Marmara'nın solmaz nilüferi: Kız Kulesi

22 Kasım 2022 - 12:15

İstanbul deyince aklıma kuleler gelir
Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır
Ama şu Kızkulesi’nin aklı olsa
Galata Kulesi’ne varır
Bir sürü çocukları olur.

*İstanbul Destanı”ndan, Bedri Rahmi Eyüboğlu.1

Eylül ayında sosyal medyada yer alan birkaç fotoğraf ile gündemimize girdi Kız Kulesi. Restorasyonda olan kulenin üst kısmının yıkıldığını gördüğümüz fotoğraflar “Kız Kulesi yıkılıyor mu?” sorusunu ve haklı tepkileri de beraberinde getirdi. Durum sonradan anlaşıldı ki kulenin 1944’teki onarımı sırasında kulenin üst kısmına betonarme olarak yeniden yapılan balkon ve kubbe, II. Mahmud dönemindeki hâline geri döndürülüp tekrar ahşaptan yapılacak...

Günümüzdekine benzer bir durum 1944 yılında yaşanmış, yazar Sabahattin Kudret Aksal, 1 Haziran 1944 tarihli Vakit gazetesinde “Kızkulesi ve İstanbul” başlığı altında şu satırları kaleme almış:

"Bir zamandan beri kartpostallarda, amatör resimlerinde hiç eksik olmayan bir motif vazifesini gören Kızkulesini eski şekliyle göremiyorum. Yarısı uçmuş bir halde. (...) Kızkulesi bir müddettir tamir olmak sebebiyle zannediyorum şeklini değiştirmiş bulunuyor. Yani bildiğimiz şekliyle Kızkulesi yoktur. (...) Kızkulesi yerinde dururken başımı pek çevirip bakmazdım. Pek ilgilenmezdim. Fakat şimdi vapurla önünden geçerken eksikliğini duyuyorum. Belki Kızkulesinin Salacağın önündeki o güzel duruşunu, lüzumluluğunu tam olarak şimdi kavradım. Duydum. Zaten hayatımızda güzelliğini ve zaruriliğini eksikliğinde feryat eder Kızkulesine benzer ne kadar çok şey vardır."

Tamı tamına 2433 yıldır denizin ortasında tek başına olan, görülebilecek, gidilebilecek bir mesafede, Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’de yazdığı gibi kıyıdan “bir ok menzili” uzaklıkta bulunan bu eşsiz yapı, tarihi boyunca “hiç kimsenin” olmamasının yanı sıra “herkesin” olmayı da başarmış. Efsaneleri kuşaktan kuşağa taşınmış, imgesi büyük ancak yapı bakımından küçük bir tarihî eserden söz ediyoruz: Kız Kulesi’nden...

Onca yangın ve depreme karşın ayakta kalmayı başarmış, belleklerde bir masal yapı olarak yaşayan Kız Kulesi, iki bin yılı aşkın bir zaman diliminde halk tarafından söylenen efsaneleri ve zaman ötesi bir imge ile İstanbul kent kültürü içinde yaşamaya devam etmekte.

Üsküdar Çarşı

"Üsküdar, altın şehir"

Kız Kulesi’nin tarihini anlatmaya başlamadan önce çok kısa da olsa limanı, denize açılan yalıları, köşkleri, cumbalı ahşap evleri, çarşıları, mektepleri, çeşmeleri, hamamları, camileri, kiliseleri, sinagogu, koruları ve mesireleri ile ünlü Üsküdar’dan söz edelim.

Üsküdar tarihinin, tarihî yapılarının anlatıldığı iki ciltlik Abideleri ve Kitabeleriyle Üsküdar Tarihi kitabının yazarı tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’nın, Üsküdar’ın tarihi hakkında yazdığı satırlarla başlayalım:

"Üsküdar’ın tarihi çok eskidir. Üsküdar ve bağlı bulunduğu Kalkedonya (Kadıköy), Bizans’tan evvel var idi. (...) Miladdan 1650 yıl önce bile büyük bir medeniyet kurmuş olan Finikeliler zamanında Üsküdar, Kalkedonya’ya bağlı ve burasının bir limanıydı. Bu liman, oldukça derin ve rüzgârlara karşı korunur bir halde idi. (...)

Sultan IV. Murad 1018 H, 1638 M. yılında İstanbul’un ilmî ve mîrî [devlete ait olan] binalarının bir yazımını yaptırmıştır. Bu yazıma göre Üsküdar’da adları açıkça yazılan şu ilmî ve mîrî binalar vardır: 12 saray, 12 cami ve mescid, 5 medrese, 4 darül-ül- kurra [Kur’an mektebi], 3 imaret, 11 aşhâne, 6 tekke, 5 hamam, 4 kervansaray, 50 han, 2 çeşme, 2 yağhâne, 3500 dükkân, 8 mesire, 7 gezi yeri."

Bizans zamanında kullanılan ismiyle “Hrisopolis” yani “Altın Şehir” olan Üsküdar, Batı dillerinde “Scutari” olarak geçer. İki ismin de kökeni hakkında farklı yorumlar bulunuyor. Bizans döneminde İstanbul’un Asya Yakası’nda bulunan yerleşim yerleri ayrı ayrı kasaba ve köyler olarak görülüyordu. İstanbul’un fethinden sonra da bu durum uzun süre değişmezken 19. yüzyılda Avrupa Yakası’nda başlayan yeni şehircilik anlayışına uygun apartmanlaşma sürecinin nispeten dışında kalan Üsküdar, geçmişi duyumsatan bina ve sokaklarıyla eski İstanbul geleneğini yaşatmaya devam ediyor.

J. B. HILAIR’İN KIZ KULESİ GRAVÜRÜ, PARİS, 1822

Bizans döneminden kalan tek tarihî yapının Kız Kulesi olduğu Üsküdar, âdeta bir Osmanlı mimarisi açık hava müzesi gibi. Osmanlı mimarisinin geçirdiği evreleri günümüze dek gelebilen yapılarda izlemek mümkün. Dünyanın en büyük mimarları arasında sayılan Mimar Sinan’ın inşa ettiği Atik Valide Nurbanu Sultan Külliyesi, Mihrimah Sultan Külliyesi, Şemsi Ahmet Paşa Külliyesi, Vâlide Sultan Hamamı, Üç Kapılı Hamam, Rüstem Paşa Sarayı, Mehmed Paşa Sarayı, Siyavuş Paşa Sarayı ve Şemsi Ahmed Paşa Türbesi gibi yapıların Üsküdar’da bulunması, Üsküdar’ın karşı kıyıya, Suriçi’ne göre Müslümanların oturduğu bir semt olmasıyla açıklanabilir.

İstanbul’da Tarihî Yarımada’nın karşısında, Boğaziçi’nin tüm güzellikleri içinde her zaman bir çekim merkezi olan Üsküdar, tarihi boyunca Perslerden Atinalılara, Büyük İskender’den Roma İmparatorluğu’na kadar çeşitli devletlerin egemenliği altında yaşamış, 11. yüzyılda Haçlı Seferleri sırasında büyük yağma ve talana uğramıştır. Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan yol üzerinde olan Üsküdar, Bizans döneminde de ticaret ve konaklama merkezidir.

Kız Kulesi masalları

Kız Kulesi’nin iki bini aşkın yaşı göz önüne alındığında onunla ilgili çok sayıda efsane, masal olması ve bunlara da zaman içinde farklı yorumlar getirilmesi kaçınılmazdır. Gerek yazılı gerekse sözlü olarak kuşaktan kuşağa geçen bu efsanelerden ise üçü öne çıkar: Léandros, Kralın Kızı ve Battal Gazi...

Bu üç efsaneye kısaca değinelim. Kız Kulesi ile efsanelerin dünyaca en bilineni “Hero ile Léandros” efsanesidir. Ovidius’un kaydettiği efsane Çanakkale Boğazı’nda geçer. Sestos’taki Afrodit Mabedi’nde rahibe olan Hero, Abydoslu Léandros’a âşık olur. Hero ile Léandros ancak geceleri buluşabilmektedir. Léandros, her gece yüzerek Hero’nun yanına gelir. Yine böyle bir gece fırtına çıkar ve kulenin feneri söner. Yolunu yitiren Léandros boğulur ve sabah cansız bedeni kıyıya vurur. Léandros’un öldüğünü gören Hero da ardı sıra intihar eder. Çanakkale’de geçen efsanenin nasıl olup da Kız Kulesi için söylendiğine gelirsek; 18. yüzyılda İstanbul’a gelen seyyahlar efsaneyi Kız Kulesi’ne uyarlamış, böylece bu yorum da yaygınlaşmış diyebiliriz.

“LEANDER KULESİ VE ÖTESİ ESKİ ŞEHİR, KONSTANTİNOPOLİS”, CARL SALTZMANN, 1890’LAR

Yeri gelmişken, yazar Azra Erhat, Mavi Anadolu isimli kitabında Hero ile Léandros efsanesinden şöyle bahseder:

"Şu her gün karşımızda gördüğümüz Boğaziçi’nin güzelliğini müjdeleyen Kızkulesi var ya, bir zamanlar bu kulede bir
kız yaşarmış derler, ona âşık bir delikanlı her gece Galata’dan kuleye yüzer, sevgilisine kavuşurmuş. Bir gece fırtına çıkmış, deniz delikanlıyı alıp götürmüş, ölü gövdesini ertesi sabah kulenin dibine atmış. Bu masal Kızkulesi için anlatılır, oysa, Hero ile Léandros’un efsanesi aslında Boğaziçi’nde değil, Çanakkale Boğazı’nda geçer. Ama masal bu, sahnesi nerde olursa olsun, bir hayal, bir de hakikat payı taşır. İstanbul limanının süsü bugün de dimdik ayakta duran sevimli Kızkulesi bu masalı kendine yakıştırmış ya, doğru veya yanlış, varsın sahibi o olsun bundan böyle."

İkinci en bilinen efsane ise “Kralın Kızı” efsanesidir. İstanbul’da yaşayan bir kral ile kızının hikâyesidir bu. Bir falcının, krala kızının yılan sokması nedeniyle öleceğini söylemesi üzerine kral, kızını korumak için Üsküdar’da kıyıdan uzakta bir kayalık üzerine bir kule inşa ettirir. Kızı artık kulede yaşamaktadır. Ancak bir gün bir kayıkçıdan aldığı üzümler içine saklanan yılan tarafından sokulur ve zehirlenip ölür. Bu efsanenin Bizans İmparatoru ve Fatih Sultan Mehmed için söylenen yorumları da bulunmakta. Kral kim, imparator kim, Fatih’in hangi kızı diye sormayın, masal bu!

Söz edeceğimiz son efsane de “Battal Gazi” efsanesidir. Efsaneye göre, Battal Gazi İstanbul’u fethetmek için gelir ancak başaramaz ve karşı kıyıya, Salacak’a karargâh kurarak beklemeye başlar. Battal Gazi burada yedi yıl bekler çünkü Osmanlı tekfurunun kızına âşık olmuştur. Bunu öğrenen Üsküdar tekfuru, kızını ve hazinesini kuleye taşıyarak koruma altına alır. Ancak bir gün Battal Gazi ve askerleri kuleye baskın yaparak kızı ve hazineyi alıp Üsküdar’ı terk eder. Efsanenin çokça farklı yorumları bulunmaktadır. “Atı alan Üsküdar’ı geçti” deyiminin de buradan geldiği yine efsaneler arasındadır!

Elbette ki Kız Kulesi hakkında söylenen, yazılan efsaneler ve açıklanan “tarihî gerçekler” bu kadar değil. Bütün bu efsanelere farklı yorumlamaları da katarsanız bir kitap olacak kadar çokturlar.

BİR BALIKÇI VE KIZ KULESİ, 1960’LI YILLAR

Kız Kulesi'nin isim hikâyesi

Efsanelerden sonra sıra “Kız Kulesi’nin ismi nereden geliyor?” soruna geldi, malum ikisi birbirine bağlı. Antik dönemden başlayarak Kız Kulesi’nin aldığı isimleri sıralayarak başlayalım.

Kız Kulesi, Antik dönemde “Damalis”, Arcla (küçük kale) 15. yüzyıla geldiğimizde “Arcona Kulesi”, 17. yüzyılda “Tour de Léandre” (Léandre Kulesi), 18. yüzyılda Osmanlı İmparatorluk sınırları içinde “Kule-i Duhter” ile “Üsküdar Kurbunda Vaki Kule-i Bahir” (Üsküdar yakınındaki deniz kulesi), imparatorluk dışında ise “Léander’s Tower” ve “Maiden’s Tower” isimleri ile anılır. İsimlerin kökeni hakkında tarihçi, yazar Niyazi Ahmet Banoğlu’nun İstanbul Semtleri isimli kitabına başvuralım.

Banoğlu, “Kızkulesi hakkındaki tarihî rivayetler çok zengindir,” diye başladığı satırlara Çanakkale Boğazı’nda geçen “Hero ve Léandre” efsanesini aktararak devam eder. Kızkulesi adının nereden geldiğini ise şu satırlarla anlatır:

"Bu rivayet görülüyor ki, eski bir masalın tahrif olunmuş şeklinden ibarettir. Fakat o kuleye Atina kumandanlarından iken Üsküdar’da oturan Kares’in karısı Damalis’in gömüldüğünden dolayı bu ismin verildiği de masal. (...) Fakat ikinci rivayetin hakikatle ufak bir münasebeti vardır. Çünkü eski devirlerde Kızkulesi’nin istinad ettiği kayalığın üzerinde yahut karşı sahilde boynuzlu bir öküz heykeli bulunuyordu. Heykel, inek kıyafetine temessül ederek Boğaz’ı aşmış ve bu yola ‘öküz geçiti’ manasına Bosfor adının verilmesine sebep olmuş olan İyo’yu hatırlatmak için konulmuştur. Boynuzlu bir nevi yaban keçisine de Damalis denildiğinden oraya sonraları Damalis Kulesi adı verildi."

Efsanelere dayanarak verilen bu isimler ile günümüze kadar gelmeyi başaran Kız Kulesi umarız bir 2500 yıl daha zamanın ve insanın hoyratlığına rağmen ayakta kalır. Yazar Refik Halid Karay’ın 16 Ekim 1944 tarihli Akşam gazetesinde yayımlanan yazısının “Kız Kulesi ve İsmi” başlıklı yazısından birkaç satır okuyarak devam edelim:

"Su ve ada en durgun, dar dimağları bile büyüler; hülyalara sürükler, hisli ve içli yapar. Kızkulesi hakkında sayısı kestirilemeyen asırlardan beri nesiller efsane uydurmaktan kendilerini alamamışlardır. Zehirli yılan tarafından sokulması korkusu ile karadan ilişiği kesilerek Kızkulesine kapatılan ve kayıklı satıcıdan aldığı çilek sepetine gizlenmiş engereğin kurbanı olan Kral kızı masalında ancak Kleopatra hikâyesi sezilmektedir. Mitolojideki Léandre efsanesi ise Çanakkale boğazile alâkalı olduğundan Frenklerin Kuleye verdikleri ‘La Tour de Léandre’ ismi ilim gözile yersizdir. (...) Şüphesiz ki hoş bir masala dayanarak bu âbideye isimlerin en güzelini biz, Türkler vermişizdir. Her hangi asırda ad seçmek için şairler bir araya gelse Kuleye halkın taktığı o isimden temizini, sevimlisini, âhenklisini, koketini, çapkınını, -kısacası- uygunu bulamazlardı!"

1933’TE CUMHURİYET’İN ONUNCU YIL KUTLAMALARINDA GECE KIZ KULESİ

Refik Halid, Kız Kulesi’ne “La Tour de Léandre’ ismi ilim gözile yersizdir,” derken haklıdır. Ancak seyyahlar bunun doğru olmadığını bilerek yine de neden bu ismi yakıştırmışlardır? 1836’da İstanbul’a gelen yazar Julia Pardoe, izlenimlerini Boğaziçi’nin Güzellikleri isimli kitabında anlatır:

Bugün Kız Kulesi denen Kara Kale, anlatılana göre, İmparator Manuel tarafından, Sarayburnu’nun bulunduğu noktaya doğru, düşman donanmaları yaklaştığında Boğaz’ın ağzını kapatacak şekilde gerilen bir demir halatla limanı ve boğazı yabancı işgalinden korumak için yapılmış. Bugün bu dâhice önlemin hiçbir izi ne yazık ki kalmamış. Tarihçiler de şairler gibi geleneklere dönmüş. (...) Avrupalı gezginler, eskilerin hayalleriyle, kulenin kendine has konumunu Hero, Léander ve Hellespont’la [Çanakkale’nin Antik çağdaki ismi] bağdaştırıyor ve bugünkü Kız Kulesi adının yanlışlığını fark ederek tereddüt etmeden yapıyı Léander’in Kulesi diye vaftiz ediyor. Adına ne denirse densin, Kız Kulesi her iki kıyıdan da hoş bir nesne olarak görünüyor ve dalgaların arasında Boğaz’ın muhafızı gibi yükseliyor."

Kız Kulesi'nin kısa tarihi

Kız Kulesi’nin tarihini, kilometre taşlarını anlatmaya Evliya Çelebi ile başlayalım. Tarihçi, yazar İbrahim Hakkı Konyalı’nın Üsküdar Tarihi isimli kitabında, Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme eserinden yazılanları aktaralım:

"Deniz içinde karadan bir ok atımı uzak, dört köşe, sanatkârane yapılmış bir yüksek kuledir. Yüksekliği tam seksen arşundur. Sathi mesahası (düzeyi) ikiyüz adımdır. İki tarafına bakan yerde bir kapısı vardır. İçinde yedi kat hücreleri, yağmurdan toplanmış ab-ı hayat gibi sarnıç suyu vardır. Dizdarı Çelebi cüce, yüz neferi (eri) ve denizin kenarında yedi başlı ejder gibi kırk pare ‘Balyemez (Balimoz)’ topları, mazgal delikleri ve mükemmel cebehane vardır.”

Kız Kulesi’nin tarihi MÖ 411 tarihine kadar uzanır. Ancak bu tarih kesin değildir ve bazı kaynaklarda 408, bazılarında ise 410 olarak geçmektedir. Bu tarihten önce Antik Çağ’da buradaki kayalıkların kıyıdan koptuğu da yapının tarihine dair bilgiler arasındadır. Bilinen Atinalı Komutan General Alcibiades’in Kyzikos’daki deniz savaşı zaferinden sonra boğazları, özellikle Karadeniz’e giren çıkan gemileri kontrol etmek için Salacak’ta bulunan bu kayalıklara gümrük istasyonu kurduğudur. Ancak bu küçük bir binadır ve kuleden hiçbir kaynakta söz edilmemektedir.

12. yüzyılın ortalarında Doğu Roma İmparatoru I. Manuel Komnenos, kayalıklara savunma amaçlı bir kule inşa ettirir. Rivayet odur ki İmparator hem Marmara Denizi’ni geçmeye çalışan düşman gemilerini hem de gümrük vergisini ödemeden kaçmak isteyen gemileri durdurmak için Kız Kulesi ile Sarayburnu arasına bir zincir çekmiştir.

1453’te Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u fethettikten sonra buraya yine savunma amaçlı taştan bir gözetleme kulesi inşa ettirir. Kuleye bir birlik yerleştirilir ve her akşam mehter marşı çalınmaya başlar. Bayram zamanları, padişahların tahta çıkışlarında ya da sahil sarayları ziyaretleri sırasında kuleden top atışları yapılması gelenek hâline gelir. 1509 Depremi’nde kule büyük zarar görür. Yeniden inşa edilen kulenin yıkıntıları temelde bulunmaktadır. 1700’lü yıllara gelindiğinde ise kule artık savunma amaçlı kullanılmaktan çıkmış, geceleri ve sisli havalarda gemilere yol gösteren bir fener, yine gelenekselleşen kutlamalarda top atılan bir kuleye dönüşmüştür. 1709’da mum alevinden çıkan bir yangın sonucunda hasar gören kule, II. Ahmed döneminde 1726’da Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından yeniden taştan inşa ettirilir ancak bu kez kulenin tepesinde camlı bir köşk vardır ve kubbesi de kurşunla örtülmüştür.

1829’da kule fener görevi görmenin yanı sıra başka bir görev daha üstlenecek ve 19. yüzyılda bütün dünyayı saran bulaşıcı hastalıklar sırasında tahaffuzhane yani karantina binası olarak kullanılmaya başlayacaktır. 1831’de görülen kolera salgını sırasında imparatorluğun ilk karantina uygulaması kapsamında karantina hastanesi olarak hizmet veren Kız Kulesi, 1837’de çıkan veba salgınında da yine karantina hastanesi görevini üstlenmiş ve bu sayede salgının İstanbul’a yayılması önlenmiştir.

Kız Kulesi, 1944 onarımını ve diğerlerini saymazsak son büyük onarımı 1832 yılında, II. Mahmud döneminde görür. Bu restorasyonda Osmanlı-Barok mimari tarzı uygulanmış, kubbe üzerine de bayrak direği eklenmiştir. Restorasyon sonrası kulenin kapısının üzerine Hattat Mustafa Rakım’ın mermerden yaptığı ve II. Mahmud’un tuğrasının olduğu bir kitabe yerleştirilir.

Kule’nin yönetimi 1857 yılında Fenerler İdaresi’ne geçer. Kule’ye Fransız bir şirket tarafından yeni bir fener yaptırılır. II. Dünya Savaşı sırasında çürüyen ahşap bölümler onarılırken bazı bölümler de betonarmeye çevrilir. 1943 yılında yeniden onarım geçiren kulenin kubbesi değiştirilerek zemini büyütülür. 1945 yılında kulenin yönetimi bu kez İstanbul Liman Müdürlüğü’ne verilir ve yeniden onarım görür. Fener görevini sürdüren kule, 1959’da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı idaresine bırakılır ve radar istasyonu olarak da kullanılmaya başlar. 1964 yılında Millî Savunma Bakanlığı tarafından yönetilmeye başlayan kule, 1983’te Türkiye Deniz ve Liman İşletmeleri’ne devrolur ve 1992’ye kadar ara istasyon görevini görür. 1995 ile 2000 yılları arasında yeniden büyük bir restorasyon geçiren Kız Kulesi, 2000 yılında açılan restoran ile anılmaya başlar. 2021’de Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın başlattığı kapsamlı bir restorasyondan geçen kule, çalışmalar bittiğinde eski görünümüne kavuşacak...

DİPNOT

1 Bedri Rahmi Eyüboğlu (1969): Karadut 69, Bilgi Yayınevi.

Kız Kulesi
Üsküdar
İstanbul
Tarih
Mekan
Feza Kürkçüoğlu
Sayı 012

BENZER

İlkokuldan liseye, üniversiteye kadar sayısız öğretmenimiz olur okul yıllarımız boyunca. Sonra teker teker mezun oluruz; kimisiyle sürer ilişkimiz, kimisiyle bağımız bir süre sonra kopar. Ancak bitmeyen bir okul varsa o da yaşamın ta kendisidir. Bu dünyada nefes aldığımız müddetçe hayat okulunun müzmin öğrencileriyiz. Oyuncu ve yazar Bâlâ Atabek’ten hayatın öğretmenliğine güvenenler; insanlığın, canlıların, doğanın öğretilerini benimseyenler ve böylelikle daha iyi bir insan olma şansını ıskalamayanlar için bir yazı.
Türkiye müzik sahnesinin şüphesiz en özel seslerinden biri Cem Adrian. Onu özel kılan sadece eşsiz ses rengi değil; üretkenliğiyle ve dinleyicisiyle kurduğu samimi bağla da sektörde kendine sarsılmaz bir yer edinmiş durumda. Bir süre önce Gökyüzümün Yıldızları isimli bir albüm yayınlayan müzisyenle sanatını, şöhret olgusunu, ikamet ettiği Ankara’yı ve bir dönem yolunun düştüğü İstanbul’a dair şimdiki hislerini konuştuk.
Pandemi nedeniyle yeni yayın dönemi etkinlik programını dijital platforma taşıyan Cemal Reşit Rey Konser Salonu, Ocak ayının ikinci yarısında renkli önerilerle geliyor.