce, 2021’de hazırlanan son raporuna göre Türkiye, endişe veren 15 ülkeden biri. Buna göre 2020’de Türkiye’de 72 sanatçı hak ihlaline uğradı, 7 sanatçı hapsedildi, 17 sanatçı yargılandı, 32 müzik etkinliğine sınırlama getirildi. Tüm dünyada terörle mücadele adı altında sanatçıların ifade özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik yaptırımların yüzde 75’i Türkiye’de gerçekleşti.

Öte yandan kısıtlamalar ve baskı, yeni çözümleri de beraberinde getiriyor. 17. İstanbul Bienali’nin küratörlerinden Amar Kanwar, yabancı basına verdiği bir söyleşide İstanbul’un “derin, zengin ve karmaşık tarihe sahip bir şehir” olduğunu söylüyordu: “Buradaki insanlar çok şeye tanık oldu. Birçok rejim gördüler hatta askerî rejimler, bu yüzden her zaman bir yolunu bulacaklar. Umutsuzluk söz konusu değil.”

Bunun en yaratıcı örneklerinden biri Mantı Festivali’ydi. Bu yılın Bienal işlerinden biri de olan Mantı Festivali, art arda gelen yasaklardan kurtulmak için bir çıkış yolu ararken oluştu. 2019’da Hrant Dink Vakfı Kayseri’de, “Kayseri ve Çevresi Toplumsal, Kültürel ve Ekonomik Tarihi” başlıklı bir konferans düzenlemek istedi ancak Valilik tarafından engellendi. Bunun üzerine aynı konferansı İstanbul’da yapmak istediler, bu kez de Şişli Kaymakamlığı tarafından yasaklandı. Vakıf bunun üzerine bir “Mantı Festivali” düzenleyerek insanların yine de bir araya gelmesini sağladı.

Sanatın zapturapt altına alınmasına dair çabalar çok daha eskilere dayanıyor hatta Türkiye’de bir devlet geleneği âdeta. Ancak sanatın, tarihin bu anında yaşanılan baskıyı, bu baskının ne anlama geldiğini, toplum ve özellikle de gençler üzerindeki yansımasını araştırdık.

BEKİR AĞIRDIR

"Sonuçta yaşadığımız kültürel bir ıssızlık"

BEKİR AĞIRDIR, ARAŞTIRMACI-YAZAR

"İktidarın ya da bizim gibilerin sandığı kadar ideolojik bir tarafı yok ama çok içgüdüsel, kendi hayatları üzerinden geliştirdikleri bir tepki olduğu için de çok daha kalıcı, çok daha samimi ve sahici bir tepki geliştiriyorlar [gençler]. İktidar ve siyasi partiler meseleye hep ideolojik bir yerden baktığı için bunun ne kadar kalıcı olduğunun, gençlerin hayatından beslenen bir mesele olduğunun farkında değil."

Mayıstan itibaren yoğunlaşan yasakları nasıl açıklamak gerekir? İktidarın baskı politikalarında yeni bir merhale diyebilir miyiz?

Diyebiliriz tabii, seçimlere yaklaşırken siyasi alanı daraltmaya çalışıyorlar. Siyasi alanı daraltmanın da yollarından biri bu. Bir yandan Sansür Yasası dediğimiz Dezenformasyon Yasası, diğer yandan medyadaki tutuklama ve gözaltılar, bazı haberlere yasaklar... Kalabalıkların bir araya gelişini engellemek istiyorlar çünkü festival de olsa konser de olsa toplumsal tepkiye dönüşmesinden çekiniliyor muhtemelen.

Oysa yasaklanan festivalleri organize edenler, “Bu çocuklar siyasi bir amaçla festivale gelmiyor ama yasaklar yüzünden politikleşiyor” diyor.

Bu doğru. İktidarın yapmak istediği ayrı ama hedefine ulaşır mı? Özellikle genç kesimde çok kalıcı bir tepkiyi veya karşıtlığı tetiklemiş oluyor. Gençlerin iktidar karşıtlığında bir birikme hâli var ama farklı katmanları var. İlla ideolojik bir birikim üretmiyor ya da gençlerde ideolojik bir pozisyondan dolayı iktidar karşıtlığı olduğundan söz etmek mümkün değil ama konserlerin, festivallerin, internet sitelerine girmelerin yasaklanmasının öğrettiği bir durum var ki, gençler ataerkilliğe, evde alınan kararlara dahil olamamaya karşı çıkıyorlarsa, buna kendilerine dair bir itiraz geliştiriyorlarsa iktidara da kendilerine dair bir itiraz geliştiriyor. İktidarın ya da bizim gibilerin sandığı kadar ideolojik bir tarafı yok ama çok içgüdüsel, kendi hayatları üzerinden geliştirdikleri bir tepki olduğu için de çok daha kalıcı, çok daha samimi ve sahici bir tepki geliştiriyorlar. İktidar ve siyasi partiler meseleye hep ideolojik bir yerden baktığı için bunun ne kadar kalıcı, gençlerin hayatından beslenen bir mesele olduğunun farkında değil.

Fahrettin Altun

Yani gençler evde de sosyal hayatta da otoriter baba figürü istemiyor... İktidar da otoriter baba gibi hareket ediyor.

Aynen öyle. İdeolojik bir yerden bakmadıkları için belki örgütlü bir itirazları yok. Ona bakarak “apolitik gençlik” gibi okumuş yazmışların geliştirdiği saçma sapan başka teorilere konu oluyorlar ama asıl bu tepki çok kalıcı. Çünkü onların gözünde hayatın her alanı politik. Bizim tanımladığımız politikadan bakmıyorlar sadece. Hayatın her alanına böyle bir itirazları var.

Bu yasaklamaların hepsi aynı sebepten mi sizce? Edip Akbayram konseri ile Gülşen konseri veya Zeytinli Rock Festivali aynı sebepten mi yasaklanıyor?

Bir merkezden organize edilmiş bir yasaklama faaliyeti olduğunu sanmıyorum ama birtakım dinamikleri harekete geçirdiğiniz zaman onu kontrol edemezsiniz. Nitekim bu yasakların hemen tümünde bir derneğin veya sivil girişimin itirazı veya şikâyet dilekçesi söz konusu. Durup dururken bir kaymakam veya idari yargı karar alıyor değil. İktidar, yandaşlık ve karşıtlık diye 2013’ten beri çok kategorik biçimde sivil toplumu böldüğü için seküler dünyada ne kadar sivil toplum örgütü varsa onların simetriğini kendi dünyasında suni biçimde yarattığı için bunların ne kadarının gerçekten samimiyetle itiraz olduğu tartışılır. Bir kısmı siyasi, bir kısmı örgütlü yapılan şeyler. Bunu tetiklediğiniz ya da örgütün kuruluşuna önayak olduğunuz veya o örgütü mekânsal, finansal olarak teşvik edip diğerlerini engellediğinizde, bir zaman sonra o insanların ne kadar sizin kontrolünüzde davranacağına karar veremeyebilir, denetleyemeyebilirsiniz. Korkarım ki bazılarında gerçekten seçimlere yaklaşılırken ortamda baskı yaratmak isteyenlerin şikâyeti de var.

Bir de kültürel hegemonya kurma iddiası var. Örneğin Fahrettin Altun’un bu konuda bir tweeti vardı...

Bu yasaklardan kültürel hegemonya çıkmaz ki. Çıkması için kültürel ve entelektüel kapasitenizin güçlü olması lazım. Muhafazakâr dünyadan gelen insanların yazdıklarına bakılırsa orada öyle bir kültürel kapasite olduğunu söylemek çok mümkün değil. Dolayısıyla bir tarafı yasaklayınca doğal sonuç olarak siz çoğalıyor veya güçleniyor değilsiniz. Kültürel hegemonya dediğiniz zaman diğer taraf kadar sinema yönetmeniniz, o kadar çok edebiyatçınız, o kadar çok şairiniz olması lazım. Bunun olması da yetmez, toplumun büyük kesimlerinin gerçekten bunlarla ama izleyerek ama okuyarak bir ilişki kurması lazım. Bunlar yokken baskıyla veya kamu kaynaklarını seferber ederek kültürel hegemonya oluşmaz. Sadece genel bir ıssızlık üretmiş olursunuz. Çünkü güçlü olanı susturuyorsunuz ama kendinizden yana olanlar entelektüel kapasite anlamında güçlü değil. Ülkenin vasata doğru inişini sağlamış olursunuz. Sonuçta yaşadığımız da bir bakıma bu: kültürel ya da entelektüel ıssızlık.

SUMRU TAMER

Toplumsal olarak bir araya gelişin mümkün olduğu unutturulmak isteniyor

SUMRU TAMER, SUSMA24 PLATFORMU

Susma24 Platformu, 2016’dan bu yana medya, kültür ve sanat alanlarında yaşanan ifade özgürlüğü ihlallerine, sansüre ve otosansüre odaklanan bir proje. Bu alanlardaki ihlalleri izliyor ve raporluyor. Projenin koordinatörü Sumru Tamer, Mayıs 2022’den itibaren artan yasaklamaları değerlendirirken "Sanatçıların toplumsal olaylara, hükümet ile devlet politikalarına dair yapacakları yorumların ve eleştirilerin halkı etkilemesinden çok korkuluyor demek ki" diyor.

Susma24 sanatsal ifade özgürlüğü alanında neler yapıyor?

Bu alanda bir süre çalışmalar yürüten SiyahBant’tan sonra özellikle kültürel ve sanatsal ifade özgürlüğü alanında çalışan tek oluşumduk. Geçen yıl bu konuya odaklanan başka projeler geliştirilmesini sevinçle karşıladık çünkü sanatsal ifade özgürlüğü, uluslararası insan hakları mekanizmaları içerisinde bile gözden kaçabilen veya daha az önemsenen bir mesele olabiliyor. Susma24, sanatsal ifade özgürlüğünün korunmasının özgürlük ve demokrasi açısından kaçınılmaz olduğunu düşünüyor. Türkiye’de yaşanan kültür sanat ve medya alanlarındaki sansür, yasaklama, cezalandırma gibi ifade özgürlüğü ihlallerini raporluyoruz. Bu vakalar hakkında içerikler hazırlayarak kamuoyu yaratıyoruz, yerelde ve uluslararası ölçekte savunuculuk çalışması yapıyoruz, yani sorumlulara ifade özgürlüğünü sağlamakla ilgili yasal yükümlülüklerini hatırlatıyoruz. Politika önerilerinde bulunuyor, engellenen işler ve sanatçılar için işlerini gösterebilecekleri alanlar yaratıyoruz. Kültür sanat ve medya alanında iş üreten oluşumların bulunduğu bir ağ oluşturduk ve bu ağı genişletmeye, bir sansür vakası yaşandığında tepki vermeye çağırıyoruz.

Sanatsal ifade özgürlüğü ne demek ve sınırları nedir? Bir pop müzik konseri de sanatsal ifade özgürlüğü alanına girer mi mesela?

Sanatsal ifade özgürlüğü, yasal olarak ifade özgürlüğünden ayrı ve müstakil bir hak. Aslında bir sanatçının özgürce düşünebilmesi, eserlerini oluşturabilmesi ve oluşturduktan sonra da eserlerini yaygınlaştırabilmesiyle ilgili hakların bütünü. Bu hak ve özgürlüğün yukarıda bahsettiğimiz aşamalarına herhangi bir şekilde müdahale edilmemesini, kişilerin bu özgürlüğü kullanabilmelerinin sağlanmasını, bu özgürlükler çeşitli aktörler tarafından engelleniyorsa bu durumun ortadan kaldırılmasını sağlamakla devlet yükümlüdür. Bir pop konseri de bir şarkının internette özgürce paylaşılabilmesi de bir sanatçının şarkısında istediği şarkı sözlerini söyleyebilmesi de konser afişinde istediği görseli kullanabilmesi de üniversite kampüsünde veya istediği şehirde konserini verebilmesi de bu pop sanatçısının hayatını idame ettirebilecek ve emeğinin karşılığını alabileceği güvenceli üretim ve yaygınlaştırma koşullarının sağlanması da devletin yükümlülükleri altında tanımlanır.

Gülşen

Bir gazetecinin susturulması ile bir sanatçının susturulması, baskılanması, engellenmesi arasında ifade özgürlüğü alanı bakımından bir ayrım, fark veya hiyerarşi var mı?

Gazetecilerin mesleklerini yapamıyor, fikirlerini ifade edemiyor veya ifade ettikleri zaman cezalandırılıyor oluşları kadar; sanatçıların, müzisyenlerin, tiyatrocuların, senaryo yazarlarının, şairlerin, dansçıların vb. kendi ifade yöntemleriyle düşüncelerini ifade edemiyor oluşları da son derece yakıcı bir mesele. Çünkü eleştirel düşüncenin yolu sanattan da geçiyor hatta sanat en radikal eleştirinin yapılabildiği, bütün ifade yöntemleri tükendiğinde ya da engellendiğinde bile yeni ifade yöntemlerinin üretilebildiği ve toplumsal dönüşümler yaratmaya muktedir bir alan. Fakat bir gazetecinin susturulmasıyla sanatçının engellenmesi arasında yasal bir fark olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü anayasada sanatsal ifade özgürlüğü ayrı yasa maddelerince tanımlanmıştır. Anayasada sanat eseri olan işlerin sınırlandırılmasının tek koşulu, eserin anayasanın ilk üç maddesini açık bir şekilde değiştirmeye yönelik olduğunun tespit edilmesidir. Mahkemeler mevzubahis olan bir ifadenin sanat eseri olup olmadığının tespiti için bilirkişi heyetleri oluşturur. En son sokak sanatçısı İzinsiz’in yargılandığı davada, yaptığı çizimlerin sanat eseri olup olmadığına dair rapor istenmişti. Bir üretimin sanat eseri olduğuna karar verilmesi bu eseri ve sanatçıyı yasal olarak bir koruma altına alıyor diyebilirdik; eğer yasaların işlediği bir ülkede yaşıyor olsaydık.

Türkiye’nin sanatsal ifade özgürlüğü bakımından karnesi nasıl?

2016’dan beri raporladığımız sansür vakalarında çok bariz bir artış var. Sadece sayısal bir artıştan bahsetmiyoruz. Sansürün yöntemleri, aktörleri ve “mağdurları”nın da sayısı arttı. RTÜK dizi ve filmleri çok daha rahat sansürleyebileceği yetkilere kavuştu, kentlerde valiliklerin sürekli eylem ve etkinlikler yasaklayarak sivil alanı tamamen zapturapt altına alması yeni normal hâline geldi. Pandemi; gece hayatı ve belli bir yaşam tarzıyla ilişkilendirilen konser, festival ve benzeri etkinliklerin sınırlandırılması için bir bahane olarak kullanıldı, “genel ahlak” kitapların ve etkinliklerin yasaklanması için daha sık kullanılan bir gerekçe hâline geldi, bir sanat eserinin Kürtçe olması, Kürt bir sanatçı tarafından icra edilmesi veya Kürt nüfusun fazla olduğu şehirlerde icra edilmesi; yasaklanması hatta cezalandırılması için her zaman yeterliydi fakat son yıllarda bu cezalandırmaların çok daha ağır şekillerde olduğunu söyleyebiliriz. Devletin aslında bir düşüncenin kalabalık halk kitleleriyle buluştuğu her noktayı denetim altına almaya çalıştığını söyleyebiliriz. Gazeteler, internet, televizyon, radyo, dijital dizi/film platformları, yazılı yayınlar gibi... Aslında konserleri, festivalleri ve sergileri de bir sanatçının fikirlerini ve sözlerini kalabalık kitlelere ilettiği bir an/platform olarak düşünebiliriz. Bu yüzden o sahne de sergi de sanatçının sosyal medya hesabı da kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Çünkü sanatçıların, sanatlarını takip eden, seven kitlelere çok rahat ulaşmaları mümkün.

MODA SAHNESİ’NİN ELEKTRİK FATURASI PROTESTOSU

Kamuoyu, sanatla buluştuğu noktada gelen baskıyı, engellemeyi veya yasakları fark ediyor. Oysa sanatçının üretim aşamasından itibaren hissettiği bir baskı var değil mi?

Kesinlikle. Aslında devlet sanatçının düşünme, tasarlama ve üretme sırasındaki özgürlüğünü de sağlamakla yükümlü. Biz sadece bu sanatsal üretimin yaygınlaştırılması aşamasındaki yasakları görüyor olabiliriz. Fakat olayları deşince ve araştırmaya başlayınca önceki aşamalarda yaşanan ihlalleri de öğrenebiliyoruz. Mesela belgeselcilerin çekim izni alamamaları, Kültür Bakanlığı fonlarının yeterince şeffaf bir şekilde verilmemesi, fon alabilmek için yönetmenlerin daha senaryo aşamasında kendilerine otosansür uygulamak durumunda kalmaları aklıma gelen ilk örnekler. Tabii benzer örnekleri sinema alanı dışındaki kültür sanat alanlarında da görebiliriz. Mesela pandemi öncesinde de oldukça zorlanan tiyatrolar pandemiyle beraber hayatta kalmakta daha da zorlandılar ve yeni yöntemler üretmek durumunda kaldılar. Tiyatrolar devlet desteğinden yoksun kaldı, destek süreçleri şe af işlemedi ve belli tiyatrolara destek verilmedi, verilen destekler de komik denecek desteklerdi. Hâlbuki devlet, tiyatroların devam edebilmesi için gerekli maddi koşulları da sağlamakla yükümlüdür. moda sahnesi’ne gelen elektrik faturaları, sahnenin bir duruş olarak faturaları ödememesi ve gösterilen dayanışma bu sene bana umut veren nadir olaylardandı.

Mayıs 2022’den bu yana yasaklamalarda yaşanan artışı nasıl değerlendirmek gerekir?

Mayısta konserler ve festivaller art arda yasaklanmaya başlandı. Kaymakamlık ve valilikler zaten OHAL sürecinde ve sonrasında olağanüstü yetkilerle donatılmışlardı. Aslında bu yetkiler son derece keyfî şekillerde kullanılıyordu. Mayıs 2022’den önce de aslında birçok kültür sanat etkinliği ve konser yasaklanmıştı ama Anadolu Fest’in yasaklanması ve bu yasaklamaya gelen tepkiler festival yasaklarına dair bir kamuoyu yarattı. Bu arada şuna da dikkat çekeyim, yasaklamalar genelde konseri olan sanatçıların sosyal medyada hedef gösterilmesi ya da birtakım “yetkili” kişilerin nefret söylemi de içeren açıklamaları sonucu oldu. Normal şartlarda, daha doğrusu anayasaya göre devletin sanatı ve sanatçıyı koruması, bu tür hedef gösterme durumlarında o sanat etkinliğinin güvenli bir şekilde yapılabilmesini sağlaması gerekir. Mayıs ayından beri gördüğümüz şey ise Kürt, Rum, LGBTİ ve kadın haklarını savunan, “muhalif” sanatçılar ve festival organizasyonları çok rahat bir şekilde, yasalara da uydurularak yasaklanabiliyor oluşu. Sanatçıların toplumsal olaylara, hükümet ile devlet politikalarına dair yapacakları yorumların ve eleştirilerin halkı etkilemesinden çok korkuluyor demek ki. İnsanların bir araya gelmesi ve kendi hayatlarının yönetilmesine dair birtakım fikirlerinin olması, kendi “hayat tarzlarını” yaşadıkları bir an yaşamaları belki de Gezi’yi hatırlatıyor iktidara ya da toplumsal olarak bir araya gelişin mümkün olduğu unutturulmak isteniyor.

Sanatın (konserler, festivaller, sergiler, oyunlar...) toplumun ortak yaşamından çekilmesinin nasıl etkileri olur?

Kamusal alanın, yani kamusal bütün etkinliklerin, söylemlerin, tartışmaların iktidar tarafından kontrollü bir şekilde düzenlenmeye çalışıldığı, tam olarak kurulamadığı düşünülen kültürel hegemonyanın artık zor kullanarak tahsis edilmeye çalışıldığı bir dönem bence. Yani aslında kamusala el konulan bir dönem belki de. Eylemler, basın açıklamaları, paneller, film gösterimleri yasaklanıyor. Aslında defacto olağanüstü hâl yaşanan bir ülkedeyiz. Kültür ve sanat; insanların fikirlerini kitlelere aktarabilecekleri, bir araya gelmenin coşkusunu yaşayabilecekleri, verili söylemleri tekrar edip durmaktansa yaratıcı ve eleştirel fikirleri ortaya koyabilecekleri elimizde kalan tek tük yöntemlerden belki de. Ne kadar yasaklanırsa yasaklansın sanat zaten kendine içkin olduğu üzere, ifade etmenin, icra etmenin yeni yollarını bulacaktır. Fakat yine de kültür ve sanat alanını tutmamız, savunmamız elimizde bırakılan tek tük kamusal tartışma/karşılaşma/üretme/duygulanımlanma alanını da korumamız açısından önemli.

ŞENİZ PAMUK

"Gençlik biraz da haykırmak demek"

ŞENİZ PAMUK, KLİNİK PSİKOLOG-YAZAR

"Gençlik dönemi dendiğinde akla ilk gelen üç şeyi sıralamak istesek acaba ortaya nasıl bir liste çıkar? Bu listede gelecekle ilgili planlar ve bu yönde gösterilecek uğraşlar mutlaka yer alır. Gencin akranlarıyla birlikte olmak, kendini bir gruba ve/ veya topluluğa ait hissetmek ve onlarla ortak ilgi alanları yaratmak ihtiyacı da yer alacaktır. Çok önemli bir diğer nokta da gençliğin, bir kendini tanımlama dönemi olmasıdır. Bu nedenle de gençler zaman zaman geleneksel anlayışın dışına çıkmak, kurallara meydan okumak ve varsayımları sorgulamak ister.

Tüm dünyada giderek yaygınlaşan gelecekle ilgili umutsuzluk, ülkemizde çok yoğun yaşanıyor. Gençler ne kadar çaba gösterse de kendilerini iyi bir geleceğin beklemediğine inanıyor. Bu konuda, kendi aralarında zaman zaman karamsar denebilecek sohbetler sürdürüyorlar. Ne kadar iyi bir eğitim alırlarsa alsınlar, bu eğitimin kendilerine sağlayacağı gelirin hiçbir şekilde yeterli olmayacağına ve ailelerine bağımlı kalacaklarına inanıyorlar. Öte yandan, birey olarak da her yandan kuşatılmış olarak görüyorlar kendilerini.

Pandemi dönemi başladığında gençler önce odalarında kalabildikleri, okula gitmek için erkenden hazırlanmak zorunda kalmadıkları ve arkadaşlarıyla internet üzerinden sürekli bağlantıda olabildikleri için çok mutlulardı. Ancak zamanla ailelerin bu kadar gözünün önünde olmak ve kendilerine ait özel alanın giderek daralması can sıkıcı olmaya başladı. Yüz yüze olunamayınca paylaşacak konular azalmaya başladı; gençlerin birbirlerine anlatacak bir şeyleri kalmadı. Gelecekle ilgili umutsuz bakış açıları daha da pekişti. 'Gençlik enerjisi' sönmeye yüz tuttu. Çoğu genç, lise ve üniversite anılarının olamayacağından, tam gençliklerini yaşayacakken eve kapandıklarından dem vurdu. Yaşamaya dair birçok şey anlamını yitirmeye başladı.

Pandemi önlemleri ha emeye başladığında gençlerin bir kısmı hemen evlerinden çıkıp birbirleriyle buluşmaya ve içlerinde kalan ne varsa yerine getirmeye çalıştılar. Sadece bir arada olmak, aynı duygu iniş çıkışlarını yaşamak, 'saçmalıklar' yapmak, anlamsızca gülmek onlara iyi geldi. Çoğu genç için politik yönelimler artık modası geçmiş kavramlar. Onları daha çok ilgilendiren küresel konular, diğer bir deyişle dünyanın nereye gittiği. Hayatı bu şekilde algılamak onları yeni bir kültür yaratmaya itiyor ve birbirleriyle bağlantıda olmayı daha da öncelikli hâle getiriyor. Dünya üzerinde her unsurun birbirine bağlı olduğunun son derece farkındalar. Bu nedenle de anlamlı bulmadıkları, neden-sonuç bağlantısını takip edemedikleri '-meli/-malı' türü söylemler onlara bir şey ifade etmiyor. Kendi sorularına kendileri cevap arıyorlar. Geleceği birlikte şekillendireceklerine inanıyorlar. Bu nedenle de aynı görüşleri paylaştıkları akranlarıyla aynı etkinliklerde olmaya, kendilerini ifade etmeye, anlamaya ve anlaşılmaya çok fazla gereksinimleri var. Konserler, festivaller, protestolar, yürüyüşler, 'Yeni Dünya' söylemlerinin dile geleceği, aynı dili konuşanların dayanışma içine gireceği ortamlar. Bu ortamlar, ortak dışavurumlara izin veriyor.

Zeytinli Rock Festivali (Fotoğraf: Depo Photos)

Kendisine bir topluluk ve ifade aracı bulması engellenen birey ne yapar?

Çocukların ve gençlerin karar alma süreçlerine çok daha fazla dâhil edildikleri, sadece o ailenin çocuğu, sadece insan oldukları için değer gördükleri bir dönemdeyiz. Dolayısıyla tepeden inme kurallara gençlerin anlam vermesi zor. Onların bir yasağı ya da bir yaptırımı anlamaları için kafalarına yatan bir açıklamaya da ihtiyaçları var. Orantısız bir güçle karşılaşmamak için tepkilerini istedikleri şekilde dile getiremeseler de bu, onların yasakları içlerine sindirdikleri anlamına gelmiyor. Yasakları kabul ediyormuş gibi görünen birçok genç, otoritenin gözlerinin olmadığı yerlerde o yasağa aykırı davranışlar sergileyebiliyor. Bu tepki, izlenen sosyal medya hesapları, dinlenen şarkılar, pembeye boyanan bir tutam saç, o cinsiyete 'uygun' görülmeyen bir aksesuar gibi ilk bakışta göze çarpmayan şekillerde olabiliyor. Bir araya geldiklerinde ise o şarkılar birlikte dinleniyor, aynı filmler ve diziler üzerine konuşulabiliyor. Ortak kaygılar ve ilgi alanları, gençlerin dışa vurum ve ait olma ihtiyaçlarını bir nebze de olsa karşılıyor belki. Ancak gençlik biraz da haykırmak demek. Haykırmak yerine sadece cılız sesler çıkarmak gençlik coşkusunun baskılanması anlamına geliyor. Oysa sağlıklı olan enerjinin baskılanması değil. Baskılanan coşku dönüşemez, fırsatını bulduğu anda işlenmemiş, çiğ bir eylem olarak ortaya çıkar. Örneğin fiziksel şiddet olarak. Dışa vurulmuş coşku ise başka dışa vurumlarla karşılaşma olanağı bulur, değişir, dönüşür ve yapıcı bir güç oluşturur. Kişi hem kendi içinde barındırdıklarıyla hem de başkalarının içinden çıkanlarla yüzleşir. Kişinin kendini tanımlaması için öncelikle bir 'kendisi olmayan'a gereksinimi vardır. Topluca yapılan etkinlikler dayanışma duygusuna hizmet ettiği kadar kişinin kendisi için doğruyu ve yanlışı keşfetmesine de katkıda bulunur."

SERDAR CAN

"Bırakın gençler eğlensin!"

SERDAR CAN, ORGANİZATÖR

Eskişehir’de (12-15 Mayıs 2022) yapılacakken son anda Valilik tarafından yasaklanan Anadolu Fest’in organizatörü, Moon Stage şirketinin sorumlusu Serdar Can, bu yaz art arda gelen yasaklardan sonra gençlerde ‘Her şeyime mi karışacaksın’ duygusunun hâkim olduğunu söylüyor.

Anadolu Fest’in başlamasına sayılı günler kala iptal edilmesi sizi nasıl etkiledi?

Bir festival yasağında A’dan Z’ye her şey çok ciddi etkileniyor. Maddi tarafı var, manevi tarafı var. Maddi tara arını az çok tahmin ediyorsunuzdur; Eskişehir’de kurduğumuz sahneyi sökmek zorunda kaldık mesela... Manevi tarafı ise şöyle: Sorumluluklarımız var, sanatçıların günlerini kapatıyoruz ve onların belki başka işlerini yapmalarını engelliyoruz. Katılımcılar var... Bizi en çok mahcup eden, günler öncesinden bilet alan gençler ki zaten çok kötü geçen iki yılın ardından ilk defa kentte böyle güzel bir etkinlik yapılacaktı, belki motivasyon kaynağı olacaktı o gençler için. Çoğu da üniversite öğrencisi, az çok biliyorsunuz durumlarını... Binlerce bilet satılmıştı. Bu da manevi anlamda bizi üzen bir durum. Ve dışarıdan bakıldığında, bu ülkede böyle bir şeyi yaşıyor olmak çok üzücü.

Sansürün ve baskının ayak sesleri günlük hayatımızda gitgide şiddetlenmişken sizin için öngörülebilir bir yasak mıydı bu?

Bunu öngörebilseydik ciddi manada yatırım yapmazdık. Daha önceden böyle bir örneği çok yaşamadığımız için etkinliğin bir mülki amir tarafından iptal edilebilmesini ve bu iptalin de ancak birkaç gün önce ortaya çıkmasını açıkçası öngöremedik! Öngörülebilir bir sürü aksaklığı zaten plan yaparken masaya yatırıyoruz, bunun üzerine değerlendirmeler yapıyoruz. Açık alanda etkinlik yaptığımız için hava muhalefeti gibi problemleri öngörebiliyoruz ancak mülki amirin böyle tamamen özel, ticari ve sanatsal bir etkinliği yapmamıza izin vermemesi ya da güvenlik sebepleri kaynaklı on beş günlük bir etkinlik ve toplanma yasağının gelmesi, ciddi demoralize eden hatta travma yaratan bir konu. Biz bu yıl yaklaşık yedi festival yapmayı planlıyorduk. Daha birinci işten maddi manevi böyle bir kayıp yaşamak, doğal olarak bizi çok etkiledi. “Burada yapamadık ama şurada yapabilecek miyiz? Buraya da mı izin alamayacağız? Burada da mı son dakika bir pürüz çıkacak” gibi acabalarla işe de çok odaklanamıyorsunuz.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un “Siyasi hegemonyanız bitti, kültürel hegemonyanız da bitecek” tweeti hafızalardayken bu ve benzeri engellemeleri bir kültürel hegemonya inşasının parçası olarak mı görmemiz gerekiyor?

Bir kültüre yönelik müdahale ve birbirine zıt kutupların çarpışması olarak değerlendirebilir. X derneği yetkilisi, yasağı övüne övüne anlatıyorsa bu bir problemdir.

MELEK MOSSO

Mayıs ayında sosyal medya üzerinden örgütlenen ve “Ahlaksızlığa Dur De” etiketi ile yürütülen kampanya sizi nasıl etkiledi?

Tabii ki tedirginlik yaratıyor. Provokasyon kaygısıyla etkinliği yapmamak daha mı hayırlı olur sorusunu getirdi. Belli derneklerin imza toplamaları, saçma sapan ya alamalar, üniversite okuyan gencecik çocukların ahlaksızlıkla birlikte anılabilmesi... Tek dertleri eğlenmek, sosyalleşmek olan gencecik çocuklara nasıl ahlaksız diyebilirsiniz? Bu ya alamayı neden yaptıklarını cidden bilemiyorum, senin ahlakın nedir ki buradaki etkinlik, sosyalleşme ahlaksızlık olabiliyor? Benzer durumlar, solo konserlerde sanatçı arkadaşlarımızın başına da geldi. Melek Mosso’yu ahlaksız ilan ettiler, bu bir kadına yapılan çok büyük bir terbiyesizlik, saygısızlıktı. Ona bu kelimeyi söyleyebilmek, bence asıl ahlaksızlık.

Pandemide iki yıl boyunca akranlarıyla yan yana gelememiş bir kuşak var...

Bu çocuklar bilgisayar başında, evden sınıf geçmeye çalıştılar. Bizim yaş grubumuz, zaten sakin hayatlar yaşarken belki çok etkilenmedik ama kendi yirmili yaşlarımızı da hatırlayınca o enerjiyi atabilmek adına o kabuğa sığamazdım; ama onlar tahammül ettiler, sosyalleşmeden mahrum kaldılar ve bu neredeyse iki yıl sürdü. Bu sürecin hemen ardından böyle engellemelerle karşılaşınca doğalında bir politik haykırış çıkıyor: “Her şeyime mi karışacaksın” duygusu hâkim! Bizler yirmili yaşlarımızda onlardan çok daha sert tepkiler verebilirdik. Ya alamak için söylemiyorum ama bizlere kıyasla daha makul tepkileri olan, belki apolitik diyebileceğimiz bir kuşak bile politize olabiliyor bu durumlarda çünkü yaşam alanlarıyla ilgili problemler yaşatılıyor. Siyasi bir şey yapmıyorlar sonuçta, dertleri orada sosyalleşmek ve eğlenmek. Bu konser olur, tiyatro olur, bir sokak etkinliği olur, parklarda bir araya gelmek olur... Eskişehir’deki gibi bir engellemeyle karşılaşınca nefrete bile dönebiliyor tepkileri. Sevmemenin ötesinde, nefret ediyoruz diyen 20’li yaşlarda sayısız genç gördüm bu yasaklar karşısında!

NİLÜFER FEST

Peki, sansürden ziyade otosansürün tehlikesine dair daha çok düşündüğümüz bir dönemde bir festivalin alkol satışı olmama şartıyla yapılmasının devamı gelir mi?

Belki ben de böyle bir karar alabilirdim; ancak şahsi olarak yapmazdım, hiç yapmamak yeğdir diye düşünüyorum. Su ya da yemek tüketiminin engellenmesi durumunda da aynı şeyi savunurdum, herhangi bir şeyin engellenmesi, mesela çadırın engellenmesi karşısında da aynı şeyi söylerdim. Bu, biçimsel anlamda bütünüyle yapılması gereken bir etkinlik, o da olmak zorunda, bu da olmak zorunda. Sahne de olmak zorunda, içki içmek isteyen insanlar için o tüketimin sağlanması da zorunlu. Namaz kılan için de gereken koşullar oluşturulmak zorunda, içki içme koşulları da sağlanmak zorunda. Nilüfer Fest, nitelik anlamında yapılan festivaller arasında en iyilerden biridir, bugüne kadar hep öyleydi. Şahsen, bir organizatör olarak söyleyeyim, ben o şartlarda o etkinliği yapmazdım. Bu ülkede içki içmek yasak mı? Engelleme neden yapılır ki? Koşullar oluşturulsun, güvenlik önlemleri artırılsın, belli noktalarda belli sınırlar getirilebilir. Fakat orada, örnek veriyorum, kimse kimseye zorla içki içirmiyor değil mi? İçeride sadece alkollü içecek satılıyormuş gibi bir algı zaten çok sakat... Yaptığımız etkinliklere dair bir tüketim raporu çıkartabilirim, alkolün su gibi aktığı bir durum yok açıkçası. Oraya gelen, hayatında hiç alkollü içecek içmemiş binlerce genç görüyorum. Örtülü genç kızlar da geliyor, bebek arabasıyla ailece gelen de var. Benim şu an altı yaşında olan çocuğum, üç aylık olduğundan beri benimle bu etkinliklere geliyor. Oralarda rahatsız eden bir şey olsa ben ailemi götürmem değil mi? Ya da ailesiyle gelenler, gelmekten imtina ederlerdi, tercih etmezlerdi; ama dediğim gibi bebek arabasıyla gelip onu orada uyutup karı koca konser izleyen bir sürü insan gördüm ben.

Alkol yasaklı bir festivale razı olmak sonraki festivalleri de etkiler mi?

Sirayet ettirmeye çalışacaklardır, bundan eminim. Bu bir devlet politikası değil; zira bir festival bir şehirde yasaklanırken diğerinde yapılabiliyordu. Bireysel ve lokal kararları, erkin genel yaklaşımı olarak değerlendirmek istemiyorum.

(Serdar Can röportajı: Burcu Göknar) 

BARIŞ AKPOLAT

"Gerekli tepki zamanında verilmedi"

BARIŞ AKPOLAT, MÜZİK YAZARI

"İktidarın, 21 yılda en çok istediği fakat asla elde edemediği şey, kâğıt üstünde tasarladıkları kültür sanat politikasını uygulayamamak oldu. Türkiye’de eksiğiyle fazlasıyla hâlihazırda devam eden kültür sanat etkinliklerinin yarattığı kültür ise çok geniş ve köklü. 21 yıllık iktidarın bu kadar kısa sürede ele geçiremeyeceği kadar derin olan bu kültüre hükmedememiş olmalarının bir sonucu olarak görüyorum her fırsatta karşımıza çıkan çelme takma hamlelerini.

İktidar, vergilendirmelerle pek çok işletmeyi bezdirdi, küstürdü. COVID-19 salgınıyla gelen canlı müzik yasağı ve alkol yasakları zaten uzun süre iş yapamamış pek çok mekânın kapısına kilit vurmasına sebep oldu. Hâlâ 01.00 sonrası canlı müzik yasağı var. Bu gibi uygulamaların, belli bir hayat tarzına dolaylı yoldan karışmak için yapıldığı açık.

Öte yandan çuvaldızı kendimize batırmamız gerektiğini de düşünüyorum. Zamanında ve yerinde tepkiler verilmedi. Örneğin Santral İstanbul’da gerçekleştirilen, alkolün ilk yasaklandığı festival olan Efes One Love sonrası gerekli ses hep birlikte çıkarılamadı. Onun yerine festivalin adı değiştirildi. Ana sponsor olan alkol ve stant açan tütün rmaları yasakların etrafından dolaşmak için festivallere verdikleri isimleri, logoları değiştirdiler. Gece 00.00’daki canlı müzik yasağına ses çıkaracağımıza konserleri daha erken başlattık. Buradan gidebileceğimiz, kaçıp etrafından dolaşabileceğimiz bir yerin artık kalmadığını düşünmüyorum."

AŞK 101

NETFLIX'İN RTÜK’LE İMTİHANI

Çevrimiçi bir yayın platformu olan Netflix’te yayınlanan veya yayınlanması planlanan diziler, sık sık İslamcı gruplar ve medya tarafından hedef gösterildi. RTÜK, bu dizilerin kaldırılması için pek çok kez harekete geçti:

Jurassic World Kretase Kampı isimli çizgi dizide iki kız karakterin yakınlaştıkları sahneler yayıncılık ilkelerine aykırı bulundu. Dizinin o bölümü yayından kaldırıldı. Bu kararla Netflix’e ilk defa LGBTİ+ cezası kesildi.

Aşk 101 dizisinde, başta eşcinsel olarak kurgulanan Osman karakteri, RTÜK ile Netflix arasındaki “ikili görüşmeler” sonucunda değiştirildi.

Çağan Irmak’ın yöneteceği, Özge Özpirinçci, Birkan Sokullu, Burak Yamantürk gibi oyuncuların yer alacağı Şimdiki Aklım Olsaydı isimli dizi, çekimleri başlamadan hemen önce iptal edildi. Dizinin, senaryosunda eşcinsel karakter olması nedeniyle RTÜK ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın engeline takıldığı iddia edildi.

SAHNEDE OTOSANSÜR: BASKI, KORKU, ÇARESİZLİK...

Oyuncular Sendikası, 2020’de görsel ve işitsel sahne sanatları alanında çalışanlarla bir anket çalışması yaptı. Sonuçları 2021’de yayımlanan ankete 515 sanatçı katıldı ve yüzde 61’i meslek hayatında sansüre maruz kaldığını söyledi. Sansüre uğradım diyenlerin yüzde 35’i, sansür gerekçesinin politik veya ahlaki olduğunu beyan etti.

Örneğin seslendirme oyuncusu olduğunu ifade eden yedi katılımcı, dublaj metinlerindeki kelimelere nasıl müdahale edildiğini anlatırken örnekler de veriyordu. Seslendirme yaparken şarap yerine içecek, kadeh yerine bardak, domuz yerine kaplumbağa, seks yerine birlikte olmak demeleri istenmişti.

Aynı araştırmada, sanatçıların yüzde 63’ü meslek hayatında otosansür yapma ihtiyacı duyduğunu itiraf ediyordu. Otosansürün gerekçelerini işini kaybetmemek, hedef gösterilmemek emek ve ceza yargılamasına maruz kalmamak olarak sıralıyorlardı. Otosansür denildiğinde akıllarına gelen üç kelime ise “korku”, “baskı” ve “çaresizlik”ti.

2020’de yapılan araştırma, sanatçıların bugüne dair gerçekçi bir tahminde de bulunduğunu ortaya koyuyordu. 

"Gelecek beş yıl içinde ifade özgürlüğünün durumu ne olacak" sorusuna yüzde 34 çok daha kötü, yüzde 32 kötü olacak diye cevap vermişti. “Gelecek beş yıl içinde sansür uygulamalarının durumu ne olacak” diye sorulduğunda ise yüzde 37 çok daha kötü, aynı oranda sanatçı ise daha kötü diye cevap vermişti.

YARGILANAN SANAT

Son yıllarda sanatçılar, sanatsal üretimlerinin yanı sıra sahnede veya sosyal medya hesaplarında söyledikleri sözler dolayısıyla Cumhurbaşkanı’na hakaret, kamu görevlisine ya da diğer kişilere hakaret suçlarından (TCK 299 ve 125) çok sık yargılandı. “Örgüt propagandası yapmak,” “örgüt üyesi olmak” ve “örgüte yardım etmek” de sık kullanılan yargılama gerekçelerinden. “Kamu düzeni”, “millî güvenlik”, “genel asayiş”, “genel ahlak” gibi iddialar da etkinlik yasaklamalarında sık kullanılıyor.

Birçok kitap küçüklerin maneviyatı üzerinde “muzır ve müstehcen tesir” yapacağı gerekçesiyle 1117 sayılı Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu’na istinaden muzır neşriyat ilan edildi. Yazar ve çevirmenler “müstehcenlik suçu” (TCK 226) kapsamında yargılandı. “Halkı korku ve paniğe sürükledikleri, asılsız iddialar yaydıkları” gerekçesiyle sanatçılar hakkında soruşturma başlatıldı. “Halkın bir kesimini sosyal sınıf, din, mezhep, cinsiyet ve bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılama” (TCK 216) gerekçesiyle çoğunlukla diyanet, imam hatipler ve Müslümanlık ile ilgili yorum yapan sanatçılar yargılandı.

“Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti devletini, devletin kurum ve organlarını aşağılama” (TCK 301) gerekçesi de sanatçıları yargılamak için kullanılan bir başka yasa maddesi.

ALEYNA TİLKİ

2022: Yasaklı yaz

2020 ve 2021 boyu süren pandemi kısıtlamalarından sonra ilk özgür yazımız olması beklenen 2022; valilikler, kaymakamlıklar, belediyeler ve rektörlükler tarafından alınan kararlarla birdenbire yasaklı yaza dönüştü. Mayısta başlayan ve ağırlıklı olarak festivaller ile konserlere getirilen yasaklar hâlâ sürüyor.

Mayıs

12-15 Mayıs - Anadolu Fest, Eskişehir

14 Mayıs - Matthaios Tsahouridis konseri, Trabzon

17 Mayıs - Metin-Kemal Kahraman konseri, Muş

20 Mayıs - Aynur Doğan konseri, Kocaeli Derince

25 Mayıs - Niyazi Koyuncu konseri, İstanbul Pendik Sahil Meydanı

25-26 Mayıs - 34. ODTÜ Uluslararası Bahar Şenliği, Ankara

25-26 Mayıs - Yıldız Teknik Üniversitesi Bahar Şenliği, İstanbul

28 Mayıs - Mirae K-Pop konseri, Ankara

28 Mayıs - Kürtçe Don Kişot oyunu, Kocaeli

29 Mayıs - Apolas Lermi konseri, Denizli

31 Mayıs - Aynur Doğan konseri, Bursa

Haziran

3 Haziran - Melek Mosso konseri, Isparta

4 Haziran - Derya Uluğ konseri, Isparta

5 Haziran - Funda Arar konseri, Isparta

11 Haziran - Ara Malikian konseri, Ankara

11 Haziran - Apolas Lermi konseri , İstanbul

Temmuz

21-24 Temmuz - Munzur Kültür ve Doğa Festivali, Tunceli

22-26 Temmuz - Kazdağı Ekoloji Festivali, Balıkesir

28-31 Temmuz - Kozlu Müzik Festivali, Zonguldak

31 Temmuz - Apolas Lermi konseri, Sakarya

Ağustos

14-16 Ağustos - Gökçeada Meryem Ana Panayırı, Çanakkale

17-21 Ağustos - Zeytinli Rock Festivali, Balıkesir

30 Ağustos - İlkay Akkaya konseri, Adana

Eylül

1-4 Eylül - Milyon Fest, Fethiye 

2 Eylül - Dünya Barış Günü konseri, Mersin

7-11 Eylül - Çağdaş Fest, Fethiye

8 Eylül - HDP önceki dönem Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın Yıkılacak Duvarlar isimli kitabına dağıtım ve satış yasağı getirildi. Toplanan nüshaların imhasına karar verildi.

24 Eylül - Aleyna Tilki konseri, Çorum

24 Eylül - İlkay Akkaya konseri, Mardin

25 Eylül - İlkay Akkaya konseri, Urfa

25 Eylül - Mikail Aslan konseri, İstanbul

27 Eylül - Mem Ararat konseri, Mersin

Ekim

30 Eylül-2 Ekim - İrem Derici konseri, Elazığ

4 Ekim - Xece konseri, Şırnak

7 Ekim - Tuna Kiremitçi konseri, İstanbul

10 Ekim - Erkan Oğur, İsmail Hakkı Demircioğlu konseri, Şırnak 

16 Ekim - Medea’ya Göre Ahlak oyunu, Bursa

29 Ekim - Edip Akbayram konseri, Zonguldak

31 Ekim - İlkay Akkaya konseri, Bursa

Aralık

2 Aralık - Mohsen Namjoo konseri, İstanbul

3 Aralık - Mohsen Namjoo konseri, Bursa

7 Aralık - Mohsen Namjoo konseri, Ankara

8 Aralık - Mohsen Namjoo konseri, Konya

10 Aralık - Mohsen Namjoo konseri, Van

Kültür Sanat
Müzik
Festival
Sansür
RTÜK
Netflix
Gülşen
Zeytinli Rock Festivali
Anadolu Fest
Bekir Ağırdır
Nilüfer Fest
Yasaklar
Sayı 012

BENZER

Türkiye’deki kadınların siyasal hakları otuzlu yıllarda adım adım yasalaştı. 5 Aralık 1934 tarihinde kadınların Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de seçme ve seçilme hakkına kavuşmasıyla önemli bir eşik daha aşılmış oldu. Bu kazanım, yaygın olarak kadınlara “sunulan” bir armağan olarak anlatılırken, onların Cumhuriyet öncesinden başlayan siyasal talep ve eylemleri çoğu zaman unutuldu. Prof. Dr. Ayşegül Yaraman, siyasal haklarını kazanma sürecinde kadınların mücadelesini farklı bir perspektifle masaya yatırıyor.
İlkbaharın kendisi bayram. Doğanın yeşerdiği, çiçeklendiği dönem. Yıllar önce neler yaşıyormuşuz diye görmek için yine eski gazete ve fotoğraf arşivlerine gömüldük. 1929 ile 1939 yılları arasında İstanbul ilkbaharlarında bol bayram var, ama hüzün de eksik değil.
Dünyanın kültür şehirlerinden biri olan İstanbul aynı zamanda bir müzeler şehri. Yazımıza konu olan müzelerin, bu sayfalara sığmayan diğerleri gibi geçmiş, bugün ve gelecek arasında büyük kapılar açtığı ve bu kapılardan geçen her bir ziyaretçinin hafızasında “özel” bir yolculuğun izlerini ölene dek bıraktığı bir gerçek. Müzeograf ve küratör Canan Cürgen Gültaş, mutlaka keşfetmemizi önerdiği küçük İstanbul müzelerini tanıtıyor.