100 yıl önceki tarihî dönemeç: İnönü Muharebeleri

Fotoğraf
İllüstrasyonlar: Selçuk Ören
26 Şubat 2021 - 15:09

Türklerin bağımsız yaşama istek ve iradesinin sembolü olan Kurtuluş Savaşı’nın her anı ölüm dirim mücadelesidir. Mücadele yalnızca askerî değil, siyasal, ekonomik hatta psikolojik harp unsurlarını barındırır. 1921 yılı Türkler için bağımsızlığa giden yolda dönemeçtir. Bu yolda Türkleri yok sayan ve yok etmek isteyen, İtilaf Devletleri’dir. Ancak onlardan daha tehlikeli olan rüzgârgülleri vardır. Tehlikelidirler çünkü içeridedirler. İçeriden oldukları için halkın duyarlılıklarını en iyi onlar bilmekte, hassas noktaları kaşımaktadırlar. Onlar rüzgâr nereden eserse devletin kaderini ve kalemlerini o yöne çevirmişlerdir ve o günlerde rüzgârın İngiltere’den estiği kanısına varmışlardır. Özünü “Bizi ancak İngilizler uygarlaştırır” cümlesinde bulan bu duruşu savunanlar, Türklere silahlarını bırakmayı öğütlerken, odu ocağı kan deryasına, çoluğu çocuğu insanlık dışı zulme uğrayan Türk halkı teslimiyet önerenlerini yok saymış, silahlanmış ve hak savunusuna girişmiştir. Bu hak savunusu Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşlarının önderlik ve örgütlemeleriyle siyasal şeklini TBMM’de, askerî gücünü düzenli orduda bulmuş ve asıl savaş, var olma ve bağımsız yaşama savaşı şimdi başlamıştır. Başlamıştır ama bir yandan İtilaf Devletleri ve işbirlikçilerinin çıkardığı isyanlarla, öte yandan Türk’ün önüne sürülen Yunan’ın taarruzlarıyla uğraşırken kendi bağrında filizlenen bir başka isyan ve ihanet dalgasına, Ethem’e de karşı durmak zorunda kalmıştır.

İşte İnönü Muharebeleri bu nedenle kritik öneme sahiptir. Kazanılırsa mücadele devam edecektir. Kaybedilirse...

Ethem, bir süre gizlendikten sonra 26 Ocak 1921'de Yunan ordusuna sığınmıştı

Kuvâ-yi Milliye komutanlarından Ethem'in kaprisleri

Bilindiği gibi Millî Mücadele örgütlenirken Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları düzenli ordu lüksüne sahip değildir. Bu ortamda işgalcilere karşı mücadele 1920 yılı Kasım ayına kadar Kuvâ-yi Milliye ile yürütülmüştür. Ethem de bu silahlı güçlerden birinin komutanıdır ve ayaklanmaların bastırılmasında çok önemli rol üstlenmiştir. Ethem’in ve milislerinin başarısı TBMM’de bile düzenli ordu kurulmasına gerek olmadığı inancını doğurmuştur. Bu başarıyı takdir etmek gerekir. Ancak bu takdir, başarının ardındaki gelişmeleri görmemize engel olmamalıdır. Örneğin, Yozgat isyanını  bastırması nedeniyle kazandığı saygının ardında bu isyanı bastırmaya nazlanarak gitmesi, o yokluk günlerinde milislerinin atlı arabalarla sevkinde diretmesi görmezden gelinmemelidir. Zira o günün koşullarında hoşgörü ile karşılanan bu tavırlar Ethem’in ham hayallere kapılmasına, bu hayaller ise TBMM’nin otoritesini hiçe saymasına neden olmuştur. Bu süreç daha 1920 yılı Mayıs ayında TBMM’nin her türlü ilişkiyi kestiği İstanbul’daki padişaha, İtilaf Devletleri’ne ve Damat Ferit’e mektuplar yazmasıyla başlamış ve Ethem’in düzenli ordunun kuruluşunu engellemeye yönelik çabalarıyla devam etmiştir. 9 Kasım 1920’de Albay İsmet, Batı Cephesi komutanlığına atanınca milis güçleri birer birer düzenli ordu içine alınmaya başlar. Ethem ve ağabeylerinin direnci de sürer. Bundan sonraki gelişmeler ve aralık ayı başında Eskişehir’de yaşananlar az çok biliniyor. Kütahya’da âdeta bir derebeylik kuran Ethem ve ağabeylerini, Mustafa Kemal Paşa üç kez kurul göndererek ikna etmek istemiş ancak onlar isteklerinde, yani hem düzenli orduya girmemekte hem de Albay Fahrettin, Albay Refet ve şimdi de Albay İsmet’in komutanlıktan alınmalarında ısrar etmişlerdir.

Savaşa zorlanan Yunan Kralı

Bilindiği gibi Sevr’i Türklere kabul ettirmek isteyen İngilizler bir yandan iç ayaklanmaları körüklerken öte yandan Yunanları da taarruza yönlendirmiştir. 22 Haziran 1920’de başlayan bu taarruzla Yunan ordusu İç Anadolu’nun kapısına dayanmıştır. Ancak o günlerde Yunanistan’da da iç karışıklıklar vardır. Daha önce Dünya Savaşı’na girmeyi reddeden eski kral Konstantinos, Aralık 1920’de ülkesine dönerek yeniden tahtına oturmuştur. Şimdi İtilaf Devletleri’nin önündeki soru şudur: Konstantinos Sevr’e sahip çıkıp savaşa devam edecek midir? İngiltere bu sorunun yanıtını doğal akışına bırakmaz. Maddi bunalım içindeki Yunanistan’a söz verilen kredi musluğunu keserek sopasını gösterir. Kralın tahtını koruyabilmesinin çaresi savaşa devam etmek, musluğun yeniden açılmasını sağlamasının da Türklere karşı zafer kazanmaktır. İşte Ethem’in isyanı o günlere denk gelmiştir. Ethem 29 Aralık’ta TBMM üyelerine hakaret ettiği telgrafını çekerken İstanbul’daki Tevfik Paşa hükümeti ile iletişim kurmuş, TBMM ve hükümetine karşı isyan edeceğini söylemiştir. Öte yandan İzmir’de Yunan Yüksek Komiseri Stergiadis’e ve Uşak’taki Yunan komutanlara birliklerinin insan ve malzeme açısından çok güçlü olduğu, 16 bin kişilik ordusu olduğu, Mustafa Kemal’e karşı harekete geçeceği gibi bilgiler verir. Bu bilgiler zaten harekat yapmayı, kurdukları ordu henüz güçlenmeden Türkleri yok edip Ankara’ya ulaşmayı amaçlayan Yunan’ın ekmeğine yağ sürer. Uşak’taki Yunan komutanla Ethem arasında kararlaştırılan protokolü 2 Ocak 1921’de Reşit imzalar. Protokol gereğince yapılacak harekâtın harita üzerinde işaretlenmesi de aynı gün Ethem’in yaveri Yüzbaşı Sami ile Yunanlar tarafından belirlenir. İşte Batı Cephesi ordusunu iki ateş arasında bırakacak son adım budur. Bundan sonra icraat başlar.

Kanlısırt'ta tümeniyle birlikte göğüs göğüse çarpışan Kemalettin Sami Bey, Cihan Harbi'nde çolak kalan kolundan vuruldu. Bu, onun savaşlarda aldığı 15. kurşundu...

Ethem'in tuzağı

Ethem önce Kütahya’da harekete geçer. Ama cephe komutanlığının bulunduğu Eskişehir yönüne ilerlemez, aksine Gediz yönünde sürekli çekilir. Amacı Eskişehir’deki ordu birliklerini üzerine çekmektir. Böylece az sonra ilerleyecek Yunan’a Ankara yolunu açabilecektir. Nitekim 6 Ocak’ta Bursa-Yenişehir-Bilecik ve Bursa-İnegöl- Bozüyük hattından Eskişehir istikametine doğru Yunan taarruzu başladığında birliklerin pek çoğu Eskişehir’den çekilip Ethem üzerine gönderilmiştir. Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey de Kütahya’ya gitmiştir. Taarruz haberini alınca da konumunu değiştirmez. Savaşı, Gediz ve İnönü arasındaki Kütahya’dan yönetir. Böylece hem Gediz’deki Ethem’e hem İnönü’ye yürüyen Yunan’a yapılan harekatlara yakın olabilmiştir.

Albay İsmet, Eskişehir’deki birliklere de düşmanı olabildiğince oyalayarak İnönü mevzilerinde toplanmalarını ve savaşı burada kabul etmelerini emreder. Böylece Ethem’i yıldırmak için zaman kazanmaya çalışır. Gerçekten de bir yandan 61. Tümen Komutanı Albay İzzettin, öte yandan Güney Cephesi Komutanı Albay Refet’in çabalarıyla Ethem birlikleri bu günlerde dağılmaya başlar. Kuvâ-yi Seyyare’den ayrılıp af dileyerek TBMM ordusuna sığınanlar artar. Zira onlar Ethem’in yaptığı propagandanın yalan olduğunu nihayet kavramıştır. Ethem onları TBMM’nin Yunan ile savaşmaktan vazgeçip barış yapmak niyetinde olduğunu, kendilerinin ise Yunan’la savaşı sürdüreceğini söyleyerek kandırmıştır. Şimdi  Yunan’ın ilerlediği, hatta Eskişehir’in bile boşaltılabileceği tehlikesi doğmuştur ve bu gerçek onları Ethem’den ayırmıştır. Albay İsmet ise Genelkurmay Başkan Vekili Fevzi Paşa’nın gerekirse Eskişehir’den geri çekilme önerisini benimsememiş, Ethem üzerine bölgedeki birliklerin bir kısmını bırakarak geri kalanlarla 10 Ocak sabahı cepheye ulaşmıştır. O gün ve gece yapılan muharebeler gerçekten çok çetindir. Yunan, insan ve ateş gücü açısından kendisinin üçte biri güce sahip ve henüz yeni kurulmakta olan Türk ordusunun direnci karşısında yılmış, savaştığı gücün düşündüğü gibi çürümüş bir insan kütlesi değil, güçlü bir ordu olduğunu fark etmiştir. Kuvâ-yi Milliye birlikleri ile muharebe etmeye alışmış olan Yunan kuvvetleri Türklerin sert direnişi karşısında bocalamaya başlamış, Ethem’in de öyle anlattığı kadar güçlü olmadığını görmüş ve geldiği yoldan arkasına bile bakmadan kaçıp gitmiştir. Yunan kaçıp bütün silahlar Ethem’e yönelince de, 22 Ocak’ta ağabeyleri, 28 Ocak’ta da Ethem Yunan’a sığınmıştır.1

8 Kasım 1920 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Batı Cephesi ikiye ayrılmış; kuzeydeki Batı Cephesi'ne Genelkurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey, Güney Cephesi'ne ise İçişleri Bakanı Albay Refet (Bele) Bey atanmıştı

Düzenli ordunun ilk savaşı

Düzenli Türk ordusunun İnönü’deki bu ilk savaşımı Yunan’a, destekçisi İngilizlere ve içerideki İngilizcilere karşı kazanılan ilk ve büyük bir askerî zaferdir. Zaferdir çünkü siyasal zaferlere de kapı aralamıştır. İstanbul ile Anadolu arasındaki güç savaşını Anadolu lehine çevirmiş, kurtuluşun Anadolu’da olduğunu kanıtlayarak TBMM’nin otoritesini perçinlemiştir. Eylül ayından beri TBMM’nin gündeminde olan ama bir türlü yasalaşamayan Teşkilat-ı Esasiye zaferin ardında bir çırpıda Meclis’ten geçmiş, yeni Türkiye Devleti, ruhunu “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesinden alan anayasal temele kavuşmuştur. Zafer, Türklerin bağımsızlık inancını İstiklal Marşı ile geleceğe taşımasının yolunu da açmıştır. Bununla da kalmamış, Türk topraklarından Ermenilere pay isteyen Sovyetleri dost ve müttefike dönüştürmüş, Moskova Antlaşması’yla Sovyetler Misak-ı Millî’yi tanımanın yanı sıra maddi desteğini de başlatmıştır. Türklerin Sovyetlerle yakınlaşması ise İtilaf Devletleri’nin Londra’da yapılacak konferansa TBMM Hükümeti’ni doğrudan çağırmasını sağlamıştır. Zira başlangıçta İstanbul Hükümeti aracılığıyla yapılan bu çağrıyı önce Mustafa Kemal Paşa ardından TBMM tepkiyle karşılamış ve doğrudan çağrı yapılmayacak olursa konferansa katılmama kararı alınmıştır. 21 Şubat 1921’de başlayan konferansa Lloyd George’un Türk düşmanlığı damga vurmuştur. Misak-ı Millî’nin tanınmaması konferansın Türkleri oyalamaktan başka bir amaç gütmediğinin işareti olmuştur. Nitekim Lloyd George daha görüşmeler sürerken Yunan Başbakan Kalegeropulos ve Anadolu Ordusu Kurmay Başkan Yardımcısı ve Harekât Şube Müdürü Albay Sarıyannis’in İtilaf Devletleri temsilcilerine söyledikleri üç ay içinde Türk ordusunu yok ederek Anadolu’yu temizleyecekleri iddialarını benimsemiştir. Yunanlar İtalyan ve Fransız temsilcileri ikna edemese de İngiliz Başbakan Lloyd George, Dışişleri bakanına bile haber vermeksizin taarruz isteğini onaylamış, para musluğunu açmış ve TBMM Heyeti daha dönüş yolunda iken Yunan ikinci kez aynı yönde taarruza kalkmıştır.

Albay İsmet Bey karargahında, masanın üzerine yaydığı haritada Ethem'in adeta derebeylik kurduğu Kütahya'yı bayraklı iğneyle işaretlemiş görünüyor

Hem taktik savaşı hem göğüs göğüse

Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa 23 Mart 1921’de başlayan Yunan taarruzuna karşı savunmada kalmayı ve Yunan’ı İnönü önlerine çekip imha etme planını uygulamıştır. İsmet Paşa yalnızca askerî harekâtı değil psikolojik harekâtı da yönetmiş, Stergiadis’in dayayıp döşediği İzmir’deki odasından Türk askerini savaşmamaya ve Mustafa Kemal Paşa’ya karşı gelmeye çağıran Ethem ve Reşit’in beyanname savaşıyla da mücadele etmiştir. 28 Mart’tan itibaren göğüs göğüse dönen muharebeler ise oldukça şiddetlidir. O gün Metristepe’yi ele geçiren Yunan ordusunda erken zafer kutlamaları başlamış fakat Türk ordusu inancını asla yitirmemiştir. Cephane yokluğuna, verdiği şehit ve gaziler ve ne yazık ki asker kaçakları nedeniyle karşı karşıya kaldığı insan gücü eksiğine karşın direncini sürdürmüştür. Yoksunluk karşısında çareyi yine milletinde bulmuş, belki de Millî Mücadele’nin ilk tekâlif-i milliye emri Eskişehir ve Kütahya sancakları için bugünlerde yayınlanmıştır. Meclis Muhafız Taburu’nun, hatta milletvekillerinin bile cepheye koştuğu bu ölüm dirim mücadelesinde Türk’ün direnci Yunan’ın inadını kırmış, 31 Mart gününden itibaren Yunan da savaşı kaybettiğinin farkına varmaya başlamıştır. Nikos Vasilikos o gün günlüğüne “Eskişehir’in alınması ümidi Türklerin direnişi karşısında yavaş yavaş yok olmaktadır”2 diye yazarken 4. Tümen Komutanı Yarbay Mehmet Nazım ise askerlerine “Ya öleceğiz ya esir olacağız. Esaret ölmekten beter değil midir? Biliyorum yorgunsunuz. Ben de çok yorgunum. Hadi aslanlarım son bir gayret!”diyerek Türk direnişinin örneğini vermiştir. Bu direniş sayesindedir ki 1 Nisan’ın ilk saatlerinde muharebelerin Türkler lehine sonuçlanacağı belli olmuştur. General Vlahapoulos komutasındaki 3. Kolordu ve General Leonardopoulos komutasındaki 10. Tümen’in karşı karşıya kaldığı güçlü Türk savunması nedeniyle yedek güçlerini tamamen yitiren Yunan ordusu önce ilerlemesini durdurmuş az sonra da geri çekilmeye başlamıştır. Nikos Vasilikos yine defterini çıkarmış, yazmaktadır: “1 Nisan 1921: ... Artık harekât, herkes tarafından başarısız olarak nitelendirilmeye başlandı. Geriye çekilmeyi işaret eden hazırlık çalışmaları başladı. Her yerde... cesaretini kaybetmişlik görülüyor ... ve sinirlilik hâkim... Birbiri peşine hayal kırıklıkları getiren haberler ulaşıyor. Pazarcık yaralılarla dolu.4

1 Nisan günü Türk ordusu Metristepe’yi almış, kaçan Yunan’ı Metristepe’den gözleyen İsmet Paşa saat 18.30’da zafer haberini muştulayan ünlü telgrafını oturduğu bir kayanın üzerinde kaleme almıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya, yalnız düşmanı değil, Türk’ün makûs talihini de yendiğini vurguladığı telgraf zaferin ilk kutlaması olmuş, bu tarihten itibaren gerçekten tüm yurda coşku, sevinç ve geleceği olan inanç egemen olmuştur. Ankara’da Müfide Ferid, Hâkimiyet-i Milliye’ye yazacağı baş makalenin başlığını “Zafer!.. Allah’a hamdolsun, bir kere daha zafer!”5 cümlesiyle atarken İstanbul’da Vakit, gazetenin ilk sayfasına göbekten basacağı karikatürü çoktan hazırlamıştır. Türk askeri, kaçan bir Evzon askerinin poposuna tekmeyi basmaktadır. Altına dizilen yazı anlamlıdır: “Varan İki!”

 

Türk ordusu taarruzu başlattığında İsmet Paşa ve Albay İzzettin Metristepe Mevkiindeydiler

Halkın Millî Mücadele'yi sahiplenişi

Zaferin ardından yaşanan siyasal gelişmeler ise Mustafa Kemal’in öngörüsündeki haklılığı ortaya koymuştur. Bu tarihten itibaren Türk ordusunun genel bir seferberlik yapabilmesini sağlayacak ortam hazırlanmış, kadını, erkeği, genci, yaşlısı ile Türkler Millî Mücadele’yi sahiplenmiştir. Batı ve İç Anadolu’da çıkan ayaklanmalar sönmüş, TBMM’ye ve Mustafa Kemal Paşa’ya olan güven perçinlenmiştir. Mustafa Kemal Paşa da 10 Mayıs 1921’de I. Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu kurarak bu grubun desteğiyle daha hızlı karar alma ve uygulama olanağını yakalamıştır.

İnönü’de aldığı ikinci yenilgi Yunan tarafını büyük bir moral çöküntüye sürüklemiştir. Cephedeki ve cephe gerisindeki komutanlar yenilgi nedeniyle birbirini suçlamaya koyulurken Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Viktor Dusmanis muharebelerin kendileri için sonucunu şu iki kelime ile özetlemiştir: “Feci muvaffakiyetsizlik.6

Lloyd George da zaten bu sonuç nedeniyle öfke dolmuştur. Dört beş günde Eskişehir’e gireceklerini, bir aya kadar Ankara’ya gidip bütün Anadolu’yu istila edeceklerini sanan Yunan’ın İnönü’de aldığı ikinci yenilgi onu oldukça güç duruma düşürmüştür. İngiliz boyunduruğundaki Müslümanlar, özellikle Hint Müslümanları ayaklanmış, ayaklanmakla kalmamış grev gibi girişimlerle tepkilerini eyleme de dökmeye başlamıştır. Onların bu tavrı İngiltere’nin Hindistan İşleri Bakanı Montagu ile İstanbul’daki İngiliz Orduları Başkumandanı Harrington’un hükümetlerine yaptığı başvurulara da yansımıştır. Bu başvurularda Kemalistlerin İngilizleri yenmesi olasılığından bahsedilmekle kalınmamış, İngilizlerin İstanbul ve Çanakkale’den çekilmesi, Türklerin Yunan’ı İzmir’de denize dökeceği düşünceleri de ilk kez ve endişeyle dillendirilmiştir.7 Bu nedenle Lloyd George, İngiltere’nin Türkler ve Yunanlar arasında tarafsız olduğu propagandasına sarılmak zorunda kalmış, bu politikayla müttefiklerini de yanında tutmaya çabalamıştır. Zira gerek İtalya gerekse Fransa hükümetleri kamuoylarının da baskısıyla İngiliz siyasetinden kopmaya başlamıştır. Yunan’ın ikinci yenilgisinin ardından boşaltma işlemine başlayan İtalya’nın mayıs sonunda Alberto Tuozzi’yi, Fransa’nın ise haziran başında Franklin Bouillon’u Ankara Hükümeti ile görüşmek üzere yola çıkarması da İnönü’de kazanılan ikinci muharebenin sonucunda olmuştur.

Mustafa Kemal Paşa, 24 Nisan'da yaptığı konuşmada Türk milletiyle ilgili karar verecek tek makamın TBMM olduğunu bir kez daha vurgulamıştı

Sonuç olarak İnönü’de elde edilen ilk zafer yeni Türkiye Devleti’nin iç ve dış siyasada varlığını, birliğini ve gücünü ortaya koyarken; ikinci zafer İtilaf Devletleri’nin parçalanmasıyla sonuçlanacak temeli atmış, Türklerin verdikleri mücadelede haklı olduğu gerçeği İtilaf Devletleri’nin kamuoylarında kabul görmüştür. İnönü Muharebeleri aynı zamanda Müslüman dünyasının da uyanış ışığı olmuştur.

Sakarya boylarında güçlenecek, Afyonkarahisar-Altıntaş-Dumlupınar hattında parlayacak ve yalnız Anadolu’ya değil tüm sömürge uluslara rehber olacak olan bu ışık, şehitleri ve gazileriyle topyekûn bir halkın yokluğa, yoksunluğa, düşman ve işbirlikçisine karşı verdiği mücadele sayesinde yakılmıştır. Benzeri yoktur.

İBB’nin hazırladığı 100. Yılında İnönü Savaşları adlı kitabı Prof. Dr. Şaduman Halıcı ile birlikte Emekli Kurmay Albay Mehmet Alkanalka kaleme aldı. Kitap 2021 Mart ayı sonunda raflarda olacak.

Dipnotlar

1 Ethem’in Millî Mücadele, Yunan tarafı ve sürgün yılları için bkz. Şaduman Halıcı, Ethem, E Yayınları, İstanbul, 2016.

2 Nilüfer Erdem, Yunan Tarihçiliğinin Gözüyle Anadolu Harekatı 1919-1923, İÜ AİİT Enstitüsü, İstanbul, 2009 (Basılmamış Doktora Tezi), s. 347.

3 İhsan İdikut, İdeal Komutanlarımızdan 4. Fırka Kumandanı Miralay Şehit Nazım Bey, Şirket-i Mürettibiye Basımevi, İstanbul, 1952, s. 92.

4 N. Erdem, Yunan Tarihçiliğinin Gözüyle Anadolu Harekatı, s. 347.

5 Hâkimiyet-i Milliye, 3 Nisan 1921.

6 Viktor Dusmanis; Küçük Asya Harbinin İçyüzü, C. 1, Atina, 1928, (Gnkur. ATASE Başkanlığı Kütüphanesi basılmamış çeviri), s. 18.

7 Bilâl N. Şimşir, İngiliz Belgeleriyle Sakarya’dan İzmir’e, 1921-1922, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1989, s. 17.

İnönü Muharebeleri
Milli Mücadele
Kurtuluş Savaşı
Cumhuriyet
Sayı 005

BENZER

Bugün İstanbul’dan bir vapura atlayıp Adalar’a gitmek dediğimizde ruhumuzu tatlı bir serinliğin sarıp sarmaladığını hissediyoruz. Çünkü Adalar yaşadığı tüm dönüşüme rağmen yüzyıllara meydan okuyan tarihi dokusu ve göz alıcı doğasıyla dünü ve bugünü aynı anda yaşayabileceğimiz büyülü bir iklim vaat ediyor. Adalar denince ilk akla gelen yazarlardan, çağdaşımız Akillas Millas ise bizi yüzyıllar öncesine götürerek farklı bir tarih okuması öneriyor. Millas, manastırları, kiliseleri, saraylarıyla bir inziva ve sürgün mekânı olarak Adalar’ın uzak tarihini deşmeye çalışıyor.
Bir "yakından tanıma" ve analiz yöntemi olarak pek çok mecrada kullanılan meşhur Proust anketini eğdik, büktük, işin içine İstanbul’u da kattık ve konuğumuz Şenay Gürler’in önüne koyduk. “İSTanket” her sayıda farklı alanlardan isimleri tetkike devam edecek.
Dolapdere'deki yeni yerinde faaliyet gösteren çağdaş sanat müzesi Arter, kapılarını yeniden açtı ancak müzenin çevrimiçi turlarına katılmak da hala mümkün.