Onun için hep aşk vardı

Fotoğraf
Muammer Yanmaz
22 Şubat 2021 - 13:51

Türk tiyatrosunun gelmiş geçmiş en başarılı oyuncularından Yıldız Kenter’i 17 Kasım 2019’da sonsuzluğa uğurlamıştık. Vefatından kısa bir süre önce kendisini Bebek’te denize bakan evinde ziyaret etmiştim. Son zamanlarında anılarıyla yaşamayı tercih etmişti belli ki. Evinin duvarlarında asılı olan, kimi köşelerde saklı kalan Şükran Güngör imzalı notlar vardı. “Akşam provadayım”, “Geç geleceğim” gibi sözlerle başlayıp “Seni seviyorum” ile biten notlar... Hep aşk vardı Yıldız Hoca için... Tiyatro aşkı... Öğrencilerine duyduğu aşk... Asansör gelene kadar kapıda bekleyişi ve o son el sallayışı halen aklımda.

Anneniz İngiliz tiyatrocu Olga Cynthia, babanız ise kökleri saraya dayanan Ahmet Naci Bey’di. Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

Ben tiyatroya on bir yaşımdayken Ankara Halkevi ve Radyo Çocuk Kulübü’nde başladım. Annem tiyatrocu bir aileden gelmişti. Dedem Robert Cuthbert ve anneannem Madam Jan, sokak tiyatrosu yaparlardı. Dedem genç yaşta hayatını kaybedince anneannem kayınvalidesiyle (Madam Baker) birlikte tiyatro faaliyetlerine devam etmiş ama tiyatrosundaki bir  oyuncuya âşık olunca annemi babaannesine bırakıp kaçmıştı. Annem on altı yaşına gelince istemediği birisiyle evlendirilmişti. Eşi Birinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybetmişti. O sırada annem hamileydi. Annem, babam Mehmet Galip Bey’i Londra’da tesadüfen bir arkadaş toplantısında tanımıştı. Babam üniversitede okuyor ama bir yandan da dönüp savaşa katılmak istiyordu. Babamın babası Ayan Azası Galip Bey, “Hayır, Sen orada kalacaksın, Ankara’yı temsil edeceksin!” diyor. Ben tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik buhran arasında dünyaya gelmişim (gülüyor). Annem o günleri bana anlatırken, “Altına saracağım bir bezin bile yoktu. Eski kumaşları, çarşafları yırtarak seni kundaklardık” derdi. Evet, biz savaşa girmedik ama çok zor günler atlattık. Karartma günleri geldi. Ekmek, şeker, çay hep vesikayla, karneyle verilirdi. Ama babamın alkolüne rağmen çok mutlu bir çocukluk yaşadım.

Harbiye’de soy isminizi taşıyan tiyatronun kendine has o kalıplaşmış silueti arasında beni en çok etkileyen, koltukların arkasında yazılı olan bürokrat ve sanatçıların isimlerinin halen korunuyor olması...

Kenter Tiyatrosu’nu kurarken birtakım maddi yoksunluklarımız vardı. Sevgili dostum rahmetli Talat Halman peşinen koltukları satmamı önerdi. Henüz tiyatrom kurulmamış, kime ön sıralardan koltuk al da adını yazayım teklifinde bulunabilirdim ki? Sonunda rahmetli Nezihe Araz Hanım beni Erol Simavi ile tanıştırdı. O dönemin parasıyla üç milyon biçmiştik koltuk başına. Erol Bey tam on tane satın almıştı. Artık ben de kime koltuk satmaya gittiysem “Erol Bey on tane satın aldı” diyordum. Minnettarım.

60 yılı aşkın sanat kariyeriniz boyunca siz hep faal olarak sahnelerdeydiniz. Sizce tiyatronun içine düştüğü kriz nasıl başladı?

Ülkemizde 1980’lerden itibaren tiyatro ve sanat özünü, ruhunu kaybetmeye başlamıştı. O devrin insanları kısa yoldan, emek vermeden bir yerlere gelmeye çalışıyordu. Gençlere de bu empoze ediliyordu. Sorgulamayan bir nesil ortaya çıktı. Sanatçılar, edebiyatçılar, hayal üreticileri tanıklık ettikleri çağın etkisinde kalarak birtakım söylemlerde bulunur, eserlerini hayattan ilham alarak oluştururlar. Ne yazık ki tiyatromuz da o devrin etkisinde kalarak sanatsal çizgisini kaybetti. Shakespeare, Molière gibi eserler gişede istenilene cevap veremedi. Televizyonun evlere girmesi, videokasetlerin kolay ulaşılabilir olması nedeniyle halkın beğenisi de değişti. İzleyici sadece komedi oyunlarını tercih eder oldu. Günün stresini ancak gülerek atacaklarına inanıyorlardı. Oysa insanlar bir şeyler öğrenerek de rahatlayabilirler. Eskiden biz her yaz İstanbul dışında Ankara ve İzmir’e de turneye giderdik. Yazın oynadığımız açık hava sinemasının kışın kapalısında oynardık. Ekimde açardık perdelerimizi. Hafta sonu ve bayramlarda, yılbaşı gecesinde biletler bir ay öncesinden tükenirdi. Şimdi ise bayramlarda ve yeni yılda tiyatrolar da tatil ediliyor.

Yıldız Kenter

“Sanat, sanat içindir” veya “Sanat, toplum içindir” şeklindeki ayrımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sanat elbette ki halk içindir. Bu tarz klişeler ile var olan bir oyuncu entelektüel kesime ve halka ulaşamaz, kendisinden beklenenlere cevap veremez. Ben her oyunun izleyicisini bulması gerektiğine inanıyorum. Ülkenin her kesiminde var olan izleyici için her türün, her çeşidin faydalı olacağına inanıyorum. Çünkü tiyatro bir örgü yumağıdır. İçerisinde birçok renkli ipliği olan, iç içe geçtiği zaman karmaşık ama bir o kadar da eğlenceli bir yumak. Sorduğun soruya şu örneği verebilirim: Yıllar önce Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı’nda (1963) oynamıştım. Haldun Taner çok sevdiğim ve saygı duyduğum bir isim ama Keşanlı Ali Destanı beni çok fazla etkisi altına alamadı. Metnin yapısı içerisinde geçen birçok şey bizden olsa da yabancı bir kalıp içerisine yerleştirilmiş gibi geldi bana. Gişesine baktığınız zaman oyunun satış grafiği çok yüksekti; seyirci bu oyunu seyretmek istiyor. Benim bu isteğe müthiş saygım var.

Ben bir izleyici olarak tiyatroda sizi yönetebilecek bir rejisörün var olacağına inanmıyorum. Afişte sembolik olarak bir rejisör ismi yazsa bile oyunlar belli ki sizin bakış açınızla sahnelenmişti. Sizce oyuncu ve rejisör arasındaki ilişki nasıl olmalı?

Çok teşekkür ederim. Sen de tiyatroda rejisörlük okuduğun için bilirsin. Oyuncu olan herkes bir oyun yönetebilir mi bilmem, o ayrı mesele, ama ben oyunculuktan yetişmiş bir yönetmenin çok daha başarılı olacağına inanıyorum.

2000’li yıllara geldiğimizde hayatınızı kaleme alıp Hep Aşk Vardı (2003) ismini verdiğiniz tek kişilik bir oyunla sahneye koydunuz. Oyununuzun isminin sizin için özel bir anlamı var mı?

Aşk her zaman var olsun (gülüyor)... Çünkü aşk her yerde. Ben bu oyunda üç ayrı kadını canlandırdım. Bu kadınların hayatında hep aşk vardı, o nedenle de ismini Hep Aşk Vardı olarak düşündüm. Kadınlardan bir tanesi benim. Bana aşkı annemle babam öğretti, o nedenle kadınlardan bir diğeri annemdi. Sonra Şükran’a duyduğum aşkla dünyaya gelen kızımı da oynadım. El yazısıyla yazdığım bu piyes sonra kitap olarak da okuyucuyla buluştu (Yapı Kredi Yayınları).

Sinemada yarattığınız karakterler de hep aşk doluydu. Hanım (1989), Büyük Adam Küçük Aşk (2001), Güle Güle (2000) ve Beyaz Melek (2007)...

Sinema filmlerinde rol almayı çok seviyorum. Günümüz Türk sinemasının da büyük başarı kazandığını görüyorum. Ancak bu saydığın filmler sinema salonlarının Avrupa filmleri tarafından istila edildiği zamanlarda izleyiciyle buluştu. O dönem Türk sinemasının en iyi filmleri oynayacak salon dahi bulamıyordu.

Birçok öğrenci yetiştirdiniz, tiyatronun “Yıldız Hoca”sı olarak anılıyorsunuz. Yerinize aday göstereceğiniz bir isim var mı?

Yerime aday göstereceğim bir isim yok. Çünkü herkes kendi yolunda ilerleyecek. 45 yıllık öğrenci-öğretmen ilişkimde hep ben de bir şeyler öğrenerek kendimi geliştirdim. Başarılı olduklarını görünce ben de çok mutlu oluyor, onlarla iftihar ediyorum. Ne kadar öğrencim varsa o kadar çocuğum varmış gibi hissediyorum.

Kenter Tiyatrosu İBB Bünyesinde

Yıldız Kenter’in cenaze töreninde İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, sahne olmakla kalmayıp bir okula dönüşen Kenter Tiyatrosu’nu İBB’ye bağlı Şehir Tiyatroları Müdürlüğü bünyesine katma sözü vermişti. Temmuz 2020 Belediye Meclisi toplantısında öneri oy birliğiyle kabul edildi. Kenter Tiyatrosu hak ettiği gibi artık onlarca yıl hizmet verdiği şehrin, İstanbul’un koruması altında. 

Yıldız Kenter
Kenter Tiyatrosu
Tiyatro
İstanbul Büyükşehir Belediyesi
IBB
Kültür Sanat
Sayı 005

BENZER

İstanbul nostaljisinin en renkli anlatılarında Galata Kulesi’ni sarmalayan Kuledibi semti müstesna bir yere sahip. Çünkü mazi atlasında İstanbul demek, bir zamanlar Galata demekti. Fiziki çehresi gibi kaderi de zaman içinde değişti semtin. Ama baki kalan şeyler de var. Galata Kuledibi’ne bugünkü kimliğini kazandıran tarihî ve mimari mirasın izini profesyonel tur rehberi ve yazar Mois Gabay kaleme aldı.
İlkbaharın kendisi bayram. Doğanın yeşerdiği, çiçeklendiği dönem. Yıllar önce neler yaşıyormuşuz diye görmek için yine eski gazete ve fotoğraf arşivlerine gömüldük. 1929 ile 1939 yılları arasında İstanbul ilkbaharlarında bol bayram var, ama hüzün de eksik değil.
İstanbul, şarkılarla yaşıyor. Ağır alaturkalardan en sert rock dokunuşlara, “hafif” pop şarkılardan türkülere her türden örnekte karşımıza çıkan tek şehir belki de... Üstelik izini “ecnebi” şarkılarda sürmek de mümkün. Sadece şehir üzerine yazılan şarkılar bile hatırı sayılır bir külliyata sahip: Üzerine kitaplar yazılacak kadar çok! Semtler, mahalleler derseniz, iş hepten dallanıp budaklanıyor. Neresinden tutarsak tutalım eksik kalacak, şarkıların adını saymaya bile yerimiz yetmeyecek. Yine de adım atmak şart.