Huysuz'un ardından

Fotoğraf
Cengiz Özkarabekir Arşivi
27 Ağustos 2020 - 12:54

Hayatı boyunca kimseden ne bir destek istedi ne de destek gördü; bir başınaydı her zaman. Yıllarca devlet memurluğu yaparak ekmeğini kazandı. Geniş bir Türk Sanat Müziği repertuvarı vardı. Dansla, kantoyla da çok ilgiliydi. Ama çocukluğundan beri kurduğu hayaline bir türlü erişemiyordu. Ünlü olmak için bir şeyler yapması gerekiyordu. Baktı ki Seyfi Dursunoğlu ile bu iş olmayacak, pratik zekâsıyla bir başka kişiyi yarattı: Huysuz Virjin’i... Huysuz’la birlikte öyle başarılı işler yaptı ki, 40 yaşından sonra şöhret oldu, şovları ayakta izlendi, reyting rekorları kırdı. Yıllarca izleyenleri güldürdü, eğlendirdi. Tarzıyla çoğu zaman da iğneledi. Karşısında durmak yürek isterdi. Para kazandı, şöhretin zirvesine oturdu. Fakat günün siyasi şartlarında RTÜK belli ki sadece onun için bir kural koydu: Bir erkeğin kadın kılığında televizyon ekranlarına çıkıp şov yapması yasaktı. Bunun üzerine Seyfi Dursunoğlu kabuğuna çekildi ve mütevazı hayatını sürdürmeye devam etti. Ara sıra yaptığı röportajlarla ve vasiyeti ile ilgili verdiği cevaplarla hatırlandı.
Ve bir gün, sessiz sedasız, 88 yaşında hayata veda etti. Mal varlığını Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne bıraktı. Vücudunun kadavra olarak tıp fakültesi öğrencilerine bırakılması isteği ise kabul görmedi. Zincirlikuyu Mezarlığı’ndaki cenaze törenine yakınları ve dostları katıldı. Bir zamanlar peşinden koşan ünlü şahsiyetlerden, yapımcılardan ve
TV yöneticilerinden neredeyse hiç kimse yoktu. Ama en yakın dostu Huysuz Virjin yanındaydı. Toprağa bile yarım asırlık dostu ile girdi. Mezar taşında iki isim birden yazıyordu: Seyfi Dursunoğlu ve Huysuz Virjin...

Seyfi Dursunoğlu

Her şey bir belgesel filmle başladı

Bir TV kanalında hem belgeseller hem de program müdürlüğü yapıyordum. Yıl 2010’du. Seyfi Bey’le konuşmuş, bir belgesel için onu ikna etmiştim. Evinden pek dışarı çıkmayan Seyfi Bey’le birkaç ayrı yer ve birkaç ayrı mekânda çekim yapmak üzere anlaşmıştık. Kış ayları bitmek üzereydi. Önce, ekibimle birlikte Çengelköy’deki evine gittim. İtiraf etmeliyim, ilk gün beni bir hayli zorladı. Sorduğum sorulara “Bunlar zaten kitapta var!” diyerek sürekli itiraz ediyordu. Arada laf atarak huysuzluğunu yapıyor, “Sen ne biçim yönetmensin” diyordu. Halbuki bu bir belgeseldi ve kitap çalışması gibi bütünlük gerektiriyordu. İkimiz de Trabzonluyduk, bu durum röportajın devamı için bir avantajdı. Bunu iyi kullandığımı hatırlıyorum. Doğal yaklaşımım da onu ikna etmiş olabilir, ilk günden sonra bana alıştı ve sorduğum sorulara içtenlikle cevap vermeye başladı. Zaten belgeselin yayınından sonra kendisiyle çok iyi dost olduk. Özellikle tüm fotoğraf arşivinin dijital halini aldığım için ne zaman bir gazete ya da TV kanalıyla röportaj yapsa, beni arar “Cengiz, bu arkadaşlara fotoğraf ver” derdi.

Yaptığım çalışma, sanırım bugüne kadar onunla ilgili yapılmış ve TV’de yayınlanmış tek belgesel film oldu. Onu tanımış
ve belgeselini yapmış olmaktan son derece memnunum. Hatırımda kalan özelliklerinin başında dürüst ve cesur oluşu var. Bir de şu sözünü hiç unutmam: “Ben üç konuyla ilgili espri yapmam: Din, siyaset ve spor.” Yerinin kolay kolay dolmayacağına inanıyorum.

Ölümünden sonra çok düşündüm. Onu bir kez daha anlatmalıydım. Aklıma yıllar önce yaptığım ve günlerce süren röportajlar geldi. Belgeselde birçoğunu kullanamamıştım. Üstelik bana tamamen içini dökmüş ve bazı konularda “Bunları anlatmamalıyım ama senin insafına bırakıyorum, belki ileride yayımlarsın” demişti. Ben de işte bu sözlere güvenerek oturdum deşifreleri tekrar gözden geçirdim. Röportajda kullanmadığım, ilginç ya da bilinmedik ne kadar çok hikâyesi varmış! Bazılarını yüksek ihtimal ilk kez duyacaksınız. Buyurun, sahne Seyfi Dursunoğlu’nun...

Heybeliada Askeri Deniz Lisesi'nde

"Ailede dayak vardı"

[...] "Bütün işlerime büyük ablam bakardı, o da çocuk sayılırdı. Herhalde ben dört yaşındayken 12-13 falandı. Biraz despottu. Taşlığın ortasına, ne denir bilmiyorum, kovadan biraz daha büyük bir şeyin içine su koyup ısıtır, beni içine sokardı. Trabzon’un güneşinde ne derece ısınır ki banyo yapayım? Donardım. Onun için soğuğa çok alıştım.” [...]

[...] “Peynirli pide geldi, ben bitiremedim... Bunu anlatmayayım be!.. Ağabeyim benim yarımı da yiyince, ablam ‘Son yiyişin olsun!’ dedi. Ve o gün ağabeyim öldü. Yani beddua etmek hiç güzel bir şey değil. Böyle şeylere inanmam ama böyle bir tesadüf yaşanabilir.” [...]

[...] “Uçurtma uçuruyorduk. Hava dönmeye, rüzgâr çıkmaya başladı. Uçurtma dediğim de bildiğimiz kâğıdı kıvırıp şöyle şöyle yapıyoruz, öyle büyük uçurtma değil. Arada öksürüyor ağabeyim. Pencereleri kapayıp bizi içeri aldılar. Derken öksürme çoğaldı, ateş yükseldi. Doktoru aradık, ayağı lapadaymış, gelemem dedi. Doktor buluncaya kadar gece oldu. Beni yatırmışlardı. Saat 12.00-1.00 arası uyandığımda evde büyük bir ağlama sesi vardı. Ağabeyim ölmüştü.” [...]

[...] "Ağabeylerimin, küçük ablamın dövüldüğünü biliyorum, babam döverdi. Ben dayak yememek için elimden gelen bütün çabayı sarf ederdim. Ama ne gençliğimi yaşayabildim ne de çocukluğumu. Dayak yememek için gündüz yaramazlık yapmazdım. Sinemaya annem gönderirdi, babam hayır derdi. Kızar diye gece yazlık sinemalara dahi gidemezdim.” [...]

"Pratik zekâm var, yoksa çok akıllı değilim"

[...] "Alaturka repertuvarım çok geniştir. Nereden öğrendim, ne zaman öğrendim? Hiç kimse öğretmedi bana,
duya duya öğrenmişim. Mesela bir arkadaşım telefon eder, filanca şarkıyı biliyor muyum diye sorar. Ben senelerdir o şarkıyı duymamışımdır ve söylememişimdir ama sözleriyle, melodisiyle birlikte söyleyebilirim. Öyle bir dimağım, öyle bir zekâm var, akıllılığım var. Zeki falan değilim canım, yani kendimi çok akıllı kabul etmiyorum. Bir pratik zekâm var, o zekâ ile işi götürüyorum. Yoksa çok akıllı değilim.
” [...]

[...] “Tangoların bir defteri vardı, durur o defter hâlâ. Tangolar ayrı bir yerde, Klasik Türk Müziği ayrı bir yerde. O zaman İngilizceydi şarkıların çoğu... Yoo, Fransızcaydı, sonra İngilizce şarkılar çıktı." [...]

[...] “İlkokuldayken, Arnavutköy’deki ortaokul-lise talebeleri müzikaller yapardı, bizi oraya götürürlerdi haftada bir. Ertesi günü koşmaca oynarken ben o dans hareketlerini yapardım. Yani çocukluktan beri hevesim vardı dansa. Şarkı daha sonra çıktı, espri en son.” [...]

[...] “Ablam bir subayla evlendi, biraz tutumluydu. Babama ‘Para verip okutacağına orada bedava okutalım, yakışıklı da, deniz subayı olsun’ dedi. Babamın hemen aklına yattı. Babamın korkusundan imtihana girdim tabii. Annem ‘Nasılsa kazanamazsın, yanlış yazarsın, önemli değil’ dedi. Ama torpille, maalesef bir başkasının hakkına tecavüz ederek Deniz Koleji’ne girdim. Çünkü suallerin cevaplarını yazmadım, yanlış yunluş yazdım ve 90 kişi alınmıştı galiba o sene, 82. bendim. Hadi ilk sene sonunda çıkaracağız seni, ikinci sene sonunda çıkaracağız, üçüncü sene sonunda... Ayol Harbiye’ye geçiyorum! Olacak gibi değil dedim, bile bile 4-5 dersten kaldım ve atıldım, pek memnun oldum. Haydarpaşa Lisesi’ne başladım ama ne çalışmak, ne çalışmak! Sınıf birincisiyim. Kurtuldum ya Deniz Koleji’nden.” [...]

Seyfi Dursunoğlu'nun memuriyet günlerinden bir kare

"Herhalde o yüzden sevmezdi ağabeyim beni”

[...] "Başkasının hakkına müdahale etmediğiniz, başkasına bir şeyi empoze etmediğiniz takdirde huzursuzluk çıkması için bir neden yoktur. Herkes kendi hayatını yaşar, olay biter. Belki ağabeyim de onun gibi haşarı olayım isterdi, bilmiyorum. Bunlar konuşulmuş şeyler değil. Şimdi tahlilini yapabiliyorum. Herhalde o yüzden sevmezdi ağabeyim beni.” [...]

[...] “Çok çalışkan bir memurdum. Çalışmaktan yılmazdım. Ne var ki, Beylerbeyi’nden kalkıp Tepebaşı’na gitmek ölüm. Sabahleyin 8’i 18 geçe kalkar vapur. Onu kaçırdın mı ayvayı yedin. Saat 8’i 10 geçiyor, 8 dakika var vapurun kalkmasına, ben bir dakika daha uyuyayım derdim, vapuru kaçırırdım.” [...]

 

Seyfi Dursunoğlu

[...] “Ben yaşımı geçirdiğim zaman alaturka becerebileceğimi anladım. Alaturka yapmayayım ama şovumun içinde olsun ve fiziğimi kaybettiğim zaman da geçerliliğini koruyacak bir iş yapayım dedim. Ne olabilir? Komedyenlik. Eski Ermeni tiyatrosundan bölümleri şov haline getiririm, sonunda alaturkayı yapar inerim dedim. Kantoyu basamak olarak kullanarak komedyenlik yaptım. Nasıl ki fasılların başında bir peşrev vardır, canlıdır, ben de şovuma o canlılığı verebilmek için kantoyu basamak olarak kullandım. Benim adım kantocu olarak geçmemeli, şovmen olarak geçmeli.” [...]

[...] “Kıskanmadım Zeki Müren’i, gıpta ettim. İsterdim o kadar güzel diksiyonla, tane tane söyleyeyim... Allah için çok büyük bir sanatçıydı, insanların içine işleyen bir sesti.” [...]

[...] “Huysuz Virjin çalışıyor, Seyfi Dursunoğlu yiyor. Mecburen. Yaşayabilmek için Huysuz Virjin’i çalıştırması lazım. Ama o, onun sahne karakteri. Onu eve taşımanın anlamı yok. O karakter eve geldiği zaman o ev evlikten çıkar, o iş orda biter. Peruk çıkıp makyaj silindikten sonra ben de herhangi bir vatandaş olurum. Bunu da seviyorum ayrıca.” [...]

Huysuz Virjin sahnede

[...] “İki kötü huyum vardır, biri kindarlık, biri kıskançlık. Her ikisi de had safhada. Köpeğimi kıskanıyorum, düşünebiliyor musunuz? Bakıcısına gösterdiği ilgiyi bana göstermediği için kızıyorum. Kuşum da öyle; kafesinden ben çıkarıyorum uçsun diye, hayır, yardımcıma deli divane!” [...]

[...] “Vallahi iyi kazandım zannediyorum. Bir de şunu hesaba katın. Sıfırdan başlayıp para kazanmak ayrıdır, babadan kalmış mirasın üzerine ilave etmek bir başkadır. Tabii ki bir sürü sanatçının benden daha çok parası vardır. Ama Türkiye’de böyle bir olayı kabul ettirmektir benim için en mühim olan. Tabii ki bu bana bir para getirdi. Bu para beni ölünceye kadar da götürür. İbrahim Tatlıses bağlamanın ucunu gördüğü zaman bizim halkımızın yüzde doksanı bayılır keyiften. Ama bir erkeği kadın kılığında gördüğü zaman aynı keyfi alır mı almaz mı bilmiyorum. Ben sevilmesi zor olan bir şeyi sevdirdim. Bundan ötürü memnunum.” [...]

[...] “Piyasada adım cimri diye çıkmıştır, sen sormadan ben söyleyeyim. Ama yavrum, memuriyetten ayrılmışım, zar zor başımı sokacak bir kat almışım, borçlarımı ödüyorum. Her ne kadar memur olarak aldığım maaşın üç mislini alıyorsam da, ona göre ev değişti, yaşamım daha masraflı olmaya başladı. Onun için tutumlu olmak mecburiyetindeydim. Şimdi de paramın sayısını bilmiyor değilim ama beni götürür diyebileceğim kadar bir yekûn varsa, artık parayı çok sevmek için bir neden kalmıyor.” [...]

Seyfi Dursunoğlu, 17 Temmuz 2020 günü yaşama veda etti

"Adımın yaldızlı harfle yazılması gerekmez"

[...] “Ben bir şeyin öncülüğünü yapmadım. Ben var olan bir şeyi bugüne adapte ettim. Zenneyi, meddahı, ortaoyununu bugüne uyarladım. Onun için adımın çok büyük yaldızlı harfle yazılması gerekmez. Unutulmuş olan bir olayı, geleneksel bir tiyatro özelliğini bugüne uyarladım ve de muvaffak oldum. Zennenin yaşaması için bir neden kalmamıştı, çünkü Türk kadını da artık sahneye çıkabiliyordu. Ama zennelik bir özellikti ve olayımı ilginçleştirmek açısından bu özellikten istifade ettim. Reytingim niye yüksek? İlginç olduğum için. Komedi yapmak çok zordur, artı görünümü de komik yaparsan olayı götürebiliyorsun.” [...]

[...] “Ölümden korkmuyorum. Ama yani hayat bu... Kuşum öldü, ilk günü kahroldum üzüntümden. Hemen gittim başka kuş aldım. O anki üzüntümü yaşamaya devam etseydim intihar etmem lazımdı. Hiçbir üzüntü ilk anki gibi kalmıyor. Zamanla azalıyor. Aynı şey burası için de geçerli. Herkes gittiğine göre demek ki korkulacak bir şey değil ölüm. Korku ecele çare değil. Benim öyle bir korkum yok, hayır.” [...]

[...] “Verdiği sözden caymayan, kimse için kötü düşünmeyen ama mesleği icabı iğnelemeden yaşamayan, kalbi iyi olan, pratik zekâsı olan bir insan geldi ve gitti... Böyle anılmak isterim.” [...]

Seyfi Dursunoğlu

Seyfi Dursunoğlu kimdir? 

1932 yılında Trabzon’da doğdu. 5-6 yaşlarındayken ailesiyle birlikte İstanbul Vefa’ya taşındı. Aile kalabalık, baba ise çok
sertti. Çocukluğu ve gençliği baskı altında ve pek de özgür olmayan koşullarda geçti. Sanata ilgili ve yetenekliydi. Babasının zorlamasıyla, istemeden Deniz Koleji’ne başladı ama bitirmedi. Ardından Haydarpaşa Lisesi, Boğaziçi Lisesi, üniversitede filoloji bölümü derken müzik ve dansla ilgilenmeye başladı. Üniversiteyi bitirmeden Sosyal Sigortalar Kurumu’na girdi. Yaklaşık 20 yıl devlet memurluğu yaptı. Aynı yıllarda küçük kulüplerde “Huysuz Virjin” olarak sahne almaya başladı. Ünü ağızdan ağıza yayılınca, İzmir Fuarı, büyük kulüpler derken TRT’de de kısa bir süre görününce şöhret yolu göründü. Özellikle 1990’lı yıllar ve 2000’lerin başında eğlence dünyasının ve TV kanalarının aranan ismi oldu. Yaptığı şovlarla reyting rekorları kırdı. Dünyada kadın kıyafetiyle şov yapıp çok ünlü olmayı başaran birkaç kişiden biridir. RTÜK tarafından bazı kısıtlamalar getirilince ekranları bırakma kararı aldı. Geç şöhret olmuş, yaşı ilerlemişti. Evine çekildi ve ara sıra yaptığı röportajlarla hatırlandı. 17 Temmuz 2020 tarihinde hayatını kaybetti.

Huysuz Virjin
Seyfi Dursunoğlu
Cengiz Özkarabekir
İST Dergi 003
Sayı 003

BENZER

Genellikle haksız yere erkek meslektaşlarının gölgesinde bırakılsalar da, bizi çok güldüren kadınlar var. Sayfalarımıza konuk ettiklerimizin her birinin mizah anlayışı başka; kimisi kadının farklı hallerine çeşitli pencerelerden bakıyor, kimisi “kaliteli boş yaparak”, kimisi ise dünyayı gezerken güldürüyor. Ortak özellikleri çok iyi birer gözlemci olmaları.
Kaderin garip bir cilvesi! İşgalciler ve onları beş yıl sonra geldikleri gibi gönderecek olan kurtarıcı, aynı gün aynı saatlerde İstanbul’a geldi. İstanbul, ‘işgalcilerini’ ve ‘kurtarıcısını’ aynı gün aynı saatlerde karşıladı.
Borusan Contemporary, içinde bulunduğumuz süreç ve ruh haliyle örtüşen yeni sergisini yine dönemin ruhuna en uygun şekilde izleyiciye sunuyor. Acı Reçete #2, sanal alemde 7/24 takip edilebilecek.