Onlara çok gülüyoruz

20 Temmuz 2020 - 15:42

Gupse Özay
(Senarist, oyuncu, yönetmen)

Mutsuzsam bile mutlu rolü yapıp hem etrafımı hem kendimi yükseltirim

Gupse Özay, ülkede kadın ve komedi denince akla gelen ilk isimlerden. Gülse Birsel’in meşhur Yalan Dünya’sında canlandırdığı “Nurhayat” karakteriyle ismini geniş kitlelere duyuran Özay, dizi deneyimi öncesi işin mutfağında zaman geçirmiş biri. Her ne kadar başrol oyuncusu olarak görünür olsa da, Deliha, Deliha 2, Görümce, yılın başında gösterime giren ve gişede milyonları gören Eltilerin Savaşı gibi komedi filmlerindeki rolü oyunculukla sınırlı değil, senaryoları da onun kaleminden çıkma. Gupse Özay, kamera karşısında olmadığında da ekranda görmeye alışık olduğumuz enerjisini koruduğunu söylüyor. Ancak salgın gündemi onu da biraz umutsuzluğa itmiş. Buna rağmen inatla ürettiğini anlatıyor.

Komik bir insan olduğunuzu ilk ne zaman fark ettiniz?

Etrafımdakileri güldürmeye küçük yaşlarda başladım. Biraz dikkat çekme eğilimim vardı bence. Sonra akrabalarımı taklit etmelerim başladı kalabalık misafirliklerde. İlkokulda sını a tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynuyordum. Ve evet, ortaokulda artık okulun komik kızı olmuştum.

Türk insanını hangi damardan yakaladığınızı düşünüyorsunuz? Eltilerin Savaşı’nın gişe başarısı bunu çok iyi başardığınızı söylüyor çünkü.

Komediyi ben abartarak yapanlardanım. Dolayısıyla hikâyenin gerçek olması lazım dengeli olması için. Mesela, absürt bir hikâye abartıdan uzak oyunculuk gerektirir. İnsan inanacak bir şey bulamazsa uzaklaşıyor filmden. Ve evet, içinde bulunduğum kültüre uygun, seyircinin doğrudan empati kurabileceği hikâyeler seçiyorum. Akrabalık ilişkileri ülkemizde oldukça güçlü. Çok terim oluşmuş, hepsine ait deyimler var. Bir de kadın hikâyeleri yapmayı önemsediğimden, seçtiğim başlık ona uygun oluyor.

Eltilerin Savaşı öncesi Görümce var bir de, benzer bir damardan o da.

Görümce benim kendi hikâyeme benziyordu. Ağabeyime düşkündüm ve müthiş kıskançlık yapmıştım başlarda. Sonra tabii ki bu durumla barışıp kendi hallerime güldüğüm dönem olmuştu. Kendi bildiğim, yaşadığım hikâyeyi yapmak istedim. Belki gelin görümceleri barıştırmaya bir etkimiz olur diye. Görümce filminden sonra mesajlar geldi, el ele izledik, ağladık diye. İnsanların barışmaya ihtiyacı olduğunu gördüm. Sonra, başka negatif deyimlere sahip “eltilik” üzerine gitmek istedim. Bu sefer de eltileri barıştırırız diye. Yani, hem hikâye izleyende bir barışma duygusu yaratsın hem de komediye elverişli olsun.

Yazıyor ve oynuyorsunuz. Senaryo yazan biri ol nelerden ilham aldığınızı merak ediyoruz.

Çok iyi gözlemci olduğumu düşünüyorum. Kendimi övmek için değil, anaokulunda bile anneme öğretmenlerin söylediği şeylerden yola çıkarak söylüyorum: “Kızınız öğle uykusuna yatmıyor, bizi dinliyor.” Hakikaten de hatırlıyorum meraklı olduğumu. Hiçbir şeyi kaçırmak istemezdim. Duvara bardak dayar yan komşuyu dinlerdim daha anaokulu zamanlarında. Demek ki çok küçükken merakım başlamış etrafımdakilere ve ilişkilere. Sosyal medyanın faydası, bu malzemeyi müthiş bir havuza dönüştürmesi.

Gupse Özay, Eltiler

İş dışındaki hayatınızda nasıl birisiniz?

Genelde pozitif enerji yaymayı severim. Mutsuzluktan, gerilimden hiç hoşlanmam. Tamamen güneş ışığından, kahkahadan beslenenlerdenim. Enerjiğimdir. Yani mutsuzsam bile mutlu rolü yapıp hem etrafımı hem kendimi yükseltirim.

Siz kimlere gülersiniz?

Beni gerçek şeyler çok güldürür. Gerçek hikâyeler, olaylar. Yani hayatın kamera arkası. Filmlerin de kamera arkasına, yani çekim hatalarına çok gülerim. Onlar hep gerçektir çünkü.

Zor zamanlardan geçiyoruz. Böyle zamanlarla siz nasıl başa çıkıyorsunuz? Umutsuzluğa kapılır mısınız?

Umutsuzluğa çok çabuk kapılırım. Anksiyeteye meyilliyim. Empati duygum yüksek olduğu için herhangi birinin acısını veya üzüntüsünü kendiminmiş gibi alıp kendimi yorarım. O yüzden sosyal medyada etrafı güldürmek yerine sessiz kalmayı tercih ettim. Gücüm yok şu an sanırım.

İşinizi gelecekte nasıl yapacağınızı, neleri nasıl değiştirmeniz gerekeceğini düşündünüz mü?

Ben sinema yapıyorum, bir de çocuk kitapları yazıyorum. Bir yanım negatif senaryolar üretip B planı yapıyor, bir yanım da “Her şey düzelecek, rahat ol!” diyor. Tek bildiğim, üretim yapan biri olarak projelerimin mecralarının beni kısıtlamayacağı. Yani olması gerekene hızlıca adapte olurum. Şu an çocuk kitapları ve animasyon üzerinde çalışıyorum. Ama çaktırmadan sinema salonlarının açılma ihtimalini düşünmekten de kendimi alamıyorum; bir sinema filmi hikâyesi var aklımda, onu yazıyorum inatla.

Cemile Canyurt

Cemile Canyurt
(Oyuncu)

Bana en çok ilham veren kadın oyuncu Demet Akbağ oldu

İlk bölümü 2008’de yayınlanan ve şimdilerde ikinci kuşağıyla gündemde olan Çok Güzel Hareketler Bunlar, 2010’ların “ailecek” izlenen nadir TV programlarındandı. Gösterinin dümenindeki isim Yılmaz Erdoğan. İnternette dolanan yorumlara bakılırsa, Çok Güzel Hareketler Bunlar 2, tanıtım metnini doğrular şekilde “izleyenleri kahkahaya boğuyor”. ÇGHB 2’yi sahneye taşıyan ekip bu başarıda büyük pay sahibi doğal olarak. Altı bin başvuru sahibi arasından seçilen ve sonrasında çeşitli eğitimlerden geçen bir ekipten bahsediyoruz. Cemile Canyurt, ekipte yer alan isimlerden. Sahneye ilk kez 13 yaşında adım atan Cemile Canyurt’un gönlü o andan itibaren hep oyunculukta olmuş. Hayalinden bir kariyer yaratması biraz zaman almış. “Babam konservatuvar okumamı istemediği için, onun düşüncesine göre elle tutulur bir mesleğim olması gerektiği için farklı bir bölüm okumak zorunda kaldım” diyor. Bahsini ettiği bölüm gıda mühendisliği. Üniversite maratonu başlar başlamaz hedefe kitlenmiş, yani bir an önce okulu bitirmeye.

“Üniversite toplulukları, özel tiyatrolar, etkinlikler derken okulu bir yıl uzattım gerçi” diyor Cemile Canyurt. Ve görünüşe bakılırsa babasına artık kızmıyor: “Şimdi aklına bir fikir geldiğinde beni arayıp ‘Bundan skeç olur mu, bak bir’ dese de eskiden çok karşıydı oyuncu olmama. O zamanlar kızmış olsam da artık onun sayesinde iki mesleğim var diyorum.”

Sahneye ilk ne zaman, nerede çıktınız? Neler hissettiğinizi hatırlıyor musunuz?

İlk 13 yaşımda, Ankara Elmadağ Halk Eğitim Merkezi’nde çıktım sahneye. Orası aynı zamanda ilk tiyatro eğitimi aldığım yer. Bir orta oyununda (Kız İsteme) oynadım ilk, Arap rolünde. Sonrasında aynı oyunu babamın çalıştığı cezaevinde mahkûmlara oynamıştık. Unutulmaz bir deneyimdi benim için. İlk sahneye çıkacağım zaman çok heyecanlandım tabii. Sesim çıkmamıştı, hata yapmaktan çok korkmuştum. Ama zamanla değişti bu duygular... Hâlâ sahneye çıkmadan önce çok heyecanlanıyorum, ama bu kez sıra bana ne zaman gelecek, ne zaman çıkacağım diye bu heyecanım.

Kimleri izleyerek büyüdünüz? Size en çok ilham veren oyuncular, özellikle de kadın oyuncular kimler oldu?

Tiyatro adına ne kadar eser varsa takip etmeye çalıştım. Eğitim aldığım dönemler Devlet Tiyatrosu oyunlarını hiç kaçırmazdım. Ama çocukluğumdan beri Yılmaz Erdoğan ve Demet Akbağ hayranıyım. Bir Demet Tiyatro, Otogargara, Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü? ve daha bir sürü oyunu izleyerek büyüdüm. Hâlâ tekrar tekrar izlerim. Bana en çok ilham veren kadın oyuncu Demet Akbağ oldu.

Çok Güzel Hareketler

Çok Güzel Hareketler Bunlar 2’nin en dikkat çeken isimlerindensiniz. Nasıl kesişti yolunuz ÇGHB ile?

Çok teşekkür ederim. Bir tesadüf eseri kesişmedi aslında, hedeflemiştim. Üniversitede okurken İstanbul’a her gelişimde BKM’ye uğrardım, sorular sorardım eğitim veriliyor mu, nasıl katılabilirim diye. Sonra özgeçmişimi gönderdim ve bir süre yanıt bekledim. Bu süreçte çocuk oyunlarında oynadım, başka TV programlarına katıldım. Her fırsatı değerlendirmeye çalıştım. İstanbul’a taşındıktan sonra BKM Mutfak’a gittim, sürekli oradaki gösterileri izledim ve kısa bir süre sonra BKM Mutfak’a katıldım. Bir sezon Doğaçlama Ligi’nde yer aldım. Sonrasında skeçler yazıp oynadık ve Yılmaz Hoca eğitim vermeye başladı. Ve süreç buralara kadar geldi.

Her yaştan insan gülüyor size. Türk insanını hangi damardan yakaladığınızı düşünüyorsunuz?

Ben kendi adıma şunu diyebilirim, yazdığım ya da oynadığım bir karakteri düşünürken çevremdeki birçok insandan etkileniyorum ve besleniyorum aslında. Seyirciler de bizim skeçlerimizde kendi yaşadıkları durum ya da tanıdık bir karakterle karşılaşınca empati kuruyorlar sanırım. Kimisi annesine benzetiyor, kimisi komşusuna, kimisi eşine, kimisi eniştesine, kimisi apartman görevlisine... O yüzden daha yakın görüyorlar ve gülüyorlar diye düşünüyorum. Ne kadar çok kendi yaşadığımız durumları, gerçekleri yazarsak o kadar iyi tepkiler alıyoruz.

İyi bir gözlemci misiniz?

Çok severim gözlem yapmayı. Lisede oynayacağım bir rol için kahvede okey oynayan amcaları uzaktan izlemiştim. Buna benzer çok gözlemim oldu. Bazen renklendirmeye çalışırım gözlemlerimi, örneğin kalabalık bir yerdeysem oradaki insanların mesleğini tahmin etmeye çalışırım, sorarım da sonra... Bu gözlemler skeç yazarken ya da bir karakter oluştururken çok işime yarıyor.

Kırıkkalelisiniz ama Ankara’da büyümüşsünüz. Ne kadar besleniyorsunuz buralardan, buraların insanından?

Evet, Ankara’da büyüdüm ama akrabalarımın çoğu Kırıkkale’de idi. Küçükken her yaz giderdik. Cidden kendine has, doğal, komik insanlarla geçti çocukluğum. Çok renkliler, hep izlerdim, dinlerdim onları. Özellikle yaşlı rollerimde bana ilham veren anneannem ve arkadaşları olmuştur. “Açın Kapıyı” skecinde “Hulusi” karakterini yazarken de babamdan ilham aldım mesela, tabii ki bire bir babam değil, sadece bazı özellikleri. Hayatın her anı işim için bir kaynak aslında, ben de olabildiğince besleniyorum.

Yazdığınız skeçler ÇGHB’de en çok sahneye taşınanlardanmış.

Hepimiz her hafta deniyoruz aslında. Ben de enerjim yettiğince yazıyorum, deniyorum. Ve ekiple birlikte seçiyoruz skeçleri. Okuma provalarında gülmediğimiz ya da bir önermesi olmayan skeçleri seçmiyoruz. Ben de bunlara dikkat ederek yazmaya çalışıyorum. Komik olmayan, bir önermesi olmayan skeçler de çok yazdım. Aslında yazdıkça öğreniyorum, öğreniyoruz.

Yazma sevdası nasıl başladı peki, oyunculukla birlikte mi?

Yazma sevdam ÇGHB ile başladı, öncesinde doğaçlama oyunlar oynuyorduk, onda da sahnede yazıyorduk aslında ama suya yazı yazmak gibiydi. Oynadığımız akşam o sahnede unutulup gidiyordu. Önce yazıp sonra sahnelemek daha güzel bir deneyim oldu benim için. Skeç yazmak bana çok farklı açılardan bakmayı öğretti her şeye.

Ufukta neler var diye sorsak?

Yazmayı sevdikçe, neden bir film yazmayayım diye düşünmeye başladım. Film yazmayı çok istiyorum öncelikle. En azından denemek istiyorum. Oyunculuk konusunda da kendimi geliştirebileceğim, daha önce oynamadığım karakterler oynamak istiyorum. Tabii bu süreçte durmadan çalışmaya ve hayal kurmaya devam edeceğim.

Bengi Apak, O Tarz Mı?

Bengi Apak
(Podcast yayıncısı)

"Herkesin gevşemeye, zihnini dinlendirmeye ihtiyacı var

2016’da bir radyo programı olarak başlayan ve çeşitli radyo istasyonlarında tur attıktan sonra YouTube’a transfer olan O Tarz Mı?, şimdilerde bir podcast, aynı zamanda kendi YouTube kanalına sahip. Çekirdek kadrosu yıllar içinde değişikliğe uğrasa da, Can Bonomo’nun ekibin demirbaşı olduğunu söyleyebiliriz. Bir zamanların sosyal medya fenomeni olan Bengi Apak ise her bir üyesi “şef” olarak anılan ekibin tek kadın mensubu.

Parlak zekâsı ve “cool” duruşu ile dikkatleri çeken Bengi Apak’la fenomenliği ve komik kadına bakışı konuştuk.

Twitter'ın ’ın zirve zamanlarında adınızı duyurdunuz. “Fenomen”lik ne anlam ifade ediyor sizin için?

Çok bunaldığım bir dönemde iki kız arkadaşım cebren ve hile ile Twitter hesabı açmıştı bana. Bir bakıma beni neşelendirmek için üzerime sosyal medya attılar. Uzun süre anlamadım, “Ne işim olur?” diye düşündüm. Akabinde ince ince elim alışmaya başladı. Hoşuma gitti yazmak. Derken mezun oldum, sanayide çalışmaya başladım. Şakasız. Tek hobimin forkli üzerinde kaymak olduğu zamanlardı, çok acayip insanlarla tanışıyordum sanayide. İçimdeki “hırt” çok güzel besleniyordu. Keyfim yerindeydi. Çok zamanım vardı. En komik tweet’lerimi o zamanlarda attım sanırım. Tespitlerimle eş zamanlı takipçi sayım da arttı. Sanayi ortamı ve kaçak çay desteğiyle fenomen oldum. Güldürmek ve etkileşim almak çok keyif vericiydi. Anonim bir hesaptım. Kadın mıyım, erkek miyim, pokemon muyum bilinmiyordu. Çok parlak, yaratıcı ve besleyici bir yerdi. Kaçınılmaz olan oldu ve zamanla keyif almamaya başladım. Kapattım hesabımı. Şimdi hiç bakmadığım bir yer. Hesabım dahi yok.

O Tarz Mı?’yı çoğunlukla gençler takip ediyor. Onları hangi damardan yakaladığınızı düşünüyorsunuz?

O Tarz Mı?’nın başarısı bence çabasız bir gerçekliğe dayanıyor olması. Çabasız derken, herhangi bir ön hazırlığımız, planımız yok, aklımıza geleni konuşuyoruz gibi düşünülmesin. Aksine, alametifarikamız bu bizim. Birbiriyle iyi anlaşan, “boş yapmaya” gönül vermiş bir grup arkadaş olarak, bilinç akışı söylem ve plansızlıklarımızı çok iyi planlıyoruz. Farklı ve umut verici bir dinleyici profilimiz var. O Tarz Mı? LIVE adı altında toplandığımız bir etkinlikte yaklaşık 1500 kişiyle buluşma imkânı bulduk. Bu kadar iyi enerjili, ışığı olan, genç bir kitleye daha önce denk gelmemiştim. Karşılıklı bir sevgi var aramızda. Ben programın adaletiyim. Mesela aşırı sanatsal konuşmalar olursa kötü bir içerik sunarak denge getiririm. Cahillik gibi gelebilir; gelmesin. Ben onların “Bengi Abi”siyim. Bengi Abi’nin işlevi “boş”un sürekliliğini sağlamaktır. Hayat yeterince tetikte tutuyor bizi. Herkesin gevşemeye, zihnini dinlendirmeye ihtiyacı var. 

Çok hayranınız da var, eleştirenler de. Ekipteki tek kadın olarak nasıl hissediyorsunuz kendinizi bu anlamda? Sırf kadın olduğunuz için eleştirildiğinizi düşündüğünüz oluyor mu?

Beni itici bulanlar oluyor. Alışık olmadığım bir şey değil. İnsanlar beni sert ve aksi zannediyorlar. Sesimi isteyerek kalınlaştırdığım bile söylendi. Halbuki kim vidanjör gibi sesi olsun ister? Kadın olduğum için eleştirildiğim oldu tabii. Ara sıra olmaya da devam ediyor. Mesela: “Bu ne biçim kadın?” diye sitem salan oluyor. Böyleyim işte. Gülüp geçiyorum.

Karantina günlerindeki hissiyatınız, vardığınız sonuç?

30 yaşındayım. Hâlâ genç sayılabilecek bir yaşta neler görüp geçirdiğimi liste yapmaya kalkınca yarı ömrüme ayrılan süre çok ağır bir döneme denk geldi diye düşünüyorum. Sonra diyorum: Dur! Dünya savaşları, salgın hastalıklar, doğal afetler, neler neler gördü geçmiş nesiller. Sen kimsin de daha şu yaşında bu kadar umutsuz ve bıkkın olmayı kendine hak görüyorsun? Herhangi bir işe yaramalıyız, kendimizi aciz hissetmeden, bıkmadan umutla yürümeliyiz. Çelik gibi sinirlerimiz olmalı. Bayrağı bizden devralacak terbiyeli ve vicdanlı evlatlar yetiştirmeliyiz. Her gecenin bir sabahı var; güzel günler göreceğiz.

Buse Sinem Eren

Buse Sinem İren
(Stand-up komedyen)

Dönüşümün muhteşem olacağına inanıyorum

Buse Sinem İren, üniversitede sanat tarihi eğitimi almasına rağmen bu alanda bir kariyer inşa etmemiş, aktif “sahne hayatı” başlayana kadar barmaid’likten insan kaynaklarına bambaşka sektörlerde çalışmış. BKM Açık Mikrofon ve Çok da Fifi Hatunlar Stand Up, Buse’nin yer aldığı platformlardan sadece ikisi. Çocuklar Duymasın’daki “Simay” rolünü de bu gösterileri sayesinde kaptığı söylenebilir. YouTube kanalındaki işleri her daim revaçta. Korona günleri öncesinde ise Zorlu PSM’nin Touche sahnesinde sergilediği tek kişilik gösterisi Mahsusçuktan Stand-up ile gündemdeydi.

Buse, yaptığı işlerin onu nasıl bu noktaya getirdiğini, neden bel altı şakalara güldüğünü ve çok daha fazlasını anlatıyor.

Pek çok farklı iş tecrübeniz olmuş ama aslında hepsi bire bir insan ilişkisi gerektiren işler. Özellikle stand-up gösterinize malzeme sağlama açısından bu deneyimlerin size faydası olmuştur, doğru mu?

Doğru. Her türlü insanın, her türlü inanışın, her türlü kültürün var olduğunu görünce kendi inançlarını sorgulama fırsatın oluyor. Hayatta her şey mümkünken, benim inancım dışında bu kadar inanç varken ve insanların yaşamlarını mutlu mesut yaşamalarına yardım ederken, benim dertlerim, benim kusurlarım, benim öfkem, benim kinim gerekli mi diyorsun. Kendinden, sana öğretilen, sana yakıştırılan, sana giydirilen kimliğinden sıyrıldıkça, asıl gerçeğin neşe olduğunu görüyorsun.

Türk insanını nasıl yakaladığınızı düşünüyorsunuz?

Samimiyetim ve içtenliğimle yakaladım. Neysem o olmaya çalışıyorum. Ne olduğumu anlamaya çalışıyorum. İyisiyle kötüsüyle kendimi kabul etmek için uğraşıyorum. Bu çabam insanları da kabul etmeme yarıyor. Ne kadar kabul edebiliyorsanız, o kadar kabul görüyorsunuz.

Sizi en çok kimler, neler güldürür?

Ben birçok insanın aksine bel altı olarak tanımlanan şakalara gülüyorum. Çünkü tüm yaşamım boyunca bu konular, baskı altında tutulmaya çalışıldığım konular oldu. Bizler cinselliğin doğallığından mahrum büyütülüyoruz ve cinsellik içeren ne varsa bizler için travmatik oluyor. Travmayı aşmanın tek yolu ona gülmektir. Toplumsal farkındalığın zayıf olduğu konularda yapılan esprilere gülüyorum. Çünkü bence hepimizi uyutuyorlar ve biz de saf saf boyun eğiyoruz. Kadınların özel durumlarıyla ilgili yapılan şakalara gülüyorum çünkü bu bedende doğdum ve sırf bu bedende doğduğum için daha fazla susmam, daha sessiz kalmam gerekiyor, bu bana anlamsız geliyor çünkü aslında kadının tinsel olarak daha üstün olduğuna, bu yüzden din ve dünya tarihinde baskılandığına inanıyorum. Bundan da hoşlanmayacak insanlar olacaktır, tüm rahatsızlıklarının sebebinin aynı baskılar olduğunu hatırlatmak isterim.

Kocaeli'nde doğmuşsunuz ama aslen Trabzonluymuşsunuz. Nasıl bir ilham kaynağı sizin için Karadeniz?

Bu kültürün içinde büyüdüğüm için kendimi ister istemez yakın hissettim. Karadeniz insanının mert, dürüst, komik ve zorluklarla başa çıkabilen bir yapıda olduğunu gözlemledim, en azından benim gördüklerim öyleydi. Beni bu insanlar büyüttü, bana sevgi verdiler, bana neşeli olmayı, kendim olmayı, dürüst olmayı, adaleti, yılmamayı, şımarmamayı öğrettiler. Şanslı hissediyorum kendimi.

Karantina günlerinden sağlam bir stand-up malzemesiyle çıkacak gibi misiniz?

Acı var, hep olacak. Baş etmek için gülmeyi öğrenmek zorundayız. Bu acı çok büyük bir acı, bütün dünyanın canını yakan bir acı, belki de bütün dünyanın gülmeyi öğrenmesi için yaşanıyor, bilemeyiz... Ben elimden geleni yapmaya çalışıyorum, çalışacağım da. Umarım bu süreci sağlıkla, mutlulukla, güçlenerek, yılmadan, isyan etmeden atlatacağız. Her şerde bir hayır vardır. Dönüşümüz muhteşem olabilir. Ben dönüşümün muhteşem olacağına inanıyorum (gülüyor).

Oitheblog

Öykü Doğan & İdil Atay
(Blogger)

"Asıl mesele gözlem ve tespit yapabilmek

Öykü Doğan ve İdil Atay stand-up yapmıyorlar. Gösteri sanatları ya da sinema dünyasından da değiller. 2013’ten bu yana “Oitheblog” ismini verdikleri bir seyahat blog’u hazırlıyorlar. Onları böyle bir yazıya konu ettiğimizi öğrendiklerinde şaşırıyorlar ancak Oitheblog’daki seyahat yazılarına aşina olanlar, özellikle de Instagram hesaplarından paylaştıkları “story”leri takip edenler yadırgamayacaktır bu yakıştırmayı. Oitheblog’un yüzlerce seyahat blog’unun arasından sıyrılmasında Öykü ve İdil’in yazılarına yansıyan kıvrak zekâlarının ve mizah anlayışlarının büyük payı var.

Bu durumun farkında olmalarına rağmen, girişmek konusunda hep çekingen davrandıkları bir mecraya da karantina döneminde el atmayı başardılar. Gülünecek Bir Şey Göremiyorum isimli podcast’lerinin ilk bölümünü nisanda takipçileriyle paylaştılar.

Öykü ve İdil ile herkesin evlere kapandığı günlerde yazıştık.

“Biz komiğiz galiba yahu” dediğiniz bir an oldu mu?

Açıkçası “Aa ben komikmişim ya” aydınlanması yaşamadık, ama sosyal medya üzerinden gelen reaksiyonlara bakınca insanların bizim “normalimize” güldüklerini fark ediyoruz. Benim (Öykü) hayatın sürekli gülünecek bir tarafını bulma durumum biraz aileme dayanıyor sanırım, bütün ailem böyledir çünkü. Gelişim sürecimde okuduklarımın, izlediklerimin de etkisi olsa gerek. İdil bana kıyasla biraz daha işleri ciddiye almayı bilen biri. Bana kalırsa onun komik olmasının sebebi, bu durumun farkında olmadığı anlar.

Kimlere, nelere gülersiniz?

Biz en çok “olmayan şeylere” gülüyoruz. İfade etmesi biraz zor. Alakasız, belki normalde komik olmayan bir şeyi büyütüp, geliştirip, uzattıkça uzatıp bambaşka bir yere sürüklemek gibi bir huyumuz var, en çok böyle şeylere gülüyoruz. Bunun dışında sanıyorum “tespit insanı” olan kişiler en çok güldüklerimiz. Umut Sarıkaya tarzı diye adlandırabiliriz belki.

İyi birer gözlemci misiniz?

Buna gönül rahatlığıyla evet cevabını verebiliriz. Bizim olayımız bu. Yazılarımız benzerlerinden biraz olsun farklı değerlendiriliyorsa bunun sebebi gözlemlerimizi, tespitlerimizi aktarıyor olmamız. Yani milyonlarca kişi Paris’e gidebilir ve milyonlarca insan Eyfel Kulesi’nin orada olduğunu biliyor, ancak mevzu yalnızca onun orada olduğunu anlatmaktan ibaret değil, asıl mesele gözlem ve tespit yapabilmekte.

Hiç eğlence dünyasında başka şekilde yer almayı düşündünüz mü?

Böyle önerilerle gelenler oldu, hem TV hem başka projeler için. Ancak ikimiz de öyle kendini göstermeyi pek seven insanlar değiliz. Instagram hikâyelerinde bile kendimizi çekmiyoruz. Neredeyse YouTube’un modası geçecek, biz açsak mı aşamasındayız, o derece. Sokakta yanımıza birileri gelip fotoğraf çektirmek isteyince “Estağfurullah, asıl biz sizinle fotoğraf çektirelim” diyecek bir haldeyiz.

İşiniz seyahat etmek. Salgın süreci size direkt etkiliyor haliyle?

Şu anda herkes gibi biz de acayip karamsar günlerden geçiyoruz, özellikle de işimiz olan şeyi hiçbir şekilde yapamadığımız bu zamanlarda tabii ki bir şeyleri baştan değerlendirmek gerekiyor. Doğruya doğru, bir “Oh be, iyi ki bu kadar yeri görmüş, tanımışız!” düşüncesi var. Ancak bu koşullarda uzun vadede ne olacağını bilmek çok zor. 

Gupse Özay
Cemile Canyurt
Çok Güzel Hareketler Bunlar
Buse Sinem İren
oitheblog
Bengi Apak
O Tarz mı?
Sayı 002

BENZER

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın yeni yeteneklerin önünü açmak ve bünyesine taze kalemler katarak onları yetiştirmek amacıyla başlattığı “Yeni Yazarlar Projesi”ni İBB Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen’le konuştuk.
Genç Türkiye Cumhuriyeti 1920’li yıllarda devrimleri büyük oranda tamamlamış, kısa süre içinde zamanın ölçümünden kılık kıyafete, okuma yazma alışkanlıklarından kadın erkek ilişkilerine kadar gündelik hayatta birçok yenilik uygulamaya konulmuştu. Bu yeniliklerin ne anlama geldiğinin, toplumun bunlardan nasıl yarar sağlayacağının ve yeni Türkiye’nin eskisinden daha iyi bir yolda olduğunun açıklanması, yani devrimin topluma mal edilmesi gerekiyordu. Bu amaçla, 1930’lu yılların ilk yarısına damgasını vuran bir propaganda seferberliği başladı. Cumhuriyet’in onuncu yıl kutlamaları da bu seferberliğin bir parçasıydı.
Kimi zaman coğrafi avantajıyla kimi zamansa doğal güzelliklerinden dolayı İstanbul; yabancı sinema yapımcıları için bir cazibe merkezi olmayı başarıyor. Artarak devam eden bu ilgiyi karşılıksız bırakmadık ve mekân olarak İstanbul’u kullanan yabancı filmlerin en çok ses getirenlerini hatırlatalım istedik.