Heybeliada Sanatoryumu’nun hazin hikâyesi

Fotoğraf
Depo Photos, Büşranur Alkılıç
26 Kasım 2020 - 13:36

Heybeliada Sanatoryumu 15 Kasım 1924’te 16 yataklı gayet mütevazı bir sağlık tesisi olarak açılmıştı. O yıllar tüberküloz (verem), zamanın umarsız hastalıklarından veba, frengi, kolera kadar dehşetiyle ünlüydü. Günümüzde AIDS, kanser, korona neyse, geçmişte verem de oydu. Verem kelimesi o kadar korkunç çağrışımlara neden oluyordu ki ondan bu adla söz etmekten herkes çekinirdi. Mesela bir veremli “Neyin var?” diye çok sıkıştırılırsa “Ciğerlerimde duman var” derdi. “İnce hastalık” da diyorlardı ona. Verem hastası ölümden çok verem olduğunun işitilmesinden korkardı.

İlk zamanlar veremin bulaşıcı bir hastalık olduğu bilinmiyordu. Daha düne kadar (ve belki bugün bile) halk arasında vereme “üzüntünün” neden olduğuna inanılırdı. “Kara sevda” ise veremin baş- mikrobuydu. Umutsuz âşıklar birbirine kanlı  mendillerini gösterirlerdi. Bu “Senin için kan kusuyorum” demekti. Bu yüzden geçen yüzyılın en romantik hastalığı şüphesiz tüberkülozdu!

Bitkinlik, iştahsızlık, kilo kaybı, erken yorulma, kesik kesik öksürme ve geceleri yükselen ateşle gelen terleme veremin habercisiydi. İleri aşamalarında öksürükle beraber hastanın ağzından kan gelmeye başlayınca artık çok geç demekti. 1882’de Robert Koch, vereme neden olan mikrobun “basil” olduğunu ve hastalığın solunum yoluyla bulaştığını kanıtladıysa da “streptomisin” adlı antibiyotiğin 1950’lerdeki icadına kadar verem fakir-zengin demeden önüne çıkanı altına almaya devam etti.

O yıllar vereme iyi geldiğine inanılan yaygın bir efsane vardı: Çam kokusu, deniz havası, bol gıda. Avrupa’da bunun için uygun yerlerde sanatoryumlar açılmıştı. Bu özel hastanelerde temel ilke, huzurlu bir ortamda kesin istirahat, düzenli ve sağlıklı beslenmeydi. Bizim sosyeteden vereme yakalananlar da şifa için buralara gider, ama sonunda yine veremden ölürlerdi. İsviçre’nin Davos Sanatoryumu en meşhuru, en rağbet göreniydi. Avrupa’ya gitmeye gücü yetmeyenler ise Davos’un mikro-klimasına çok benzeyen Heybeliada’ya giderdi.

Heybeliada Sanatoryumu

Heybeliada’nın havasının Davos’a benzediğini ilk keşfeden, Hacı Sami Bey oldu. Uzun boylu, zayıf, köse sakallı biriydi. Geceleri terliyor, kesik kesik öksürüyordu. Dönemin en iyi doktorlarını bir bir dolaştı. Hepsi “Bol gıda, bol hava, istirahat-ı mutlaka” diyor, başka bir çare gösteremiyordu. O da bunun üzerine bir bahar sabahı yandan çarklı vapurla Heybeliada’ya gitti (1895).

Hacı Sami Bey Heybeli’de iskeleden çıkar çıkmaz havanın değişikliğini, hafifliğini fark etti. Dalgalar çakılları okşuyor, direkler üstündeki sahil gazinolarında güler yüzlü insanlar oturuyordu. Sokaklarında alafranga şık beyler, şapkalı, dantela şemsiyeli kadınlar dolaşıyordu. Tertemiz giyimli, tatlı dilli esnaf, beyaz önlüklü kibar satıcılar onu büyülemişti. Uygar bir köydü burası. O tarihte askerî okul ve karakol personeli hariç ada ahalisi silme Rum’du.

Hacı Sami Bey o gün Rum mahallesinin göbeğinde kendine bir ev tuttu. Karısı, beş çocuğu, Arap Bacı ve hizmetçisiyle kira evine yerleşti. Hacı Sami Bey bundan böyle her yaz bahardan Heybeli’ye taşındı, bol bol çam ve deniz havası aldı, kendine çok iyi baktı ama sonunda o da vereme yenik düştü (1919). Sonradan, oturduğu sokağa Hacı Sami Bey adı verildi.

Heybeliada-Davos benzerliğini ikinci keşfedense Dr. Server Kâmil adında bir halk kahramanıydı. Yıllarca didinerek yetkililerin dikkatini çekmiş ve nihayet 15 Ağustos 1924’te sanatoryum kurulmuştu. İlk sanatoryumda sadece 16 yatak vardı. Bir yıl sonra 1925’te Dr. Tevfik İsmail Gökçe başhekimliğe tayin oldu. Gökçe tam 30 yıl bu görevde kaldı. Heybeliada Sanatoryumu’nun Kuruluş ve Gelişimi adında bir de kitap yazdı. Kitabında buranın Davos’tan bile şifalı olduğunu ileri sürmüş ve kendince bunu kanıtlamıştı da. Havasının basıncı, yıllık ortalama ısısı, nemi, yağmuru, rüzgârı, sisi, güneşi, iyonu ve iyonizasyonuyla Heybeli iklimi eşsizdi ve Davos ortalamalarından daha iyi değerlere sahipti.

1895'te icat edilen röntgen, Batı’da akciğer taramasında yaygın olarak ancak 1920’lerde kullanılmaya başlamıştı. Heybeli Sanatoryumu röntgene kuruluşundan üç yıl sonra, 1927’de kavuştu. Artık hastalığın erken teşhisi mümkündü fakat ilerlemiş vakalar hâlâ kurtarılamıyordu. Basilin canına ot tıkayan antibiyotik (Streptomisin) keşfedilinceye kadar bu böyle devam etti.

Yoksulluk yıllarında sanatoryum sobayla ısıtılıyordu. Suyu tulumbayla sarnıçlardan çekiliyordu. Elektrik ancak akşamları birkaç saatliğine verilebiliyordu. 1940’tan itibaren ek binalarla sanatoryum büyümeye başladı. 1947’de kadın hastalar için 7.492 metrekarelik yeni bir bina inşa edildi. Böylece 510 yatak kapasitesine ulaşıldı. Kısa bir süre sonra yatak sayısı 640 oldu.

17 Ağustos 1999 depremi sanatoryuma son darbeyi vurdu

İkinci Dünya Savaşı ekonomileri yüzünden yaşanan derin yoksulluk her on kişiden birini verem etmişti. Streptomisin antibiyotiği bulununca Türkiye Cumhuriyeti, milleti kasıp kavuran illete karşı Verem Savaş Kampanyası başlattı. Her birinde röntgen cihazı bulunan yüzlerce minibüsle doktor, laborant ve hemşirelerden oluşan ekipler yurt sathında verem taraması, BCG aşı kampanyası yaptı. 1950’lerde yürütülen bu çalışma sırasında her ilde röntgen cihazı ve laboratuvarı olan Verem Savaş Dispanserleri de açıldı.

İşte bu mücadelenin merkez üssü Heybeliada Sanatoryumu idi. Türkiye, 1960’ların sonuna kadar sürdürülen bu mücadeleyle veremi salgın hastalık olmaktan çıkardı ve hatta bu başarısı dünya sağlık örgütlerince takdir edilip diğer yoksul ülkelere örnek gösterildi.

Tüberküloz ile savaşta çığır açan sanatoryumda on binlerce hasta tedavi edildi. Yüzlerce uzman yetiştirildi, binlerce akciğer ameliyatı yapıldı. Tüberküloz “devletin bakmakla yükümlü olduğu bir hastalık” olarak kabul edildiği için hastanenin yakıt, gıda, elektrik, su masrafları Sağlık Bakanlığı tarafından karşılanıyordu.

Ancak seksenlere gelindiğinde rüzgâr tersine döndü. Sağlık politikası değişti, hastane kendi ihtiyaçlarını kendi gelirinden karşılamak zorunda bırakıldı. Hastaneye ayrılan ödenek kesildi. Personelde o eski şevk ve heyecan kalmadı. Tayinlerde liyakat yerine torpil işlemeye başladı. Doktor, hemşire lojmanlarında iş görenler değil bakanlıkta tanıdığı olanlar kalabiliyordu. Sanatoryum sanki bir sayfiye oteli haline gelmişti.

Kadroyla ilgili yolsuzluk iddiaları 1970’lerin başına kadar geri gidiyor: Sanatoryumu soyduğu şikâyet konusu edilen pek çok başhekim oldu: Bazılarının adada emlakçılık, komisyonculuk yapmaya başladığı, birinin hastane için alınan inşaat malzemelerini kendi yüzme havuzlu villasında kullandığı, bir başkasının hastane demirbaşı çok kıymetli onlarca tabloyu kaçırdığı gazetelere haber oldu. Yiyecek, içecek, temizlik, ilaç ve tıbbi gereç ihaleleri mafyanın eline geçmişti. Adalılar ve hastanede yatan hastalar bu talanı protesto etmek için eylemler dahi düzenledi. Bir defasında hastalar ellerinde “Hastalıktan değil, açlıktan öleceğiz”, “Çiftlik değil hastane istiyoruz” şeklinde pankartlarla hastane bahçesine çıkıp yürümüşlerdi.

Ana binada kadınlara ayrılan yataklı bölüm

İçeriden ve dışarıdan çok kişi tarafından yıllarca sömürülen sanatoryum nihayet iflas etti. Rezaletlerin bazıları televizyonlara bile konu oldu ama değişen bir şey olmadı, yapanların yaptıkları yanlarına kâr kaldı. Bu arada verem salgını önlenmişti ama kökü kazınmamıştı. 1980’lerden itibaren hastalık yine hortladı. 1990’lara gelindiğinde, veremli hasta istatistikleri, kampanya öncesinden de ağır bir salgınla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyordu. Buna rağmen 80 küsur yıllık sanatoryumu 30 Eylül 2005’te bir gece ansızın kapattılar. 250 personeli ve tüm cihazları Süreyya Paşa Eğitim Hastanesi’ne devredildi. 2009’da ise şaibeli bir yangın sonucu hastane daha da harap hale geldi.

Nihayet başarmışlardı. Artık Heybeli’de “çam kokusu, deniz havası” ile tedavi efsanesi yaşamıyor. Sanatoryumdan geriye köpekleri kaldı. Hastane mutfağının atıklarıyla beslenen köpekleri birkaç hayvan dostu düne kadar evlerinden getirdikleriyle besliyordu. Ancak bir gece onları da zehirlediler. Sanatoryum artık tamamen sahipsizdi.

Yıllarca boş ve bakımsız kaldıktan sonra, 17 Ağustos 1999 depremi sanatoryuma son darbeyi vurdu. Binada derin çatlaklar oluştu. 300 bin metrekarelik muhteşem arazisine göz dikenler bunu fırsat bilip ellerini ovuşturmaya başlamıştı ki, iktidar önce davrandı ve sanatoryumu Diyanet Vakfı’na devretti.

ÖZET KAYNAKÇA

Kriton Dinçmen, “Heybeliada Sanatoryumu,” Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi 4. Cilt, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2003.

Nejat Gülen, Heybeliada, Adalı Vakfı Yayınları, 2018.

“Heybeliada Sanatoryumu’nda Hastalar Direnişe Geçti,” Milliyet, 9 Ağustos 1978.

Heybeliada
Heybeliada Sanatoryumu
Verem
Salgın
Sağlık
Sayı 004

BENZER

Şehir Tiyatroları yeni sezona 16 yeni oyunla merhaba diyor, sahnesini özel tiyatrolara da açıyor.
1856’da Dolmabahçe Sarayı’nın açılmasıyla Osmanlı Devleti’nin merkezi, tarihî yarımadadan Beşiktaş’a taşınmıştı. Sarayın üst kısmında kalan birçok ev bu süreçte istimlak edilip yıkıldı, boşaltılan alanın bir bölümüne 1875’te Aziziye Camii’nin temeli atıldı. Hemen ardından camiye kira geliri getirmesi için sıra evlerden oluşan Akaretler’in yapımına başlandı. 19. yüzyılda Avrupa’nın büyük şehirlerinde örnekleri görülen sıra ev konut sisteminin ülkemizdeki ilk anıtsal örneği olan bu evler hem camiye gelir getirecek hem de âdeta bir duvar örüp ahşap yapılarla dolu Beşiktaş semtinde çıkacak bir yangının Dolmabahçe Sarayı’na sıçramasının önünü kesecekti...
İdris Pehlivan, tek başına geldiği İstanbul’da komilikten başladı işe ve o kadar severek yaptı ki, zarafetiyle dillere destan gece hayatı döneminde İstanbul’un en önemli restoran ve gece kulüplerini kurdu, yönetti. İdris Pehlivan’ın hayatını, hem bir başarı öyküsü hem de şehrimizin hikâyesi olarak okumak mümkün. Osmantan Erkır’ın kaleminden.