Dolmuşa bir adam!

Fotoğraf
İBB Kültür AŞ Hilmi Şahenk Koleksiyonu
26 Şubat 2021 - 11:23

İstanbul’da dolmuşların tarihçesine bakıldığında ilk göze çarpan şey, deniz araçlarının kara araçlarına, kayıkların arabalara birkaç asır fark atması oluyor.

19. yüzyılın son çeyreğinde şehrin eğri büğrü yollarında, adına “omnibüs” denen atlı dolmuşlar türedi, Eminönü ve Unkapanı’ndan Eyüp’e, Beyazıt’tan Edirnekapı’ya sefer yapmaya başladılar. Bunlar atlı tramvayların küçük kardeşleriydi. Beygirlerin genç yaşta omnibüslere, yaşları ilerledikçe önce kupa arabalarına, sonra tramvaylara koşulduğunu yazıyordu gazeteler.

24 Ekim 1932 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer alan "Dolmuş" karikatürü

Ama dolmuş deyince ilk akla gelen, ta 15. yüzyıldan beridir Haliç kıyılarında ahaliyi karşıdan karşıya geçirmek üzere nöbet bekleyen kayıklardı. Bâki’ye ait bir beyitte bile kayık sefası anlatılırken “dolmuş” ifadesi geçiyordu. 1932’nin Nisan ayında Cumhuriyet’te çıkan Ercüment (Kalmuk) imzalı bir karikatür, bu eski göreneğin izini sürüyordu: Karikatürün üstünde “Türk-Fransız dostluğu yeni ve samimi bir safhaya giriyor” bilgisi verilirken, Türk bandıralı Dostluk kayığının küreklerine asılmış Başbakan İsmet Paşa (İnönü) “Haydi kalkıyor. Dolmuşa bir adam!..” diye bağırıyordu. Kayıkta bulunan yolcular Venizelos (Yunanistan), Stalin (SSCB), Sam Amca (ABD), Mussolini (İtalya) iken, Fransa’yı temsilen Fransız Devrimi’nin sembolü Marianne iskeleden dolmuşa doğru koşuyordu.

Dolmuş tramvaya karşı!

İlk taksi-dolmuşlar 1930’lu yılların başlarında birer ikişer sokaklarda belirdi. Gazeteler artık sık sık “Dolmuşa bir adam düzeni”yle yolcu taşıyan şoförlerden ya da trafikte “Tıpkı Haliç’teki dolmuşa bir adam kayıkları gibi” işleyen arabalardan bahsediyordu. İlk dolmuşçuların yaptığı, yolcu kaçakçılığından başka bir şey değildi. Eminönü-Taksim arası tramvay duraklarına yanaşıp tramvay biletinin birkaç metelik fazlasına müşteri topluyorlardı: “Yepyeni otomobille Taksim’e kadar on kuruş beyim.” Diğer taksi şoförlerinin ve tramvay idaresinin düşmanlığını kazansalar da halk memnundu. 1929 ekonomik bunalımının sarsıntısıyla zaten kimsede taksiye ayıracak para kalmamıştı, şoförler kan ağlıyordu.

Hürriyet gazetesi, 1960’lı ve ‘70’li yıllarda yaptığı birkaç haberde, 1931’e kadar geriye giderek okurlarını Aşçı Halit adlı bir şoförle tanıştırdı. Eski lokantacı, yeni taksi şoförü Halit Bey doğrusu şanslıydı, çünkü en azından devamlı bir müşterisi vardı. Musevi bir tüccarı her sabah Nişantaşı’ndan Eminönü’ne götürüp akşam geri getiriyordu. Krizde dara düşen tüccar ve aynı semtten ayarladığı üç arkadaşı, ücreti dörde bölerek yine Aşçı Halit’le topluca işe gidip gelmeye başladıkları anda, dolmuşçuluk da kendiliğinden doğdu. Hürriyet’in edindiği bilgiye göre, Halit Bey İstanbul’un ilk dolmuş şoförüydü.

Dolmuşlar 1939’da resmen tanınana kadar dolmuşçular belediyeyle ve tramvay şirketiyle köşe kapmaca oynadılar. Ana caddelerdeki trafiği tıkadıkları için çokça şikâyete de maruz kaldılar. Ama düzensiz işleyen, zırt pırt bozulan tramvaylara karşı dolmuşlar tek çareydi. Sabır taşı çatlayana kadar insanı beklettikten sonra tıklım tıkış tramvaylar ön camda “Dolmuştur” yazısıyla çalım satarcasına durakta durmadan geçip giderdi bazen. “Dolmuştur” levhası yasalsa, dolmuş neden yasaktı? Dolmuşlar tramvay şirketinin sahiden amansız rakibi miydi, yoksa tam tersine onun açığını kapatıyor, ayıbını mı örtüyordu?

1939'da belediye kontrolünde ilk yasal dolmuş hatları, Eminönü’nden Taksim, Pangaltı, Şişli istikametine gidenler oldu

Nâzım, dolmuşçuların arkasında

Tramvay şirketinin hakkı, hukuku, imtiyazı varsa, dolmuşların da basın yayın camiasında sağlam bir avukatı, bir can dostu vardı. Nâzım Hikmet dolmuş şoförlerini savunuyorsa, artık sırtları yere gelmezdi. Şair 1935’te Orhan Selim takma adıyla Akşam gazetesindeki köşesinde bir gün “Düştük ocağınıza, şoför kardeşler. Bu Tramvay Kumpanyası’ndan bizi siz kurtaracaksınız. (...) Ben kendi payıma hangi tramvay durak yerinde bekleyen bir taksi görsem çöl ortasında yeşillik görmüş bir adam gibi sevinçten yüreğim ağzıma gelir. İşte, derim, bu bir dolmuş taksisidir” diye yazarken, diğer bir gün belediyenin yaptırımlarını sorguluyordu: “Şoförler yurttaşları yarım saat tramvay beklemek eziyetinden kurtarmak için 10 kuruşa yolcu taşıyorlar, dolmuş yapıyorlar diye, niçin belediyece haklarında zabıt tutuluyor? Belediye kimi kime karşı korumak istiyor? Tramvay Kumpanyası’nı mı? Konturatosunu yerine getirmemiş olan ve bu yüzden ya bizi balık istifi edip taşıyan yahut da arabalarının eksikliği yüzünden müşterilerini saatlerce yağmur altında bekleten bir kumpanyanın hakkını mı koruyor İstanbul Belediyesi? Dört kişinin elbirliği olup bir taksi tutmasına kim, hangi yasa karşı koyabilir?

1939’un yaz mevsimi İstanbullular için bir dönüm noktasıydı. Belçika merkezli tramvay şirketi o tarihte hükümetçe satın alınarak millileştirildi, kamulaştırıldı ve belediyeye devredildi. Aynı yıl belediye kontrolünde ilk yasal dolmuş hatları, Eminönü’nden Taksim, Pangaltı, Şişli istikametine gidenler oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın yokluk yıllarında ve sonrasında dolmuşlar (ve dolmuş kuyrukları) en az tramvaylar ve yeni yeni sefere çıkan İETT otobüsleri kadar şehir yaşamının vazgeçilmezi haline geldi.

Galatasaray'ın amigosu Karıncaezmez Şevki, kent tarihimizin çok renkli isimlerindendi

1956 yılında İlhan ve Turhan Selçuk kardeşlerin yönetiminde Dolmuş adlı bir mizah dergisi yayın hayatına atıldı. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Çetin Altan gibi yazarların da katkı sunduğu Dolmuş, özellikle karikatüristler açısından bir mektep işlevi edindi. 1950’lerin ortaları, aynı zamanda İstanbul’da dolmuş hattı sayısının arttığı ve tamamen yasal statüye kavuştuğu yıllardı. Derginin adı boşuna Dolmuş konmamıştı. Dolmuşlarda geçirilen zaman belki bir ömür törpüsüydü, ama dolmuşlarda koyultulan muhabbet başlı başına bir mizah damarı, edebiyat ve sinema için ilham kaynağıydı. İnsan sarrafı dolmuş şoförleri artık şehir folklorunun temel kahramanları arasındaydı. Örneğin, Karıncaezmez Şevki (Güney) olmasaydı İstanbul eksik kalırdı. Ümit Bayazoğlu’nun deyişiyle, dolmuş şoförü Karıncaezmez Şevki, Galatasaray tarihinin “Metin Oktay gibi sembol figürlerinden” biriydi, “Sarı-kırmızı ilginç kıyafetleri, sarı-kırmızı otomobili ve kendine özgü tavırlarıyla, İstanbul sokaklarında ‘en fazla 30 kilometre süratle’ dolaşırdı.”

Cumhuriyet tarihinin ikinci ve üçüncü kuşakları için dolmuş, 1950’li yılların ortalarında üretilip yolu İstanbul’a düşmüş, iç dizaynı yedi sekiz kişi sığdıracak biçimde başkalaştırılmış Amerikan otomobilleriydi. Bu klasik dolmuşlar neredeyse milenyuma kadar hizmet vererek sokakları süslerken, 1960’lı yıllardan itibaren şehir merkezinden çeperlere yolcu taşıyan minibüslerin saltanatı kuruldu. Minibüs teyplerinden bangır bangır yükselen seslerin soyadı arabeskse ilk adı “dolmuş müziği”ydi.

Dolmuşlar ve dolmuşçular edebiyatımıza da sıklıkla konu oldular

Anadolu'nun kaptıkaçtıları sarımsak, İstanbul'un dolmuşları sarımsak kokar

İstanbulluların dolmuşu yarattığı 1930’lu yıllarda Anadolu şehirleri, yine dolmuş usulü çalışan, dolunca kalkan kaptıkaçtılara biniyordu. Kaptıkaçtılar, otomobilden ziyade kamyonet modellerinin çocuğuydu. Başkent Ankara’da otobüs ve troleybüsten önce ilk toplu taşıma vasıtası kaptıkaçtılardı. Özellikle Türkiye’nin batısından doğusuna kasabalarda, köylerde kaptıkaçtıların sözü geçerdi.

Orhan Kemal’in Avare Yıllar’ında (1950) kaptıkaçtının içi çarık, sarımsak ve peynir kokar. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ında yağmurlu bir günde itiş kakış binilen bir dolmuşun içinden ıslak kumaş ve sigara kokusu yükselir. Kara Kitap’ın daha ilk sayfasında Nişantaşı’nda bir evin yatak odasından “dolmuş durağının değnekçisinin düdüğü” işitilir. Romanın başkarakteri Galip, gazetesini genellikle “harflerin tir tir titrediği dolmuş koltuklarında yarım yamalak” okur.

Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak romanının Ankara’sında kaptıkaçtı devri çoktan geçmiş, ortalık dolmuşa kesmiştir. Roman kahramanı Aysel, fakülte çıkışı “ince ince yağan karın altında dolmuş durağına” yürür: “Kar yere düşer düşmez ince bir tabaka halinde buzlaşıyor. Dolmuş bekleyen yüzler gecikmiş kışa karşı şaşkın ve umutsuz duruyorlar. (...) Bahçelievler dolmuşu bir türlü gelmiyor. Gelse de durmadan geçiyor. Kar gittikçe hızını artırıyor. Kolumun altındaki dosyalar ıslanıyor.

Orhan Duru’nun gerçeküstü tonlar barındıran “Durak” öyküsünde, taksi durağında “güzel” ve “gıcır” arabalar sıralanmıştır. Kimse Ahmet’in 1934 model külüstür Ford’una yüz vermez. Sabahtan beri siftahı yoktur. En sonunda bir dolmuş durağına yanaşmayı akıl edince, toplumun değişik kesimlerinden, neredeyse 20 kişi her nasılsa art arda doluşur taksiye: “Bindikçe şişiyordu kan emmiş bir tahtakurusu gibi Ahmet’in taksisi.” Trafik polisi beş kişiden fazlasının yasak olduğu gerekçesiyle ceza kesmek ister. Yolcular yalvar yakar olunca ceza kesmekten vazgeçer ama bindikleri gibi birer birer arabadan inmek şartıyla: “İndikçe küçüldü araba, küçüldükçe küçüldü, en sonunda Ahmet indi arabadan arka lastiklere bakmak için, kaldı araba bit kadar. Yoldan geçen iyi giyimli bir bey, yeni aldığı ayakkabısının burnuyla ezdi arabasını Ahmet’in, böcek ezer gibi.

Dolmuşlar 1939’da resmen tanınana kadar dolmuşçular belediyeyle ve tramvay şirketiyle köşe kapmaca oynadılar

Aziz Nesin’in “Dolmuş Kapısı” öyküsü, dolmuş kapısı açmanın incelikleri ve dolmuş şoförlerinin kabalıkları hakkında ders niteliğindedir. “Sağa çevir”, “sola kıvır”, “yukarı kaldır” emirlerine rağmen kapıyı açmayı beceremeyen yolcular şoförden azar üstüne azar işitir. Öykünün kahramanı istediği durağa gidene kadar dört beş dolmuş değiştirir, her seferinde daha belalı bir kapıya ve şoföre çatar. Şoförlerden en insaflısı işin ilmini şöyle öğretir: “Ford arabalarının kulpunu sola, Studbaker’leri sağa çevireceksin. Şevrole oldu mu iteceksin kulpu. Hilman’ları kendine doğru çekeceksin. Fiat arabası oldu mu önce bir sağa çevirir, sonra üstüne basarsın. Buick’ler en kolayı, bir sola, bir sağa çevirir, kulpu kendine doğru biraz çeker, sonra biraz yukarı kaldırır, kuvvetlice aşağı indirirsin, sonra kendine doğru çekip de hafifçe üstüne basar, itersen, çıt diye açılır kapı... İnsanın bu kadarcık bir şeyi öğrenmemesi için mankafa olması lâzım.

Şoför Deyip Geçmeyin (Ülkü Erakalın, 1966) filmindeki bir sahnede, kapıların kulpları yine başa derttir. Dolmuş şoförü rolündeki Sadri Alışık, meşhur repliklerinden birini, kapıyı bozan müşterisine söyler: “Ulen, 50 kuruş verirsiniz, arabada ne kapı bırakırsınız ne kilit. Sonra da suç döner dolaşır, biz gariban şoförlerin sırtına yüklenir. Şoför deyip geçmeyin be. Sizi analar doğurdu da şoförler Silivri yoğurdu mu yani?

Beyazperdede minibüsçüler en hakikatli temsilcisini İlyas Salman ve Şener Şen’in başrollerde oynadığı Çiçek Abbas (Sinan Çetin, 1982) filminde bulana kadar Yeşilçam tarihinden az dolmuş şoförü gelip geçmemiştir. İzzet Günay, Dolmuş Şoförü (Alp Zeki Heper, 1967) ve Kader Böyle İstedi (Lütfi Akad, 1968) filmlerinde dolmuş sürer. Kader Böyle İstedi’de Nilüfer Koçyiğit, İstanbul’un yabancısı bir üniversite öğrencisidir. Filmde, yağmurdan sırılsıklam olduğu bir günde dolmuşuna bindiği İzzet Günay’la masum bir aşk yaşar.

Yeşilçam'ın efsane kadın dolmuşçusu

Sinemanın en sıra dışı dolmuş şoförü herhalde Şoför Nebahat’tır. 1960-65 arası, Metin Erksan ve Süreyya Duru’nun filmlerinde Nebahat’ı üç kez Sezer Sezin canlandırır. 1970’te, yine Duru’nun tekrar çevriminde rol Fatma Girik’e geçer. Dolmuş şoförü babasının ani vefatıyla mecburen ekmek teknesinin direksiyonuna geçen genç bir kızın erkeklerin dünyasında tutunma mücadelesini ve toplumsal baskılara direnişini işler bu filmler. Taksim-Emirgan hattında çalışan Nebahat’ın, Sami Hazinses tarafından yazılan, Ahmet Üstün tarafından söylenen bir de şarkısı bulunur: “Haydi, Nebahat Abla/ Dodge arabana atla/ Dümenimiz yolunda/ Gazla ablacım gazla/ Taksim, Şişli, Sarıyer/ Durmadan hemen gider/ Ablacım n’olur/ İstinye’de duruver/ Saçları dalga dalga/ Canım Nebahat Abla/ Sevgilim İstinye’de/ Gazla ablacım gazla.

Atıf Yılmaz’ın 1979’da TRT için çektiği Seyahatname adlı mini dizi, Amerikalı bir turist kadının İstanbul’un trafik keşmekeşinde bir taşıttan inip öbürüne bine bine, bir yerden bir yere bir türlü gidememesinin gülünç öyküsünü anlatır. Kadın bir yandan transistörlü radyosundan Amerikalı astronotların ellerini kollarını sallaya sallaya Ay’a gidişini takip eder. Dizi, Aziz Nesin’in ünlü Seyahatname’sinin ekran uyarlamasıdır. Nesin, kitapta, Karaköy’e gitmek için dolmuş kollayan yolculara, yaşlı başlı bir beyin ağzından bir öğüt verir. Bu öğüt her durumda, her zaman, ister 30’lu yıllarda, ister bugün, İstanbulluların kulaklarına küpe olacak cinstendir: “İstanbul’da dolmuşla kendi istediğiniz yere gitmek zordur.
(...) Kendi istediğiniz yere gidemediğinize göre, hiç olmazsa şoförün sizi götürmek istediği yere gidin.

İstanbul
Dolmuş
Dolmuşçu
Tarih
Derya Bengi
Sayı 005

BENZER

Can Bonomo, sonradan İstanbullulardan. İzmir’de doğup üniversite zamanında İstanbul’a taşınmış. Ama üretiminin ham maddesinin İstanbul olduğunu söylüyor. Şimdi 35 yaşına basarken hayatı, zamanın akışını, değişimi sorguluyor. Zamanın hızını korkutucu, ruhunu biraz can sıkıcı bulsa da her değişimin içinde bir yerlerde bulunduğuna inandığı iyi yönleri keşfetmeye çalışıyor. Ve her güne oyuncu eşi Öykü Karayel ve minik oğlu Roman’la kendi küçük ailesini oluşturmanın heyecanıyla uyanıyor.
Bu sene Kurtuluş Savaşı’nın kilometre taşlarından biri kabul edilen İnönü Zaferleri’nin 100. yılı. İnönü Muharebeleri, Millî Mücadele’ye duyulan inancı pekiştirerek güç dengesini İstanbul’daki saraydan Anadolu’daki halk lehine çevirmiş, istilacı kuvvetleri moral çöküntüye sürüklemiş ve böylece Cumhuriyet yolunu açmıştı. Nedenleri ve nasıllarıyla 100. yılında İnönü Muharebeleri’ni anlatan kapsamlı bir kitabın İBB tarafından yayına hazırlandığı günlerde, kitabın yazarlarından Prof. Dr. Şaduman Halıcı İST için dönemi kısaca toparlayarak kaleme aldı, kitabın resimlemesini yapan Selçuk Ören’in illüstrasyonları da yazıya eşlik etti. Tadımlık.
İBB’nin bu yıl dört güne yaydığı 29 Ekim kutlamaları gözlere, kulaklara ve kalplere hitap ediyor.