Yaşasın komedi!

25 Mayıs 2022 - 15:25

Dizi ve film çalışmalarınızda kullandığınız mekânların birçoğu sizinle ve yarattığınız karakterlerle özdeşleşmişti. Boğaz Köprüsü’nden geçerken Kuzguncuk tepelerinden görünen o muhteşem sarı okul binası bugün bizlere Hayat Bilgisi’ni (2003), yani Afet Öğretmen’i hatırlatıyor. Aynı şekilde vapurla Kadıköy’e giderken Haydarpaşa Garı’nda Afet Öğretmen’in öğrencilerine veda ettiği bir sahneyi anımsarız: Öğrencileriniz sizi unutmayacaklarını söyleyerek garın dış cephesinden fotoğrafınızın yer aldığı büyük bir brandayı asarlar. Bununla beraber çekimlerini yine Kuzguncuk’ta gerçekleştirdiğiniz, sokak ve komşuluk kültürünü anlattığınız Perihan Abla (1986) dizinizin çekildiği mahallede bir sokağa “Perihan Abla” ismi veriliyor. Kızlar Yurdu’ndaki (1992) köşk, Gırgıriye (1981-1984) serilerinizdeki Sulukule unutulmazlar arasında. İstanbul’u ölümsüzleştiren ve belleğimize fotoğraflar bırakan ender sanatçılarımızdansınız. Sizin için İstanbul ne ifade ediyor? Fotoğraflamak isteseniz hangi semti tercih ederdiniz?

İstanbul çok kadim bir şehir. İki dünya imparatorluğuna başkentlik yapmış. Günümüzde yapılan arkeolojik amaç gütmeyen kazılarda bile tesadüfen bulunan Yenikapı batıkları hâlâ tarihini daha da gerilere götürmekte. İstanbul, içinden deniz geçen, iki kıtaya yayılan tek şehir. Çağ değiştiren fetih lideri büyük Padişah II. Mehmet’in kabrinin olduğu şehir. Halen asfalt altında yatan Bizans dönemi Divan Yolu’nun, Hipodrom’un kalıntılarının olduğu şehir. Dünyanın en önemli mabetlerinden Ayasofya’nın olduğu şehir. Altın Boynuz adıyla ünlü Haliç’i, Kız Kulesi ile büyüleyici şehir. Hem denizde hem de karada şehrin güvenliğini fethe kadar sağlamış olan ve bugün bile çoğu yerde dimdik ayakta duran surları, elli kapısı olan şehir. İstanbul benim için bunların toplamı. Ben İstanbul’da Suriçi’nde, Aksaray’da doğdum ve ilk yıllarımı da orada geçirdim. İstanbul benim için deniz kokusu, martı sesi ve güneşin Ayasofya ve Süleymaniye Camiileri gerisinde batışı demek. Derin nefesim demek. Çay ve simit demek. Bu soru üzerine gözlerimi kapatarak hayalimde çektiğim fotoğrafları ne yazık ki artık çekme şansım kalmadı. Çok gelişti, çok değişti İstanbul, biliyoruz. Ama galiba İstiklal Caddesi değişime, dönüştürülüşe rağmen hâlâ çok güzel binalar ve anılar taşıyor benim için.

Perran Kutman

Çocukluğunuz Aksaray’ın sıcak ve samimi bir mahallesinde, güzel bir konakta geçiyor. Anılarınızda “Ben dolap çekmeceleri için lavanta torbaları dikilen günlerin çocuğuyum” diyorsunuz. Geçmiş ve bugün arasındaki değişim ve komşuluk ilişkileri için neler söylemek istersiniz?

Küçük Langa semtinde dört katlı bir ahşap konak idi doğup büyüdüğüm ev. Babaannemin gerçek anlamda liderliği ile annemin ve babamın gençlik yılları, arka avlu bahçede nilüfer havuzu ve ballıbabalar, önünde sebze meyve taşıyan at arabalarının geçtiği Küçük Langa Caddesi, onun da önünde tren yolu ve denize kadar bostanların olduğu bir yerdi. Tüm esnaf ve komşular birbirini tanır, herkes herkesin derdini, tasasını, sevincini bilir ve paylaşır. Berber sadece mesleği berberlik olan komşunuzdur. Eve gelen musluk tamircisi, önce isimleri ile ilk olarak aile büyüklerinin, sonra diğer tüm aile fertlerinin hatırını sorar. Gerekirse küçük çocuk okul çıkışı anne baba eve gelene kadar ekmek fırınında bekler taze somunun kenarını dişlerken; fırıncının sıkı kontrolü altında güvenle. Gözlerinden anlarlar, bakışlarını bilirler bir sorun oldu mu yardım edebilmek için. İşte bu aile konağında babaannem her sene yenilenen nakışlı, işli minik torbalar içerisine mis gibi lavantalar koyardı... Benim hâlâ ve hep devam eden şartımdır bu. Torbaları özenle hazırlar içerisine mis lavantaları doldurur, çekmece ve dolaplarımın her birine yerleştiririm. Ama konak yıkıldı ve yerinde apartman var, o güzel komşularımızın çoğu ebediyete göçtü ne yazık ki. Ben artık İstanbul’un bambaşka bir semtinde (Beykoz) ikamet ediyorum. Elbette komşularım, sevdiklerim var fakat artık İstanbul’da eski mahalle komşuluğu kalmadı. Bir mâniniz yoksa annemler gelecek diyen bir çocuk da kalmadı. Hatta ev ziyareti de kalmadı pek. Evlerimize “davet” ediyoruz sevdiklerimizi. Sevdiklerim, ailem ile bizler geleneklerimizi yaşatmaya özen gösteriyoruz ama genel anlamda komşuluk ilişkileri çok çok azaldı diyebilirim.

Tiyatro, gazino ve televizyon programlarınızdaki komik tiplemelerinizle Halide Pişkin, Naşit Özcan ve İsmail Dümbüllü geleneğindeki “güldüren kadın” prototipinin en başarılı örneğiydiniz. Gazetelerde “Kahkahaların Marilyn Monroe’su” olarak manşetlere taşınıyordunuz. Güldürü sizin için ne ifade ediyor? Henüz kadın güldürü sanatçılarının pek var olmadığı bir dönemde, erkek dünyasına karşı kendi komedi anlayışınızı inşa etme sürecinizden bahsedebilir misiniz?

Halide Pişkin, Adile Naşit, Suna Pekuysal bizlere komedi yolu gösteren, önümüzü aydınlatan çok önemli sanatçılar. Komedi oynamak, komedyenlik çok zor. Hele ilk kadınlar için çok daha zor olmuştur. Zaten sayıca da kadın komedi sanatçısı erkeklerden azdır. Konservatuvar sınavımda idim. Sultan Gelin oyunundan bir parça oynamam istendi. Sahnem dram ve gözyaşlarıyla oynamam gerekiyordu. Oynadım. İzleyen eğitmenler çok güldüler! Yolum orada çizildi sanırım. Oyunculuk gözlem gerektirir ve fakat olaylara bakış açınız ve neleri nasıl gözlemlediğiniz de oyunculuğunuzu etkiliyor. Mizahi yaklaşımım sanırım beni komedyenlik kulvarına soktu. Ben buyum, böyleyim sanırım. Güldürü bildiğiniz gibi sadece kahkaha attırmak değil; esasında gayet ciddi olayları güldürerek anlatabilmektir. Güldürü sanatçıları en etkili muhalefet yapıcılardır. Herkesin sustuğu, konuşmaktan korktuğu dönemlerde komedi ve karikatür sanatları konuşmadı mı? Topluma en uyarıcı etkiyi tek bir sözcük ile hiciv sanatçıları verdi. Bu ölümsüz sözcükler halkın belleğine kazındı. Özellikle yeni nesil komedyen arkadaşlarım, ki birçoğunun hayranıyım, harika işler çıkartıyorlar zamanın ruhuna uygun. Yaşasın komedi!

Perran Kutman, Şevket Altuğ (Perihan Abla)

Sahnelerden dizilere geçiş süreciniz nasıl olmuştu? Perihan Abla (1986) diziniz için neler söylemek istersiniz?

Sevgili Müjdat Gezen... Apayrı bir parantez açmam gerekir. Birlikte sahne şovları ve müzikallerde yer aldık. Neredeyse seri diyebileceğimiz filmlerimiz oldu, çok ses getirdi, çok beğenildi. TV dizileri henüz kısıtlı ve insanlar sinema ve tiyatro, müzikal izliyor zevkle. Çokça rağbet var. Dolu salonlara oynuyoruz. Sevgili Kandemir Konduk geldi ve yeni yazdığı bir dizi projesini anlattı. “Seni yazalım ama Perran zor isim, Perihan Abla olsun adı” dedi. TRT- 2’de yayınlanmaya başladı. O yıllarda TRT-2 her yerde izlenemiyor. Seyirci ilgisi çok fazla olunca dördüncü bölümde TRT 1’e geçti dizi. Her iki kanalda da tekraren izlendi. İki kardeşine bakmak zorunda olan Perihan, ona deliler gibi âşık olan Şakir (Şevket Altuğ), mahalle esnafı ve sakinleri arasında yaşanan olayları anlatan bir diziydi. Kadronun tamamı tiyatro oyuncusu ve inanılmaz iş saygısı var. Her bir üstat oyuncunun senaryoya katkısı oluyor. Yıl 1986, iki yıl boyunca yetmişten fazla bölüm çekildi. Devamında birçok mahalle dizisine de ilham kaynağı oldu. Diziyi çektiğimiz evin olduğu sokağa Perihan Abla adı verildi. Çekim günlerinde tüm mahalle halkı çoluk çocuk set arkasında oturarak bizleri izler, ne yardıma ihtiyacımız olursa hemen koşardı. Eczacı Ali Bey ihtiyacımız olan ilaçları getirirdi, Kuzguncuk Mahallesi muhtarı arabasını oyunda kullanmamız için vermişti, Şoför İsmet o arabayı kullanırdı dizide.

Ve son olarak şunu da anlatmak isterim... Yukarıda bahsettiniz, Haydarpaşa Garı’nda veda sahnesinde garın cephesini kaplayan resmimi gören şehir hatları kaptanları vapur düdüklerini çalarak selamlamışlardı. Resmin altında “Seni Unutmayacağız” yazıyor, bunu yapan matbaanın sahibi benim öldüğümü sanarak ağlamaya başlamış. Çekim için olduğunu öğrenince çok sevinerek “Bu benden hediye o zaman!” demiş. Şimdi inanılmaz gelen bu içten anekdotlar benim hatıralarımda kocaman yer ediniyorlar.

Perran Kutman Hayat Bilgisi dizisinde Afet Öğretmen rolünde (2013)

Benim jenerasyonum Hayat Bilgisi (2003) dizisindeki Afet Öğretmen karakterinizle tanıdı sizi. Ezberci eğitim anlayışının eleştirel bir fotoğrafını sunmuştunuz bizlere. Jeneriğe baktığımızda senaryo grubunda da adınızı görüyoruz. Vermek istediğiniz mesaj neydi?

Mahalle dizilerine ilham olan Perihan Abla dizisinden sonra Hayat Bilgisi. Tekrar aynı semt. Kuzguncuk’ta dizideki adı ile Rıdvan Kanat Lisesi. Afet Hoca, öğrencilerine “hoca camide” diyerek ilk dersini veriyor. Küçük kardeşi Kerem ile birlikte yaşıyor ve öğrencilerinin dertleri ve eğitimleriyle yakından ilgileniyor. Okula ait paraları zimmetine geçiren okul yöneticisine karşı çetin bir mücadele veriyor. Sene 2003 ve yaklaşık dört sezon yüz elli bölüm ilgiyle izlendi. Sevgili Gani Müjde’nin yazdığı bu dizi de birçok okul dizisinin ilham kaynağı olmuş olmalı. Kuzguncuk halkı o sarı okul binasında da bizi hiç yalnız bırakmadı. Her zaman mahallenin kızı olarak destek gördüm, görmeye devam ediyorum. Vermek istediğimiz mesaj çok net idi. Her öğrenciyi birey, evlat, saygıdeğer, geleceğimiz; öğretmeni de önderimiz Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözünün timsali olarak bildirmek, tanımlamak idi. Oldu sanırım.

Bu rolü sizden başka oynayacak ikinci bir ismin daha var olabileceğini düşünemiyorum. Bir röportajınızda “Eski dizilerde yürek vardı” diyorsunuz. Dün ve bugün arasındaki değişim rüzgârı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Benim için sarf ettiğiniz övgü ve sevgi dolu sözleriniz için teşekkür ediyorum. Bir sanatçı olarak siz gençlerin de gönlünde yer edinmiş olmaktan mutluluk duyarım. Eski dizilerde yürek vardı, doğru. İlk TV dizileri ile şimdi çekilenler arasında fark olarak öncelikle rating denilen bir kavram var artık. İzlenme oranları ve buna bağlı reklam pastasından elde edilen payın büyüklüğü belirliyor dizinin başarısını. Özel kanalların çoğalması ile dizi sayılarının artışı izlenme rekabetini arttırdı. Yürek yetersiz kalmaya başladı izlenme için. Bir elin parmaklarını geçmeyen gerçekten üst düzey prodüksiyon dışında çoğunluğu hafızalarda yer edinemedi. Ama şimdi dijital platformların ortaya çıkması ile diziler kalite çıtasını yeniden üst seviyeye taşımaya başladı. Büyük ilgi ve gururla yerli dizilerimizin yakaladığı başarıyı takip ediyorum.

Birey olarak eğitime verdiğiniz katkı da çok büyük. Perran Kutman Sarıtaş adıyla bir okul inşa ettirip gençlerimizi yarına hazırlıyorsunuz.

İstanbul'umuzun o zamanlar çok çok yeni gelişmekte olan bir bölgesi idi Sancaktepe. Çok istediğim, hatta en çok istediğim şey idi bir okul yaptırarak eğitim dünyamıza kazandırmak; aydınlık beyinli Atatürk gençliğinin yetişmesine katkı sağlamak. Bu hayali kurarken henüz Afet Öğretmen bile değildim. İmkânları çok çok zorlayarak başarabildim. Bir rüya gibiydi. Uzun süre yakın takip ile her ihtiyaçlarına yetişmeye çalıştım. Millî Eğitim Bakanlığı’mıza bağlı bir ilk ortaokul. Yirmi yılı geçkin bu süre içerisinde ilk mezunları vatanımıza hizmete başladılar bile. Dilerim daha nice çağdaş eğitimli, yararlı, ilkeli gençler yetişsin.

Deli Saraylı dizisi (2010)

Deli Saraylı (2010) diziniz bir başyapıttı. Özellikle birinci bölüm tam bir sinema filmi tadındaydı. Büyük ahşap konaklar, tren, kostüm, taş sokaklar, Galata Köprüsü... Dizinin yaptığı erken finali neye bağlıyorsunuz?

Sene 1920, İstanbul İngiliz işgali altında. İngiliz Muhipleri Cemiyeti, işgalci elitler ile İstanbul’un o zamanki tatlı hayat yaşayan elitlerini kaynaştırarak bir dostluk köprüsü oluşturmaya çalışmaktadır. Deli Saraylı Perizad ve Hüsrev Binbaşı (Çetin Tekindor) bir konağa yerleşirler. Esasında çok yabancı oldukları cemiyet hayatına katılmaya çalışarak, Anadolu’ya istihbarat sağlamakla görevlidirler. Tüm konak sakinleri de aynı görevin içindedirler. Alışkın olmadıkları ortamlar nedeniyle bolca trajikomedi olayları gelişmektedir... Yıl 2010, yani doksan yıl sonra Kuvayı Millîye, direniş, kurtuluş, Cumhuriyet mesajlarını içeren dizi yayından kaldırıldı. Seyirci izlemedi, konuyu beğenmedi denilebilir mi? Dizi içerisinde bahsi geçen kavramlar hoşa gitmemiş olabilir mi? Sonuç olarak rating oranlarının düşüklüğü açıklaması ile on birinci bölüm sonunda yayından kaldırıldı. Gururla, heyecanla, büyük emeklerle başlanılan bu hikâye böylece sonlandı. Çok üzüldüm doğrusu. Bahsettiğiniz gibi mekân, kostümlerin iddiası kadar tarihsel, millî geçmişimizle ilgili bir farkındalık oluşturmak gayesi engellenmiş oldu.

Tüm dizilerinizde insana ait olan, insanı güzele yönlendiren mesajlar var. Mesela Ah Neriman (2014) dizinizde, tüm varlığını kaybetmiş bir karakter üzerinden, aile bağlarının maddiyattan çok daha önemli olduğunu vurguluyordunuz. Bununla beraber ön yargıyı, dış görüntüsünden ötürü evin hanımını hizmetçi zanneden bir karakter üzerinden eleştiriyordunuz. Deli Saraylı (2010) dizinizde “Küs kalmanın kimseye yakıştığını görmedim” diyor, Hayat Bilgisi’nde (2003) öğrencilerinize “Benim tahammül edemediğim iki şey var, birisi saygısızlık, bir diğeri de yılgınlık. Siz kendinize inanmazsanız, size hiç kimse inanmaz” öğüdünde bulunuyordunuz. Günümüz gençleri için neler söylemek istersiniz, bir nasihatte bulunmak isteseniz, ne olurdu?

Kuşak lafını sevmiyorum. Fakat şunu söyleyebilirim ki, mesela siz ve aynı yılın gençleri demek ki bazı sözleri ilgi ile izlemiş ve hafızaya kaydetmişsiniz. Mesela ben ve benim dönemin gençleri de bazı sloganlar ve klişelerle büyüdük. Bunlar sürekli tekrarlanan laflardı; belli ki bizler o şekilde eğitilmiştik. Oysa sizler sözlerin arasından beğenerek seçtiniz. Şimdilerde ise bilgi, sözler ışık hızı ile ve sonsuz geliyor her an ve her yerde. O nedenle öğüt vermeyeceğim, çünkü yine sonsuzluk içerisinde ışık hızında kaybolacağını bilirim. Ama asla taviz vermeyeceklerini bildiğim, gördüğüm, hissettiğim ise memleketin kurtarıcısı, cumhuriyetimizin kurucusu, devrimlerimizin tasarlayıcısı ve bizzat uygulayıcısı ve uygulatıcısı, yönümüzün değişmez feneri önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamaktır. Kim ne derse desin; veya demezse de demesin!

Bu röportajı okuyan tüm İstanbullulara sevgilerimi iletmek istiyorum; martılara simit, İstanbul’umuzun sokaklarını paylaştığımız, simgemiz haline gelen sokak canlarımıza su ve mama destekleri için minnetlerimi sunuyorum.

Eklemek istedikleriniz varsa...

Öncelikle şahsınızda somutlaşan saygı, sevgi, kibarlık ve değerbilirlik nedeniyle teşekkürlerimi sunarım. İstanbul Büyükşehir Belediye’mizin bu değerli yayınında yer alabilmek benim için gurur kaynağı olacak. Belediyemizin yeni yönetiminin, özellikle kadın çalışanları arttırmak, hele kadın otobüs, metro, tramvay sürücüleri olarak istihdam etmek konusundaki adımlarını şiddetle destekliyorum ve avuçlarım patlayana kadar alkışlıyorum. Bu konuda henüz bir deneyimim olmadı ama yakınlarımdan duyduğum izlenimler özellikle kadın İETT şoförü arkadaşlarımız hakkında çok çok olumlu. Pandemi ve getirdiği zorluklara rağmen kültür ve sanat faaliyetlerine gösterilen çaba nedeniyle koca bir alkış daha sunuyorum. Son olarak da, bu röportajı okuyan tüm İstanbullulara sevgilerimi iletmek istiyorum; martılara simit, İstanbul’umuzun sokaklarını paylaştığımız, simgemiz haline gelen sokak canlarımıza su ve mama destekleri için minnetlerimi sunuyorum. Herkese öncelikle sağlık ve barış, huzur içerisinde keyifli bir yaşam diliyorum.

Perran Kutman
Tiyatro
Televizyon
Televizyon Dizileri
Perihan Abla
Hayat Bilgisi
Şehnaz Tango
Gırgıriye
Hababam Sınıfı
Şevket Altuğ
Müjdat Gezen
Sayı 010

BENZER

İstanbul’da zaman yolculuğuna çıkmanın çok farklı yolları var. Ama kendinize güzergâh olarak şehrin kimi tarihî ve ünlü şekercilerini seçerseniz; semtler, mekânlar ve lezzetler açısından kesinlikle en ‘tatlı’sı olacaktır. Yine de unutmayın; Şeker Bayramı’nda bile olsa azı karar, çoğu zarar.
20. yüzyılın ilk yarısında düzenlenen olimpiyat oyunlarında ve diğer tüm önemli yarışlarda Türkiye adına pedala asılan bir Talât Tunçalp vardı. 1915’te İstanbul’da doğmuştu ama ilk yarışı sebebiyle spor tarihine “Ankaralı Talât” olarak geçti. Şampiyondu. Daha sonra da yönetici olarak spora katkı sunmaya devam etti. Büyük organizasyonlara imza attı. Ne yazık ki İstanbul’a bir bisiklet yarış pisti hayalini gerçekleştiremeden aramızdan ayrıldı. Vefatından bir yıl kadar önce, 101 yaşındayken, zihni halen berrak bu şampiyonla sohbet etme şerefine nail olan Aydan Çelik anlatıyor.
Fatih Sultan Mehmet şehri fethederken, Cumhuriyet kurulurken, Galata Cenevizlileri göçüp giderken, bayramlar kutlanırken, yüzyıllar geçip giderken o hep buradaydı, yanı başımızda. Tarih içinde farklı görevler üstlendi. Yeri geldi zindan; yeri geldi müze, rasathane, yangın kulesi oldu. Gökhan Akçura, kuleye yaraşır bir ayrıntıcılık ve titizlikle “şehrin 1500 yıllık gözcüsü”nü İST okurları için yazdı.