Türkiye’nin ilk televizyonu: İTÜ TV

Fotoğraf
İTÜ Vakfı Arşivi
11 Haziran 2021 - 11:03

TRT’nin Ankara’yla sınırlı ilk televizyon deneme yayını 31 Ocak 1968 akşamı yapıldı. Açılış şerefine ekranda konuşan kurucu Mahmut Tali Öngören, “Avrupa memleketleriyle bir kıyaslama yaptığımız zaman, gerçek radyo yayınına beş yıl geç başladığımız halde, televizyonda 31 yıl gecikmiş bulunuyoruz” dedi. Oysa Türkiye’de televizyonculuğun bir de gayriresmî tarihi vardı. 31 yıllık gecikme bedelinin en az yarısını kıt kaynaklarıyla peşinen kendi cebinden ödeyen kurum İstanbul Teknik Üniversitesi’ydi. Üniversite 1952’den itibaren televizyonculuk alanında yaklaşık 20 yıl boyunca yegâne ilim irfan yuvası oldu.

Taşkışla'dan ilk yayının yapıldığı 9 Temmuz 1952 günü İstanbul’daki televizyonların sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu, bunların dördü zaten İTÜ’deydi. Ama bu yeni teknolojik oyuncağın macerası, Türkiye’de gazeteler kanalıyla yıllardır merakla izleniyordu. Yalnızca başlıklar bile nereden nereye gelindiğini anlatmaya yeterdi:

Radyo meraklılarına müjde: Yakında sinemayı evimizde seyredeceğiz. (1932)

Gözlerimizin de zevkini tatmin eden radyo: Televizyon. (1934)

Sinemada gösterilen filmi evde seyredeceğimiz gün uzak değil. (1935)

Televizyon radyonun pabucunu dama attırmak üzere mi? (1936)

Televizyon dün bir hülyaydı, bugün bir hakikattir. (1938)

Zümrüdüankaya benzeyen icat: Televizyon. (1938)

Harpten sonra herkes bir televizyon makinesi alabilecek. (1944)

Holivut televizyonun inkişafına [gelişmesine] mâni olmak için her yıl 300 milyon dolar harcıyor.

Televizyon alıcıları Amerika’da satışa çıkarıldı. (1947)

Televizyon Amerika’da ihtilal yaratıyor. Amerikan ailesi bu yeni icat sayesinde şimdi tekrar ocağının başında toplanmaktadır. (1949)

İTÜ Elektrik Fakültesi Yüksek Frekans Kürsüsü profesörü Mustafa Santur, 1968

1950’li yıllarda Türkiye’de radyonun sesi, radyonun sözü henüz yeni yeni geçmeye başlamıştı. Aile ocağını şenlendiren bir alet varsa o da radyoydu. Henüz elektriksiz kasabalara, köylere doğru dürüst girememişti. PTT’nin istatistiki verileri, 1950 yılında Türkiye çapında 263 bin radyo cihazı bulunduğunu söylüyordu. İstanbul’daki 100 bine yakın cihaza karşılık, Hakkâri’dekiler 50’den azdı. Üç yıl sonra toplam radyo sayısı 500 bini aşacak, 1955’te 1 milyon sınırına dayanacaktı. Öte yandan basın, televizyona hoş geldin safa getirdin derken, temkini de elden bırakmıyordu. Akşam gazetesi yazarı Vâlâ Nureddin 1951 yılının Eylül ayında şöyle yazıyordu: "Televizyon memleketimize de gelecek mi? Gelirse sevinelim mi, üzülelim mi? Eskiden tayyareye de ne kadar sevinmiştik. Bombardımanlar dünyaya neticeyi gösterdi. Radyoya da sevinmiştik. Oparlörler huzurumuzu kaçırdı. Atom ayrı hikâye... Bütün yeni icatların mendeburluğu zuhur ediyor."

Vâlâ Nureddin’e göre televizyon, şakayla karışık, aile düzenini altüst edecekti. Tabii söz konusu aile, erkeğin bütün gün çalışarak eve ekmek getirdiği, hanım hanımcık kadının ise evi çekip çevirdiği klasik kentli çekirdek aileydi: "Avrupa’nın ve Amerika’nın karikatürlerinde şimdiden şöyle durumlar görülmektedir: Akşamüstü bay eve bir de dönüyor ki bayan bütün işleri yüzüstü bırakmış. Bulaşıklar yığılı. Yatak darmadağın. Saçlar perişan. Televizyonun karşısına geçmiş seyranda."

Her şey İTÜ Elektrik Fakültesi'nin dekanlığa başvurusuyla başlıyor

Bu yazının çıktığı tarih, tam da İTÜ Elektrik Fakültesi Yüksek Frekans Kürsüsü profesörü Mustafa Santur’un fakülte dekanlığına başvurarak bir televizyon laboratuvarı talep ettiği döneme denk geliyordu. Bir süre sonra Hollanda’daki Philips firmasından fakülte doçenti Adnan Ataman tarafından gerekli araç ve gereçler teslim alındı. Kutular okulda bir define sandığı gibi dikkat ve özenle açılarak malzemeler yerlerine yerleştirildi. Verici antenini Taşkışla’nın çatısına takmak da hocalara düştü. Anten direği siparişi Perşembe Pazarı’nda bir gemi direği imalathanesine verildi. Taşkışla’nın çatısında ter döken altı kişi arasında cami minareleri uzmanı bir inşaat kalfası da vardı. Herkesten önce direğe tırmanansa Santur Hoca’dan başkası değildi.

İstanbul kenti, bir avuç izleyicisiyle artık televizyona hazırdı. İTÜ TV yayınları belki haftanın bir tek günü birkaç saatle sınırlıydı ama elektronik eşya satan dükkânların vitrinlerinin önü (mademki Orhan Veli’nin dediği gibi “camekânlar bedava”ydı) yayın saatlerinde tıklım tıklımdı. Adnan Ataman, vericinin konumu itibariyle, yayınların ulaşması açısından Boğaziçi, Kasımpaşa gibi çukurda kalan semtlerin şanssız; Adalar, Suadiye gibi bölgelerinse şanslı olduğunu hatırlatmadan edemiyordu. 1954 yılında Milliyet gazetesinden Ümit Deniz’in yönelttiği "Böyle bir istasyonun tesisi mi çok masraflıdır, yoksa işletmesi mi?" sorusunu İTÜ TV’nin ekran yüzü, piyanist ve spiker Fatih Pasiner şöyle yanıtlıyordu: "Tabii ki işletmesi masraflıdır. Çünkü öyle bir stüdyo daimi surette mükellef dekorlar yapmak, kıymetli artistler kiralamak, velhasıl tam teşekküllü bir sinema stüdyosu gibi çalışmak zorundadır." O halde Taşkışla’nın üst katındaki basık tavanlı üç odaya tıkışan bu televizyon deneme laboratuvarı sadece bir temel, bir başlangıçtı. Zor kısma asıl şimdi sıra gelmişti. İş üç nalla bir ata kalmıştı.

28 Mayıs 1953 tarihli Radyo Alemi dergisi haberi

Akşam gazetesinde Kasım Yargıcı, 1950’lerin ortalarında, "Maalesef memleketimizde televizyonun varlığıyla yokluğu arasında hiçbir fark bulunmamaktadır. Yalnız Teknik Üniversite’nin birkaç fedakâr hocasının gayretiyle perşembe akşamları saat beş ile altı arasında bir saatlik bir neşriyat yapılmaktadır" derken, bu neşriyatta genellikle temcit pilavı gibi Ankara’daki Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı "bayatlamış" bir iki filmin gösterilmesinden yakınıyordu. Radyo Âlemi dergisi ise 1953 yılında dikkatleri ekrandan canlı yayınlanan minik konserlere çekiyordu: Bunlardan birinde solist Şükran Özer saz arkadaşları eşliğinde "Ağlamakla İnlemekle Ömrüm Gelip Geçiyor", "Rindlerin Akşamı" gibi şarkılar söylemiş, Armağan Şenol ise "Dinle Sevgili" tangosunun yanı sıra birer rumba, swing, vals parçası seslendirmişti. Ayten Gencer (Alpman) ve eşi İlham Gencer de caz şarkılarıyla İTÜ’nün küçük televizyon stüdyosunun konukları arasındaydı. Radyo Âlemi şöyle yazıyordu: "Ayten cidden çok sempatik, güzel ve fotojeniktir. Ne tuhaftır, ondaki bütün bu albeniliği televizyonda pek göremedik. Meğer televizyon neşriyatında, film çevirir gibi makyajlı ve o derece güzel giyinmek şartmış."

Stüdyo halka açılıyor

1953 yılında İTÜ TV yayınları halka açıldı, çünkü İTÜ’nün Gümüşsuyu binasındaki A 501 amfisine bir televizyon kuruldu. Burada öğrencilerin yanı sıra meraklılar yayınları heyecanla takip etmeye başladı. İTÜ profesörlerinden Duran Leblebici o günleri şöyle hatırlıyordu: "Ben İTÜ televizyonuyla ilk 1953 yılında, yani öğrenciyken tanıştım, perşembe günleri yayınlar başlamadan evvel A 501 televizyon seyircileriyle dolardı. Kürsünün üstünde küçücük, pek de iyi olmayan bir TV alıcısı vardı. Siyah beyaz bile değildi, gri beyaz gösterirdi. Ama ta en arkadaki insanlar bile o ekranı izlemenin keyfini yaşardı. Ben televizyonu ilk defa orada gördüm ve birçok kişi gibi perşembeleri merakla oraya giderdim. Hatta arkadaşlarımı, akrabalarımı götürürdüm televizyonu göstermeye."

Yaz aylarında tıpkı okul gibi İTÜ TV de tatile giriyordu, ne de olsa yayınların itici gücü seyircinin beklentileri ve arzuları değil mühendislik eğitimine sağladığı yararlardı. İstanbul’daki televizyon cihazlarının sayısı deyim yerindeyse parmak hesabıyla birer ikişer artıyordu. Şehirde 1954’te 30, 1955’te 40, 1957’de 160, 1958’de 300 televizyon bulunduğu tahmin ediliyordu. Büyük mağazalarda 900 ila 1700 TL arasında fiyat etiketleri göze çarpıyordu. Bu da aylık ortalama bir ev kirasının iki üç katı demekti. 1958’de Milliyet gazetesinde çıkan bir haber şöyle diyordu: "Amerikan Haberler Bürosuna gelen 7 adet televizyon cihazı son model ve geniş ekranlıdır. Bunlar, önümüzdeki günlerde Robert Kolej, Kız Koleji, üniversite ve lüks otellere yerleştirilecektir. Amerikan Haberler Bürosu müdür muavini Mr. Boss, İstanbul’da üç yüze yakın televizyon olduğunu söylemiştir. Bu suretle İstanbul’da her 5 bin kişiye bir televizyon düşmektedir." UNESCO’nun verileri ise 50’li yılların ortasında, Mr. Boss’un memleketi ABD’de 7 kişiye bir televizyon düştüğünü bildiriyordu. Bu oran İngiltere’de 24, Fransa’da 704, Sovyetler Birliği’nde 2400 kişiyi işaret ediyordu.

Kameraman Yücel Durusoy

9 Ocak 1962’de televizyon yayınına ilk kez bir başbakan katıldı. İsmet İnönü’nün İTÜ’yü ziyareti gazetelere şöyle yansıyordu: "Başbakan, televizyon yayını yapan istasyonu da görmek istemiş ve istasyonun bulunduğu üst kata çıkıp yayın masasına oturmuştur. İnönü kendisinin hemen yayına alınmasından memnunluk duymuş ve televizyonu seyredenlere 'Şimdi Teknik Üniversite Televizyonu öğretim salonunda kendimi takdim ediyorum' diyerek kısa bir konuşma yapmıştır." Bu yayının arka planını Milliyet gazetesi yazarı Hasan Pulur köşesine taşıyordu: "Başbakan İnönü, Türkiye’de 450 kişinin evinde televizyon olduğunu hayretle öğrendi ve bu sırada Teknik Üniversite TV ekranında göründü. İnönü, kendisinin ekranda olduğunu öğrendikten sonra aynı ciddiyetle sordu: Konuşursam işitirler mi?"

1964 yılında Teknik Üniversite Televizyonu’yla ilgili haberine "İstanbul’da 10.000 kişi televizyon seyrediyor" başlığı atan Hayat dergisi, aradan dört yıl geçtikten sonra, 1968’de, aynı konudaki gelişmeleri işlediğinde başlıktaki rakamı 10’la çarpmak zorunda kalmış, başka bir deyişle sıfır eklemişti: "100.000 İstanbullu televizyon seyrediyor."

Ressam Dinçer Erimez

Sabahattin Eyüboğlu ve Mazhar Şevket İpşiroğlu imzalı Hitit Güneşi ekrana çıkan ilk belgesel filmdi. Televizyonda ilk şiiri (Edgar Allan Poe’nun “Kuzgun”u) Fatih Pasiner’in piyanosu eşliğinde Afif Yesari okudu. Oynanan ilk tiyatro eseri, yine Afif Yesari’nin Mektup’uydu. Yesari, karikatüristlerle, film ve sahne yıldızlarıyla sohbet programlarını İTÜ TV’de sergiledi. Dinçer Erimez plastik sanatlar dünyasından, Orhan Hançerlioğlu edebiyat dünyasından konuklar ağırladı. İTÜ TV’nin 1963 yılı sonunda stüdyo ve vericisini Maçka kampüsündeki Silahhane binasına taşıyarak yenilemesi, kapsama gücünü artırması, yayınlarda da yeni bir hamle anlamına geliyordu. Stüdyo genişledi, yayın süreleri uzadı. Bu tarihten sonra art arda Halit Kıvanç’ın ilginç yarışmaları, Fecri Ebcioğlu, Sezen Cumhur Önal ve Erkan Yolaç’ın omuzladığı programlar televizyona cazibe kazandırdı. Hava durumu kuşağı ise Ali Esin’e emanetti. Bu isimlerin çoğu sonraları TRT yayınlarının tecrübeliler kadrosunda yer alacaktı...

Halit Kıvanç'la Minigol yarışması

İlk canlı futbol maçı yayını 1961’de

Televizyondan ilk canlı futbol maçı yayını 12 Kasım 1961’de yapıldı. Dolmabahçe’de oynanan, Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne 2-1 yenildiği karşılaşma, İTÜ’nün çatısından teleobjektifli bir kamerayla çekildi. Televizyon izleyicileri bu yayını  Halit Kıvanç’ın radyodaki sesinden takip etti. Beş yıl sonra, 1 Mayıs 1966’da Fenerbahçe-Beşiktaş maçı stadyumdan yapılan ilk naklen yayın oldu. Ancak maç 0-0 bitince izleyiciler naklen gol görmekten mahrum kaldı. Halit Kıvanç’ın İTÜ TV ekranındaki Minigol yarışması ne güne duruyordu? Bu yarışmada yarışmacılar üç şut atıp topu tahtanın deliğinden geçirmeye çalışıyordu. Bazen millî futbolcular bile üç ıska geçerken, bir keresinde bir genç kızın üç atışı da gol olmuştu.

Zeki Müren İTÜ TV'de

Müzik kuşaklarına katılan isimler yıllar içinde Ruhi Su’dan Âşık Veysel’e, Cem Karaca’dan Timur Selçuk’a, Gönül Yazar’dan Şecaattin Tanyerli’ye, Feriha Tunceli’den Mediha Şen’e, Alpay’dan Nuri Sesigüzel’e, Adnan Şenses’ten Ahmet Gazi Ayhan’a, Lili İvanova’dan Ajda ve Semiramis Pekkan’a uzun bir liste oluşturuyordu. Şevket Uğurluer, orkestrasıyla birlikte kamera karşısında piyano başına geçtiğinde, aynı binada mimarlık öğrencisiydi.

Üzerinde "İstanbul Teknik Üniversitesi Televizyon Deneme Yayını" yazan ve yayın sırasında bir vantilatör yardımıyla sürekli dalgalandırılan beyaz flama, stüdyonun demirbaşı, başından sonuna İTÜ TV’nin amblemiydi. Zeki Müren, evindeki televizyon ekranına bu flama işlenmişçesine rötuşlanan bir fotoğrafıyla televizyon kanalının gönüllü reklamını yapmaktan kaçınmamıştı. Berduş, Zeki Müren’in İTÜ TV sayesinde televizyon ekranına düşen ilk filmiydi, ancak vericide elektrik kesilince yayın da kesilmiş, film yarıda kalmıştı. Müren, 1970 yılının Ocak ayında, İTÜ TV’nin son yılında şarkılarıyla da Maçka stüdyosuna ve ekranlara konuk oldu. Şartlar gereği, sinema filmleri misali, şarkılara playback yapıyor, bir köşede plağı çaldıkça dudağını oynatıyordu. O gün heyecanına hâkim olamayan Müren’in, yayın sonrası stüdyoda görevli bir kız öğrenciyi haşladığına Hayat dergisi muhabiri şahitti: "Bir daha şarkı söylenirken kapıyı açıp kapayıp gıcırtı yapma. İnsanın asabı bozuluyor!"

İTÜ TV stüdyo ekibi

Teknik Üniversite Televizyonu kendini 1971’de feshetti. O yıl İstanbul’da, emektar İTÜ TV’nin yerini TRT aldı. Büyük bir kısmı İTÜ’lü hoca ve öğrencilerin eliyle üretilmiş stüdyo donanımı, TRT tarafından kamera ve videoteyp gibi cihazlarla takviye edildi. Kısacası TRT hazıra kondu. Ankara’dan gelen TRT’nin paket programları, Çamlıca’dan İTÜ’ye ait radyolink cihazıyla Maçka binasına gönderiliyor ve buradan yine İTÜ cihazlarıyla tüm İstanbul’a yayın yapılıyordu. Ancak 12 Mart döneminin askeriye kökenli TRT Genel Müdürü Musa Öğün, İTÜ’lülere verdiği sözü tutmadı: Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu, İstanbul yayınlarının İTÜ altyapısıyla gerçekleştirildiğini ekranda söylemeye bir kez olsun tenezzül etmedi.

İTÜ camiası, İTÜ Vakfı Dergisi’nin Ocak 2004 tarihli özel sayısıyla ve 2018 tarihli Televizyon Diye Bir Şey Varmış – Türkiye’de Televizyonculuğun Başlangıç Öyküsü kitabıyla kendi anılarına sahip çıktı. Halit Kıvanç, 2002 tarihli İTÜ’de TV – 50. Yıl Anısına başlıklı kitabında, bütün programcılar adına söz alarak şunları söylüyordu: "En güzel stajımızı İTÜ TV’de yaptık, uzmanlığımızı orada kazandık. Çünkü olanaksızlıklar içinde çalışmayı, teknik zorlukları yenmeyi öğrendik. TRT’de televizyon başladığında hiç değilse bir şeyler biliyorduk."

İTÜ
İTÜ TV
Taşkışla
TV
Mustafa Santur
Erkan Yolaç
Halit Kıvanç
Fecri Ebcioğlu
Zeki Müren
Sezen Cumhur Önal
Tarih
Derya Bengi
Sayı 006

BENZER

Bir tarafta yalıları, bir tarafta gökdelenleri; bir yanında Boğaziçi, diğer yanında Karadeniz; içinden hem kumullar hem de ormanlar geçen benzersiz dünya köşelerinden biridir Sarıyer. Deneyimli gazeteci Zafer Arapkirli, "memleketi" Beşiktaş’a duyduğu aşka rağmen yaşamayı seçtiği Sarıyer’i anlatıyor.
Şehir Tiyatroları yeni sezona 16 yeni oyunla merhaba diyor, sahnesini özel tiyatrolara da açıyor.
Yokluktan var edilen, geliştirilen ve bu sayede binlerce veremli hastanın şifa bulduğu Heybeliada Sanatoryumu hastalığın yeniden zirve yaptığı bir dönemin üstüne 2005 yılında aniden kapatıldı; sahipsizleştirildi, unutturuldu. Koca arazi geçtiğimiz aylarda Diyanet Vakfı’na devredildi.