Sevgililerin sevgilileri

24 Kasım 2020 - 18:51

Nasıl oldu, nasıl başladı, kim bunu ilk olarak önerdi, kim de kabul etti pek hatırlayamıyorum... Tek hatırladığım şey 1993’ün tuhaf bir gününde telefonumun çaldığı. O zamanlar cep telefonuna geçmemiştik henüz. Ev telefonu da nasıl pis çalıyor, şimdikiler hatırlamaz. Ev telefonunun sesi kısılıyordu ama çok acayip bir yöntemi vardı. Hatırlayanlar hemen anımsayacak, telefonun altında bir çark vardı, oradan zilin çalma sesinin ayarı yapılabilirdi ama o ayar bir türlü tutmaz, telefon ya bir zangoç tarafından çalınan çan gibi çalar ya da “trrrrr” diye bir ses çıkartırdı. Evde telefon bekleyen insanlar için en kötü şey de işte o zangoçlar tarafından çalınan telefon sesiydi.

Öğle vakti tam işimi gücümü azaltmış, kahvemi koymuş bir şeyler okurken kanepede içim geçiyordu ki telefonun sesiyle olduğum yerde zıpladım, üstüm başım kahve oldu. Neyse ki kahve lekesi için deterjanlar o senelerde çok önemli ilerlemeler kaydetmişti. Hatta Ajda Pekkan ve Zeki Müren bile deterjan reklamlarına çıkıyor, bembeyaz çamaşırlar için bize mesajlarını veriyorlardı. Sanki kendileri yıkıyorlardı elbiselerini... Neyse.

"Kaan, Guns N’ Roses Türkiye’ye geliyor, Axl Rose’a İstanbul’u gezdireceğiz, günün sonunda da adamı seninle tanıştıralım diyoruz” dedi karşıdaki ses. Kimdi, nereden adımı biliyordu, açıkçası tam da pantolonumun ağ bölgesine dökülen kahve bacaklarımı yakarken bunları tam düşünemedim. Tek bildiğim, dünyanın en büyük rock gruplarından birinin Türkiye’deki ilk stadyum konserini verecek olmasıydı. Aslında bundan tam bir yıl önce Bryan Adams İstanbul’a gelmiş ve o zamanki İnönü Stadı’nda bir konser vermişti. Fakat haliyle gençliğimde popçu değil de metalci olduğum için o konsere ilgi duymamıştım. Ama şimdi Guns N’ Roses geliyordu. Adamlar Use Your Illusion albümünü yeni çıkarmış, dünya turnesi kapsamında İstanbul’a geliyorlardı ve İstanbul’da da nedense gecenin bir noktasında benimle görüştürüleceklerdi...

Lafı uzatmayayım, Moda’daki evime 1993 yılında Axl Rose geldi. Salonda oturduk, ben kendisine Türk kahvesi yaptım, o yıllarda alkol kullanmadığım için yanında getirdiği viskisini bana ikram etmesine rağmen içmedim. Güzel bir sohbet yaptık, pantolonumdaki lekeden filan konuştuk, evdeki kedileri sevdik, sonra da dışarı çıktık. O yıllarda Moda şimdiki gibi çok kalabalık değildi. Yollar kırık dökük, kaldırımları varla yok arası... Ama burundaki el ele duran iki ağaç vardı... Sahil vardı, deniz vardı. Axl’la sahilde yürüdük, bana rock yıldızlığından ne kadar sıkıldığını, aslında söylendiği gibi asabi bir insan olmadığını, mülayim bir kişiliği olduğunu anlattı. Sokakta biraz yürüdük, bir bakkaldan bira alıp eve geri döndük, kendisine “Bak tam senlik bir şey var bende” diye videodan Kemal Sunal’ın Kibar Feyzo’sunu açtım. Film haliyle Türkçe, ben bir yandan filmi izliyorum, bir yandan da Axl’a çeviriyorum... Gün öyle güle oynaya bitti. Axl yaşlı gözlerle koltuğundan doğruldu “Ertesi gün konser var, ben müsaadeni isteyeyim” dedi, kapıda bekleyen şoförüyle otelinin yolunu tuttu...

Axl Rose (FOTO: MOONAGE_DUST / REDDIT)

Yıllar sonra Axl, bir kez daha İstanbul’a geldi. Bu sefer çok daha kötü bir haldeydi. İyice kilo almış, saçlarını ördürmüş, tatil beldesinde yaşayan bir emekliye dönmüştü. Yaşam tarzı onu iyice terso bir adam haline getirmişti. Yine kendisiyle buluştuk, bu sefer Çırağan’da bir odadaydık. Bana “Kaan, yıllar önce seninle izlediğim o filmin tadını hiçbir şeyden alamıyorum. Bir albümü yapmam bile on yıldan fazla zamanımı alıyor, çok yoruldum, çevrem de beni anlamıyor” dedi... Gözlerinde 1993 yılında salonumda Kibar Feyzo’yu izledikten sonraki gibi yaşlar vardı ama artık çok farklı bir insandı. Kendisini yıllar boyunca başıboş ve arkadaşsız bıraktığımı düşündüm o an. Koskoca rock yıldızı, dünyanın peşinden koştuğu, hayatta tadılabilecek tüm zevkleri, tüm başarıları tatmış bir insanın bile demek ki bazı eksikleri, bazı kaygıları, bazı dertleri vardı...

Axl’a sarıldım, “Abicim, sen ne zaman canın sıkılırsa beni bul. Evim yıllardır aynı yerde. Moda’dayım, herkesin selfi çektirdiği bir nokta var, sen ilk geldiğinde o bina ortadan ikiye yarılmıştı. Yıllar içinde restore ettiler, şimdi gençler şehirde çok az güzel yer olduğu için gelip o binanın önünde selfi çekiyorlar. İstanbul’un selfi türbesi oldu bir nevi orası. Sen oraya geliyorsun, biz seninle Kemal Sunal filmleri izliyoruz, hem de istediğin kadar kedi sevebiliyorsun. Çok istersen sokağa çıkıp köpek de severiz, bende bir sürü mama var, seninle güzel güzel dolaşırız. Koskoca adamsın, kendini üzüp böyle yazık etme. Yeteneklisin, tüm dünya peşinden koştu yıllarca. Gözünü seveyim kendine iyi bak, bakamazsan da bana haber et, misafirim ol” dedim...

Axl bana döndü ve “Kemal Sunal’la da beni tanıştırır mısın?” dedi... Kısa bir sessizlik anından sonra “Tabii ki Axl, hem de tavla bile oynarız birlikte, o da seni çok sever tanısa kesin” dedim... Kemal Sunal’ın bu dünyadan gittiğini o an Axl Rose’a söylemeye gönlüm elvermedi. Koskoca adam konser öncesi bir de bu kötü haberle yıkılmasın istedim.

O gün kendisiyle Çırağan’daki süitinde öpüştük, vedalaştık. Yanına yarım kilo çifte kavrulmuş, yarım kilo da çekilmiş kahve verdim. Biraz cezerye biraz da üzüm pestili. “Bunları ye, içki, sigara içme, kendine iyi bak gözünü seveyim” dedikten sonra ayrıldım. Akşam konserinde keyfi hiç yerinde değildi. Sonradan öğrendim ki Kemal Sunal’ın hayatta olmadığını öğrenmiş. Bir daha beni ne aradı ne sordu Axl...

FOTO: ALEX BERGER / CREATIVE COMMONS / FLICKR

1993’teki o günden sonra nedense İstanbul’a ne zaman bir ünlü gelse, ilk gün Kapalıçarşı, Topkapı Sarayı, Ayasofya dedikten sonra geceleri benim Moda’daki evime uğramaya başladı... Şu evin salonunun dili olsa da gördüklerini bir anlatabilse. Evdeki kedilerin kucaklarına oturduğu ve bacaklarını ısıttığı ünlüler arasında kimler kimler yok ki... Rihanna bile misafirim oldu. Evi biraz eski buldu ama kendisiyle de çok eğlendik. Kirada oturduğumu öğrenince inanamadı. “Bunca yıl aynı evde oturup bir çivi çakmamışsın, sen de ne tembel adamsın. Bana bir bak, hem turnelerdeyim hem kendi markamı yarattım, sen paso evde oturup geyik yapıyor, ona buna gülüyorsun” demişti. Çok çalışkan kız, başkaları ne derse desin...

Bir tek Michael Jackson, “Evde çok kedi var, giremem hi-hiiii” demişti. Onun için de kedileri başka odaya almıştık ama rahmetli hastalık hastasıydı. Bu sefer de salonda alerjisi tutmuş, akşama kadar aksırıp tıksırmıştı... Tabii bu 23 Eylül 1993 konseri sonrası geldiği turistik bir ziyaret sırasında olmuştu. 

Amy Winehouse ise çok dertliydi. Kediler bile kızın keyfini yerine getirememiş, kendisini “Gel biraz deniz havası alalım” diye sahile çıkartmıştım da sahildeki yavru köpeklerle eğlendirebilmiştim. Bir de havalı tüfekle balon vurmuştu, nedense balonları her vurduğunda gözleri gülmüş, kendisinden ve tüm dertlerinden kurtulmuş gibi gülümsemişti. 

Uzun lafın kısası, dünyanın kralı da olsanız, herkesin taptığı bir yıldız da olsanız, tüm dünyayı kendinize hayran da bıraksanız, içinizdeki boşluğu bazen bir kedi, bazen bir fincan kahve, bazen bir köpek yavrusu, bazen birbirine sarılmış iki ağaç, bazen biraz sahil, bazen biraz deniz havası, bazen de iyi bir arkadaştan başka doldurabilecek hiçbir şey yok şu hayatta. O yüzden kendinize ve arkadaşlarınıza iyi bakın.

(Not: Yazıdaki isimler tesadüfen “benzer” olabilir!)
Kaan Sezyum
İstanbul
Moda
Kedi
Axl Rose
Amy Winehouse
Michael Jackson
1993 Stadyum Konserleri
Sayı 004

BENZER

Seyircisiyle yüksek oranda etkileşimli stand-up yapan komedyen Hasan Can Kaya, İstanbul’un olaylı bölgelerinden kabul edilen Bağcılar-Güngören- Esenler üçgeninden yetişme. Kasvetli bulduğu bu ortamı mizahi malzemeye çevirmeyi başararak kendine yeni bir yol çizmiş. Önden hazırlık gerektirmeyen, olumlu ya da olumsuz tepkisi anında alınabilen komedyenliği çok konforlu buluyor.
Söylenene göre hiç piyano sahibinin yaşamadığı Balat’ta, 1974’ten bu yana piyano tamirciliği yapıyor Mustafa Bardakçı. Haliyle önceleri bölgedeki varlığı yadırganmış... Ama mekaniği ortalama yedi bin parçadan oluşan piyanoları saat tamircisi gibi sabırla, dikkatle, sevgiyle işleye işleye, neredeyse elli yıldır aynı köşede. Fazıl Say, Anjelika Akbar, İdil Biret, Kerem Görsev, Melih Kibar gibi dünyaca ünlü sanatçıların piyanoları ve tarihî mühim piyanolar hep onun elinde deva buluyor.
1856’da Dolmabahçe Sarayı’nın açılmasıyla Osmanlı Devleti’nin merkezi, tarihî yarımadadan Beşiktaş’a taşınmıştı. Sarayın üst kısmında kalan birçok ev bu süreçte istimlak edilip yıkıldı, boşaltılan alanın bir bölümüne 1875’te Aziziye Camii’nin temeli atıldı. Hemen ardından camiye kira geliri getirmesi için sıra evlerden oluşan Akaretler’in yapımına başlandı. 19. yüzyılda Avrupa’nın büyük şehirlerinde örnekleri görülen sıra ev konut sisteminin ülkemizdeki ilk anıtsal örneği olan bu evler hem camiye gelir getirecek hem de âdeta bir duvar örüp ahşap yapılarla dolu Beşiktaş semtinde çıkacak bir yangının Dolmabahçe Sarayı’na sıçramasının önünü kesecekti...