Türk kadını haklarını mücadeleyle aldı

Fotoğraf
Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Arşivi
26 Kasım 2021 - 13:48

Resmî tarihin genel olarak yok saydığı ve/ veya olumsuz ya da en azından “entrikacı” rollerle yer verdiği ezilenlerin hikâyelerinden biri de kadınlara aittir.1 Modernitenin eleştirisi bağlamında ortaya çıkan kimlik sorunu ve mücadelelerinin bir yansıması olarak, özellikle ikinci dalga kadın hareketiyle karşılıklı ilişki içerisinde 1970’lerde tüm bilimlere ve tabii ki onlara da ışık tutacak tarihe kadınları eklemleyecek çalışmalar başlamıştır.

Dolayısıyla tüm cinsiyetçilikle ilgili meseleler gibi sorun evrenseldir. Ancak Türkiye’de durum, 1980’lerden beri bu konuda detaylı arşiv çalışmaları eşliğinde çalışmalar yapıldığı ve birçok konuda kadınlık durumuyla ilgili tespitler geniş kitleler tarafından da anlaşıldığı halde, kadınların siyasal haklarını kazanmalarıyla ilgili kalıp yargılar, yaygınlıkla sürmektedir:

1. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan modernleşme/Batılılaşma projesine paralel birinci dalga kadın hareketinin yok sayılması ve kazanımların “iyi niyetli yöneticilerin bağışı”na indirgenmesi.

2. Türkiye’de kadınların siyasal haklarının dünya genelinden çok önce ve dolayısıyla "erkenden verilmiş" olması.
3. Toplumsal dönüşümün evrenselliği ve tarihin sürekliliğinin gözden kaçırılması.

Kolektif hafızaya nakşolmuş bu üç yanılsamayı, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılından 1930’lara kadar uzanan kadınlık durumundaki yasal, sosyal ve siyasal değişmeleri irdeleyerek deşifre etmeye çalışacağız. 

Tarihsel süreklilik, evrensellik ve kadın statüsünün dönüşümünde "erkeklerin rolü"

Türkiye’de kadınların siyasal toplumsallaşmasının temeli 19. yüzyılın ikinci yarısına denk gelir. Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemeyle ilgili sorunlarına aranan çözümler, altyapıdaki Sanayi Devrimi gerçeği göz ardı edilerek üstyapıda gerçekleştirilmesi hedeflenen Batı gibi olma (Batılılaşma, modernleşme) projesinde aranmaya başlar. Kadınlık durumu bu bağlamda, değiştirilmesi gereken düzenin müsebbibi, gerçekleştirilmesi hedeflenen düzenin ise vitrini olarak önem kazanır. İmparatorluğun son döneminde ortaya çıkan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temeliyle ilişkili olan bu arayışlar dünya geneliyle kronolojik ve içeriksel paralellikler taşıması bağlamında kadınların, en azından yasal açıdan özel alanla sınırlanmışlıktan kamusal alana girebilme imkânına kavuşmasına yol açmıştır.

Kadınların siyasal haklarıyla da sonuçlanacak modernleşme projesi içinde gerçekleşen kadın mücadelesinin erkek yandaşlara da sahip olmaları, Şemseddin Sami’den Mustafa Kemal Atatürk’e; kazanımların bağışlandığı anlamına gelemez zira yasal dönüşümlere yol açan ve dünyada da Türkiye’dekinden çok küçük tarihsel farklılıklarla ortaya çıkan birinci dalga kadın hareketi kendisine, örneğin Avrupa’da Condorcet, J. S. Mill, L. Blum gibi önemli müttefikler bulmuştur ve pek tabii, o dönemde yönetimde tek cinsiyet olan erkek siyasetçilerin yasaları değiştirmeleri pratiğiyle kadınlar siyasal haklarına kavuşmuşlardır. Sözde muhalif özde ataerki etkisindeki ve zımni olarak onu pekiştiren birtakım iddialarda, durum Türkiye’de "erkek feminizmi"ne atfedilmektedir. Ancak bu dünyayı ve birinci dalga kadın hareketi ile modernleşme sosyolojik ilişkisini görmezden gelen zoraki “özgün model” fantezisidir.

Kuşkusuz modern ulus devlet projesi gerçekleştirilirken erkek siyasal yöneticilerin hedefleri çok çeşitli nedenlerle kadınların haklarının yasalarla güvenceye alınması talebiyle birleşmiştir. Bu metindeki amacım sosyo-politik dönüşümlerin daima birçok farklı nedenlere dayandığını, münhasıran kadınların Türkiye’de siyasal haklarını kazanma sürecinde yok sayılan mücadelelerini vurgulamaktır.2

15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalini izleyen günlerde İstanbul’da düzenlenen protesto mitinglerinde konuşmacıların çoğu kadındı. Halide Edib, bu mitinglerin en ünlü hatibiydi

Kadın mücadelesi

Siyasal haklar, seçecek ve seçilecek siyasal organların varlığını zorunlu kılar. Türkiye’de bu yapısal değişiklikten sonra “sınırlı oy” uygulaması tedricen ortadan kaldırılmıştır. Oy hakkı 1877’de yalnız emlak sahibi erkeklere, 1908’de belli bir miktarın üzerinde vergi veren erkeklere tanınırken; 1923’te ekonomik sınırlamalar kaldırılmış ancak siyasal haklarda cinsiyet ayrımının yasalardan çıkarılabilmesi için 1934 yılına dek beklemek gerekmiştir. Erkekleri ve kadınları, yaş dışında bir ayrım yapılmaksızın siyasal hakların yasalaşması açısından karşılaştırdığımızda aradaki fark üç genel seçim (1924, 1927, 1931) dönemidir. Dolayısıyla kadınları siyasal haklar için mücadele vermemekle suçlayanların, servet temeline dayanan siyasal haklardaki ayrımcılığa karşı erkekler de belli bir mücadele sergilemediklerine göre, onlara 1924’te tanınan hakları da bir bağış olarak nitelemeleri gerekmektedir. Ancak, zaten kadınların siyasal talepleri olmuştur; ayrıca yalnız siyasal değil tüm hakların, mücadele kadar o hakkı elde etmeye layık bir dönüşüm geçiren gruplara tanınması da evrensel bir olgudur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde eğitim, çalışma ve medeni haklarda geçirdikleri dönüşümler ile kadınların özellikle örgütleri aracılığıyla kamusal yaşama açılmaları3 kadın hareketiyle karşılıklı bir etkileşim içerisinde gerçekleşmiştir. 1900’lerin ilk yıllarında yayın ve toplantılarında siyasal haklarını talep etmekten çok “iyi eş, iyi anne, iyi Müslüman” olabilmek için eğitim imkânı isteyen Osmanlı kadınlarının bu açıdan da Batı’daki benzerleriyle, örneğin Mary Wollstonecraft ile fazla farklılaşmadığı görülmektedir.4 Ancak bu taleplerle paralel giden eğitim imkânlarının gelişmesinin ve birbiri ardı sıra gelen savaşların etkisiyle, özellikle İstihlak-ı Millî Kadınlar Cemiyeti, Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi gibi dernekler aracılığıyla kadınlar çalışma yaşamına katılmışlardır.

II. Meşrutiyet döneminde Cevdet Paşa’nın kızı Emine Semiye Hanım, Osmanlı Demokrat Fırkası’nda ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde; Şerif Paşa’nın eşi Prenses Emine ise Islahat-ı Esasiye-i Osmaniye Fırkası’nda aktif siyaset yapan tekil örneklerdir. Ayrıca, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin il nizamnamesinde cemiyetin kadın-erkek bilcümle Osmanlılardan oluşacağı, bir başka maddede ise kadınların da cemiyete üye olabilecekleri yer almaktadır. 1908 yılına gelindiğinde İttihat ve Terakki Cemiyeti Kadınlar Şubesi’ne kırk kadın üye olmuştur.5 Özellikle Balkan ve Kurtuluş savaşları yıllarında çeşitli örgütler içerisinde oluşturulan siyasal taleplerde kadınların bir yurttaş olarak etkin talep ve faaliyetlerde bulundukları gözlemlenmektedir. Balkan Savaşları sırasında Müdafaa-i Milliye Cemiyeti Hanımlar Heyeti, 3 ve 13 Şubat 1913’te Darülfünun konferans salonunda kadınların konuşmacı olarak yer aldıkları ve beş bin kadının katıldığı iki toplantı düzenlemiş; Halide Edib’in tanımıyla, “ulusun tarihinde ilk kez erkekler ve kadınlar ulusal konularda birlikte”6 yer almışlardır.

1918’de Kuvay-ı Milliye’ye destek için kurulan Millî Kongre’yi oluşturan elli bir örgütün on altısı çeşitli amaçlardaki kadın derneklerinden oluşmuştur. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalini izleyen günlerde İstanbul’da düzenlenen protesto mitinglerinde hem konuşmacıların hem dinleyicilerin çoğu ulusal çıkarlarının bilincindeki kadınlardan müteşekkildir. İstanbul’un çeşitli semtlerinde düzenlenen birçok toplantıda, konuşmacı kadınlar padişahtan genellikle hiç söz etmezlerken Türklük vurgusu yapmışlardır. Bu analiz imparatorluktan kırılan ümidin ulus- devlete, cumhuriyete yönelmekte olduğunu gösterdiği kadar ümmetten yurttaşa, dinî kimlikten millî kimliğe dönüşümünü de üstelik kadınla aracılığıyla göstermekte ve bir yandan da kadınların yeni siyasal düzenin nesneleri değil özneleri olduklarını belgelemektedir. Bu durum onlara bahşedilen bir statü değil, bilinçle üstlendikleri bir siyasal görevdir. Fatih’teki mitinge yetmiş beş bin, Üsküdar’dakine otuz bin, Kadıköy’dekine yine otuz bin kişi katılmıştır.7 Bu mitinglerin en ünlü hatibi olan Halide Edib, 23 Mayıs 1919 günü Sultanahmet Meydanı’nda, Sabiha Sertel’in aktardığına göre,8 çoğunluğunu her katmandan kadınların oluşturduğu iki yüz bin kişilik bir kalabalığa bağımsızlık yemini ettirmiştir.9

1919 yılı sonunda Sivas’ta kurulup daha sonra Anadolu’ya yayılan Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti Başkanı Melek Reşit, 28 Kasım 1919’da düzenlenen toplantının açılış konuşmasında, "Hülasa hemşirelerim, bizim için ya ölüm, ya istiklal! Bunu düşünerek (...) bir cemiyet teşkil etmeye karar verdik10 derken, kadınların siyasal bilinç ve özneliğinin İstanbul ile sınırlı kalmadığını göstermektedir. Nitekim aynı toplantıda konuşan Darüleytam Müdürü Makbule Hanım "Vatan, sevgili vatan, erkeklerin olduğu kadar da bizimdir. (...) Yemin ediyoruz, ahdediyoruz; memleketimizi düşmana vermemek için erkeklerimizle beraber çalışacağız"11 diyerek bağımsızlık mücadelesinin kadınlardan bağımsız olmadığını göstermektedir.

Kadınlar Halk Fırkası, 1923 yılı Haziran ayında Nezihe Muhiddin başkanlığında kuruldu

Siyasal hakların gecik(tiril)mesi 

1919’daki seçimlerde –kadınların seçme ve seçilme hakkının henüz yasalarda yer almadığı bir dönemde– erkek seçmenlerin bir kadına oy verdikleri görülmektedir. Halide Edib, Beyşehir’de on, Beypazarı’nda yirmi, Giresun’da sekiz, Erzurum’da üç, İstanbul’da bir oy almıştır.12 Toplumsal beklenti ve onayı yansıtması açısından, Halide Edib’in o dönem yazarı bulunduğu Vakit gazetesinin yorumu da anlamlı bir veridir: "Muhterem edibemizi (...) bu muvaffakiyetinden dolayı tebrik eder ve kendisini bundan sonraki intihabın mebusları arasında görmek temennisini izhar ederiz."13 Halide Edib ancak 1950 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden bağımsız İzmir milletvekili olarak meclise girebilmiştir.

Ayrıca yine bu seçimler öncesinde aynı gazetede kadınların oy hakkıyla ilgili bir araştırma yapılmış ve bu amaçla Halide Edib ve Nakiye (Elgün) ile görüşülmüştür. Halide Edib, yirmi yaşındaki tüm kadınların seçmen ve otuz yaşındaki kadınların milletvekili adayı olabileceğini, Millet Meclisi’nin bu amaçla bir sonraki seçimlerden önce yasal değişikliği gerçekleştirmesi gerektiğini ve buna Türk erkeklerinin, örneğin İngiltere’deki gibi karşı çıkmayacağını belirtmiştir.14 Nitekim Halide Edib’in öngördüğü gibi bir sonraki seçim döneminden önce kadınlar lehine yasal değişiklik Meclis gündemine gelmiş, Nisan 1923’te Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey, kadınlara en azından seçme hakkının verilmesini talep etmiş, ancak büyük bir tepkiyle susturulmuştur. 1924’te de anayasa tartışmaları sırasında talep tekrar reddedilmiştir. Ancak bu tartışmaları izleyen seçimlerde tekrar kadınlara oy verilmiş; Halide Edib ve Lâtife Hanım İzmir’de birer, Halide Edib Konya’da otuz yedi oy almıştır.

1923 yılı Haziran ayında Nezihe Muhiddin başkanlığında Kadınlar Halk Fırkası kurulmuştur. Nezihe Muhiddin Parti’nin amaçlarını şöyle açıklar: "Partimizin konuları genelde Avrupa’daki diğer feminist partilere benzer. (...) Biz, Türk kadınları, içtimai ve siyasal hayatta hak ettiğimiz yeri almalıyız, İstiklal Savaşı’ndaki fedakârlık ve hizmetlerimiz bize bu hakkı veriyor. (...) İlk sağlamak istediğimiz (...) kadınlara oy hakkıdır. Biz seçme ve seçilme hakkı istiyoruz."15

Kadınlar Halk Fırkası, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının aynı yılın eylül ayında kuracakları partiyle aynı adı taşıdığı için kısa bir süre sonra kapanmıştır. Bunun üzerine kurulan ve fırkanın devamı olan Kadın Birliği’nin tüzüğünde ise siyasal amaç ve taleplere yer verilmediği gibi, nizamnamesinde "Birliğin siyasetle alâkası yoktur" içerikli özel bir madde bulunması şaşırtıcıdır. Mamafih 1925’te yayımlanmaya başlayan Kadın Birliği’nin dergisi Türk Kadın Yolu’nun ilk sayısından itibaren siyasal haklar konu edilmiştir. 1926’dan itibaren kadınların siyasal haklarıyla ilgili İstanbul’la sınırlı kalmayan bir kampanya yürütülmüş; 1927 Mart’ında yapılan İstanbul’daki kongresinin ana gündem maddesini de bu konu oluşturmuştur. Buna bağlı olarak birliğin tüzük değiştirme ve kadınların siyasal haklarıyla ilgili mücadeleye tüzükte yer verme talebi ise İstanbul Valiliği tarafından reddedilmiştir.

6 Şubat 1935 tarihli Cumhuriyet gazetesinin manşeti

Haziran 1927’de kadınların siyasal hakları konusu yeniden gündeme gelmiş, yapılan konuşmalarda bu hakların tanınmasından yana tutum sergilenmiş, Milletvekili Yunus Nadi’nin bu konudaki teklifi reddedilmiştir. Dernek Başkanı Nezihe Muhiddin, "Biz seçim haklarımızı elde etmeye dayalı olan idealimizden vazgeçmiş değiliz. Zira bundan vazgeçersek derneğimizin hiçbir varoluş nedeni kalmaz"16 diyerek amacı tekrar vurgulamıştır. Akabinde derneğin siyasal iktidarla arasındaki anlaşmazlık belirginleşmiştir. Basında da derneğe, siyasal talepleri kastedilerek ılımlılaşması önerilmiştir. Siyasal iktidarın bu ısrarlı talep karşısındaki tavrı, Eylül 1927’de Nezihe Muhiddin ve yönetim kurulu üyelerini yönetimden uzaklaştırmak olmuştur. Polis, dernek merkezinde arama yaparak idari usulsüzlük gerekçesiyle kayıtları mühürlemiş, bir süre sonra talepleri ve iktidarla ilişkileri açısından “mutedil” Latife Bekir başkanlığa getirilmiştir.

İktidardan icazetli yeni başkanın yönetimindeki Kadın Birliği’nin 3 Nisan 1930’a kadar herhangi bir eylemine rastlanmamış, âdeta bu sessizliğin mükâfatı olarak bu tarihte yürürlüğe giren ve kadınlara belediye meclisi seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını tanıyan yeni Belediye Kanunu kabul edilmiştir. Bunun üzerine Kadın Birliği’nin başta Nezihe Muhiddin olmak üzere eski yöneticileri Cumhuriyet Halk Fırkası’na üyelik için başvurmuş, ancak bu talep siyasal iktidarın partisi tarafından reddedilmiştir. Buna karşılık “atanmış” Latife Bekir başkanlığındaki birliğin yeni yönetimi İstanbul ve İzmir’de Şehir Meclisi üyeliklerini kazanmıştır. İktidarla iş birliği içinde bulunan bu yeni yönetimin belediyecilik aracılığıyla siyasal yaşama katılma konusunda Başkan Latife Bekir aracılığıyla ilettiği görüş, geleneksel kadınlık rollerinin siyasal haklar üzerinden bile yeniden üretilmesinin ötesine geçen bir ufka sahip olmadığını belgelemesi açısından dikkat çekicidir: "Belediyecilik her şeyden evvel büyütülmüş bir ev idaresi demektir."17

Yerel yönetimlere seçilme hakkı; siyasal yaşamı ev içi rollerin uzantısı bağlamında değerlendiren edilgen ve siyasal iktidara bağımlı kadınlara seçilme olanağı sağlarken, imparatorluğun son döneminden başlayan kadın mücadelesinden gelen diğerlerini belediye meclisleri dışında bırakmıştır. Dönemin “erkek” siyasetçileri aslında kadınların siyasal hakları için mücadelelerine değil “verilene razı” oluşlarına ve hatta güdümlülüklerine mükâfat vermiştir.

Öte yandan tek parti yönetiminin dünyada yükselen otoriter rejimlerden farklılığının gösterilmesi için kadınların siyasal haklarının 1930’larda tamamlanması önemli bir siyasal propaganda malzemesi olarak da siyasal iktidarın işine gelmiştir.18

Sultanahmet, 1930

Bir diğer neden, muhalefeti bastırmak amacıyla radikal bir çözüm olarak kadınların seçme ve seçilme haklarının 1930’larda yasallaştığı düşünülebilir, zira bu üstyapısal değişiklik tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de eşitlikçi kadın hareketinin varlık nedenini ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla bir muhalefet odağını etkisizleştirmiştir. Tüm bu gelişmelerin mütemmim cüzü [tamamlayıcısı] olarak 26 Ekim 1933’te kadınların Köy Muhtar Heyetleri’ne katılma hakkı yasallaşmıştır ki, Halide Edib ile 1919 yılında Vakit gazetesinde gerçekleştirilen yukarıda değindiğim görüşmede, daha o tarihlerde köylerde kadın muhtarların varlığı bildirilmektedir. 5 Aralık 1934 ise her şeyden önce Türkiye’de genel oy ilkesi açısından bir sürecin tamamlanması anlamını taşıdığı için önemlidir. Bu tarihte Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 10. ve 11. maddeleri şu biçimde yeniden düzenlenmiştir: "22 yaşını bitiren kadın, erkek her Türk mebus seçmek hakkını haizdir” ve “30 yaşını bitiren kadın, erkek her Türk mebus seçilebilir."

Bu tarihe kadar İsveç, Finlandiya, ABD, Yeni Zelanda, Avustralya, Norveç, İzlanda, Danimarka, Kanada, SSCB, Avusturya, İrlanda, Lüksemburg, Polonya, İngiltere, Hollanda, Çekoslovakya, Pakistan, Almanya, Macaristan, Belçika, Birmanya, Meksika, Moğolistan, Ekvator, Yunanistan, Romanya, Güney Afrika, İspanya, Sri Lanka, Şili, Brezilya, Tayland, Uruguay, Peru, Küba gibi yaygın bir coğrafyada kadınların siyasal hakları tamamen ya da kısmen yasalaşmıştı.

Cumhuriyet öncesinden başlayan kadınların siyasal talep ve eylemlerinin sonucunun 1930’lara kadar ertelenmesi ve siyasal hakların yukarıdaki pek çok ülkeden sonra yasalaşması, kazanımın değil erken olduğunun, geç bile kaldığının göstergelerindendir.

Resmî tarihteki kadın mücadelesini yok sayan söyleminin icadı

Kadınların siyasal eşitlik talepleri çerçevesinde oluşturdukları muhalefet, 1920’lerin başında “meclisteki dengeler” örtük gerekçesiyle engellenirken, 1930’lara doğru yükselmeye başlayan “tek örgüt parti” söylemine paralel olarak edilgen bir konuma, hem de örgüt içi darbeyle itilmiştir. Böylelikle kadınların öznesi oldukları hak mücadelesinin rolü siyasal kazanımların nedenlerinden silinirken, 19. yüzyılın ikinci yarısından beri modernleşme/Batılılaşma projesinin vitrin nesnesi kılmaya çalıştığı “edilgen kadın ve ona bağışlanan haklar” iddiası resmî tarihe kaydolmuştur. Evrenselle kronolojik paralellik içinde ortaya çıkan ve yine aynı amaçla tüm dünyada olduğu gibi erkeklerin dayanışmasına da sahip olan Türkiye’deki birinci dalga kadın hareketinin resmî tarihten silinmesinde bazı kadınlar da iktidarla iş birliği yapmışlardır. Kadın Birliği’nin –ki Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan kadın dernekleri ve hareketinin Cumhuriyet dönemindeki çatısıdır– 10 Mayıs 1935’teki olağanüstü kongresinde, artık milletvekili olan başkanı Latife Bekir’in  konuşması, o güne kadarki mücadelenin özünün “yardım faaliyeti”ne indirgenerek tarihe yanlış kaydının son noktasıdır: "Artık kadınlar bütün haklarına kavuşmuştur. Teşkilat-ı Esasiye Kanunumuz artık bu yolda çalışacak Birlik’in devamına lüzum bırakmamış(tır). (...) Bunun için Birlik’in kapanmasını teklif ederim. İsteyen arkadaşlar hayır cemiyetlerinde çalışabilirler."19, 20

DİPNOTLAR

1 A. Yaraman, Resmi Tarihten Kadın Tarihine/Elinin Hamuruyla Özgürlük, Milliyet/Bağlam, İstanbul, 1992/2001.

2 Bkz. A. Yaraman, Türkiye’de Kadınların Siyasal Temsili/Dişiliksiz Siyaset, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1999/2014.

3 Ayrıntılı bilgi için bkz. A. Yaraman (Başbuğu), “Türk Kadınının Toplumsal ve Yasal Statüsünün Dönüşmesi Sürecindeki Önemli Değişkenlerden Biri Olarak Kadın Örgütleri”, MÜİİBF Dergisi, 1991, cilt 8, sayı 1-2, s. 283- 291.

4 Dönemin talepleriyle ilgili bir karşılaştırma için bkz. A. Yaraman (Başbuğu), “Kadın Tarihinin Evrenselliği Açısından Ş. Sami’nin ‘Kadınlar’ Risalesi”, Toplumsal Tarih Dergisi, Mart 1997, No: 39, s. 61-64.

5 S. Ok; İttihat ve Terakki’nin “Yeminsiz” Kadınları, Destek Yayınları, İstanbul, 2012, s. 25, 26.

6 “The Awakening of Turkish Woman”, The American Review Of Reviews, cilt 49, Haziran 1914, s. 744.

7 C. Bayar, Ben de Yazdım, cilt 6, Baha Matbaası, İstanbul, 1968, s. 1870, 1872.

8 S. Sertel, Roman Gibi 1919-1950, Cem Yayınevi, İstanbul, 1978, s. 27.

9 K. Arıburnu, Milli Mücadelede İstanbul Mitingleri, Yeni Matbaa, Ankara, 1951, s. 43, 44.

10 Bekir Sıtkı Baykal, Milli Mücadele’de Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 1986, s. 42.

11 Age., s. 42-44.

12 Bu oyları sayısal açıdan küçümsememek için o dönemde seçimlerin doğrudan ve genel oyla gerçekleşmediğini, "ikinci seçmenlerin" seçim sonucunu belirlediğini, dolayısıyla seçmen sayısının zaten az olduğunu anımsamakta yarar bulunmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, yukarıda yirmi oyun Halide Edib’e verildiği belirtilen Beypazarı’nda toplam oy sayısı zaten yirmi ikidir.

13 Vakit, 1 Kanunuevvel 1335 (1 Aralık 1919).

14 "Kadınlara İntihab Hakkı Verilmeli mi?", Vakit, 25 Teşrinievvel 1335 (25 Ekim 1919).

15 H. J. Lazar, “Turkish feminists”, Living Age, Temmuz-Eylül 1923, s. 598.

16 A. Demiröz, “Kadınların Siyasal Haklarının 50. Yıldönümünde Binbir Çilenin, Acının, Engelin İçinden”, Saçak, sayı 11, Aralık 1984, s. 11.

17 Milliyet, 27 Mart 1930.

18 Ş. Tekeli, Kadınlar Ve Siyasal Toplumsal Hayat, Birikim Yayınları, İstanbul, 1982, s. 296.

19 Z. Toprak, “1935, İstanbul Uluslararası ‘Feminizm Kongresi’ ve Barış”, Düşün, Mart 1986, s. 29.

20 Retrospektif bir değerlendirmeyle konunun siyaset psikolojisi bağlamındaki yorumu için bkz. A. Yaraman, Cinsiyetçi İkiyüzlülük, Bağlam, İstanbul, 2021.

Kadın Hakları
Kadın Mücadelesi
Kadın Tarihi
Kadınların Seçme ve Seçilme Hakkı
İstanbul
Türk Kadınlar Birliği
Kadın Halk Fırkası
Nezihe Muhiddin
Halide Edib
Tarih
Ayşegül Yaraman
Sayı 008

BENZER

Daha fazla para kazanma hırsına yenik düşmeden dokusunu koruyan Yeniköy Kahvesi’nin müdavimlerinin aklına getirdikleri: huzur, sessizlik, rahatsız edilmeden bilgisayarla çalışma ve gazete/kitap okuma ortamı.
Şehrimizdeki en güzel konser salonlarından birine adı verilen müzik insanı Cemal Reşit Rey’in öğrencisi olarak yetişen Ertuğrul Sevsay, aynı anda hem tıp hem de müzik eğitimi almış bir gastroenterolog, tango tutkunu, besteci ve orkestra şefi; en kısa haliyle böyle özetleyebiliyoruz kendisini. Çocukluğunun İstanbul’undan AKM’nin yeniden açılışına müzik eğitiminden Cemal Reşit Rey’le tanışmasına merak uyandırıcı pek çok detayı Osmantan Erkır’a anlattı.
Yükselişteki rap'çi Zen-G, ilk solo albümünü geçtiğimiz mart ayında yayınladı ve şarkılarının dijital mecralardaki dinlenme rakamları dudak ısırtıyor. Onu Sulukule’nin kentsel dönüşümüne bir başkaldırı olarak hayat bulan grubu Tahribad-ı İsyan’dan tanıyanlar içinse hâlâ aynı Zen-G. Şimdilerde İstanbul’un Anadolu Yakası’nda yaşıyor ama Sulukule ve doğup büyüdüğü Suriçi’ndeki “kardeşleriyle” bağını koparmamış. Dönüşüm mağduru Sulukule’nin son haline göz atmak için Zen-G ile birlikte yola çıktık, ondan dönüşümün başladığı zamanları dinledik; değişim olgusuna genel bakışını, müziğini, başardıklarını ve İstanbul’la ilişkisini konuştuk.