Masal gibi şehrin masalı

19 Haziran 2020 - 10:50

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler konuşkan berber, develer tellal iken, bundan çok uzak olmayan bir galakside, bundan çok da uzak olmayan bir yerlerde başlıyor İstanbul’un hikâyesi... Daha ortalıkta insanoğlu filan yok. Adem yok, Havva zaten yok, yaratılamamış; yılan yok, elma yok, cennet yok, cehennem yok, haliyle Mecidiyeköy de yok...

Henüz sadece hayal âlemindeki yaratıkların ya da uzaktan karınca gibi görünen varlıkların ortalıkta çok da fazla takılmadıkları bir toz ve gaz bulutu içinde dönüp dolaşan hayaller ve hayaletler varmış evren denen bu boşluğun içinde. Daha ortalıkta hiçbir şey yokken ve her yere sadece kocaman bir sessizlik hâkimken, yalnızca periler, inler ve cinlerin top oynayacakken topları bile olmayıp topsuz kaldıkları zamanlar bunlar.

Oynayacak topları bile olmayan bu gariban mahlûklar da ne yapsınlar? Kendilerine yaşayacak bir yer bulmak için tüm evreni karış karış dolaşmaya başlamışlar... Oraya gitmişler olmamış, buraya gitmişler beğenmemişler, şuraya gitmişler çok uzak kalmış, bazı yerlere gitmişler zaman geçmek bilmemiş, bazılarında ışık bile yaşayamamış, uzaktan tanıdıkları arkadaşlarının mekânlarına gitmişler, oraları da sevememişler. Bazı yerler çok sıcak, bazı yerler çok soğuk, bazı yerler çok ıslak, bazı yerler ise çok kuru gelmiş...

Neyse, sonunda bunlar Dünya’ya gelebilmişler. Dünya’da da arayışlarını sürdür babam sürdürmüşler uzun bir süre... O kıta senin bu kıta benim dolaşır, gezer olmuşlar...

Aşık

Tabii bu mahlûklar insanlar gibi bir sosyal hayata sahip olduklarından, sabahları kahvaltı eder, öğlenleri yemek yer, akşamları da vur patlasın çal oynasın eğlenirlermiş. Hem de ne eğlenme! Henüz meyveler, yemişler bile yokken bunlar gece olunca tabaklarını en güzel yemeklerle doldurur, güneşin ilk ışıklarına kadar muhabbet eder, bacakları kopacak gibi olana kadar bilinmeyen enstrümanlardan çıkan büyülü müziklerle danslar eder, gözleri yanana kadar da ayakta kalırlarmış. Haliyle o eğlencelerden birinde birinin oğlu diğerinin kızına âşık oluvermiş. Kızın babası gençlerin evlenmesi için Dünya’nın en güzel yerinde bir saray yaptırılması şartını koşmuş... Genç mahlûk başlamış Dünya’yı gezmeye...

Dünya'nın en güzel yeri: İstanbul

Oraya gitmiş, buraya gitmiş, sonunda gün başlarken güneşin çok güzel doğduğu, gece olurken de harika manzaralar eşliğinde battığı bir yer bulmuş. Oğlan, Dünya’nın en güzel yerine geldiğine ikna olmuş ve sarayı yaptırmaya başlamış. Saray inşaatı bitip çatısına bayrak dikilince de kızın babası kızını bu yetenekli ve zevkli gence vermiş. Burası da sonraları, Dünya üzerine önce bitkiler ve sudaki varlıklar geldiğinden, sonrasında o varlıklar sudan çıkıp insan olduklarından yıllar yıllar sonra İstanbul olarak anılmış...

İşte bizim hikâyemiz de tam burada, yani hikâyenin ortasında başlamış. Daha kimsenin bilmediği, çok uzun süreler önce sadece perilerin keşfettiği bu büyülü yerde, henüz kimseler yokken yeşermiş... Bu perilerin inşa ettiği saray tabii ki onca zaman içinde yok olup gitmiş. Sadece surlarının kalıntıları, biraz da temellerindeki taşlar kalmış. O taşların altından, perilerin, inlerin, cinlerin ve daha tanımadığımız bin bir çeşit mahlûkatın anılarının üzerinden güzel renkli bir tür çiçek yeşerivermiş. Yıllar sonra bu çiçeğe insanlar ‘erguvan’ adını vermişler. Sadece asillerin giyebildiği bir renk olmadan çok önce tüm insanlara âdeta tabiat tarafından verilen bir armağan gibiymiş erguvan. Baharın geldiğini hatırlatır, aynı zamanda da hayatın ne kadar kısa olduğunu gösterircesine birkaç hafta içinde solar gidermiş. Ama erguvanlar açtığı zaman, çevrelerini dünyanın en güzel yeri, hatta bir cennet bahçesine çevirirlermiş. Zaten böylesi güzel bir şehirde bir de o baharı yaşayan insanların ömürlerine ömür katar, günümüzdeki insan ömründen kat kat daha uzun süre hayatta kalırlarmış.

Tabii ki bu erguvanların da bir öyküsü var. İstanbul’u imar edenlerden biri olan Makedonyalı Büyük İskender’e kadar uzanır bu hikâyeler. Rivayet odur ki, bir gün Büyük İskender balık tutmak için bir dereye girer. Dere çok büyük, çok kuvvetli ya da çok ihtişamlı değilmiş ama bu diz boyuna kadar gelebilen su o kadar berrak, o kadar serin, o kadar ışıl ışılmış ki, çok uzaklardan bile fark edilir, gökyüzüne yansıyan güneşin ışıkları gökkuşağının tüm renklerini ve daha fazlasını âlem-i fezaya kadar yayıp çevresindeki herkesi büyülermiş.

"Hayat devam etmek istiyorsa, bitiremezsin"

Bir gün İskender’in karnı acıkmış ve bu derenin içinde gördüğü balıkları yakalayıp yemek istemiş. Fakat İskender ne yaparsa yapsın derenin içindeki balıklar ellerinden kayıp gidiyormuş. Bir türlü balıkları yakalayamayan İskender, açlığın da verdiği sinirle iyice dellenip bin bir türlü numara yapmış ama balıklar yine de ellerinden zıplaya zıplaya kaçmışlar... Tam o sırada İskender’in karşısında yaşlı, ak sakallı, uzun rastalara sahip ak saçlı bir adam belirmiş. Adam piposunu bir kenara bırakıp elini dereye sokmuş ve İskender’e kuyruğundan tuttuğu üç balığı vermiş.

Balık

İskender, bu garip saçlı ihtiyara teşekkür etmiş ve bir ateş yakıp balıkları pişirmeye çalışmış. Ama ne yaparsa yapsın, ateşi ne kadar harlarsa harlasın balıklar ateşin üzerinde hop hop zıplamakta, bir türlü pişmemekteymiş. İskender, ihtiyarın saçına zaten ayar olduğu için bu önyargısıyla adamın bir büyücü olduğunu ve kendisiyle dalga geçtiğini düşünüp elini kılıcına atmış ve tek hamleyle ihtiyarın kafasını vücudundan ayırıvermiş. İhtiyarın kafası yere düşünce kan yerine ışıl ışıl bir su akmaya başlamış. Bu su öyle kuvvetli, öyle fazla akmaya başlamış ki, dere dolmuş, taşmış. Sonunda Boğaz’ı meydana getirmiş... Atı nefes nefese kalana kadar yakındaki tepenin en yüksek yerine çıkan İskender semadan gelen bir sesle irkilmiş... Ses az önce kellesini vurduğu ihtiyara aitmiş.

Şöyle demiş: “Ey cihanlar hâkimi İskender! O dereden abıhayat akardı. Balıklar o yüzden ölmedi. Sen ise bu davranışınla sonsuz hayatın kaynağını elinden kaçırdın. Şimdi hayatına devam et, fakat şunu hiç unutma: Eğer hayat devam etmek istiyorsa, onu bitiremezsin...

İşte, uzun lafın kısası bu sulardan bir miktarı o gün kadim medeniyetlerin surlarının altına da sızmış ve erguvanların tohumlarına sirayet etmiş... O yüzdendir ki, İskender’den beri her bahar hayatı ve hayatın kısalığını göstermek için bu şehirde rengârenk erguvanlar açar ve solar. Aynı bizler gibi.

Kaan Sezyum
İstanbul
Masal
Sayı 001

BENZER

Kısa bir süre önce hizmete giren akıllı uygulama nedir, nasıl kullanılır?
Aramızda okulu kırmayan var mı? Okulu kırmayı gelenekselleştirip de Hababam Sınıfı’nın her kaçışta başına geldiği gibi Mahmut Hoca’sına hiç yakalanmayan? Okul yıllarında dünyayı insanın başına yıkan anlar, sonraları hayatın en güzel, en gülünen anılarına dönüşür. Çocukların bir an önce okullarına dönebilmesi dileğiyle bazı müzisyenlerimizin notaya dökülen okul anılarına bakıyoruz.
Insead Business School Yönetici Koçu ve Yönetim Kurulunda Kadın Derneği Başkanı Uzman Psikolog Hande Yaşargil, kadınların karşılaştıkları artı zorlukları aşmanın tek çıkış yolunu kız kardeşlik kültüründe gördüğünü, çözümün dayanışmakta olduğunu söylüyor. Gözlemlerini ve düşüncelerini kendi kalemiyle aktardı.