Okul yolu engellerle dolu

20 Şubat 2024 - 11:06

“Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” diyordu Cemal Süreya. Son aylarda tartışılan uluslararası araştırmalar gösteriyor ki kahvaltının sadece mutlulukla değil, başarıyla da alakası var. 15 yaşındaki öğrencilerin matematik, fen ve okuma alanında öğrendikleri bilgi ve becerileri günlük yaşamda kullanma yeterliliklerini ölçmek için OECD tarafından tüm dünyada üç yılda bir yapılan PISA 2022’ye göre öğün kaçırma oranı arttıkça matematik puanı düşüyor. Maddi imkânsızlık nedeniyle öğrencilerin aç kalma oranı Türkiye’de %19,2 yani neredeyse beş öğrenciden biri haftada en az bir kez okula aç gidiyor. Türkiye, %8,2’lik OECD ortalamasının oldukça üzerinde bir oranla, en fazla çocuğun okulda aç kaldığı OECD ülkelerinden biri. Üstelik açlık çocukların başarısını da etkiliyor. Öyle ki beslenme sorunu yaşamayan öğrencilerin PISA 2022 ortalama matematik puanı 461 iken haftada bir kere aç kalanlarınki 423. Aralarında 38 puan yani yaklaşık iki okul yılı fark bulunuyor. 2023 gıda enflasyonu OECD ortalaması %7 iken Türkiye’de bu oranın %72’ye ulaştığı düşünülürse okula aç gidecek çocukların daha da artacağını tahmin etmek zor değil.

PISA NEDİR? 

PISA, 15 yaşındaki öğrencilerin modern toplumda yerlerini alabilmeleri için gereken temel bilgi ve becerilere ne ölçüde sahip olduklarını ölçmeyi hedefliyor. Türkiye, PISA’ya 2003’ten bu yana katılıyor. Öğrencilerin sadece matematik, fen ve okumada okuldaki bilgileri öğrenip öğrenmediğini tespit etmekle kalmayan PISA, bu bilgileri ve becerileri ne kadar iyi uygulayabildiğini ve öğrendiklerinden nasıl çıkarım yapabildiğini de inceliyor. PISA 2022’ye, 37’si OECD üyesi olmak üzere 81 ülkeden 29 milyon öğrenciyi temsilen 690 binden fazla çocuk katıldı. Türkiye’den 12 bölgeyi temsil eden 196 okuldaki 7.250 öğrenci vardı. Katılımcıların %56’sı Anadolu, %23’ü mesleki ve teknik Anadolu lisesi öğrencisiydi.

PIRLS 2021 YETERLİLİK DÜZEYLERİNE GÖRE ÖĞRENCİLERİN DAĞILIMI

Türkiye’de derinleşen ekonomik kriz, açılan gelir uçurumu nedeniyle çocuklar arasındaki başarı farkı giderek büyüyor. PISA gibi bir başka uluslararası araştırma olan ve beş yılda bir 4. sınıf öğrencilerine yönelik gerçekleştirilen Uluslararası Okuma Becerilerinde Gelişim Araştırması (PIRLS) 2021 verilerinde, yüksek ve düşük sosyoekonomik düzeydeki öğrenciler arasında 110 puan fark bulunuyor. Böylece Türkiye; Brezilya, Bulgaristan ve İran’ın ardından bu iki düzey farkının en yüksek olduğu dördüncü ülke oluyor. Son iki yılda 728 bin gencin üniversite eğitimini yarım bıraktığına bakılırsa ekonomik kriz kendini yükseköğretimde de gösteriyor. PISA 2022’nin vahim bir sonucu da şu: Türkiye’de neredeyse her beş öğrenciden biri matematik, fen ve okumada en temel becerilere bile sahip değil. Yani eğitim sistemimiz, sekiz yıl boyunca toplam 6.251 saatini sınıfta geçiren çocuklara bırakın yorum yapmayı ya da basit problemleri çözdürebilmeyi, okuduğunu anlamayı bile öğretemiyor! Özellikle okuma yeterliliğinde 2018’den beri 10 puan düşüş olduğu göze çarpıyor, bu yarım okul yılı gerileme demek. Bu durum üniversite sınavında da sürüyor. 2023 Yükseköğretim Kurumları Sınavı’nda (YKS) 100 bin öğrenci “sıfır” çekedursun, eksi netlerle Fizik, Türk Dili gibi bölümlere yerleşildiği görülüyor. Bazı bölümlere “-9 net” yapan bile girdi.

Uzmanlara göre okuduğunu anlama çocuklar için en önemli beceri çünkü diğer becerilerin kazanılması buna dayanıyor. Dünya Bankası okuduğunu anlama becerisi eksikliğini “öğrenme yoksulluğu” olarak tanımlıyor. 4. sınıfa kadar kazanılması gereken bu beceriyi edinemeyen çocuk, sonraki yıllarda öğrenme zorluğu çektiği için okul hayatında daha kolay pes ediyor. İşin korkutucu boyutu ise öğrenme yoksulluğunun 2030’da %43’e ulaşacağının tahmin edilmesi. Türkiye’de eğitim, zorunlu eğitim çağında yaklaşık 20 milyon ve üniversitedeki 7 milyon öğrenciye aileleri de eklendiğinde 60 milyonu aşkın insanı ilgilendiren bir konu. Üstelik 27 milyon öğrencinin 4,5 milyonu İstanbul’da. Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, cemaat ve tarikatlarla iş birliği yapmayı sürdüreceklerini ilan ededursun, sadece derslerle değil açlıkla da büyük bir imtihandan geçen öğrenciler, giderek daha da boşalan eğitim sistemine rağmen kendilerine iyi bir gelecek kurmak için çabalıyor. Biz de uzmanlar ve velilerle, PISA’dan öğrencilerin açlıkla mücadelesine, cemaatlerin faaliyetlerinden çözüm önerilerine kadar her konuyu derinlemesine konuştuk.

DR. SABİHA SUNAR

"Eğitimin amacı sınav değil temel yeterlilikleri kazandırmak olmalı"

PISA 2022 sonuçları, Türk Eğitim Derneği’nin düşünce kuruluşu TEDMEM’in “Yeni Bir Eğitim Anlayışı Şart” Raporu’yla da örtüşüyor. Ezberci eğitime dikkat çekilen rapor, temel becerilerin edinilmesi için gerekenlere yönelik yol gösterici niteliğe sahip. Ayrıca kuruluşun YKS sonuçlarını değerlendirdiği raporu, okuduğunu anlamakta zorlanan, basit problemleri çözemeyen öğrencilerin yetiştirildiği sistemin üniversiteye yansımalarını gösteriyor. TEDMEM direktörü Dr. Sabiha Sunar ve koordinatör Dr. Nilgün Demirci Celep, sorularımızı bakın nasıl yanıtlıyor.

PISA 2022’ye göre Türkiye’de her beş öğrenciden biri okuduğunu anlamakta, basit işlemleri yapmakta, fen sorularını yorumlamakta zorlanıyor. “Yeni Bir Eğitim Anlayışı Şart” Raporu’nuzu da düşünerek bu sonuçları nasıl değerlendiriyorsunuz? Neden çocuklar bu yeterliliklerden yoksun? 

PISA 2022, küresel bir eğitim krizi yaşandığını ortaya koydu. 24 yıldır yapılan PISA testlerinde, OECD ortalaması iki döngü arasında en fazla 4-5 puan değişirdi. Bu sefer benzeri görülmemiş bir düşüş var: OECD ülkelerindeki ortalama 2018’e kıyasla okuma alanında 10, matematikte neredeyse 15 puan düştü. Almanya, İzlanda, Hollanda, Norveç ve Polonya’da 2018 ila 2022 arasında matematikte 25 puan veya daha fazla düşüş görüldü. Bu bağlamda Türkiye’nin son on yılda matematik ve fende ortalamasını yükseltmesi, okuma becerilerinde yerini koruması önemli. Ancak PISA 2022’ye göre Türkiye’de doğrudan yönergeler verilmeden basit bir durumu asgari düzeyde anlama, yorumlama, çözebilme yetisine sahip olmayan öğrencilerin oranı matematikte %39, fende %24 ve okumada %29.

Sistemin sınav odaklı yapısı, zorunlu eğitim çağındakilerin temel beceri eksikliğinin en önemli nedenlerinden. Sınav kapsamında olmayan konular neredeyse işlenmiyor. Bu, eğitimin asıl amacını arka plana iterek temel beceri kazandırmaya yönelik anlamlı bir öğrenme yerine sınav odaklı yüzeysel öğrenme gerçekleşmesine neden oluyor. Öğrencinin bütünsel gelişimi göz ardı ediliyor. Öğrencilerin sınava hazırlanmak için açık öğretime geçmesi olağanlaşmaya başladı. Son beş yılda örgün eğitimden ayrılarak açık öğretim liselerine kaydolanların sayısı 808 bin 690 oldu. Yakın zamanda yapılan yasal düzenlemelerle Bakanlık bu durumun önüne geçmeye çalışıyor. Okullar ve bölgeler arası başarı farkları, sosyoekonomik düzeyin etkisi, ikili eğitim, okulların fiziki koşul ve kaynak yeterliliği, öğretmen niteliği gibi pek çok mesele fırsat eşitliği konusunda sorun olarak karşımıza çıkıyor ve temel becerilerin kazanılmasında sıkıntı yaratıyor.

DR. NİLGÜN DEMİRCİ CELEP

Bu yeterlilikleri kazanmak neden önemli?

Zorunlu eğitimin temel amacı bireyin temel düzeyde bilgi, beceri, davranış, tutum ve değerleri kazanmasını sağlamak. Bu başarılamadığında, ileri yaşlarda katlanarak artan bir sorun olarak yaşam kalitesini önemli ölçüde etkiliyor. Öğrenme ve istihdam edilebilirliğin önünde engel oluşturuyor. Sürdürülebilir ekonomik ve toplumsal kalkınma için genç nüfusun tamamının temel becerileri kazanarak zorunlu eğitimi tamamlaması hayati önem taşıyor. 16-65 yaş yetişkinlere yönelik 2015’te gerçekleştirilen Uluslararası Yetişkin Becerilerinin Ölçülmesi Programı (PIAAC) sonucuna göre Türkiye, OECD ülkeleri içinde düşük yeterlik düzeyine sahip yetişkin nüfusun en fazla olduğu ülkelerden. Ülkemizdeki yetişkinlerin %50’si sayısal, %46’sı sözel alanda en temel yeterlik düzeyinde ya da altında.

100 BİN GENÇ BİR NET BİLE YAPAMADI 

Hazırladığınız YKS Raporu’na göre sınava giren 2 milyon 995 bin 638 adaydan 100 bin 510’u Temel Yeterlilik Testi’nde (TYT) bir net bile yapamadı. 12 yıl eğitim görmüş bir gencin bu sonuçları alması neyi gösteriyor? 

Liseyi tamamlamış adayların, hayata etkin katılmak için gereken temel bilgi ve becerilere sahip olmadığını. YKS’de puanın hesaplanabilmesi için geçilmesi gereken 150 ve 180 baraj puanı uygulaması sürseydi, bu sene yaklaşık 400 bin kişi barajı geçemeyecek ve tercih yapamayacaktı. Ayrıca TYT fende %19, matematikte %11 olan sıfır doğruya sahip aday oranının fazlalığı da yeterlilik sorunlarına işaret ediyor. Her testte en azından birkaç sorunun çok temel düzeyde bilgi veya beceriyi ölçtüğü düşünülürse hiç doğru yapamayan adayın bu denli fazla olması vahim. Dünya Bankası Öğrenme Yoksulluğu Raporu’na göre Türkiye’de 10-14 yaş aralığındaki her beş çocuktan biri öğrenme yoksulu. PISA 2022, salgında okul kapanmalarının ortalama yedi aylık öğrenme kaybına neden olduğunu gösteriyor. Türkiye gibi okulların uzun süre kapalı kaldığı ülkelerde bunun bir yıla kadar çıkabildiği tahmin ediliyor. Tüm bu verileri bir araya getirdiğimizde; ilköğretimin sonunda öğrencilerin temel becerilerden yoksun şekilde ortaöğretime geçtiğini ve kademe ilerledikçe temel beceri ve yeterliliklerde yaşanan sorunların katlandığını söyleyebiliriz.

2023 YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI SINAVI’NDA (YKS) 100 BİN ÖĞRENCİ “SIFIR ÇEKTİ” (FOTOĞRAF: SHUTTERSTOCK)

İki yılda 728 bin gencin üniversiteyi bıraktığına bakılırsa ekonomik imkânsızlıklar kendini yükseköğretimde de gösteriyor. Üniversite mezunu olma şansının giderek azalmasının nasıl yansımaları olacak? 

Üniversiteye yerleşme olasılığı; her ile bir üniversite açılması, baraj puanının kaldırılması gibi değişikliklerle kolaylaştı. Üniversite mezunu artışı da bu politikaların sonucu ancak “üniversite terki” diyebileceğimiz bir ülke gerçeği de var. Yükseköğretim Kalite Kurulu’nun (YÖKAK) Gösterge Değerleri verilerine göre son beş senede mezunlar hariç üniversiteden ayrılan öğrenci sayısının 300 binin altında kaldığı bir yıl yok. Hatta 2019 için sayı 538 bin 157. Eskiden üniversite mezuniyeti iş piyasasında imtiyazlı pozisyonlar bulmak için yeterliyken artık çoğu zaman bireyin yetenekleriyle örtüşen bir pozisyona girmesine bile yetmiyor. Dünyada eğitim düzeyi arttıkça işsizlik oranları düşerken Türkiye’de böyle bir ilişkinin olmaması da bunun en önemli göstergelerinden. 

ÇOCUK YOKSULLUĞUNDA 40 ÜLKE ARASINDA 38’İNCİYİZ! 

“Yeni Bir Eğitim Anlayışı Şart” Raporu’nuzda LGS ile ilgili önemli tespitlerden biri, sınavla alan okullara başarı düzeyi %99 olan öğrencilerin bile yerleştiği. Başarı düzeyinde son sırada olan öğrencilerin bile sınavla alan okullara girebilmesi, kötüde eşitleniyoruz anlamına mı geliyor? 

Bu, LGS’nin çıkış amaçlarından uzaklaşıldığını gösteriyor. Sistem değiştirilirken LGS’nin, sınav baskısını ve rekabeti azaltmak amacıyla yalnızca sınırlı sayıdaki öğrencinin sınırlı sayıda okula girmesine yönelik getirildiği paylaşılmıştı. Ancak 2022’de her 100 öğrenciden 84’ünün LGS’ye katılması, beşinci yılda da kitlesel olma özelliğini koruduğunu gösteriyor. Ayrıca sınavla alan programların yarısından fazlasına (%54,8) yerleşen en başarılı öğrenciler dahi ilk %10’luk dilimde yer almıyor. Öyle ki Anadolu meslek, Anadolu teknik ve Anadolu imam hatip liselerine yerleşilen en düşük başarı sıralaması %99-100 bandında. 2020’de sınavla alan okullardaki boş kontenjan 1.455, 2021’de 8.486, 2022’de ise 3.057. %99-100’lük dilimdekiler dahi bu okulları seçmiyor. Temel işlevini yerine getiremeyen bir sınavın sürmesi daha fazla rekabete, strese, kaynak ve zaman israfına neden oluyor.

PISA 2022 Türkiye sonuçları

PISA, Türkiye’de her beş öğrenciden birinin okula aç gittiğini ve haftada bir kez aç kalanla kalmayan arasında matematikte 38 puan, neredeyse iki okul yılı fark olduğunu gösteriyor. Giderek artan çocuk yoksulluğu düşünülürse nasıl bir tablo çıkacak ortaya? 

PISA 2022’de ilk kez yöneltilen, “Son 30 günde parasızlıktan ne sıklıkla öğün atlamak zorunda kaldınız?” sorusunun cevabına göre Türkiye’deki öğrencilerin %19’u -OECD ortalaması %8- haftada en az bir kere parasızlıktan öğün atlamak zorunda kalıyor. Ocakta paylaşılan UNICEF Raporu’na göre dünyanın en zengin 40 ülkesinde 69 milyon çocuk yoksulluk içinde yaşıyor. Türkiye, %33,8 oranla 38. sırada. EUROSTAT verilerine göre yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altında olan çocuk oranı Türkiye’de %45,2. TÜİK Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması da çocukların %32,4’ünün yoksullukla mücadele ettiğini gösteriyor. Bu oranların en küçüğü bile bizi hiçbir şekilde göz ardı edemeyeceğimiz ve çözmeden daha aydınlık bir geleceği hayal bile edemeyeceğimiz bir gerçeklikle yüzleştiriyor. Yoksulluk, çocuk ve yetişkin için aynı anlama gelmiyor. Çocuklar, yoksulluğu yalnızca parasızlık olarak değil çoğu zaman sıcak ve güvenli bir yuvadan mahrumiyet, yetersiz beslenme, okul terki, sık hastalanma ve sosyal dışlanma olarak deneyimliyor. Yoksul hanelerdeki çocukların iyi eğitim alma ve eğitimini tamamlama şansları çok daha düşük. Bazı ülkelerde yoksul bölgede doğan birinin, zengin bölgede doğana göre 8-9 yıl az yaşama olasılığı olduğu hesaplanıyor. Çocuk yoksulluğunun etkileri yalnızca çocuklukta kalmıyor, ömür boyunca sürüyor ve nesilden nesile aktarılıyor. Bu döngünün kırılabilmesi ve çocuğun iyi olma hâlinin yaşamın ilk yıllarından itibaren sağlanabilmesi, toplum temelli müdahaleler ve iyileştirme çabalarıyla mümkün.

PROBLEMLER SİYASET ÜSTÜ YAKLAŞIMLA ELE ALINMALI 

Türkiye Hane Halkı Tüketim Harcamaları 2022’ye göre eğitim harcamalarının %59,6’sı en yüksek gelire sahip %20’lik grup tarafından gerçekleştirildi. En düşük gelirdeki %20 ise sadece %1,5’lik bir oran ayırabildi. Bunun çocuklar üzerindeki etkisi nasıl açıklanabilir? 

Aynı verilere göre en düşük gelire sahip aileler gelirlerinin %0,3’ünü, en yüksek gelirdekiler ise %2,2’sini eğitime ayırıyor. Bu görece küçük ve birbirine yakın görülen fark, gelir dağılımı skalasının iki ucundaki ailelerin gelirlerine oranlandığında çok büyük oluyor. Toplam eğitim harcamalarında hane halkı payının çok yüksek olması ve ailelerin gelir düzeyine göre ciddi farklılık göstermesi, sosyoekonomik açıdan dezavantajlı öğrencilerin nitelikli eğitime erişimde eşit şartlara sahip olmadığını gösteriyor. Bu, her öğrencinin içinde bulunduğu koşullardan bağımsız olarak ilgi, yetenek ve bilişsel kapasitesini geliştirerek potansiyelini gerçekleştirmesinin önünde büyük engel. Türkiye’de çocuğun yaşadığı bölge, bugünkü ve gelecekteki başarısının kritik belirleyicisi oluyor. Eğitimde fırsat eşitsizliği en önemli problemlerimizden biri olmaya ve çözüm önceliği beklemeye devam ediyor. Her öğrencinin ücretsiz ve nitelikli zorunlu eğitime eşit erişiminin sağlanabilmesi için eğitim harcamalarının temel kaynağı kamu harcamaları olmalı.

Atılması gereken en acil adımlar neler? 

Eğitim sisteminin iyileştirilmesinde öncelikli politika hedefleri belirlenmeli ve bunlara ulaşılması için gerçekçi bir bütçe planlaması yapılmalı. Eğitim harcamalarının hane halkı üzerindeki maddi yükünü hafifletecek ek destek mekanizmaları oluşturulmalı. Kaynak israfına ve verimsizliğe yol açan geçici çözüm önerilerinden kaçınılmalı, sürdürülebilir bir politika benimsenmeli. Problemler siyaset üstü yaklaşımla ele alınmalı. Öğrenci başarısında ebeveynin sosyoekonomik koşullarının belirleyici olduğu, rekabetçi ve sınav odaklı kademeler arası geçiş sisteminin değiştirilmesi için adımları belirlenmiş, kapsamlı ve objektif analiz edilmiş eğitim politikaları hazırlanmalı. Nicelik göstergelerinin iyileştirilmesinde asıl hedef, niteliği sağlamak olmalı. Eğitim öğretim sınavlara göre değil, sınavlar ona göre şekillenmeli. Okullar arasındaki kaynak ve imkân farklılıkları giderilmeli. İkili eğitim sonlandırılmalı. Öğrencilerin sahip olması gereken temel yeterlilikler belirlenmeli. Zorunlu eğitimdeki bir çocuk dahi sistemin dışında kalmamalı. Her çocuğun en az bir yıl ücretsiz ve yüksek nitelikli erken çocukluk eğitimi alması sağlanmalı.

PISA DİREKTÖRÜ: BİLMEK YETMİYOR, UYGULAMAYI ÖĞRENMELİLER 

TÜSİAD ile OECD tarafından düzenlenen PISA 2022 değerlendirme toplantısında OECD Eğitim ve Beceriler Direktörü Andreas Schleicher, şu tespitlerde bulundu: Türkiye’deki öğrenciler, öğrendiklerini tekrar etme konusunda iyi ama bildiklerini uygulamakta zorlanıyor. Oysa modern iş piyasalarının beceri talepleri hızla dönüştü ve Türk öğrencilerin, bilgilerini yaratıcı şekilde yeni durumlara uygulayabilme yeteneğine sahip olmaları gerekiyor. Eğitimde sosyal uçurum, OECD ortalamasının üstünde. Varlıklı ve yoksul ailelerin çocukları arasındaki fark çok belirgin. Türkiye buna odaklanmalı. Okullar arası farkları değiştirmek için bütçenin yanı sıra öğrenme sürelerinin iyileştirilmesi de gerekiyor. Fas’ta öğrenciler haftada 50 saatini okulda geçirirken İsviçre’de bu 30 saat ancak üretkenlikleri Fas’tan daha fazla. Yani mevzu, müfredata saat eklemek değil. Öğrencilerin üretkenliği arttırılmalı.

ÖZGENUR KORLU

"Bir eğitim sistemi ancak öğretmenleri kadar güçlüdür"

ÖZGENUR KORLU, EĞİTİM REFORMU GİRİŞİMİ POLİTİKA ANALİSTİ 

Covid-19’dan sonra çocukların bilişsel beceri kazanımı ve duygu durumunu gösteren, küresel çaptaki en detaylı ilk çalışma olan PISA 2022’nin ortaya koyduğu en vahim sonuç şu: Pandeminin çocuklar üzerinde etkisi beklenenden kötü oldu. Eğitimciler, öğretmen desteğine çok ihtiyaç olmadığı için okuma becerilerinin, pandemiden daha az etkileneceğini düşünüyordu ancak PISA 2022 tersini; hane arası eşitsizliklerin okuma becerisini doğrudan etkilediğini gösterdi. Çocuğun öz denetimi varsa evde kitap okuyor ama bunda sorun varsa okuma becerisini geliştiremezsiniz. Hanede kitap ya da uygun ortam olmayabilir. Ebeveynlerin okuma becerisi de etkili. Ayrıca PISA 2022’de en başarılı sistemlere sahip ülkelerin krizlere karşı dayanıklı olmadığını da gördük. Örneğin, Finlandiya matematikte 2003’ten beri 60 puanlık düşüş yaşadı. PISA’da 20 puanlık düşüş, bir okul yılına denk geliyor. Bu da üç yıl geriledi demek.

Türkiye’ye gelince… İyi bir haberle başlayalım, OECD ülkelerinin geneliyle karşılaştırıldığında puanları salgından daha az etkilendi. Üstelik bunu, 15 yaşta okullaşma oranını arttırarak yaptı. Ayrıca OECD genelinde Türkiye, sosyoekonomik açıdan dezavantajlı olmasına karşın belli puanın üstünde performans gösteren yani akademik olarak dayanıklı öğrencilerin daha fazla olduğu bir ülke. Ancak üç alanda da eğitim sistemleri için asgari standart olan OECD ortalamasının hâlâ altındayız ve bunu yakalayabilmemiz için ciddi bir ivmeye ihtiyacımız var. Bu ivmenin özellikle iki noktada yaşanması önemli. Biri öğretmenler. PISA yıllardır şunu vurguluyor: Bir eğitim sistemi ancak öğretmenleri kadar güçlüdür. Bu yüzden öğretmenlerle ilgili iyileştirici politikalara ihtiyacımız var. Ayrıca eşitliğin sağlanması, okullar arası başarı ve imkân farklılıklarının azaltılması gerekiyor. OECD ülkeleri arasında okullar arası ayrışmanın yani başarılı ve sosyoekonomik olarak avantajlı çocukların bir okulda, daha başarısız ve dezavantajlı öğrencilerin başka okulda toplandığı sistemlerin başında geliyoruz. 

BU EKSİKLİKLER TOPLUMSAL BARIŞI DA ETKİLİYOR 

PISA’da bahsedilen beceriler, bir kişinin modern dünyada kişisel başarısı için kritik önemde. Matematik, fen ve okuma becerisi derken bir bilgiyi edinmek değil bilgiyi hayata uygulamadaki başarıyı kastediyoruz. Bunlar karmaşıklaşan toplumsal yaşama, teknolojik ortamlara çocuğun adaptasyonunu kolaylaştırıyor. Onu geleceğe hazırlıyor. Çocuğun hem okul sonrası hayata hem de gelecekte dünyanın başına gelecek krizlere karşı dayanıklılığını arttırıyor. Krizlere karşı hayatta kalabilme beceriniz varsa başarı elde etmeniz daha kolay olduğu için refah seviyeniz yükseldiği gibi bunlara sahip nüfus yoğunluğunun artması ülkenin sosyal ve ekonomik kalkınmasını da sağlıyor. Özellikle okuma pek çok diğer beceriye de açılan kapı. Bilgi enflasyonu içerisinde yaşadığımızı düşünürsek, bu toplumsal barışı da etkiliyor. Kutuplaşmanın, yanlış bilginin yayılmasının nedeni de biraz okuma becerilerindeki eksikliklerle bağlantılı. Hep çocuğun hayata, istihdama katılması gibi bireysel alandan konuşuyoruz ama bunların toplumsal etkileri de çok. Okula aidiyet dediğimiz, aslında topluma aidiyet de. Ötekileştirmenin, kutuplaşmanın artması veya azalmasıyla bağlantılı. Bunları sadece birer beceri gibi görmemek; toplumun nasıl inşa edildiğine ilişkin temeller olarak düşünmek lazım.

ÜCRETSİZ OKUL YEMEĞİ UYGULAMASI HEMEN BAŞLAMALI (FOTOĞRAF: DEPO PHOTOS)

SİSTEM İMKÂNLARLA BULUŞUNCA İŞLİYOR

OECD araştırmacılarının altını çizdiği bir konu var; Türkiye’de eğitim sistemi öğrencilerin bilgiyi almasına odaklanıyor ama özellikle dezavantajlı çocukların bilgiyi hayata geçirmesinde sorunlar var. Bunu bir adım ileri taşıyabiliriz. Fen liselerinde temel becerileri edinmede sorun yok. Bu da kâğıt üstündeki sistemin imkânlarla buluştuğunda işlediğini gösteriyor. Türkiye’de sosyoekonomik durumla akademik başarı arasındaki ilişki çok güçlü. Bu da bizi yine öğretmen politikalarının iyileştirilmesine götürüyor. Çünkü özellikle dezavantajlı öğrenciler için öğretmenler çok ciddi farklar yaratabiliyor. Ayrıca okullar arası imkân farklılıklarının azaltılmasına, sosyoekonomik eşitsizliklerin toplum içerisinde çözülmesine yönelik müdahale programlarına ihtiyaç büyük. Bunun için atılacak ilk adım, yatırımların fazlalaştırılması. OECD, 7-15 yaş arası bir öğrenci için harcanan toplam para 50 bin doların -satın alma gücüne uyarlanmış değer- altındaysa arttırmalısınız, diyor. Bu artış, PISA başarısını da yükseltiyor. Türkiye, bu rakamın altındaki ülkelerden.

ÜCRETSİZ OKUL YEMEĞİ UYGULAMASI HEMEN BAŞLAMALI 

Gıda güvencesinin olmadığı hanelerdeki çocuklarda sağlık problemleri, gelişimsel bozukluklar artıyor. Ayrıca okula devam, eğitime katılım, akademik performans etkileniyor. Bu; çocuğun iyi olma hâli dediğimiz, bütünsel gelişimi için gerekli olan göstergelerden biri. Çocuk için gıda güvencesi sağlamanın en kolay yolu ise ücretsiz okul yemeği. Bu bir an önce uygulanmalı. Okullardaki rehberlik ve psikolojik danışman eksikliği de önemli eğitim sorunlarından. Çocukların sadece akademik değil aidiyet, uyum sorunlarının tespit edilmesi için de gerekliler. Eğitime erişim için özel önlem gerekenler arasında risk düzeyleri en yüksek olan mülteci çocukları da unutmamak gerekiyor. MEB verilerine göre Türkiye’de 5-17 yaş “yabancı uyruklu” çocuk sayısı 1 milyon 448 bin 638 ve 993 bin 336’sı okula kayıtlı. Toplumdaki kutuplaşma ve ekonomik kaynaklara erişim zorluğu bu çocukları okul dışına itiyor. Çalışan çocuklarla ilgili bir bulgu var; çocuğun haneye sağladığı katkı düşükse aile okula gitmesine izin veriyor. İleride daha fazla gelir getirebilir, diye düşünüyor ancak aile en ufak ekonomik katkıya bile muhtaçsa çocuğun çalışmasını tercih etmek zorunda kalıyor. Bu yüzden göçmenlerin sosyal haklara erişimine yönelik her politika çocuğun okula devamını etkiliyor.

EKSİ NETLER ASLINDA SİSTEMİN KARNESİ 

YKS’de popüler deyimle “sıfır çeken”, eksi netle üniversiteye yerleşenleri konuşmak yerine, sosyoekonomik durumun eğitime erişimi, akademik becerileri edinmeyi nasıl etkilediğine bakmak gerekiyor. 12 yıldır içinde bulundukları eğitimin bunu nasıl çözemediğini ve gençleri nasıl desteksiz bıraktığını konuşmalıyız. Çocuğun eksi net yapması bir sistem. Üniversite mezunu artışı, becerilerle desteklenmediğinde diplomanın değerine ilişkin algı da düşüyor. Bu sadece işverenler arasında üniversite mezunlarının daha az istihdam edilmesi anlamına gelmiyor. Öğrenciler de “Üniversite mezunu olsam da istihdama katılamayacağım, toplumsal algı, statüm değişmeyecek, gitmeyeyim” diyor. Eğitim kurumları, sosyal ve duygusal beceri de edinilen; çatışmaları nasıl çözeceğinizi, ilişki kuracağınızı, en temelinde iyi insan olmaya dair değerleri de kazandıran mekânlar. Dolayısıyla onlara ilginin azalması, bu değerlere ilginin de belki toplumda değişmesine neden olabilir. Bunu üniversite özerkliğiyle de değerlendirmek gerekiyor. Üniversitelerin eksi netle gelen gençlere beceri kazandıracak sosyal politikaları yok. Sistem, geleceğe hazırlanamamış, sosyal ve duygusal olarak gelişmemiş, krizlerden etkilenme riski daha yüksek bir nesil yaratıyor. Okuduğunu anlamak; eleştiren, sorgulayan bir nesil için temel şart ancak toplumda, politikada, piyasada da bu yönde bir talep olmalı. Gençlerin, “Eleştiren, sorgulayan, çalışan birey olursam, daha fazla takdir görürüm” diye düşüneceği bir atmosfer oluşturulmalı.

SURİYELİ ÇOCUKLAR SINIFTA, İSTANBUL (FOTOĞRAF: SHUTTERSTOCK)

İSTANBUL EŞİTSİZLİĞİN EN YÜKSEK OLDUĞU ŞEHİR 

Türkiye’de ne oluyorsa İstanbul onun yansıması. İstanbul hem farklı coğrafya ve kültürlerden insanların bir araya geldiği hem de Türkiye’de bölgeler bazında eşitsizliğin en yüksek olduğu şehir. Dolayısıyla eğitim sistemindeki sonuçların temelinde eşitsizlik var dediğimizde, İstanbul’da bunu daha çok görüyoruz. Yönetim sistemimizde okullar ve belediyeler arasında güçlü bir ilişki yok. Genelde belediyelerden erken çocuklukla ilgili sorumluluk bekleniyor. Aslında eğitimin temeli de o yaş grubunda atılıyor. Temel ne kadar güçlüyse bina o kadar sağlam olur. Türkiye’de hâlâ 5 yaş zorunlu eğitim kapsamında değil. Oysa dünyada çocuklar sıfır yaştan itibaren bakım politikalarıyla destekleniyor. Bu; özellikle sosyoekonomik dezavantajlıların, dil bariyeri olanların, göçmen çocukların eğitime aidiyetini, okul başarısını, iyi olma hâlini doğrudan etkiliyor. Çünkü okul öncesi sayesinde çocuklar, akranlarıyla daha eşit koşullarda eğitime başlıyor, haneler arası fark azalıyor. Bu yüzden belediyelerin çalışmaları çok önemli. Belediyeler, planlama yaparken mesafe dışındaki bariyerlerin neler olduğunu da düşünmeli. Örneğin, anne çalışmıyor ve çocuğunu erken çocukluk eğitimine gönderiyorsa emeği sorgulanıyor. Mahalle baskısı, toplumsal cinsiyet etiketi, kadına ilişkin algı; çocukların eğitime erişimini engelliyor. Belediyelerin, doğrudan haneye erişebildikleri için MEB’in bile sahip olmadığı bir gücü var. Türkiye’de akademik olarak dayanıklı çocukların iki desteği olduğu görülüyor: Ebeveynlerin inanması ve okula aidiyetlerinin yüksekliği. Bu anlamda belediyeler, sosyal destek politikalarıyla çocukları destekleyebilir, eğitime katılımlarını sağlayabilir.

SERDAR M. DEĞİRMENCİOĞLU

"Okullar çocukları örseleyen yerlere dönüştü"

SERDAR M. DEĞİRMENCİOĞLU, PSİKOLOG 

Psikolog Serdar M. Değirmencioğlu, KHK ile üniversiteden uzaklaştırılan akademisyenlerden. Bunu vurgulamak için de kendine “eskiden prof. dr.” diyor. Ancak kadrosuz da olsa Türkiye’de çocuk gelişimi üzerine yoğun emek harcayan isimlerden biri. Bakın PISA 2022’de ortaya çıkan çocukların yalnızlığı, okulda güvende hissetmemesi gibi sonuçları nasıl değerlendiriyor: PISA 2022’ye göre Türkiye’de her on öğrenciden neredeyse üçü okulda yalnız, %26’sı yabancı ya da dışlanmış hissediyor. Öğrenciler, eğitimden uzaklaşıyor çünkü okullarda demokrasiden uzak bir düzenle karşı karşıyalar. Okullar, özellikle son 20 yılda, öğrencileri yıpratan ve örseleyen yerlere dönüştürüldü. Ayrıca eskisi gibi güven de vermiyorlar. PISA 2022’de Türkiye’deki öğrencilerin %18’i okula giderken %13’ü sınıfında, yüzde 20’si koridor, kantin gibi okuldaki diğer yerlerde güvende hissetmediğini söylüyor. Yaklaşık dört öğrenciden biri PISA’dan önceki dört hafta okulda güvenlik riskleriyle karşılaştığını bildiriyor. En sık yaşadıkları şiddet ise sözel ve ilişkisel zorbalık. Çocukları, okulda güvensiz hissettirenin ne olduğunu anlamak için geriye gitmekte yarar var. 2000-2005 arası okulda şiddet üzerine çok konuşuldu. Bu izlenimin doğması ve panik oluşması için FETÖ özellikle kendi yayın organları üzerinden propaganda yaptı. Bunun üç nedeni vardı: Okullara polisin kolayca girmesi, özel kurumların -özellikle FETÖ okullarının- daha güvenli, “ahlaklı” görülmesi ve okulların antidemokratik ortamlara dönüştürüldüğünün, gençleri boğduğunun anlaşılmaması. Bu dönemde şiddetin okulun içinden değil, dışından ürediğini ve okula işlediğini anlatmak için çok çabaladık. Sonuçta rejim, polis devletinin yolunu açmak için 2007’de Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nu değiştirirken okullara polis sokmanın yollarını da eklemeyi unutmadı. Bugün 4-5 yaşındaki çocukların karşısına belleri tabancalı polisler çıkıyor. Okullar şiddetle yatıp kalkan, demokrasinin olmadığı bir toplumda; tümüyle antidemokratik olarak işliyor. Okullarda zorbalığın ve her tür şiddetin -cinsel şiddet dâhil- artması şaşırtıcı değil. Öğrencilerin sabah karanlıkta okula gitmek zorunda bırakıldıklarını, televizyonlardan yıllardır çetelerin ve şiddet dolu dizilerin fışkırdığını da ekleyeyim. PISA 2022’de Türkiye’deki öğrencilerin %44’ünün yaşamından memnun olmadığı görülüyor. 2018’de bu %34’tü. Türkiye tüm temel taşlarının yerinden oynatıldığı, aşırı varlıklı çok küçük kesimin çok yoksul büyük bir kesime tepeden baktığı, demokrasinin yerine otorite, ayrımcılık ve dayatmaların oturduğu bir ülkeye dönüştü. İyi okula erişim bir hak değil, ayrıcalık; meta gibi görülüyor. Okulların öğrenciye rağmen “sonuç” alınabilecek fabrika gibi yerler olduğu düşünülmesi, büyük yanılgı. Diploma peşinde koşmak dışında işi olmayan gençlerin mutlu olması beklenemez.

"OKULDA GÜVENLİK RİSKLERİ"

CUMHURİYET’İN ÇOCUKLARI ÖĞRENMEYE AÇIKTI 

Türkiye, hızlı toplumsal değişimlerin yaşandığı bir yüzyılı geride bıraktı. Cumhuriyet tarihinin başarılarının hemen hepsinin toplumun gereksinimlerine yanıt veren okulların kurulmasıyla ve okullaşmayla ilişkisi var. Babam gibi küçük yaşta öksüz kalan çocuklar, öğretmen okullarına gitti ve oralar onlara hem yuva hem meslek sağladı. Babam, Cumhuriyet okullarının çocuğudur. O kuşak öğrenmeye, gelişmeye ve topluma katkı sağlamaya inanarak büyüdü. Çoğu yoksul ailelerden gelen Cumhuriyet Üniversitesi’ndeki öğrencilerimden kaldıkları yurtlarla ilgili çok şey dinledim. Tarikatlar, barınma ve yemek gibi gereksinimi olan gençlere sağladıkları karşılığında koşulsuz itaat istiyor. Öğretmen okulları ise gereksinimi olan gençlere olanak sunmak ve edinecekleri mesleklerle topluma hizmet etmeleri üzerine kuruluydu. Bugün, çocuk ve gençlerin boyun eğen, köhne inançlara inanan ve dayatılan kalıpları kabullenen insanlar olmaları isteniyor. Tarikatların işlettiği kurslarda, yurtlarda nice çocuk öldü, cinsel istismara uğradı. “Cemaat” yani tarikatların, çocukların yararına olmadığı ve olamayacakları ortada. Bunlar, okullara hiçbir şekilde girmemeli.

KEMAL IRMAK

"Ülke bir karanlığa sürükleniyor"

KEMAL IRMAK, EĞİTİM-SEN GENEL BAŞKANI 

Öğretmenler, eğitimin en önemli ayaklarından biri ancak hayat onlar için de kolay değil. Kalabalık sınıflar, materyal eksiklikleri, gerici uygulamalar, geçim sıkıntısı, sürekli değiştirilen sistem… Eğitim-Sen Genel Başkanı Kemal Irmak’a göre en önemli sorun, eğitim sisteminin bir türlü nereye oturtulacağının bilinememesi. “Daha doğrusu, iktidarın kafasında bir yaklaşım var ama tepkiden çekindiğinden dolambaçlı yollardan yürüyor” diyor. Her bakanın, yeni müfredat oluşturması hatta bazen birden çok değişiklik yapması da bunun göstergesi. Müfredatların bir planlamayla Talim ve Terbiye Kurulu süzgecinden geçirilerek iki üç senelik pilot uygulamaların artıları ve eksileri değerlendirilip hayata geçirildiği zamanları hatırlıyor. Oysa son 20 yılda eğitimde 17 değişiklik yapıldı. En son, Bakan Yusuf Tekin’in yıl ortasında müfredatı değiştirmesi de cabası. Irmak, ikinci önemli sorunun nitelikli eğitimden uzaklaşılması ve laik olmayan bir yaklaşımın her gün daha çok oturtulması olduğunu açıklıyor. Türkiye’nin dört bir yanından öğretmenlerin aktarımları da bunu doğruluyor. “Birçok şehirdeki öğretmenler, okullarında imam ve vaiz görevlendirildiğini, izinlerinin bulunduğunu söylüyor” diyen Irmak, şunları anlatıyor: “Artık bunlar gizli de yapılmıyor. Diyaneti, tarikat ve cemaatlere bağlı dinî vakıf ve kurumları; okullara sokmayı eğitimin bir parçası hâline getirdiler. Toplumsal muhalefet, siyasi partiler ve daha çok veli, itirazlarını koro hâline getirerek yükseltmezse bunları yapanların çocukları da dâhil ülke bir karanlığa sürüklenecek. Sürükleniyor da.”

Irmak’a göre devlet okulları, laik ve bilimsel eğitimden uzaklaştığı için çocuklar özel okullara ya da yurt dışına yöneliyor, yoğun beyin göçü yaşanıyor. İktidarın, gerçekten dindar nesil yetiştirme derdinde olduğuna da inanmıyor: “Sadece yaptıkları kötülükleri perdelemek için eleştirel bakmayan, itaatkâr toplum yaratma çabasındalar. En çok da yoksul aile çocukları, dinle imanla kandırılıyor. Tevfik Fikret, ‘Beşerin böyle delaletleri var: Putunu kendi yapar, kendi tapar’ demiş. Şu anki durumu öyle özetleyebiliriz.” 

İSTANBUL’DAN BİR VELİ-DER PROTESTOSU (FOTOĞRAF: DEPO PHOTOS)

İSTANBUL’DA SORUNLAR KATLANIYOR

Irmak, diğer sorunları; liyakatsiz ve torpile dayalı atamalar, eğitimin sınav odaklı olması, piyasalaşması olarak özetliyor. Özel okul oranının 1,9’dan %19’a çıktığını hatırlatırken birçok ülkeden daha fazla nüfusa sahip olan İstanbul’da sorunların katlanarak arttığını vurguluyor. Bu sorunlara gelince örneğin, ikili eğitim birçok ilde yok ama İstanbul’da temel sorunlardan. Karanlıkta okula gidilmesi, tüm ülkede problem ama Batı’da ve İstanbul’da trafik, uzaklık nedeniyle daha büyük sıkıntı yaratıyor. Birçok çocuk İstanbul’un kenar semtlerinde yoksullukla yüz yüze, beslenemeden okula gidiyor. Depreme ne kadar dayanıklı olduğu belli olmayan okullar var. Kiraların yüksekliği öğretmenleri, velileri zorluyor. Taşımalı eğitim, ciddi trafik sorunu olan İstanbul’da çok daha büyük problem, kaza riskleri daha çok. Okul güvenliği daha sıkıntılı. Uyuşturucu çeteleri neredeyse ilköğretime kadar girdi. Kenar semtlerde çok daha fazla ücretli öğretmen, zorlu şartlarda çalışıyor. Üstelik Irmak’a göre, eğitimdeki 20 yıllık geriye gidiş birçok sorunu daha da yakıcı hâle getirdi. “Düşünebiliyor musunuz?” diyor, “Resmî dil Türkçeyi okuyup anlayabilen ve hızlı yorumlayabilen öğrenci sayısı PISA sonuçlarına göre %1,9. Erzincan’da öğretmendim. Eğitimin mutfağından gelenler olarak bunu net görüyorduk. Okuma-anlama çalışmaları, müfredatta çok az yer alıyor. Bu çocuklar, yakın gelecekte yönetici, mühendis olacak. Tehlike çanları hepimiz için çalıyor. Bir an önce bu sisteme dur demeliyiz.”

TAŞIMALI EĞİTİM, CİDDİ TRAFİK SORUNU OLAN İSTANBUL’DA BÜYÜK PROBLEM (FOTOĞRAF: SHUTTERSTOCK)

ÇOCUĞUN İYİ OLMA HÂLİ İSTANBUL ARAŞTIRMASI 2023 

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin şehrin 100 mahallesindeki çocuklar ve ebeveynleriyle yaptığı Çocuğun İyi Olma Hâli İstanbul Araştırması 2023’e göre en düşük sosyoekonomik statüye sahip ailelerin üçte biri okul gezisi ve benzeri etkinlikleri, %27’si özel ders veya dershane gibi masrafları, %18’i ders malzemelerini, %15’i kırtasiye ve okul yemeği masraflarını karşılayamıyor. Bu statüdeki ailelerin %68’inin evinde bir bilgisayar veya tablet bulunuyor ve sadece %75’i sürekli internet bağlantısına sahip. Aileler arasındaki sosyoekonomik farklılık sahip olunan değerlere de yansıyor. Yüksek sosyoekonomik statüye sahip ailelerde çalışkanlık, sorumluluk, başka insanlara saygı ve hoşgörü ön plana çıkarken düşük sosyoekonomik statüde dindarlık, tutumluluk ve söz dinleme gibi değerlere daha fazla vurgu yapılıyor. Yüksek sosyoekonomik statüye sahip çocuklar için eğitimin en önemli amacı, yeteneklerini geliştirmek iken düşük sosyoekonomik statüdeki çocuklar için kolaylıkla iş bulabilmeyi sağlaması. Çocukların %8’i bir depresyon belirtisi hissetmiş, oran en düşük sosyoekonomik statüdekilerde %14’e yükseliyor.

Veliler anlatıyor 

"Öğrenciler pasif bilgi alıcıya dönüştürülüyor" 

Çocuğumun eğitimiyle ilgili en büyük endişelerimden biri, öğrencilerin merakını ve yaratıcılığını teşvik eden bir ortamın eksikliği. Eğitim sistemi, sadece bilgi aktarımına odaklanarak öğrencileri pasif bilgi alıcılara dönüştürüyor. Bu da bağımsız düşünme ve problem çözme becerisi geliştirmelerini engelliyor. Tek tip yaklaşım, bireysel yeteneklerini ve ilgi alanlarını göz ardı ediyor. Diğer endişem ise öğrencilerin eleştirel düşünme ve sorgulama becerilerinin yeterince geliştirilmemesi. Sanat, müzik ve spor gibi derslerin yeterince vurgulanmaması, öğrencilerin yaratıcı ve sosyal beceri geliştirmelerine engel teşkil ediyor. Eğitim, çocukların sadece akademik değil, sosyal, duygusal ve fiziksel gelişimlerini de desteklemeli. Özellikle fen ve matematikte, çocukların bilgileri ezberlemeye yönelik bir eğitim aldığını ancak bilgiyi uygulama veya problem çözme gibi gerçek dünya becerilerine dönüştürme konusunda yetersiz kaldığını gözlemliyorum. Metinleri sadece yüzeysel olarak okuyorlar, derinlemesine anlamlandırma ve kritik düşünme becerileri eksik. Aynı zamanda bir akademisyenim. Derslerimde sıkça karşılaştığım bir durum, öğrencilerin kendi başlarına düşünme, sorunları analitik şekilde çözme ve yaratıcı fikirler üretme konusunda yetersiz kalabilmesi. Bu becerileri geliştirmek için grup çalışmaları, tartışmalar ve gerçek hayat problemleri üzerine projeler düzenliyorum. Duygusal zekâlarını geliştirmek, empati ve etkili iletişim becerileri kazandırmak için de çabalıyorum. (Hakan Alp)

PROF. DR. ADNAN GÜMÜŞ

"Eğitimin sınıf atlatma gücü de kalmadı"

PROF. DR. ADNAN GÜMÜŞ, ÇUKUROVA ÜNİ. EĞİTİM BİLİMLERİ FAKÜLTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ 

PISA 2022’ye göre çocukların %39’u basit metinleri okuyup yorumlama becerisine sahip değil. Oysa bu beceri hayati çünkü bütün diğer beceriler onun üzerine kuruluyor. Zincir burada kırılınca hâliyle ne matematikte ne de fende bilgiyi yorumlayabilen, problem çözebilen bireyler yetişiyor. Üstelik bu beceri sonradan da kazanılamıyor. Türkiye’de yetişkinlerin %50’sinin sayısal, %46’sının sözel alanda en temel yeterlilik düzeyinde ve altında olması şaşırtıcı değil. Eğitimde ölçümleme, sınav sistemleri, becerilerin kazandırılması, değerler eğitimi üzerine çalışan Çukurova Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan Gümüş, özellikle ilkokuldan sonraki eğitimin acilen değişmesi gerektiğini, MEB’in değerler eğitimi adı altındaki etkinliklerinin, çocukların sorgulama yeteneğini körelttiğini söylüyor.

En zorunu başta sorayım; eğitim sistemine beş yaşında giren bir çocuk üniversiteden mezun olduğunda nasıl bir süreç geçirmiş, nereye, kime evrilmiş oluyor? Ne olması gerekirken ne yaşıyor? 

Anne-babası iyi okuryazar, orta-üst sınıftan bir çocuk, dört beş yaşında nitelikli bir okul öncesi eğitimle hayata başlayabiliyorsa ilkokulda, ortaokulda aşağı yukarı nereye gideceğini, nasıl başarı göstereceğini, iyi bir üniversite ve prestijli bir bölüm seçeceğini öngörebiliriz. Türkiye’de toplumun %1 ila 5’i hayata avantajlı başlıyor ve %60-70’i yetişkin olana kadar avantajını sürdürüyor. Bu çocuğun, üniversiteye başlarken geriye düşmesi %25-30 oranında. Ancak yoksullarda “yukarıya” çıkabilmek mümkün değil. Eskiden okulların %25-30 eşitleyici özelliği vardı, dört beş çocuktan biri orta-üst sınıfa geçebiliyordu. Artık nitelikli okullar da maddi olarak farklılaştığı için bu bitti. PISA sonuçlarının da kanıtladığı gibi toplumsal eşitsizlikler eğitimi en çok etkileyen değişkenler arasında. Dünyada avantajlı-dezavantajlı gruplar arasındaki ayrışma artıyor. Türkiye, okul öncesinde ve ilkokulda çocuğa bir şeyler kazandırıyor. Çocuk, aile dışına çıkıyor, farklı arkadaş gruplarıyla karşılaşıyor, görece hızlı bir gelişim gösteriyor. Maalesef, 10’lu yaşlardan itibaren eğitimimiz çocuğu geliştiremeyen, tersine körelten bir yapıya dönüşüyor. Aralarından sadece %3-5’i fen, “iyi” Anadolu veya bazı alternatif özel okullara geçebiliyor; sanat değil de akademik başarı gösterebiliyor. Çoğu, ortaokulla beraber yerinde saymaya başlıyor. 9-10 yaştan sonraki gelişimlerine uygun bir müfredatımız; bilgi, beceri, duyarlılık kazandıracak güçlü ortaokul yapılanmamız yok. Lisede bu tümden gidiyor. “Elit” grupların çocukları, yine sadece sınırlı bir akademik donanım ediniyor, diğerleri onu da alamıyor. O yüzden de PIRLS’te, PISA’da, YKS’de dökülüyoruz. İlkokuldan sonraki öğretimin nitelikleri gözden geçirilmeli. Üniversiteler bile çocuklar üzerinde birinci ve son sınıf arasında bir fark yaratmıyor. İşin kötüsü, eskiden farklı bölüm öğrencileriyle bir araya gelmekten, fakülte kültürü edinmekten, yeni yaşam biçimleri görmekten dolayı bir dönüşüm olurdu. Artık onlar da yok. Zaten üniversitelilerin neredeyse yarısı açık öğretimde.

Uzmanlar, özellikle okuduğunu anlama becerisinin çocukların sonraki öğrenme süreçlerinde kilit önemi olduğunu söylüyor. Bu yeterliliğin kazanılamamasının altında ne yatıyor? 

Bence MEB nedeni iyi biliyor. PISA ile ilgili konuşulmayan bir şey var. PISA’da bu sene özellikle matematik ile eleştirel düşünme yani yenilikçilik derinlemesine araştırıldı ancak Türkiye yenilikçilik bölümüne katılmadı. Eleştirel düşünme; temellendirme, sebep-sonuç ilişkisini bulma, akıl ve düşünme becerilerini ölçer. Dolayısıyla ülkede özgürlükçü ortamın, özgür düşüncenin olup olmadığını da gösterir. MEB, bununla yüzleşmekten kaçtı. Ayrıca fen ve matematik puanında küçük bir artışımız var gibi gözükse de bu yanıltıcı. Bakın, açık lisedekiler -neredeyse tüm öğrencilerin 3’te 1’ini oluşturuyor- ve mesleki eğitim merkezindekiler (MESEM) örnekleme dâhil edilmedi. Onlar da katılsa bırakın OECD’yi, Afrika ortalamasına düşeceğiz. Aynı şekilde fen liselerinin katılımı OECD ülkelerinde daha düşükken Türkiye’de fazla yani matematik, fende üst başarı grubundaki öğrenciler daha başarılı olup ortalamayı yukarı çekti. Bu zorlamalara rağmen okuma puanı artmadı. Psikoloji, sosyoloji, eleştirel tarih, uygarlık tarihi, dünya coğrafyası okumayan, mantık dersi olmayan, etnosentrik içerikli derslerle boğulan öğrencilerin bu başarıyı göstermesi bile iyi sayılır. Bu sırada unutmamak lazım ki ailelerin kitap okuma ortalamasıyla çocukların okuduğunu anlaması arasında anlamlı ve yüksek bir korelasyon var.

ÇEDES PROJESİNE KARŞI YAPILAN BİR MİTİNG (FOTOĞRAF: DEPO PHOTOS)

Okuduğunu anlama becerisinin kazanımı, nerede kırılıyor? 

Türkiye’deki sistem, otoriterliğini gelenek ve dinlere dayandırarak geniş halk kesimleri üzerinde meşruiyet sağlamak istiyor. Böyle olunca da bilimden uzaklaşılıyor. Kırılma noktası, okul öncesinden başlıyor. Çocuk 6-7 yaşına kadar becerileri gözlemle, hayal gücüyle kazanır. Bugün hayal gücünü kilitleyecek etnosentrik ögelerle, bol bol din ve gelenek anlatıp, o yaşta normları verince, o nesilden yaratıcılık bekleme şansın olmaz. Çok travmatik, farklı kişilikler oluşur. Türkiye eğitimde bu etnosentrizmden, dincilikten, gelenekçilikten, milliyetçilikten kurtulmalı. Lise sona doğru sosyal bilimler içinde bunların anlamını tartıştırıp yüzleştirmeli. Bizde zaten yüzleşme yok, sadece dikte, dayatma var. Böyle bir sistemde hâlâ bilim, felsefe, sanat yaşıyorsa halkın bir grubunun direnmesinden. Bu matematik, fen başarısı ortaya çıkıyorsa bilimi, eleştirel düşünceyi savunanların varlığından. Yoksa iktidarın, MEB’in, YÖK’ün zihniyetiyle hepten çoraklaşırdık. Son olarak bir konuya daha dikkat çekmek isterim; bugünlerde çocuk ölümleriyle gündemde olan MESEM’ler, eğitimin az kalan eşitleyici tarafını da tümden ortadan kaldırıyor. 1 milyon 300 bin çocuğumuzu 15 yaşındayken işçi yapıyoruz. Hem gençlerin bilgi, beceri, duyarlılıklarını özgür şekilde geliştirme imkânlarını ortadan kalkıyoruz hem bunun parasını esnafa, işverene kendi kaynaklarımızdan ödüyoruz.

Veliler anlatıyor

“Eğitim sisteminin eğitime ihtiyacı var” 

Devlet keşke kendi ideolojisine göre değil de evrensel kriterlere göre çocuğu önceleyen bir eğitim sistemini hayata geçirse. Çocuklarımın eğitimiyle ilgili en büyük endişem, kendi yeteneklerini keşfedemeden diploma almaları. PISA gibi sınavların sonuçları, sadece çocukların ortaya koyduğu performansla açıklanamaz. Birçok faktör var. En başta da alışkanlıklar. Klasik olacak ama okuma alışkanlığımız yok maalesef. Dolayısıyla bu sonuçlarda velilerin ve öğretmenlerin katkısı unutulmamalı. Bence, kendini tanımanı sağlayan, yeteneklerini gösteren, değişen dünya şartlarını dikkate alarak bunu uygulayan, teknolojiyi ve bilimsel gelişmeleri yakından takip eden eğitim sistemi, doğru sistemdir. Kaç çocuk ilkokuldan ya da ortaokuldan mezun olduğunda bir şiiri ezbere biliyordur? Sanatı sevdirmeli okul. Sorgulamayı öğretmeli, korkutmayı değil. Eğitim sisteminin kendisinin eğitime ihtiyacı var bence. (Deniz Dallı) 

HACER FOGGO

"Derin yoksulluk en başta çocukları vuruyor" 

HACER FOGGO, DERİN YOKSULLUK AĞI KURUCULARINDAN 

İstanbul’da, İzmir’de ve Van’da ziyaret ettiğim mahallelerde aileler, dört temel ihtiyaca aynı anda ulaşamayacak durumda neredeyse. Bazen en önemli problem kira ödeyememe oluyor, sonraki ay gıda, faturalar, çocuğa beslenme koyamama; böyle devam ediyor. Yani geçimin gittikçe zorlaşması, çocukların okul bırakmasına ve çocuk işçiliğine kadar varıyor. İster günlük çalışanlar ister sabit maaşlılar ya da emekliler olsun yoksulluk gittikçe derinleşiyor. Derin yoksulluk öncelikle çocukları etkiliyor. Yoksulluğun derinleştiği bir ortamda çocukların geleceği tehlike altında. İstanbul’da ev diyemeyeceğimiz yerlerde yaşayan çocuklar var. Çalışma odalarını bırakın, sağlıklı koşullarda bile uyuyamıyor, ısınamıyor, düzenli ve sağlıklı beslenemiyorlar. Bu evlerde aileler sürekli, beslenme koyma kaygısı yaşıyor. Sürekli kıyafet kaygısı. Oyuncak lüks artık. Bu nedenle çocukların temel ihtiyaçlarının karşılandığı, eğitimlerine destek verildiği merkezler çok önemli. Okul terki, okul devamsızlığını önlemek için en önemli proje, çocukların okul sonrası ders çalışabilecekleri yerlerin, merkezlerin olması. Tabii ki ücretsiz Okul Beslenme Programı’nın uygulanması da. Yine ulaşımda zorlanan çocuklar için ücretsiz Okul Servisi Programı gibi uygulamaların önemli olduğunu düşünüyorum. Yerel seçimler gündemdeyken aslında her belediye, hizmet verdiği bölgenin koşullarına göre sosyal çalışmalar yapıyor. Fakat yoksulluğun bu kadar derinleştiği böyle bir dönemde her belediyenin, toplumcu belediyeciliği öne çıkarmasını tüm kalbimle istiyorum. Belediyeler evsizlerin, çocukların, kadınların, yaşlıların, gençlerin, kısacası “kimsesizlerin kimsesi” olmalı ve Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yoksulluğun çocuklara miras kalmaması için çalışmalı.

2013-2023 / ÇOCUK İŞÇİ ÖLÜMLERİ

11 YILDA 671 ÇOCUK İŞÇİ ÖLÜMÜ 

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi, ocakta açıkladığı Çocuk İş Cinayetleri Raporu’nu, “MESEM kapsamında staj gördüğü iş yerlerinde hayatını kaybeden (kafası sac büküm makinesine 16 dakika sıkışan 14 yaşındaki çocuk işçi Arda Tonbul ve üzerine sunta bloklar devrilen 15 yaşındaki çocuk işçi Erol Can Yavuz şahsında) bütün çocuk işçilere” adadığını vurgulayarak son bir yılda en az 671, AKP’nin iktidar olduğu dönemde ise en az 907 çocuğun hayatını kaybettiğini belirtti.

SONUÇ...

Bu haberden de anlaşıldığı gibi, uluslararası araştırmalar aslında eğitimcilerin uzun zamandır MEB’i uyardığı bir gerçeği bir kez daha gözler önüne seriyor: Türkiye eğitim sistemi öğrencilere, okuduğunu anlamak, basit problemleri çözebilmek, yorum yapabilmek gibi temel yeterlilikleri bile kazandıramıyor! Uzmanlara göre bunun en önemli nedeni, olması gerekenin aksine sistemin çocukları hayata değil sınavlara hazırlamaya odaklanan ezberci yapısı. Ayrıca fırsat eşitliği sunulmadığı için sosyoekonomik durum; eğitime erişimi ve akademik beceri edinmeyi de yoğun şekilde etkiliyor. Okullar ve bölgeler arası başarı farkları, ikili eğitim, okulların fiziki koşulları ve kaynak yetersizliği de cabası. Veliler, çocuklarının pasif bilgi alıcılara dönüştürülmesinden şikâyetçi. Öğretmenler, kalabalık sınıflar, kaynak yetersizlikleriyle boğuşurken bir yandan da MEB’in gerici uygulamalarına karşı öğrencilerini korumaya çalışıyorlar. Öğrenciler mi? Bütün bunların arasında, eleştiri ve sorgulamanın yasaklandığı, cemaat ve tarikatlarla iş birliği yapılan bir eğitim sistemi içerisinde, üstüne bir de ülkede giderek ağır hissedilen bir yoksulluğa rağmen kendilerine bir hayat çizmeye çalışıyorlar. Hâliyle mutsuz ve umutsuzlar. Ancak eğitimci ve uzmanların anlattıklarına bakılırsa onları bu yükten kurtarmak zor değil, yeter ki siyasetler üstü bir yaklaşımla birlik olunup seslerine kulak verilsin.

Eğitim
Uzaktan eğitim
İstanbul'da eğitim
PISA
OECD
TEDMEM
YKS
Üniversite
Sınav
Öğrenci
Veli
Sayı 017

BENZER

İstanbul’u 1890-1906 yılları arasında tam 15 yıl, 5 ay, 19 gün yöneten Şehremini Rıdvan Paşa neden ve kimler tarafından öldürüldü? Ayrıntıda gizli olanı anlatıyoruz…
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın yeni yeteneklerin önünü açmak ve bünyesine taze kalemler katarak onları yetiştirmek amacıyla başlattığı “Yeni Yazarlar Projesi”ni İBB Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen’le konuştuk.
Samsunlu esnaf çocuğu Seyfullah Sağır, üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gelir ve hayatı değişir… Herkesin bildiği ismiyle Sefo, bugün 25 yaşında ve reggaeton tarzındaki şarkılarıyla ülkeyi kasıp kavuruyor. Onunla İstanbul’da yazın en kavurucu günlerinden birinde konserinden hemen önce kuliste buluştuk. Dijital mecralardaki inanılmaz izlenme/dinlenme rakamlarına ve tüm popülaritesine rağmen Sefo’nun mütevazı, saygılı ve ayakları yere sağlam basan bir duruşu var.