Vapur, martı ve işportacı Burhan Abi

16 Temmuz 2020 - 13:12

İsterse “övünmek gibi olsun”... Kayda geçsin diye söyleyeyim.

Hayatımın 60 yılını aralıklarla, dünyanın en “güzel” ve en “kişilikli” iki kentinde yaşadım. 40’ı İstanbul’da, 20’si Londra’da geçti, kimi güzel kimi çileli yıllarımın. Ama hep gururla bu iki kente ait hissettim kendimi.

Nedeni belli.

Her ikisinin de birer özgün kimliği, kişiliği, kokusu, özel dokusu, dünyanın hiçbir yerinde olmayan simgeleri vardır.

Ve öylesine özgündür ki bunlar, bu gezegende yaşayan hemen her insan (pek çok başka özel kentin de hakkını yemek istemem ama) bu iki kenti ziyaret etmeden ölmek istemez sanırım.

Simgeler... Anahtar sözcük bu.

Mesela Londra dedin mi, (simge ve anıt niteliğindeki yapılarını bir yana koyuyorum) ille de; kırmızı telefon kulübesi, kırmızı posta kutuları, siyah taksi ve tabii kırmızı çift katlı otobüs.

Hâlâ, evimin duvarında birer çerçeve içinde asılıdırlar. Yetişkin hayatımın neredeyse yarısını bir “Londoner” olarak yaşamış biri olarak.

Ama ille de cânım İstanbul'umun simgeleri.

Ve en başta da o cânım vapurlarım.

Mavi sulara beyaz köpükler saça saça giden vapurlarımız.

O vapurlara can veren kaptanlar, çımacılar, çaycılar, martılar...

Ve evet... Bir de simge bir insan vardı, o vapurları “cânım”, o renkli mekânları “İstanbul vapuru” yapan.

Burhan Abi. Nam-ı diğer “Burhan Pazarlama”.

Hep kullandığım bir klişe vardır, yaşıma vurgu yapmak için:

Doğduğumda, TC Başvekili Adnan Menderes’ti.

Demek ki, o yıllardan beri biner inerim İstanbul vapuruna. Ve 1960’ların ortalarından itibaren tanırdım Burhan Abi’yi. Yani, vapurun sıralarına, koltuklarına oturduğumda henüz ayağımın yere değmediği yıllardan beri.

Buram buram “İstanbul Beyefendisi” tavrı ve ağzı ile “Muhterem yolcular...” diye söze girdiğinde sabah (ya da akşam) mahmurluğunda göz kapakları düşmekte olanları uyandıran, dikkatleri kayıtsız koşulsuz üzerine çeken, “Bugün ne getirdi acaba?..” diye merak uyandıran Burhan.

"Dağarın ardından” diye vurgu yapardı, “ithal ürün” olduğunu tarif etmek için, “çekik gözlülerin diyarından” diye de “Capon malı” (o zamanlar Çin ürünleri değildi revaçta, Capon’du makbul olan) olduğunu vurgulardı.

Burhan Pazarlama’nın pazarlama yöntemlerini, bugün bile dünyanın dört bir yanında yazılmış her dildeki “Marketing Techniques” içerikli kitaplarda bulabilirsiniz. Emin olun “manevi” patenti ondaydı.

Mesela, daha ilk cümlesinin ardından, salonun arkalarındaki (hayalî) bir vatandaşa seslenir, “Acele etmeyin. Herkese yetecek kadar var, sayın abim...” diye, aslında “Elinizi çabuk tutun kalmayabilir” mesajı vererek talebi canlandırırdı. Ve bu numara her defasında işe yarardı. Daha çocuk halimle şaşırırdım bu adamın olağanüstü hitabet ve etkileme ve tabii esprilerle vapuru kırıp geçirme kabiliyetine.

Burhan Pazarlama

Pek çok yerde pek çok taklidi yapıldı. Çünkü o bir fenomen, bir simgeydi.

Ve en ilginci de... O taklitlerden biri de bendim.

Nasıl mı?

Anlatayım.

Yıl 1974 veya '75...

Yaz mevsimi. Darüşşafaka Lisesi’nde öğrencilik yıllarımız.

Tıfıl lise talebeleri olarak aylak aylak dolaşıyoruz tatilde. İş güç yok. Bir arkadaşımız, “Benim dayımın Unkapanı’nda ambarlarda bir deposu var. Oraya terk edilmiş ve yıllardır sahiplenilmeyen kolileri elden çıkarmak istiyor. Gelin, arkadaşlarınızla alın, içlerinde ne varsa satın ya da atın. Sizin olsun. Harçlığınız çıkar diyor” dedi.

Biz de gittik, açtık kolileri. İçlerinden diş fırçasından (binlerce) jilete (on binlerce), anahtarlığa (koliler dolusu), çatal bıçak takımlarına, bardak çanağa ve yapma çiçeklere kadar muhtelif ticari eşya çıktı.

Sokaklarda (İstiklal Caddesi senin - Kadıköy Altıyol benim) işportacı gibi satmaya başladık. Sonra benim aklıma harika bir öneri geldi. Bu “Burhan (Pazarlama) Abi”nin taklidini olağanüstü güzel yapıyorum, “Gidelim vapurlarda satalım” dedim.

Ve hayatımın o kısacık ama harika “Vapur satıcılığı kariyeri” günleri başladı.

Jiletleri, anahtarlıkları (bir ünlü bankanın promosyon malzemesiydi), diş fırçalarını, peynir ekmek gibi satıyoruz. Coştukça coştum. “Muhterem yolcular... Bakın... Şu elimde görmüş olduğunuz...” diye yıkıp geçiriyorum ortalığı. Aynı, “Burhan Abi Ağzı”.

Burhan Pazarlama

Beşiktaş-Üsküdar hattı çok kısa olduğundan, daha ziyade Eminönü-Üsküdar ve Kadıköy-Karaköy hattındayız.

“Kariyerimin” daha dördüncü günündeyim. Üsküdar İskelesi’nde ufak tefek ama “tombik, yağız, bitirim ağızlı” bir delikanlı geldi yanımıza ve aynen şunları söyledi:

"Güzel iş yapıyorsunuz. Tarzınızı da sevdim... Ama bakın, birader. Biz bu hatlarda dükkân açmak için abimle yıllarımızı verdik. Bence, başka yere taşınsanız iyi olur...”

Ama, Allah’ı var... O kadar zarif bir üslupla ve efendice söyledi ki... Tehdit mehdit yok. Adabınca, “ufak ufak ikileyin buradan” dedi yani. Ve “ikiledik” tabii. Dövüşecek savaşacak halimiz yok ya... Hem onca yılın (ben daha bebektim Burhan Abi bu işlerin içindeyken) Burhan Abisi’nin ayağına basacak halimiz yoktu ya.

Benim “Burhan Abi taklidi kariyerimin” öyküsüdür. Tarihe geçsin diye...

Nur içinde yatsın.

İstanbul’un simgeleri bir bir ölüyor.

Ama anılarımızda sonsuza kadar yaşayacak derin ve hoş izler bırakarak. 

Burhan Pazarlama
Vapur
İstanbul
Burhan Demircan
Zafer Arapkirli
Sayı 002

BENZER

İlkbaharın kendisi bayram. Doğanın yeşerdiği, çiçeklendiği dönem. Yıllar önce neler yaşıyormuşuz diye görmek için yine eski gazete ve fotoğraf arşivlerine gömüldük. 1929 ile 1939 yılları arasında İstanbul ilkbaharlarında bol bayram var, ama hüzün de eksik değil.
Yokluktan var edilen, geliştirilen ve bu sayede binlerce veremli hastanın şifa bulduğu Heybeliada Sanatoryumu hastalığın yeniden zirve yaptığı bir dönemin üstüne 2005 yılında aniden kapatıldı; sahipsizleştirildi, unutturuldu. Koca arazi geçtiğimiz aylarda Diyanet Vakfı’na devredildi.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, foto muhabiri Faik Şenol’un (1912-1981) şehrin sosyal ve kültürel hayatına, günümüzde varlığını sürdürmeyen mekânlarına, toplumsal ve siyasal olaylarına tanıklık eden ve binlerce fotoğraftan oluşan koleksiyonunu koruma altına aldı. İST’in her sayısında usta fotoğrafçının bir karesiyle İstanbul’un geçmişine yolculuk yapıyoruz.