"Işık ve sevgiyle"

31 Ağustos 2022 - 17:29

2006 yılında bir tek ben kalmıştım galiba, öyle bir nam salmıştım ki bir gazete “cep telefonuna direnen adam” sıfatıyla röportaj bile yapmıştı. Bu hâlde kim bilir nasıl yürütüyordum o karmakarışık işlerimi! Beyoğlu’nda büyük bir konser mekânının müzik direktörlüğünü yapıyordum. Bir akşam eve döndüğümde eşim, “Seni kadife sesli bir beyefendi aradı, hayatımda duyduğum en zarif seslerden biriydi” dedi. Bir iki saat sonra aynı sesin sahibi tekrar aradığında kendini takdim etti: "Merhaba, ben İlhan İrem."

Ne zamandır bir iki “sevecen” ile konuşuyorduk; aracı olmuş, isteğimi iletmişlerdi. Konu müzik direktörü olduğum mekânda bir İlhan İrem konseri yapmaktı. Çok bekleyeni vardı, ne de olsa son konserini 1992 yılında Gülhane Parkı’nda vermişti, 14 yıldır sahneye çıkmıyordu. İnceliği nasıl da ışıldıyordu ses tonunda. Karşısındakine verdiği ehemmiyet her vurgusundan hissediliyordu. Aslında o da niyetliydi bu sahne orucunu bozmaya, ancak bir iki görüşmenin ardından 700 kişilik mekânın bu konser için yeterli olmayacağı sonucuna varmış, birbirimize ışıklı ve sevgi dolu günler dilemiştik. Bu görüşmeler mi tetiklemişti bilmiyorum, emin değilim ama İrem kısa bir süre sonra Harbiye Açıkhava’yı hıncahınç dolduran hayranlarının karşısına çıkmıştı.

İlhan İrem

İrem, 28 Temmuz 2022 tarihinde hayata veda ettiğinde, muhtelif dönemlere ayrılması kabil, mütemadiyen hesaplaşmalarla dolu 67 yıllık bir öykü bırakmıştı geriye. Şaka değildi doğum tarihi: 1 Nisan! 1955 yılında Bursalı Aldatmaz ailesinin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelişi ise bir avantajdı, zira Erkan abisine uygulanan aile baskısının netice vermemesi küçük İlhan için bir özgürlük ortamının doğuşuna sebep olmuştu. Ud çalan annesinin yanı sıra eve düzenli olarak giren dönemin pop plakları müzik sevgisini güçlendirmiş, bir de babasının eline tutuşturduğu gitar, sevgisini tutkuya çevirmişti. Tutkusu bununla sınırlı kalmamış; özgürlüğüne olan düşkünlüğü onu bir de hırslı ve kural-tanımaz bir karaktere büründürmüştü. “İlhan ve Meltemler” adını verdiği beş kişilik topluluğu ile sahneye çıkmaya başlamıştı Bursa’da; çaylarda, diskolarda, film öncesi sinema salonlarında.

İlk fark ettiği dürtü, artık bir atılım yapması gerektiği ve olan bitenin kendisine yetmediğiydi. İstanbul müzik piyasasına ayak bastığında, karşısına ilk çıkan isimlerden biri, Odeon firmasının yapım sorumlusu Nino Varon oldu. Varon kendisine “biraz daha çalış da gel” demiş, ancak yıllar sonra TRT’de bir müzik programında müzik hayatının en büyük hatasını yaptığını itiraf etmişti.

Ardından 1974 yılında, Şat Yapım’dan ayrılarak Taksim’de bir çatı katında Ajans 74’ü kuran menajer-organizatör Orhan Şevki çıktı karşısına. Buranın ilk sanatçılarından biriyken Diskotür firması için yaptığı “Haydi Sil Gözlerini / Yazık Oldu Yarınlara” adlı 45’lik satış rekorları kırmış; firma sahibi Antuan Şoriz tarafından Altın Plak ile ödüllendirilmişti. Oysa plaktan önce Bay Antuan kendisine “bu besteler iyi güzel de gel bunları biz başka sanatçılarımıza okutalım, sen besteci olarak çalış bizimle” demişti. İnatçı olduğu kadar altı dolu bir özgüvenin de sahibiydi. Bu sadece kendisinin değil aynı zamanda firmanın da ilk altın plağıydı, 180 bin satmış, (zamanın parasıyla) kazandırdığı 210 bin lira ile hız meraklısı İrem’in bir Citroën sahibi olmasını sağlamıştı.

70'li yılların yarısına geldiğimizde memleketin hâli ortadaydı. Yaptığı dördüncü 45’liği “Kuklacı Amca”da din öğretilerinin insanoğluna dikte ettiği Tanrı kavramını sorgulamıştı İrem. Bilincinde oluşan “aykırı” fikirlerin ilk nüveleriydi bunlar ancak ne kendisi ne çevresi henüz hazır değildi yaptığı ve ileride yapacağı atılımları göğüslemeye. 45’liğin yayınlanmasından kısa bir süre sonra, tepkilerden çekinen plak şirketi, plağı piyasadan toplatmıştı, bir daha basılmamak üzere.

İşte biraz da bu hadise tetiklemişti İrem’in ufak ufak köşesine çekilmesine yol açan süreci. İçinde patlayan duygusal volkanları birer birer o köşeden seslendirmeye başlamıştı: “Havalar Nasıl”, “Sensiz de Yaşanıyor”, “Ayrılık Akşamı” gibi şarkıları çıkarırken Bursa’ya dönmüş ve bir çatı katına kapanmıştı.

İlhan İrem 28 Temmuz 2022 tarihinde hayatını kaybetti

Her izolasyon yeni yaratılarla sonuçlanıyordu. Dışarıdan bir bakışta anlaşılması zor bir görünüşü vardı. Örneğin Kayhan Öztepe’nin çekeceği bir televizyon programına giderken Ankara yolundan geri döndüğü için TRT’den altı ay boykot yemişti. Dönüşü 1976 yılında İzzet Öz’ün hazırladığı Diskovizyon programında olmuştu. İki dakikalık görüntü için üç saatlik çekim yapmışlardı. Kurguya göre Ankara sokaklarından ilerleyerek otomobiliyle televizyon stüdyolarına gelen İrem, ölüm konulu bir şarkı söyler. Program sonrasında arabasına binip uzaklaşırken bir patlama sesi duyulur. Bu ses İrem’in öldüğü izlenimini veriyordu. Dönemin karanlık ortamına eleştirel bir göndermeydi bu; İrem ölmemişti, onun yerine Erzurum’a yollanmıştı, askerlik vazifesi için. Askerdeyken de dinleyicilerine Sevgiliye adını taşıyan bir LP bırakmıştı.

Sevgiliye, İrem diskografisindeki kilometre taşlarından biriydi. Piyasayı saran yozluğa, ucuzluğa rağmen direnen birilerinin varlığı az sayıdaki iyi müzik dinleyicisine moral vermişti. İrem ise zor geçen askerlik günlerini damıtmış, bunu bir albüme tahvil etmiş, Bezgin’i çıkarmıştı. Ama arada bir de acayip bir şey olmuş (aslında ülkemiz için pek acayip değil ama) askerî darbe yapılmıştı. İrem bu albümde yerel müzik ile evrensel müziği buluşturmuş, bir manada kariyeri açısından pop devrini kapayarak senfonik rock sayfasını açmıştı.

Bir bakıma 1981 yılı onun için kırılma dönemi olmuş, arayışları farklı bir boyuta geçmişti. “Yorgun Argın”ı bir peçeteye yazıp Orhan Şevki’ye okumuş, bunalımda olduğunu ve içindeki derin boşluğu başka bir yaşam tarzıyla doldurmak istediğini söylemişti. Ufak ufak eski ilişkilerinden uzaklaşırken, başka bir dünyanın kapısını aralamaya başlamıştı. Arabesk furyasının ortasında, doğumdan ölüme uzanan tek bir öyküyü anlatan, maliyeti yüksek konsept bir albüm çıkarmayı göze almak ancak bu dönüşümle açıklanabilir. Tam da Halil Cibran’ın Ermiş adlı kitabına dört elle sarıldığı günlerdi.

İlhan İrem

1986 Eurovision Şarkı Yarışması’na “Klips Ve Onlar” topluluğunun sözlerini İrem’in yazdığı “Halley” adlı şarkı seçilmişti. Topluluk yarışmaya İrem olmadan gitmek zorunda kalmıştı. Bu hadisenin nedeni biraz gizemliydi, bir rivayete göre bu neden kulağındaki küpe, tırnaklarındaki oje ve uzun saçlarının oluşturduğu aykırılıktı. Yarışmada dokuzuncu olan ekipte Derya Bozkurt, Emre Tukur, Sevingül Bahadır, Candan Erçetin ve Gür Akad bulunuyordu.

Uzun yıllar gitarcılığını yapan Gür ile 1986 yılında Garo Mafyan’ın yanında, Melih Kibar’ın ofisinde tanışmış; tanışır tanışmaz birbirlerine çok ısınmışlardı. Kısa bir süre sonra tüm kayıtlarında ve konserlerinde çalmaya başlamıştı Gür. 1989 yılında Gür, Aykut Gürel, Uzay Heparı ve Aydın Karabulut’tan oluşan bir kadro ile Rotterdam şehrinde yapılan İstanbul Festivali’nde sahne almışlardı. Gür keskin bir gitar soloya çıkarken ne olduğunu anlayamadan birdenbire ayakları yerden kesilmiş, kendini havada bulmuştu. İrem arkasından eğilerek Gür’ü omuzlarına almış; biri Bon Scott diğeri Angus Young olmuş, birlikte AC/DC pozu vermişlerdi ki bu, fiziken dingin bir karakter olan İrem’den çok sık görülecek türde bir hareket değildi.

Yedikleri içtikleri ayrı gitmemesine karşın, 90’ların sonunda İrem’in münzevi bir hayata bürünmesiyle birlikte Gür ile de irtibatı azalmış, giderek daha az haberleşir olmuşlardı. Gür, İrem’in rahatsızlığını tesadüfen sosyal medyasından öğrenmiş, attığı mesaja sadece iyi olduğunu belirten dört tane gülücüklü emojiden oluşan bir yanıt alabilmişti.

İrem pop dünyasına dokunan bir müzisyen oluşunun dışında, alt-kültürlere de elini uzatıyordu. Güven Erkin Erkal, 80’li yıllarda sahibi olduğu, İstanbul’un Anadolu Yakası’nda, Kızıltoprak semtinde bulunan Çatı Stüdyo zamanlarında tanışmıştı İlhan İrem ile, arkadaşı İsmail aracılığıyla. İlhan da Güven’in yeni yerli rock topluluklarına olan yüksek alakasını öğrenince Yeniköy’e, evine davet etmiş, uzun ve hararetli bir sohbetin sonunda birlikte bazı işler yapabilecekleri konusunda mutabık kalmışlardı.

İlhan, Güven’in Moda Sineması’nda açtığı Rock-Art sergisine yaptığı resimlerden ödünç vermiş; bununla da yetinmemiş Hey dergisindeki “Yalnızlık Penceresi” adını taşıyan sayfasının editörlüğünü emanet etmişti (ki bu sayfa sonradan Yüxexes dergisindeki karakalem sayfalarına ilham verecekti).

Hey dergisi o günlerde “International Star” adında, yeni dönem rock topluluklarının katıldığı albüm ödüllü bir yarışma düzenliyordu. Yarışma sonuçlanmış ama albüm Yankı Plak tarafında takılmış, bir türlü çıkamamıştı. Bunun üzerine İlhan işi ele almış, Güven’e koordinatör olarak yetki vermişti. Bir ansiklopedi çıkaran yayınevinden sermaye bulunmuş, halk arasında “Kolera Sokağı” olarak da bilinen Tarlabaşı’ndaki Tayyare Sokak’ta bu iş için ofis tutulmuştu. Stüdyoda Aykut Gürel kayıt konusunda tecrübesiz çocukları yönetiyordu. İçindeki topluluklardan biri olan Mirage’ın ilk profesyonel kaydının (Tanju’nun “Winds of Change” şarkısı) adının Türkçesini albüm ismi olarak münasip görmüş ve Teoman’ın kulağına fısıldamıştı İrem: “Ben albümün ismini Değişim Rüzgârları koyacağım, kimseye söyleme.”

Kısa bir mesainin sonunda repertuvar tamamlanmış, İlhan’ın isteğiyle (Elizabet Yörünk Hanım’ın aracılığıyla) Uzelli Kaset tarafından basılmıştı.

Bu kasetten sonra Güven, Hey dergisi ile yeniden irtibata geçmiş, yarışmadan kalan diğer toplulukların kayıtlarını da Doğan Şener’den rica etmişti. Bunun da repertuvarı birkaç ekle tamamlanarak Nazmi Şener’e teklif edilmiş ve Hey Boys adıyla Yankı Plak tarafından kaset olarak basılmıştı.

Bu süreçte rock tarihimizin namlı evrakı metrukecisi Güven, İrem’den çok şey öğrenmişti; bilhassa elindeki arşivi ana-akım içinde nasıl kullanacağını... Bir de popüler müzik camiasında çok önemli insanlar tanımıştı onun sayesinde.

İlhan İrem

90’lı yıllarda da Özal liberalizminin hayallerine kapılanlardan biri olmamıştı İrem. “Artık telefonu kaldırınca ülkenin en ücra köyünü bile bulabiliyorum ama konuşabilecek insanı bulamıyorum” derken yaklaşan zor zamanları hissetmiş, toplumdaki yabancılaşmadan rahatsız olmuştu. İşte bu koşullarda yapmıştı Koridor albümünü, bir de yakalandığı hastalığın verdiği karamsar ruh hâliyle...

"Blues for Molla” adını verdiği şarkısına Kültür Bakanlığı’ndan bandrol alamayınca şarkıyı albümden çıkarmak zorunda kaldı. Öfkesi artık vites yükseltmişti. Toplum yozlaşırken, ayak uydurmaya çalışan kalabalıktan uzaklaştı. 22 yıllık sessizliğin ardından yazılar yazmaya başladı, üstelik bunlar suya sabuna dokunmayan şeyler de değildi. Hızla sürüklendiğimiz karanlığa cesaretle ışık tuttu. Birilerinin “hocaefendi” diyerek önünde ceket iliklediği zata “fetuş” lakabını takarak tehlikeye işaret etti. Hakkında açılan bir milyar liralık tazminat davasını kaybetti ama insanlığın gönlündeki davayı sonsuza dek kazandı.

Şövalye ruhlu, romantik, karıncaezmez bir karakterdi. Sayısız dergiye kapak olan, yüzlerce ödül alan, ardında albümler, kitaplar, resimler; hepsinden önemlisi düşünceleriyle yollarını aydınlattığı insan kalabalıkları bırakan çağdaş bir ozandı. Işığı ve sevgiyi buluşturan mekânsız dervişti, zamansız bir ermişti. Özdeşleştiği “Işık ve Sevgiyle” sözü, onun alametifarikası, âdeta patentli bir ürünüydü. "Işık ve sevgiyle"... Din kitaplarını anımsatan bu temenni, sanatındaki duygusal ekolun damıtılarak ifade edildiği iki sözcüktü. İki sözcüğün yan yana gelmiş hâlinden ibaret olsa da içeriği birkaç kitaba sığdırılamayacak kadar anlam doluydu. Bu ifade tüm kelamını açar ve kapardı. “Bu cümledeki ısrarınızdan yorulmadınız mı?” diyenlere, “Dünya karanlık ve nefretten vazgeçti mi?” diye karşılık veren, kutsal kitaptan yapılan alıntılar kadar cinaslı bir feylesoftu.

Zamana uyum sağlamak adına, düşündüklerinden hiç taviz vermedi. Elinde piyasaya tahvil edeceği kâğıtlar bulunmasına rağmen, buna tenezzül etmeyen bir gönül adamı olmayı yeğledi.

Bu yazıyı tamamlamayalım; "Tamamlanınca her şey, eksik kalıyor." Bu yazıyı tamamlama işini en iyisi (İlhan İrem’in müziğini, görüşünü ve insanlığını yeni gelen ve gelecek olan kuşaklara tanıtma vazifesiyle) Sevecen’lere bırakalım...

İlhan İrem
Müzik
Yazık Oldu Yarınlara
Sevgiliye
Klips ve Onlar
İstanbul
90'lar
90'lı yılllar
Sayı 011

BENZER

Bazı şeyler neyse ki değişmiyor. İstanbul Film Festivali, 1984'ten beri olduğu gibi bu yıl da nisan ayında başladı. Çevrimiçi gösterimlere zaman içinde açık hava mekanları ve salonlar da destek çıkacak.
Bir “yakından tanıma” ve analiz yöntemi olarak pek çok mecrada kullanılan meşhur Proust anketini eğdik, büktük, içine İstanbul’u kattık ve ilk konuğumuz Serdar Kuzuloğlu’nun önüne koyduk. İSTanket, her sayıda farklı alanlardan isimleri tetkike devam edecek.
1940 Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapacak şehir olarak Tokyo seçilmişti. Fakat savaş yüzünden organizasyon iptal edildi. Konuklarını ancak 1964’te ağırlayabilen şehir, 2020 seçmelerinde de başa baş yarıştığı aday İstanbul karşısında galip geldi. Ancak tarih tekerrür etti. 2020’de tüm dünyayı vuran salgın hastalık sonucu oyunlar gerçekleştirilemedi, hatta son ana kadar iptali ihtimali bakiydi. Bahtsız Tokyo, şanslı İstanbul. 2020 Olimpiyat Oyunları’nı İstanbul almış olsaydı, Türkiye, "korona oyunları"nın sebep olduğu mali külfeti ve halk sağlığı darbesini muhtemelen kaldıramazdı. Tokyo’nun olimpik yazgısını spor yazarı Caner Eler kaleme aldı.