"Belki de birileri bana umut vermeli bugünlerde"

Fotoğraf
Şahan Nuhoğlu
27 Ağustos 2020 - 14:57

Sevgili Ceyl’an merhaba... Konuşacak çok konu var ama önceliği müziğe verelim istiyorum. Salgının ilk günlerinde dünya müziğin iyileştirici, birleştirici gücünü yeniden keşfetti. Sen de o dönemde çevrimiçi konserler verdin. Şimdi de “yeni normal” diye tanımlanan süreçte seyircilerinle buluşacağın konserlerin var. Hem o süreci hem de şu yaşadığımız günleri nasıl değerlendiriyorsun?

Çevrimiçi konserler ilk günlerde benim de bir dinleyici olarak epey ilgimi çekti. Konserler kadar söyleşiler veyahut enteresan konular barındıran canlı yayınlar. Hepsini takip etmeye çalıştım. Bizim de o dönemde beş altı kez bu deneyimi yaşama şansımız oldu. O durağan, belirsiz ve depresif günlerde elbette iyi geldi böyle buluşmalar ancak asla sahnenin yerini tutamadı. Geçenlerde dört ayın ardından ilk konserimizi İstanbul’da bir açık hava sahnesinde verdik. “Haydi artık bitirin” diyerek indirdi menajerimiz bizi sahneden, çünkü aralıksız iki saati geçti konserimiz. Kısıtlamalar olduğundan indik elbette, ama doyamadık. Dinleyiciler çok tatlılardı, sessizce ve huşu içinde dinlediler. Sanırım karşılıklı büyük bir hasret yaşamışız. Ayrıca repertuvarımıza yeni de bir şarkı ekledik. Sosyal ve fiziksel mesafe dönemimizde sıkça dinlediğim Bülent Ortaçgil’in eskimeyen şarkısı “Normal”i. Bugünlere de cuk oturdu sözleri. 

Bir de yarınlar var sormam gereken. Her tür buluşmaya izin verilen ama konserlerin hâlâ tehlikeli bulunduğu bir dönemden yarına geçeceğiz. Üstelik müzik sektörü ekonomik olarak yaralı durumda. Sektörünün geleceğine dair öngörülerini merak ediyorum.

Müzisyenler, şarkıcılar, müzik sektörü emekçileri yazık ki bu dönemde de yok sayıldı. Toplumun bir parçası olarak görülmedi. Hatta “Bakın işsizlik ne kadar zormuş, öyle değil mi?” dedim diye linç edildim, ki alıştım da bu linçlere artık. Açıkçası şu an bize “Halkın morale ihtiyacı var, ücretsiz bir konser vermek ister misiniz?” gibi tekli er gelince çok üzülüyoruz. Demek ki durumumuz hiç anlaşılamamış. Ya da “Mekânlara sınırlı sayıda dinleyici aldığımız için bütçenizin yarısını onaylıyoruz” diyorlar, ki bu da bizim sahneye daha az müzisyenle çıkmamız, rodimizden şoförümüze, asistanımızdan ses teknisyenlerimize, birilerini elemek zorunda bırakılmamız, yani ekibimizde birkaç kişinin yine işsiz kalması demek oluyor. En azından benim feci uykularımı kaçıran bir seçim oldu. Bu dönemde omuz ağrılarım örneğin, fena halde yordu. Sanırım sorumlulukla ilgili sancılar omuzlara vuruyormuş. Tüm festivaller de iptal edildi, açık hava olmasına rağmen. Önümüzü göremiyoruz. Borçlarla geçiniyoruz. O borçlar nasıl geri ödenecek bilemiyoruz, ezildikçe eziliyor içimiz. Birkaç intihar haberi de aldık, biliyorsun, sektördeki bazı arkadaşlarımız bu karanlık döneme maddi manevi dayanamadı. Çok çok üzücü. Biz yine pandemi döneminde, sağlık çalışanlarından evlerinde bilgisayar olmayan çocuklara dek birçok alanda birçok yardıma ihtiyaç duyan kişiye ve kuruma yardım konserleri yaptık, seve seve. Ama kimse müzik sektörü çalışanlarına destek olmak için bir şey yapmadı, Mert Fırat’ın “İhtiyaç Haritası” projesi dışında. Umut vermek istiyorum ama cebimde hiç kalmadı Yekta’cığım.

Ceyl’an Ertem

O umudu birlikte yaratacağız ve peşinde koşacağız. Pes etmek yok... Biraz da Cahille Sohbeti Kestim’den konuşmak isterim. Sahneye istediğin gibi taşıyamadın bu albümü belki de. Neler yapmayı düşünüyorsun? Albüme gelen tepkiler nasıldı?

Albümü herkes çok sevdi. Olumsuz bir tepki görmedim. Zor bir iştir türküleri yeniden yorumlamak ama sanki içimdeki sevgiyi hissediyor dinleyiciler, samimi buluyorlar bu yorumları ve yüksek bir ilgi gösteriyorlar. Konserler oldukça, albümdeki on iki yeniden yorumdan en az dokuzunu çalıp söyleyerek, albüme doymak istiyorum. Hemen pandemi dönemi başlayınca çalamadan evlere kapandık, o ateş içimizde kaldı.

YouTube’da yaptığın ve Duyuyor musun? adını verdiğin programın var. Temmuz başında yeniden başladın. “Sevdiğim kadın müzisyenlerle röportajlar” diye özetliyorsun bu çalışmanı. Bu röportajlar neler anlatıyor sana, neler öğretiyor?

Aslında sadece kadın müzisyenler değil. Eski bölümlerinde Cihan (Mürtezaoğlu) ile “Uçurtma” yorumumuz var mesela. Şimdi de son bölüm için Fikri Karayel’i konuk aldım. ŞuBiDap isimli bir program yapmıştım 2008’de Açık Radyo’da. O zaman sadece kadın müzisyenleri ağırlamıştım. Sonra Cadı Avı isimli başka bir müzik programı daha hazırlamıştım ve yine Türkiye’de kadın olmak konusunu deşmeye çalışmıştım. Duyuyor musun? ’da ise duyurmak istediğim daha çok şey var. Dostlarımla sohbet edip birlikte şarkılar söylemekten çok hoşlanıyorum. Ayrıca söyleşiler esnasında onlarla ilgili ben de çok şey öğreniyor oluyorum. Kadın konuklarımın sayısı daha mı çok? Evet. Çünkü dertleri, yolculukları, neşeleri ve üzüntüleri çok tanıdık bana. Ve bunlardan bahsederek “bizi” anlatmayı çok istiyorum. 

Sevdiğin, dirsek temasında olduğun kadın müzisyenlerle planladığınız işbirlikleri, ortak sahne çalışmaları var mı? Özellikle yolun başında olan isimlerden sesini, söz yazarlığını beğendiğin, yakın takibe aldıkların var mı?

Ben zaten hep işbirlikleri içindeydim, öyle de olmaya devam edecek. Sevdiğim birçok şarkıcı-şarkı yazarı kadın arkadaşım var. Duygu Soylu inanılmaz bir şarkıcı, yeni albümü yayımlandı ama onda albümdekinden çok daha fazlası var. Elif Çağlar, Ülkü Aybala Sunat, Su İdil severim. Cansu Nihal Akarsu, Ezgi Alaş bir an evvel albüm kaydetmelerini istediğim şarkıcılar. Saymaya başlasam kâğıtlar yetmez sevdiğim kızları. Sadece kadın değil, Fikri Karayel, Alican Demirtaş, Evren Can Gündüz, Fırat Tanış gibi sesleri, Korhan Futacı, Ari Barokas gibi şarkı yazarı erkek meslektaşlarımı da yakından takip ediyorum.

Cahille Sohbeti Kestim albümü 2020'nin ilk yarısında yayımlandı

Bir söyleşinde Adapazarı’nda geçen çocukluk yıllarını ve ailenizdeki kadınların hikâyelerini hayranlıkla okumuştum. İstanbul’a gelince sorguladığın, şaşırdığın şeyler oldu mu? Bu koca şehir hayata bakışında ya da üretimlerinde bir değişime neden oldu mu?

Hemen iki kadın ev arkadaşım oldu İstanbul’a taşındığımda. Ve şükürler olsun yıllar içinde birçok kadın arkadaş edinip, çocukluğumda alıştığım o yüksek feminen enerjiyi hep hissettim çevremde. Bambaşka şehirlerden, kasaba ve köylerden gelen karmaşık arkadaş grupları içinde kaldığım için herkes benim gibi hissediyordu, yabancılaşma yaşamadım. Ama özellikle son dört senedir iyice doydum İstanbul’a. Eskiden doyamazdım halbuki. Aşığım hâlâ, o ayrı. Ama fazla geliyorum ben İstanbul’a, İstanbul da bana. Dolup taşıyor, ağır geliyoruz şehre. Ağaçları kesildi, betonlar döküldü, birçok ağaç için de mücadele ettik ama sonunda suçlu olduk. Ne biz bu şehrin kıymetini anlatabiliyoruz ne de sanki çoğunluk anlayabiliyor. Kanal İstanbul mesela gerçekleşirse çok üzülüp hatta öfkeleneceğim, onca bilim insanı bu kanalın şehir için, deniz hayvanları ve çevresinde yaşayacak insanlar için ölümcül olduğunu bağırsa da kimse duymak istemiyor gibi. Sakarya’da depremi yaşamış bir kişi olarak depremi düşünmek bile istemiyorum. Uzun zamandır bir köy hayatı hayalindeyim. Neresi olursa olsun. Kuzey Ege iklimini sevdiğimden keşke oralar olsa. Şehir hikâyelerini, İstanbul’da geçirdiğim bu 20 yılda, yazdım, söyledim, içimde epey biriktirdim. Hiç açlık çekeceğimi sanmıyorum. Umarım bir sonraki söyleşimizde koyunlarımdan, eşeklerimden ve köydeki evimden bahsederiz.

Hatta belki de bir sonraki söyleşiyi köydeki evinde yaparız... Aslında İstanbul’un farklı semtlerini de deneyimlemiş birisin. Kasımpaşa, Cihangir, şimdi Anadolu Yakası. İstanbul’un hangi semti seni nasıl besledi?

Ben yirmi yılda on dokuz semt değiştirdim. Bu göç hâlinin nedenini biliyorum aslında. Başka bir gün anlatırım (gülüyor). Fulya’dan Adatepe’ye, Kasımpaşa’dan Moda’ya, Koşuyolu’ndan Beykoz’a dek birçok ev ve semt halkı. Birçok komşu. Ha bana hangi semt dersen; Beyoğlu İstiklal Caddesi en çok vakit geçirdiğim, sokaklarından barlarına şarkı söylediğim, oğlanlarla el ele, kızlarla kahkahalar içinde yürüdüğüm caddedir. En çok orada sinemaya gittim, Ortaoyuncular Tiyatrosu’nun pasajını aşındırdım, Ada Müzik, Lale Plak, elbette Tünel’deki müzik mağazaları ve prova stüdyoları... Sokak müzisyenleri. Mojo’dan Hayal Kahvesi’ne, Gramafon’dan JazzStop’a, türlü caz, blues ve rock barda müzik dinleyip ufkumu açtım, gönlümce dans ettim. Şimdi Beyoğlu’muz yok gibi. Fena halde üzgünüm. Çok özlüyorum. Beni en çok Beyoğlu besledi. Ağaçları ve Arnavut kaldırımlarıyla o günlere bir anlık bile geri dönsem eminim inanılmaz bir mutluluk yaşarım.

Az önce ailendeki kadınlardan konuştuk. Ne yazık ki bu söyleşiyi yaptığımız günlerde yine canımızı acıtan haberlerle iç içeyiz. Kadınlar katledilirken İstanbul Sözleşmesi’nin hâlâ tartışılması konusunda neler söyleyeceksin?

Kaldıramıyorum. Kırk yaşıma gireceğim ve hâlâ neyi tartışıyoruz inanamıyorum. Gerçekten öfkeliyim. Sahnede bir ağıt söylerken öldürülen kadınların isimlerine yeni isimler ekleyerek, ah etmekten yorgun düştüm. Sonuç istiyorum. Ağırlaştırılmış müebbet istiyorum. Bir sonraki katile cesaret veren bir adalet sistemi istemiyorum. Sadece kadın katilleri değil, hayvan tecavüzcüleri ve katilleri de para cezasını ödeyip, yeni bir canı acıdan kıvrandırıncaya dek sokaklarda özgürce dolaşsın istemiyorum. Bu hangi dinde, felsefede, vicdanda kabul görebilir? Yazıklar olsun sistemi değiştirmeyip, kadınların, çocukların, hayvanların cinayetlerinde parmağı olan herkese!

"Şimdi sahneyi özledim. Sahneme kavuşayım"

Tanıdığım en çalışkan insanlardan birisin Ceyl’an. İlk solo albümden bu yana on bir yılda yedi albüm, sayısız konser, ortak çalışmalar. Farklı türlere kucak açma, öğrenci olma halinden hiç ödün vermeme. Bunlar beni hep etkilemiştir. Ama bazen de bütün bu can yakıcı, insanlıktan utandırıcı hikâyelerin ortasında ne hissettiğini merak ediyorum. Hiç her şeyi bırakıp başka bir ülkeye, yabancı bir diyara gitmek istediğin oluyor mu? O da bir seçenek.

Xenolis’i ve Animasal’ı da sayarsan yirmi beş yaşımdan otuz dokuz yaşıma dek dokuz albüm aslında. Ve evet başka bir sürü tekli, saygı albümü... Sanırım nefes alabilmemin ve travmalarla baş etmemin tek yolu üretmek ve paylaşmak. Beni, Xenopolis’i Amsterdam’da kaydettiğimiz sırada, orada süresiz kalmam, yaşamam için davet etmişlerdi. Ancak kabul etmemiştim. Buraya olan aşkım ağır basmıştı. 2010 yılıydı. Zaman zaman özellikle baskıların bugünlerdeki gibi oldukça arttığı dönemlerde,“Ne işe yarıyorum, bir şeyleri değiştirebiliyor ya da etkileyebiliyor muyum, mutlu ediyor ya da oluyor muyum?” gibi sorgulamalar yaşıyorum elbette. “Bu şarkıyı şöyle söyleme” emri verenlerden “Savaşa hayır diyemezsin”cilere dek uzar bu liste. Aldığım ödülü bile kime ithaf edeceğime karışabiliyor, yuhalayabiliyor insanlar. Gitsem ne olur, nereye giderim diye düşünüyorum. Faşizm tüm dünyada, anti- demokrat popülist liderler her tarafa, ırkçılar, savaş yanlıları, doğa sömürücüleri aldı başını gidiyor. Yani “Nere gitsem çaresi yok, nerden baksam ahmakça” sanki. Bilemiyorum. Bilen varsa bir alternatif, bana da anlatsın lütfen. “Ütopyalar Güzeldir” diye parmaklarımı barış işareti şeklinde kaldırıp umut vermeye devam edecek gücüm kaldı mı? Bilemiyorum. Belki de birileri bana umut vermeli bu günlerde. 

Son soru güzel günler hayaliyle dolu olsun. Her şeyin yeniden normal olduğu bir İstanbul’da en çok ne yapmayı özledin?

Şimdi sahneyi özledim. Sahneme kavuşayım. Ama elbet kavuşuruz. Daha mühimi hep birlikte bilim insanlarını dinleyip önlemlerimizi almaya devam edelim. Sağlık çalışanlarına yardım edelim ve tekrar birbirimize sarıldığımız, saatlerce şarkılar türküler çığırdığımız akşamlarımıza kavuşalım diliyorum. Bu ne ilk ne de en kötüsü olabilir, pandemiler tekrar yaşanabilir, ders alalım, dünyamızın değerini bilelim. Çocukların seslerine kulak verelim. İklim grevlerine katılıp sesimizi yükseltelim. Şimdi bunları söyleyince fark ettim ki, özlediğimdense beklediğim şeyler varmış Yekta’cığım.

Ceylan Ertem
Yekta Kopan
Cahille Sohbeti Kestim
Sayı 003

BENZER

Kulalıklar takılıyor, sentetik bir sesin yönlendirmesiyle İstanbul sokaklarında bir yolculuğa çıkılıyor… Berlinli belgesel tiyatro topluluğu Rimini Protokoll’un Kundura Sahne aracılığıyla İstanbul’a uyarladığı Remote X, sanatseverler için bambaşka bir deneyim olmaya aday.
Dolapdere'deki yeni yerinde faaliyet gösteren çağdaş sanat müzesi Arter, kapılarını yeniden açtı ancak müzenin çevrimiçi turlarına katılmak da hala mümkün.
Haritacıların yaşadıkları çağın tekniğine ve estetik beğenisine bağlı olarak tasarladığı haritalar dünyayı anlaşılabilir bir yapı haline sokar, ülkelerin ve kentlerin doğasını ve sınırlarını anlatır. Yüzyıllarca bir imparatorluklar kenti olarak hüküm sürmüş “şehirlerin kraliçesi” İstanbul da haritacıların her daim ilgisini çeken bir yer olmuştur. 1422 yılında Floransalı din adamı Christoforo Buondelmonte’nin çizdiği perspektif planı ile başlayan, 20. yüzyıla kadar tamamı Batılılar tarafından çizilen İstanbul haritalarını sanat tarihçisi, gravür ve harita uzmanı Dr. Ayşe Yetişkin Kubilay yazdı.