Şehrin ilk apartmanları

30 Kasım 2021 - 10:44

İstanbul kültürel, coğrafi, demografik birçok katmanı ile canlı, büyülü, gizemli ama aynı zamanda kaotik ve sorunlu olarak algılanmaya imkân verecek kadar ilginç bir kent hayatına sahip. Daha çok sorunlarıyla muhatap olduğumuz gündelik hayatta dahi bu kentin cazibesi ve büyüsü mutlaka bizleri bir yerden yakalamakta. İstanbul tarihinin günümüzde yeni keşfedilen erken dönemleri, kent kültürünün bilinenden de derin izlerinin olduğunu gösteriyor ve cazibesini artırıyor. Kent hayatının hızı ve tekdüzeliği içinde yaşayanların bu heyecan veren, büyülü kültürel zenginliği keşfetmesi ve onun bir parçası olduğunu hissetmesi ise onları İstanbullu yapmaya yetiyor. İstanbullu olmak, bugünü yaşarken kentin kültürel birikiminin farkında olmakla, İstanbul’u şimdiki zamana sıkıştırmamakla mümkün görünüyor. Bu yaklaşım aynı zamanda kenti, tarihin sayfaları arasında donmuş bir olgu olarak değil, tam tersi, yaşayan, değişen bir organizma olarak hissedebilmekle mümkün. Öyle ki, bu değişimler bazen çok keskin görünseler de onları açıklayan nedenlerin anlaşılması gerekiyor; daha çok aile evlerinde yaşamayı tercih eden toplumumuzun 20. yüzyıl başında hızla apartmanlarda yaşamaya alışmasının nedenleri gibi...

İstanbul’un tarihsel arka planının zenginliği yıllar boyunca farklı yaşam biçimlerini bir araya getirmiş, birbirlerinden etkilenmelerini ve yan yana yaşayarak bu zengin kent kültürünü oluşturmalarını sağlamıştır. Yaşam biçimlerinin yansıdığı en temel mekân olarak ev ise bu bir aradalıktan doğan özgün bir gelişim serüvenine sahiptir. Değişen dönem dinamikleri, nüfus hareketleri, coğrafya ve iklim koşulları, hatta doğal afetler İstanbul evini dönüştürmüş, biçimlendirmiştir. Büyük zarar ve kayıplara neden olan depremler, hafif bir malzeme olan ahşap ve depreme daha dayanıklı bir inşaat tekniği olan karkas yapının tercih edilip yaygınlaşmasını sağlamış, 19. yüzyılın sonlarına kadar farklı büyüklükte birçok ahşap karkas yapı İstanbul’un özgün mimari kimliğini yansıtmıştır. İstanbul Boğazı’nın iki kıyısında denizle iç içe yalılar, büyük bahçeler içinde konaklar, bitişik düzende ama küçük de olsa bir arka bahçesi veya tahtaboşu olan birçok ahşap evin yanında, hiç kuşkusuz, tuğla dizili taş malzeme ile inşa edilmiş yığma yapılar da varlıklarını sürdürmüşlerdir. Büyük, havadar, bahçe içinde evlerle beraber dar ve sıkışık sokaklarda daracık evler de İstanbul’un konut kültürünün bir parçası olmuştur. Farklı mimari geleneklerin biraradalığı kentin özgün kimliğini yansıtırken birbirlerinden etkilendiklerini düşünmek hiç de yanlış olmayacaktır.

Hiç kuşkusuz, İstanbul’un kültürel sürekliliğini ve mimarisini etkileyen birçok dönem yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Bu dönemler toplumların ve kentlerin gelişim hikâyelerinin özgünlüğünü oluşturan eşikler, bir önceki ile bir sonraki arasındaki geçişlerdir. Aile evlerinden apartmanlara geçiş de tam bu noktada üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkar. Yaşam biçiminde oldukça önemli bir değişim olarak görünen bu olguyu anlamak için önce şu soruları sorabiliriz: Bu değişimi ne zaman ve nerede görüyoruz? İlk örneklerde kimler oturuyordu?

Apartmanlar, Osmanlı toplumunun modernleşme süreci olan ve Batı referanslı yönetim ve yaşam biçiminin kendine özgü dinamiklerle yorumlanarak benimsendiği bir zaman aralığında, 19. yüzyılın son çeyreğinde ilk örneklerini vermeye başlıyor. Bugüne kadar sürdürülen araştırmalar apartmanların ilk örneklerinin Beyoğlu’nda bulunduğunu ve bu ilk örneklerin büyük bir çoğunluğunda gayrimüslim Osmanlıların oturduğunu gösteriyor. Bu nedenlerle apartmanların Batı etkisiyle yaşam tarzımıza girdiği görüşü kabul görüyor. Oysa bu kabulün daha derinlemesine araştırılması, değişim sürecinin bilinmeyen yönlerinin ilginç ipuçlarını veriyor.

Goad planında apartman örnekleri

İlk apartmanların inşa edildiği dönem, koşullar, beklentiler

Tanzimat döneminin mülkiyet hakkı üzerine geliştirdiği reformlarla mülk edinme hakkının genişletilmiş olması ve ticaretle zenginleşen Osmanlı toplumunun bu büyük yapıları yaptırabilme gücüne erişmeye başlaması, apartmanların hızla yapılabilmesi için gereken koşulları hazırlamıştır. Bu iki olgu, Batı modeliyle 1858 yılında kurulan ilk belediye olan Beyoğlu Belediyesi’nin kent mekânının iyileştirilmesine yönelik yol, kaldırım, aydınlatma, yeni ulaşım seçenekleri gibi altyapı çalışmalarıyla bir araya gelince, bölge elverişli bir yatırım alanına dönüşür.

Beyoğlu’nun parlamaya başlayan yüzü ve yeni iş imkânlarının oluşması, özellikle gayrimüslim Osmanlıların burada yeni gelişmeye başlayan modern kent hayatını cazip bulmasına neden olur ve bölge giderek kalabalıklaşır. 19. yüzyılın sonlarına doğru içinde birçok ailenin yaşadığı apartmanlar artık Beyoğlu’nun en yaygın konut tipi olmuş ve kendilerini inşa ettiren ailelerin isimleriyle anılmaya başlamıştır: Rigo, Schorr, Casaretto, Urbach, Petraki Kalfa, Capozzi, Mimicopoulo, Saffet Bey, Faik Bey, Rauf Bey apartmanları gibi...

Apartmanları inşa ettiren ailelerin bu yapılarda oturmayı tercih ettikleri örneklere rastlansa da araştırmalar bu yeni konutlarda çoğunlukla kiracıların bulunduğunu gösteriyor. Dolayısıyla apartmanlar, inşa ettirenler için bir yatırım, içindeki kiracılar için ise konforlu modern bir hayatı temsil ediyor olmalıydı. Zira bu yapılar, o günler için İstanbul’un başlıca sorunu olan yangınlara dayanıklı malzemeyle ve yeni inşa tekniklerine uygun olarak inşa edilmiş, çoğu odasında ısınma için soba kurmaya imkân veren tuğla bacaları olan, bazı örneklerde zemin katlarında çamaşırlıkları ve çatılarında çamaşır kurutma terasları bulunan binalardır. Ama diğer taraftan, bu yapıların büyük bir bölümünün bahçesi bulunmamakta, ön cephede sokağa arkada ise çoğunlukla bir aralığa bakan ışıksız iç mekânlarıyla, aydınlık ve havadar aile evlerinde yaşamaya alışık Osmanlı ailelerine de uygun görünmemektedir. Özellikle geniş ailelerin bu yapılara uyum sağlamasının zor olabileceğini düşünmek yanlış olmayacaktır. Bu konuyu incelemek için bazı apartmanlara odaklanmak ve yapıların inşa edildiği yıllara giderek günün koşul ve beklentilerine bakmak gerekir.

Yanissopoulo’ların aile evi 1875-1895 yılları arasında çekilen bir fotoğrafta (çerçeve içinde), sağda ise günümüzde çekilen bir fotoğrafta görülmekte. Sokağın karşısında bulunan Yanissopoulo Apartmanı’nın kat planı ve bugünkü fotoğrafı ise solda bulunmakta

Galata Kulesi civarında bugün Otçu Sokak olarak bilinen sokaktaki 3 numarada bulunan apartmanın kısa hikâyesi bu konuda bazı fikirler geliştirmemize yardımcı olabilir. Bu apartman 1895-1905 yılları arasında inşa edilmiş, adı kayıtlarda Yanissopoulo Apartmanı olarak geçen bir yapıdır. Dört katlı ve her katta birer dairesi bulunan benzerlerinin Beyoğlu’nda oldukça sık görüldüğü bir apartmandır. Sahibi Yanissopoulo Ailesi 1905 yılı kayıtlarına göre bu apartmanda oturmamaktadır. Buna karşın 1889 ve 1905 yıllarına ait iki kayıtta, aynı sokakta tam karşıda aynı aileye ait büyük bir ev bulunmaktadır ve Yannissopoulolar burada yaşar. Başka bir deyişle, aile yeni yaptırdıkları ve modern konfor koşullarına sahip olan bir apartmanda oturmak yerine sadece kendilerine ait olan aile evinde oturmayı tercih etmektedir.

Bir diğer benzer örnek ise yakınlarda başka bir sokakta, Serdar-ı Ekrem Sokak üzerindedir. Bu sokakta üç ayrı Dikeos Apartmanı bulunmasına rağmen Doktor N. Dikeos aynı sokakta, apartmanların yanında yine sadece aileye ait evde yaşamaktadır.

Dikeos’ların apartmanlarının yerine oturmayı tercih ettikleri aile evi bile o dönem için bahçe içinde daha geniş evlerde oturmaya alışmış eski nesil için yabancıdır. Maria Yordanidou Loksandra İstanbul Düşü romanında anılardan yola çıkarak döneme ait tanıklıklar aktarır. Yüzyıl başında artık iyice yaşlanmış olan roman kahramanı Loksandra, daha modern yaşam koşullarına sahip olması için çocukları tarafından Bakırköy’deki evlerinden Beyoğlu’ndaki aile evine taşınır. Ama Loksandra bu evde çok mutsuz olacaktır. Aileye ait olan ancak bitişik nizam ve dar bir sokaktaki yeni evlerine ilk geldiğinde Loksandra’nın izlenimi şöyledir:

"...başını kaldırıp bakınca dört katlı, daracık bir ev gördü,
başını daha arkaya atarak gökyüzünü görmeye çalıştı, gökyüzü yoktu.
...pabuçlarını giyip merdivenin başına çıktı. Yanda kilitli bir kapı vardı, onun ötesinde merdivenler...
bu ne biçim merdivendi, minare merdiveni gibi daracık, dimdik...
basamakları indikçe ortalık daha karanlıklaşıyordu, zemin kata indi, göz gözü görmüyordu.

...mevsimlerden ilkbahar mı sonbahar mı bilmiyorsun. Artık misafirlik kalmadığı için, bayramları, seyranları da unutuyorsun. Bunların modası geçti. Sevdiklerini bile kırk yılda bir görüyorsun, gördüğün gibi de kaybediyorsun. Geldikleriyle gittikleri bir oluyor. Ağırlayacak yerin var mı ki zaten."

Aralarından bir çıkmaz sokak olan Dikeos Apartmanları

Loksandra’nın tarif ettiği ve Dikeos’ların aile evlerinde olduğu gibi dar cepheli ve bitişik düzende olan, zemin katında daha çok mutfak ve diğer servis mekânlarının bulunduğu evlerde, birbiriyle aynı düzende katlar, her kata ön ve arka cepheye bakan odalar gelecek şekilde planlanmıştır. Çoğunlukla aile büyükleri giriş katının üstündeki katta, evlenen ve aile kuran oğullar ise üst katlarda yaşamlarını sürdürmektedirler. Bu evlerde çoğunlukla geniş aile düzeninde yaşanır, her çekirdek aile kendi katında yaşar ve merdiven, katları ve aile bireylerini birleştirir. Bu evler apartmanlar gibi olmasa da bir çeşit kat bağımsızlığını sağlamış yapılardır. Bir kısmında ise bu bağımsızlık güçlendirilerek her kata küçük de olsa ıslak hacim eklentileri yapılmış ve aile dışından kişilere kiraya verilebilecek hale getirilmişlerdir. Döneme ait kayıtlara bakıldığında aile evi niteliğindeki bu gibi yapıların her katında farklı ailelerin de bulunabildiği görülmektedir. İşte bu kullanım, aile evleriyle apartmanlar arasında bir geçiş sürecini gösteriyor olmalıdır ve yaşam pratiklerimizde aslında keskin gibi görünen bu değişimin evrelerini ve doğasını anlamamıza yardımcı olmaktadır.

Aynı sokakta Dikeosların evleri

Hiç kuşkusuz, yaşam koşulları değişmektedir ve yeni nesil bu değişen yaşam biçimlerine daha kolay uyum göstermiş olmalıdır ki Beyoğlu giderek kalabalıklaşmaktadır. Özellikle 1870’te yaşanan büyük yangın sonrası yangına daha dayanıklı tuğla binalar hızla yerlerini alacak ve yüzyıl sonlarında artık Beyoğlu bugünkü yoğunluğuna ulaşacaktır. Yeni inşa edilen bu yapıların birçoğu apartmandır ve dönemin ticaret kayıtlarından edinilen bilgilerden yola çıkarak farklı mesleklerde çalışan kişiler tarafından kiralandıkları anlaşılmaktadır. Öğretmenler, tüccarlar, doktorlar, terziler, memurlar bu konutların sakinleridirler. Beyoğlu ve yakın çevresinde çalışan, 20. yüzyıl başlarına doğru Osmanlı toplumunda giderek yaygınlaşan çekirdek aile düzeninde hayatlarını kurmuş olan genç bir kuşağın yoğunlukla bu apartmanlarda kiracı olarak yaşamaya başladığını düşünmek yanlış olmayacaktır. Sonuç olarak, birçok farklı ailenin bir çatı altında yaşamasının ancak çok yoksul kesim için geçerli olduğu bir toplumun, yarım yüzyıllık bir süre içinde yine bir tür kolektif yaşamın süregeldiği ancak dönemin modern yaşam koşullarına uygun hale gelen apartmanlarda yaşamaya nasıl alışmış olabileceği konusu aydınlanmaya başlamaktadır. Bu apartmanların içlerindeki dairelerin iç mekân düzenleri, farklı bir deyişle, gündelik yaşamın yansıdığı mekânlar da bu sürecin daha sağlıklı anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Solda Rigo, sağda Triandefilides apartmanları

İç mekânlarda yaşam

İlk apartman örneklerinin, hem çok odalı, hatta içinde bölümleri olacak büyüklükte olanları hem de bir iki odalı oldukça mütevazı olanları bulunmakla beraber çoğunluğunun orta büyükte olduğu söylenebilir. Bu daireler ortada bir sofa ve bu sofaya açılan farklı büyüklüklerde odalardan oluşacak şekilde planlanmıştır. Bu iç düzenleme Osmanlı yaşayış biçimine çok uygundur.

İlk apartmanlarda merkezî planlı orta sofalı örneklerle beraber, nadiren dağılımın sadece koridorlar yoluyla sağlanabildiği düzenlemeler de görülebilmektedir. Odaların özgün kullanımları konusu çok belirgin olmasa da giriş cephesine bakan büyük odaların konuk kabulleri için olduğu aşikârdır. Dairenin girişinden ulaşılan ve tüm odalara geçişin sağlandığı orta sofalar gündelik hayatın geçtiği mekânlar olmalıdır. Bu orta sofaların ailenin bir arada bulunduğu, yemek yediği “oturma odası” olarak kullanıldığını düşünmek yanlış olmayacaktır zira yapılan araştırmalar günümüzde dahi bu dairelerde oturanların düzenlerini böyle sürdürdüklerini göstermektedir. Her ne kadar bu yaşam biçimi Osmanlı âdetlerine uygun gibi görünse de orta sofaların ışıksız olması ve eski evlerdeki kadar geniş olamaması eski yaşam biçiminden ödünler verildiğini gösterir.

Sıkışık kent düzeni, parsel biçimlerinin karmaşıklığı, binaların aydınlık boşluklarının çok küçük olması ve çok katlı düzen veya kısaca Beyoğlu’nun yeni kent düzeni, bu durumu açıklayan nedenler olarak sayılabilir. Dairelerde, mutfak ve oldukça küçük boyutta olan tuvaletlerin çoğunlukla ışıksız iç aydınlıklara bakması ise zemin katlarında mutfakların ve bazen hamam kullanımlarının görüldüğü aile evlerindeki gündelik pratiklerden oldukça farklıdır. İlk daire örneklerinde yalnız tuvaletlerin bulunması ve henüz banyoların görülmemesi mahalle hamamlarının yoğunlukla kullanıldığını akla getirmektedir. Ancak diğer taraftan ilk örneklerin en eskilerinden biri olmasına rağmen Cuppa Apartmanı’nda dairelerde küçük bir hamam kullanımına rastlanmış olması, yıkanmanın dairelerin içine alınması isteğinin erken dönemlerde dahi talep oluşturduğunu düşündürmektedir.

Bu bilgilerden yola çıkarak, Beyoğlu’nda birçok apartmanın iç mekânının bugün içinde yaşadığımız apartman dairelerinden ziyade geleneksel aile evlerine benzemekte olduğu, ancak binaların konfor koşulları gelişmiş olsa dahi sıkışık kent düzeni nedeniyle iç mekânların eski evlere göre karanlık ve havasız olduğu sonucuna ulaşılabilir.

Soldan sağa Bağdatlivan, Braunstein, Zeki Paşa ve Hacı Said apartmanları

Bugün apartman daireleri içinde alışageldiğimiz gece-gündüz ayrımı, farklı bir deyişle yatak odaları ve gündelik hayatın geçtiği salon ve mutfak ayrımı ilk apartmanlarda görülmemektedir. Dışarıdan bakıldığında dönemin modern yapıları gibi algılansalar da içlerinde bugün alışık olduğumuzdan farklı bir yaşam düzeninin sürdüğü anlaşılmaktadır. 20. yüzyıl başlarından itibaren gece-gündüz ayrımının apartmanlara girmesiyle büyük orta sofaların küçülmeye başladığı ve ev içindeki dağılımın koridorların da rol almasıyla merkezî dağılımdan lineer dağılıma doğru evrildiği görülecektir. Orta sofalı planlar 20. yüzyıl ortalarına kadar gerek tekil evlerde gerekse apartmanlarda azalarak devam edecek ve yerini neredeyse alternatifi hiç üretilmeyen bir plan tipine bırakacaktır. Bu plan tipi, ön cephede salon, ortada mutfak, arka tarafta ise yatak odalarının bulunduğu klasik apartman plan şemasıdır. Bugün neredeyse kullanımı artık kaybolmuş ama çoğumuzun hafızasında hâlâ var olan salonların misafire ayrılarak, odalardan birinin ailenin gündelik kullanımına bırakılması ise geleneklerimizden gelen ancak giderek kaybolan konuk odası ile sofa kullanımlarının zayıf bir yansıması olarak kalacaktır.

Evlerimizi biçimlendiren en önemli olgunun yaşam biçimimiz ve değişim olduğunu söylemeliyiz. Değişimin doğası ise döneme ait dinamiklerle açıklanabiliyor. İstanbul’da apartmanların inşa edilmesi ve kısa süre içinde hızla yayılması kendi içinde değişim süreçlerini içeriyor. Bu süreçleri dikkatle incelediğimizde, yüzeysel kabullerin aksine ilk apartmanların, Osmanlı yaşayış biçimini yeni dünya koşullarına uyumlandırmaya dönük çabanın ürünleri olduğunun farkına varıyoruz.

İstanbul
Mimari
İstanbul'un ilk apartmanları
İstanbul Apartmanları
Beyoğlu
Serdar-ı Ekrem Sokak
Sayı 008

BENZER

Azapkapı’dan Unkapanı Köprüsü’ne girerken sağda yıllardır gördüğümüz iki dev vinç, bu şehirde sabit kalan, hâlâ bildiğimiz, tanıdığımız yerde yaşadığımızı hatırlatan, bu yüzden de güven veren birkaç şeyden biri. Tarihin bekçileri gibi... O iki vincin ait olduğu Haliç Tersanesi ise dışarıdan köhne ve terk edilmiş gibi dursa da içinde koskoca bir hayat var. Bu 70 dönümlük arazide, İstanbul’un iki köklü kurumu; 565 yaşındaki Haliç Tersanesi ile 169 yaşındaki Şehir Hatları bir arada çalışıyor. Umarım şu anda bu yazıyı bir vapurda okuyorsunuzdur ve o vapur Haliç Tersanesi’nden suya inmiştir.
1929’da, dünyanın içinde bulunduğu ekonomik krizde başlatılan “millî iktisat” hareketinin doğurduğu “Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı!” sloganını hatırlayanlarımız; “Yerli Mallar” Haftası’nı beslenme çantasından çıkardığı yerli meyvelerle okul sıralarında kutlamış olanlarımız vardır aramızda. Sonraları kapitalizm tüm gücünü hissettirince ve “Küçük Amerika” sevdası ağır basınca, yerli üreticiye verilen destekten vazgeçilmiş, bu gelenek terk edilmişti.
Son yıllarda tiyatro sanatının sahneleri çeşitlendi, o sahneler üzerinde karakterlere yaşam veren oyuncularının sayısı bir hayli arttı. Sadece İstanbul’da ellinin üzerinde bağımsız, küçük, ayakta durmaya ve kendi çizgisini oluşturmaya çalışan yeni tiyatro var. Önde gelenlerinin temsilcileriyle görüşüp, böyle bir ivme var mı, olgunlaşıyor mu diye konuştuk.