Atatürk'ün müze kenti İstanbul

20 Temmuz 2020 - 09:27

Atatürk’ün İstanbul’a, İstanbulluların da ona bakışlarında hayranlıklar, sevgiler, övgüler, belki alınganlıklar da vardı. Örneğin İstanbulluların, kentlerinin benzersiz doğası, bunu pekiştiren tarih ve kültür zenginliğiyle 1500 yıllık bir imparatorluk payitahtlığını yitirerek Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetsel taksimatında Boğaz’ın iki yakasındaki kasaba ve köyleri kapsayan, küçük ölçekte bir ilin merkezi yapılmasına tepkileri, Atatürk’ün görüşü veya İstanbulluların düşünceleri o günlerde nelerdi?

Yazının başlığı, bir sınav, yarışma sorusu, deneme, tartışma, hatta kitap konusu olabilir, bir önderle bir kent arasındaki ilişkiler farklı açılardan görüşlere açıktır: Tartışılabilir, gerçek veya uydurma, şaşırtıcı, çelişkili cümleler kurulabilir. Nesnel ve değişmez doğru: Atatürk’ün de İstanbul’un da Türkiye’de, Doğu ve Batı dünyalarında özel anlam ve değerler olduğudur.

Orta ve Yeni Çağların değişmez payitahtı İstanbul’a Atatürk’ün bakışını, İstanbul’un geleceği için düşüncelerini veren bir kaynak, kendisinden dinleyerek kaleme almış bir yazar yok; İstanbul’da geçirdiği günleri anlatan eserler ve yazılar var. Bu eksiklik, ölümünden sonra da kapatılamamıştır.

Bu vurgulamadan sonra İstanbul özelinde Atatürk’le sınırlı zaman kesitine bakalım.

Bu ikilinin yazgılarını buluşturan süreç, Manastır Askerî İdadisi’ni bitiren Mustafa Kemal’in, öteki mezunlarla İstanbul’a gelerek 13 Mart 1899’da Mekteb-i Ulûm-ı Harbiye-i Şahane’ye kaydoluşuyla başladı, 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda ölümüyle noktalandı. Şu hesapça ilk günle son gün arası 39 yıl 8 aydır. Atatürk’ün bu süre içinde İstanbul’daki en uzun süreli yaşamı, 1899-1905 arasındaki öğrenim yıllarıdır. O öğrenim evresindeki İstanbul anılarını arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’un Arkadaşım Atatürk kitabından okumalı.

 

Suriçi'nin 1930'lu yıllarda havadan görünüşü

1905’te kıta hizmetine çıkan yüzbaşı Mustafa Kemal’in İstanbul’a ikinci gelişi, kurmay yüzbaşı rütbesinde 1909’da Hareket Ordusu iledir. Üçüncü gelişi 1911’de, dördüncüsü 1917’de Veliaht Vahideddin’le Almanya ziyareti içindir. Bu ilk evre gelişlerinin sonuncusu, Filistin’deki 7. Ordu ve Yıldırım Orduları Grubu komutanlığından istifa ederek 13 Kasım 1918’de İstanbul’a dönüşüdür. Yeni görevi, Sultan Vahideddin’in fahrî yaverliği olmuştu.

O tarihe kadar geçen dokuz yılda Rumeli’nde, Arnavutluk’ta, Fransa’da, Libya’da, Sofya’da, Gelibolu’da, Edirne’de kurmay subay, mirliva (general) rütbesiyle de Diyarbakır’da, Filistin ve Suriye’de görevler almış; aralarda Fransa’da askerî manevra, Sofya’da askerî ataşelik, Almanya’ya veliahtla resmî ziyaret, Viyana- Karlsbad’da tedavi nedenleriyle de Avrupa izlenimleri edinmişti.

İstanbul’a son gelişinde yedi ay boyunca Pera Palas Oteli’nde, ailesinin Akaretler’deki kira evinde, Şişli’de kiraladığı –bugün müze olan– evde kalan Mustafa Kemal Paşa, 16 Mayıs 1919’da, Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrılacaktır.

Atatürk-İstanbul ilişkisinin ikinci dönemi 1 Temmuz 1927-10 Kasım 1938 arasında 11 yıl 4 aydır. Yeni Türkiye’nin varoluşu, kasaba iken başkentliğe yükselen Ankara’nın bayındırlığa açılışı, payitahtlığı sönen İstanbul’un tarih sahnesinde yeni bir kimlik arayışı bu evrededir. Bu dönemde Atatürk, İstanbul’a 31 kez geldi. 11 yılın yazında, güzünde, kışında, baharında kalış süreleri toplamı 4 yıl 2 ay 2 gündür. En uzun kalışı, 27 Mayıs 1938’de gelişinden ölüm yolculuğuna kadarki 167 gündür.

İstanbul açısından bakıldığında, aşırı bir iyimserlik söz konusudur. Çünkü askerlik yaşamından sonraki reisicumhurluğunun en verimli çalışmalarını İstanbul’da geçirmiş; İstanbul’un ve bütün yurdun kültür işlerine önderlik etmiştir. Yaşasa kentin tarihî merkezini müze, kültür ve sanat merkezi yapacaktı. Ölümü, bu açıdan da büyük bir kayıptır.

Atatürk, kendisini zaferlere ve liderliğe hazırlayan eğitim-öğretimini, sosyal-kültürel benliğini de 20. yüzyıl başındaki İstanbul dünyasında kazanmıştı. 1899-1905 arasındaki altı yılı, Türkiye’nin yazgısını değiştirecek liderliğe hazırlanışının da başlangıcıdır. Harbiye ve akademi yıllarında izin günlerini arkadaşlarıyla İstanbul’un yüzlerini görmekle geçiren Selanikli Mustafa Kemal, o zamanlar Pera denen Beyoğlu’ndaki zenginliği, Avrupaî yaşamı gözlemlerken varoşlarındaki sefaleti, kenti kuşatan surların gizlediği semtlerdeki viraneleri ve yoksulluğu, Dersaadet (Mutluluk Kenti) denen payitahttaki çelişkileri, Topkapı Sarayı’nı yıkılmaya bırakıp Beşiktaş’taki Avrupaî saraylara taşınan hanedanın, yalı ve köşklerde hayat süren rical-zadegân kalabalıklarının müsrif yaşantılarını da gözlemlemişti.

1900’ler İstanbul’undaki bu çelişkiler süredursun, kendisi subaylık yıllarında bir savaştan ötekine görevler yüklenerek, bütün eşyası bir bavulda, Balkanlar’da, Anadolu’da, Suriye’de, Libya’da, Avrupa’da çelişen dünyaları da gözlemlerken; Balkan bozgununda evi yurdu sınır dışı kalan ailesi, anası bacısı da göçmen kafilelerine katılıp İstanbul’da tutunabilmişlerdi.

Buraya kadar özetlenen serüven hatırda tutularak şu soruya yanıt aranmalıdır: Yaşamının son 11 yılının neredeyse yarısını geçirdiği İstanbul için Atatürk’ün düşündüklerini yazdığı bir defter veya İstanbul’un o günü ve geleceği için dikte ettirdiği bir kaynak var mıdır veya neden yoktur? İstanbul için öngörülerini, en yakınındaki yazarlara, söz gelişi Ruşen Eşref’e (Ünaydın), Falih Rıfkı’ya (Atay) pekâlâ dikte ettirebilirdi. Bu, ölümünden sonra bir bakıma bir vasiyet değeri kazanacağından tahripkâr uygulamaları belki önlerdi. Böyle bir kaydın bulunmamasını iyimser bir bakışla vakitsiz ölümüne bağlayabiliriz.

Cumhuriyetin ilanından hemen önceki günlerde (13 Ekim 1923) Ankara’nın Türkiye’nin başkenti ilan edilmesinde, İstanbul başkent olsun diyenlere dönük bir tavır var mıydı? 1 Kasım 1922’de Saltanat kaldırıldığında, o günkü adıyla Dârüs- Saltanat (Saltanat Payitahtı) olan İstanbul’un yeni konumu belirtilmemişti. Bir süre de Dârül- Hilâfe (Halifelik Merkezi) denildi. 3 Mart 1924’te Halife yurt dışına çıkartıldıktan sonra “galiba!” kendiliğinden her iki sanını da yitirmişti!

Varsın yitirsin! İstanbul, iklimi, doğası, Boğaz’ı, Haliç’i, koyları, tepeleri, Adalar’ı, 1000 yıllık tarih birikimi ve halkı ile yerli yerindeydi. Uluslararası şöhreti, ticaret, turizm, kültür, ulaşım potansiyeli, sit-tarih alanları, camileri, müzeleri, kütüphaneleri, sarayları, anıtları, okulları, sivil, askerî, dinî, kültürel kurumları, tiyatroları, mesireleri, eğlence dünyası, üniversite ve yüksek okulları vardı; basın ve matbuat merkeziydi. Ulusal ve uluslararası konumu değişmemişti.

Ayasofya

Cumhuriyetin ilanından dört yıl sonra, epeyce bir yurt gezisi de yapan Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal, İstanbul ziyaretini neden ertelemişti? Nedenleri çok yazılıp çizildi. Onun, imparatorluk sanlarını, rütbe ve nişanlarını bırakarak 1927’deki ilk İstanbul ziyareti anlamlıdır. Payitahtlık ayrıcalığını yitiren kente, kendisi de sanlardan soyutlanmış “sivil” giysiyle gelmişti. İstanbulluların karşısına, seçilmiş önder kimliğiyle çıktı. 1 Temmuz 1927 günü, İstanbul’u, “İki cihanın kavşağında Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği!” diyerek selamladı. Söylevi ve söylemi uluorta değildi: Yapay sanlar, takma-iğreti ünler, üstünlükler, ululamalar dönemi kapanmıştı. Türkiye Reisicumhuru bu vurguyu o gün, Türkiye’nin en büyük, dünyanın da büyük bir kentinde ilan etti.

O gün Dolmabahçe Sarayı’nın mabeyin methalinde kendisini karşılayan kent temsilcilerine söylevi, çok anlamlı bir tarih belgesidir.

Sekiz yıl önce, 16 Mayıs 1919’da, Kıtaat Müfettişi Mirliva Mustafa Kemal Paşa olarak uğurlayandan yoksun ve kaygılı ayrılmıştı İstanbul’dan. Bugün, halkı bayram sevincine boğan “Yaşa Halaskâr Gazi!” nidalarıyla karşılanan Reisicumhur Mustafa Kemal’di! Atatürk ve İstanbul buluşması, Avrupa basınında da yankılar buldu.

Bu ilk ziyaretinde Reisicumhur, akşam saraydaki ziyafette, söz konusu söylevinden ne anladıklarını sormuş, verilen yanıtları dinledikten sonra, “İstanbul’un güzelliklerinde geçireceğim günlerin bende unutulmaz anılar ve verimli ilhamlar yaratacağına kuşkum yoktur!” demekle büyük yenilikleri; yeni harflere geçişi, dil ve tarih çalışmalarını İstanbul’da başlatacağını ima etmişti.

Söyledikleri, o coşkulu anda dikkatlerden kaçsa da bir “müze-kent” müjdesiydi. Gazi, İstanbul’un ulusal ve evrensel değerini vurgulayarak sönmüş ve sömürgeleşmiş bir saltanatın payitahtı, doğası, tarihi, kültürü, sanatı ve hazineleriyle bir hayata kavuşacağını o gün duyurdu.

Gazi, 1927 Temmuz’unda bir baştan bir başa İstanbul’u gezdi, Boğaziçi’ne, Adalar’a gitti döndü. Halkla yan yana, omuz omuza yürüdü, ikinci sınıf tramvaya binip bilet kestirdi. Günübirlik Bursa’ya gitti. Kolorduyu, belediyeyi, vilayeti, Edirnekapı Şehitliği’ni ziyaret etti, Sarayburnu’nda, İstanbulluların yaptırdığı heykelini otomobilin penceresinden görmekle yetindi. Bir akşam buradaki parkta İstanbullulara seslendi. Yeni harflerin müjdesini verdi. Dolmabahçe’de bakanlar kuruluna başkanlık etti, Başvekil İsmet Paşa’yla, vekillerle, yabancı ziyaretçi ve elçilerle görüştü,
her yerde herkes “Yaşa varol Gazi!” nidalarıyla alkışladı. Bu geliş, İstanbullular için yakın geçmişin karamsarlığını unutturan bir başlangıç olmuştu.

Atatürk kimi görevlerini İstanbul’da yürüteceğini gösteren ilk çalışmaları da o yıl başlattı. Ankara’ya dönünce parti kurultayında okuyacağı Nutuk’unu Dolmabahçe’deki çalışma odasında tamamladı. Uzman kadrolara çevirttiği H.G. Wells’in beş ciltlik Cihan Tarihinin Umumî Hatları adlı büyük eserinin birinci ve ikinci ciltlerinin İstanbul’daki Devlet Matbaası’nda basımıyla da ilgilendi. Bu kitap, Türkiye’de yeni tarih çalışmaları ve eski çağlardan beri Türk tarihi yazımları için bir ana kaynaktı.

İstanbul’daki Türk aydın, yazar ve dil bilimcilerle tanışarak, onların Latin kökenli harflerle yeni Türk alfabesi ve yazısına geçiş konusunda görüşlerini de bu ilk ziyaretinde öğrendi. İstanbul basınını, gazete ve dergilerde eski yazılı sütunların yanına yeni harflerle örnek sütunlar, paragraflar koymaya, resim altı yazılarının, kitap adlarının, tarih ve sayıların yeni yazıyla basılmasına yönlendirdi. Eski yazıyla en kalabalık okur yazar kitlesinin yaşadığı İstanbul’daki bu deneme tuttu. Çünkü bunlar, yeni harfleri çabuk öğrendiklerinden, Türkçe okumak yazmak kampanyasına öncülük edeceklerdi.

Reisicumhur Gazi’nin izleyen yıllarda başka kültür sanat alanlarını da kapsayacak “yaz çalışmalarını” İstanbul’a taşımasının amacı, yeniliklerin buradaki basın, haberleşme, radyo ve ulaşım olanaklarıyla yurdun her köşesine ve dünyaya hızlı ve doğru ulaştırılmasıydı.

1927-1938 arasında Atatürk, Türkiye’nin yeni kimliğini kurma hedefini, dünya barışına, uluslararası kültür ilişkilerine katkılarda bulunmayı, kurultay ve kongrelere katılmayı, spor karşılaşmalarını, yarış ve gösterileri, sanat etkinliklerini, konserleri izlemeyi İstanbul tatillerinin gündeminde tuttu. Kentin dünyaya açık bir kültür merkezi olması, cazibesi kadar ulaşım ve konaklama koşulları açısından da doğruydu. Eski payitaht bir müze-kent, kültür ve uygarlık merkezi olmalıydı. Türkiye’nin yönetsel ve ekonomik işlerini Ankara’da Başvekil İsmet Paşa’nın (İnönü) bakanları yürütmekteydiler. Falih Rıfkı Atay Çankaya’da, “Reisicumhur, hükümetin ve bakanların çalışmalarına –sorulmadıkça– karışmıyordu” diyor. Bu nedenle kendisinin uygarlık, kültür ve ulusal sorunlarla ilgilenmesi doğruydu. Yabancı kral, şah, devlet başkanı, başbakan, bakanları, diğer ziyaretçilerini de çoğu zaman İstanbul’da ağırlıyordu.

Tarihi Yarımada'yı kaplayan "Açık Hava Müzesi"nin başlangıç noktası Asar-ı Atika (Arkeoloji Müzesi) ve komşusu Çinili Köşk'tü

Atatürk’ün İstanbul çalışmalarının Türkiye’ye sağladığı kazanımların başında Harf Devrimi süreci vardır. Okullaşma ve okuma yazma önceliği; üniversite reformu, halk eğitimi, Türk tarihi, Türk dili çalışmaları, kongre ve kurultay çalışmalarının burada yapılması, İstanbul Üniversitesi ve önemli yükseköğretim kurumlarının İstanbul’da olmasının da bir gereğiydi. Çalışma ve tartışmaları için ortam, başkanlığındaki “sofra” denen klasik sempozyumlardı. Kurultay ve kongrelere de katılırdı. Bu yoğun çalışmalar için elverişli salonlarsa “Milletin Sarayı” dediği Dolmabahçe Sarayı’ndaydı.

Ankara bozkırında bir çiftlik yeşerten Atatürk, İstanbul’da da tarih açısından çok zengin ama harap surlarla çevrili asıl İstanbul’u bir müze-kent değerinde görüyor, burada yeni yapılaşmalara uzak duruyordu. Söz gelişi bir caddesine, meydanına kendi adının verilmesini, heykelinin yapılmasını onaylamamıştı. İstanbullular daha o gelmeden 1926’da, heykelini surların dışında Sarayburnu’nda yaptırmışlardı. Beyoğlu yakasında Taksim Cumhuriyet Meydanı’ndaki figüratif anıt da 1928’de yine İstanbulluların makbuz karşılığı bağışlarıyla yapılmıştır.

Onun İstanbul için asıl düşüncesi, Bizans, Osmanlı-Türk eserleriyle dolu bir müze-kentti kuşkusuz. Daha İstanbul’a gelmezden önce, Halifeliğin kaldırılmasından bir ay sonra başkanlığında toplanan bakanlar kurulunda 3 Nisan 1924 tarihli kararıyla bunun ilk adımı atılmış, Topkapı Sarayı müze yapılmıştı. Yine İstanbul’a gelmeden, Cumhuriyet hükümetinin atadığı ilk Şehremini (vali ve belediye reisi) ve Türk Seyyahin Cemiyeti Reisi Operatör Emin (Erkul) Bey, Galatasaray Lisesi öğretmeni ve cemiyetin üyesi İsviçreli Ernest Mamboury’ye, resimli, harita ve krokili 561 sayfalık Rehber-i Seyyahin (Gezginler İçin Rehber, 1925) adlı yapıtını tamamlatmıştı. Bu yapıt, müze-kent bakışıyla tarihî İstanbul’u, semt semt, sokak sokak gezmek için hazırlanmış mükemmel bir eserdir. Fransızcası 1924’te basılmıştır.

Atatürk’ün ikinci başat girişimi, sonra Osmanlı camii olan evrensel değerdeki Bizans kilisesi Ayasofya idi. 1926’da onarıma alınmış, 1931’de mozaiklerinin açılması başlatılmıştı. 1934’te bir akşam, sofrada beklenmedik bir çıkış yaptı: “Ayasofya’yı müze yapalım!” Ertesi gün Vakıflar, eseri Maarif Vekâleti’ne devretti. Bakanlar Kurulu da 24 Kasım 1934’te müze kararını aldı ve 1 Şubat 1935’te Ayasofya Müzesi açıldı.

Topkapı ve Ayasofya ile aynı çevrede iki müze daha vardı: Asâr-ı Atika (Arkeoloji Müzesi) ve Çinili Köşk. Bunların devamı, Sultanahmet Camii ve külliyesi, Dikili Taşlar ve diğer eserler Yarımada’nın kuzeydoğusunu kaplayan bir açık müze idi. Bundan dolayı, Ankara, Konya ve kimi kentlerde heykelleri yapılırken İstanbul’da yapılmasına izin vermedi.

Müze yayınlarında Rehber-i Seyyahin’i, İstanbul Asâr-ı Atika Müzeleri: Topkapu Sarayı Muhtasar Rehberi izledi. 1925’te basılan bu sonuncunun iç kapağında, Topkapı’dan Yedikule’ye ziyaretçiye açık müzeler sıralanmıştı: Asâr-ı Atika, Çinili Köşk, Şark-ı Kadim, Topkapu Sarayı, Vakıf Müzesi (Süleymaniye) ve Yedikule.

İstanbul’a gelişlerinde görüştüğü Müzeler Müdürü Halil Edhem Bey’in, Türkçe ve Fransızca yeni Topkapı Sarayı rehberleri 1931’de, Camilerimiz adlı eseri 1933’te basıldı. Yine o yıl Müze Müdürlüğü’nce hazırlanan kapsamlı Topkapı Sarayı Müzesi Rehberi yayımlandı. O yıllarda basılan İstanbul rehberleri zengin bir koleksiyondur.

Atatürk’ün, İstanbul günlerinde Boğaziçi’nde, Moda’da, Florya’da deniz sporlarını, yarışları, açık alanlardaki gösteri ve karşılaşmaları izleyerek İstanbulluların yeniliklere açılmasına da öncülük ettiği bilinmektedir.

1933 ve 1936 yıllarındaki kalkınma amaçlı sanayi planlamalarında tarihî silueti bozmamak için İstanbul’a iki öneri öngörülmüştür: Su-deniz ürünleri sanayii ile sanat ve el becerilerine öncelik verilerek geleneksel imalat tezgâhlarını geliştirmek, örneğin ölçü ve el aletleri sanatlarını teşvik etmek.

Atatürk’ün önermesiyle İstanbul için 1935-36 yıllarında Almanya ve Fransa’dan çağırılan kent planlamacıları ve uzmanlar salt kent içi ulaşımdaki yetersizliği öne alan raporlar vermişlerdir. Bu raporlarda tarihî dokuyu korumaya dönük vurgulamalar yoktur. İstanbul Belediyesi’nin çağırdığı Prof. Henri Prost da Haliç kıyılarının sanayiye açılması, Haliç köprüleri, liman, gar ve banliyö, spor ve kültür tesisleri, Suriçi’nde üç anayol, büyük camilerin çevrelerinin açılmasını önermiş; Atatürk bu önerilere, alt yapı planlaması yapılmadan uygulanamayacağı gerekçesiyle onay vermemiş, ölümünden sonra 1940-1960 arasında Prost Planı “Güzelleşen İstanbul”, “İstanbul’un imarı” diye tanıtılarak Haliç sanayiye açılırken, tarihî kentin kimi semtleri haritadan silinmiş, yüzlerce eski eser yıkılmış; günümüzdeki bakışla Tarihî Yarımada tahrip edilmiştir.

Atatürk, Moda'daki deniz yarışlarını izliyor (5 Ağustos 1927)

İstanbul Halkı Temsilcileriyle Konuşma

1 Temmuz 1927

İstanbul halkını, İstanbul’daki cemiyetleri ve muhtelif teşekkülleri heyet-i aliyyenizde selamlamakla bahtiyarım. Aziz vatandaşlarımın bana karşı olan teveccüh ve muhabbetlerini bugün parlak tezahüratından, çok mütehassis oldum. Samimî kalbimden teşekkür ederim. İstanbul’dan çıktığım günden bugüne kadar sekiz sene geçti. Hicran ve tahassürle geçen dakikaların bile ne kadar uzun geldiği düşünülürse sekiz senelik hasretin, İstanbul’un muhterem ahalisi için ruhumda ateşlediği iştiyakın büyüklüğü kolaylıkla takdir olunur.

İki büyük cihanın mültekasında (kavşağında), Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul. Bu şehir, meş’um hadiselerle muztarip bulunduğu zamanlar, bütün vatandaşların kalblerinde kanıyan yaralar açılmıştı. Kalbi yaralı olanlardan biri de bendim. Bugün görüyoruz ki, geçirdiğimiz karanlık gecelerin meşiminden (koynundan) kalblerimizi mesâr ile (sevinçle) dolduran nurlu seherler doğdu.

Sekiz sene evvel muztarip ve ağlayan İstanbul’dan kalbim sızlayarak çıktım, teşyi edenim yoktu. Sekiz sene sonra kalbim müsterih olarak, gülen ve daha güzelleşen İstanbul’a geldim. Bütün İstanbulluların ruhuma heyecan veren sıcak muhabbetkâr ağûşile (kucağıyla) karşılandım. Sekiz sene, heyet-i ictimaiyemizin yeni dahil olduğu devrin tarihi, ihtiva ettiği ihtilâllerle, inkılâplarla ve neticeleriyle az meşbu değildir. Sekiz senede milletimizin siyasi, içtimai ve medeni inkişaf yolunda gösterdiği kabiliyet ve liyakat derecesi yüksektir. Bu dereceyi her gün daha ziyade yükseltmek için çok dikkatle ve azimle çalışacağız! Vatanın imârı, milletin refahı, daha çok gayret ve mesai talep etmektedir. Hissiyatı ve vicdanî telakkiyatı (anlayışı) ilim ve fenle tenmiye (güçlendirip) ve terbiye ederek heyet-i içtimaiyemizin hakiki huzur ve saadetine çalışmak ulvî bir nokta-i nazardır (kutsal bir bakıştır).

Bu nokta-i nazar size, aziz İstanbul halkına, sekiz sene evveline kadar içinde yedi evliya kudretinde bir heyulâ tasavvur ettirilmek istenilen bu sarayın içinde söylüyorum. Yalnız artık bu saray zilûllâhların (Tanrının gölgesi sayılanlar) değil, zıl olmayan, hakikat olan milletin sarayıdır. Ve ben burada milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmaktan bahtiyarım.

İstanbul’un bediî güzellikleri, İstanbul halkının samimî nüvazişleri (sevgileri) içinde geçireceğim günlerin bende, yeniden unutulmaz hâtıralar bırakacağına, feyizli ilhamlar yaratacağına şüphem yoktur. Bunun için çok seviniyorum. Bu sevincimi bütün halka iblâğ buyurmanızı rica eder ve heyeti aliyyenizi tekrar selamlarım.

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, Ankara, 1959, s. 246-247.)
Fotoğraflar: Cengiz Kahraman Arşivi / Atatürk fotoğrafları: Yapı Kredi Bankası Selahattin Giz Koleksiyonu'ndan 
Atatürk
Mustafa Kemal Paşa
İstanbul
Ayasofya
Tarihi Yarımada
Sayı 002

BENZER

Oyun ve konser performanslarına bir süre ara veren DasDas'ta yaz hareketliliği başladı.
2006’da Ankara’dan İstanbul’a gelen ve Haluk Bilginer’in Oyun Atölyesi’ne dahil olan Mert Fırat, bugün kurucu ortakları arasında yer aldığı Moda Sahnesi, DasDas gibi oluşumlarla İstanbul’da kültür sanatın geniş kitlelere yayılmasında aktif rol oynuyor. Sinema, televizyon ve sosyal sorumluluk alanında da hayli etkin olan sanatçıyla ülkemizde tiyatronun geldiği noktayı konuşmak üzere bir araya geldik.
Podcast bolluğunda yolunu şaşıranlar için farklı temalardaki yayınlardan bir seçki yaptık. Listemizde en yeni yayınlar da var, 2012’den bu yana yayında olanlar da!