Uçan Büyükanne: Melahat Aksel*

26 Şubat 2021 - 12:04
Melahat Aksel

İnsanın imge dünyasında atların ayrıcalıklı bir yeri var. Mitolojide, folklorda, edebiyatta, sinemada rastladığınız atları gözlerinizin önüne getirin. İnsan ruhunu göğe süren kanatlı atları, Troya’nın tahta atını, Köroğlu’nun ölümsüzlük suyundan içen Kırat’ını, Ali’nin Düldül’ünü, İnce Memed’in zaferden zafere koşan doru atını yahut beyazperdede dörtnala giden Phar Lap’i, Seabiscuit’i, Hildago’yu düşünün. Attan başka hangi hayvan insanın düş gücüne böylesi nüfuz etmiştir?

Atlar yalnızca insanın yükünü taşımaz. Birhan Keskin’in dediği gibi; içimizin kederini de çeker. Sanatımızı da sırtlanır. Necip Fazıl Kısakürek, At’a Senfoni adlı az bilinen kitabında “... insan ruhundan yere damlayıp şekillenmiş ve sonra insanı tekrar sırtına almağa gelmiş bir müjdeci” olarak tanımlar atı. Şöyle devam eder: “Hiçbir kederim, derdim, insandan ve cemiyetten küskünlüğüm olmamıştır ki, atıma binip şehir dışına çıktığım zaman tesellisine kavuşmuş olmayayım... İsteklisi olduğum dünyayı, bana, bir masal ikliminin surlar ve kalelerle örülü sitesi halinde göstermek mümkün olsaydı, onun tunç kapısından ancak atla girilebileceğini iddia ederdim.

Şimdi, at sırtında geçmiş bir ömrün masal kapısından içeri gireceğiz... Türkiye’nin uluslararası ilk kadın binicisi Melahat Aksel’i daha yakından tanımak için.

* Melahat Aksel’in torunu Sayın Mehmet Aksel’e teşekkürlerimle...
Adalet ve Süreyya İlmen çifti

Süreyya Paşa'nın kerimesi

1895 yılının 6 Eylül günü, Yıldız’daki İsmail Hakkı Paşa konağında tatlı bir telaş hâkimdi. İstanbullu hanımlar, seraskerin oğluyla evlenecek olan Adalet Hanım’ı görmek için konağın harem dairesine akın ediyordu. Bahçe kapısının önünde beline kuşak bağlanan gelin, damat Süreyya Bey’in koluna girdi ve genç çift beraberce yürümeye başladılar. Damat cebinden çıkardığı çil çil paraları etrafa serpiyor, insanlar bir yandan yerlere yatarak paraları topluyor, diğer yandansa maşallah sesleriyle birbirlerine çok yakıştığı söylenen bu taze çifti selamlıyordu.

Düğün aslında apar topar olmuştu. Sultan Abdülhamid’in, kızlarını Serasker Rıza Paşa’nın oğullarına vermek istediğine dair çıkan söylenti Paşa’yı tedirgin etmiş; böyle bir izdivaçla sarayın kontrolüne girmek istemeyen kıdemli asker, üç ay içinde bulunan gelin adaylarından en münasip olanlarını oğullarıyla evlendirmeye karar vermişti. İsmail Hakkı Paşa’nın kızı Bihter küçük oğulları Şükrü için, Bakırköy’de yaşayan Yüzbaşı Salih Bey’in on dört yaşındaki kızı Adalet ise büyük oğulları Süreyya için uygun görülmüştü.

Adalet ve Süreyya çifti evlendikten bir sene sonra ilk çocukları Atıf’ı kucaklarına aldı. 1900’de Hayri ve ardından –iki yaşındayken vefat edecek olan– Ali dünyaya geldi. Süreyya Paşa’nın korgeneralliğe yükseldiği 1906 senesinde çiftin son çocukları ve biricik kızları Melahat doğdu.

Çocukluk yıllarından bir kare...

Paşa, 1910’lu yılların başında miralay rütbesini aldı ve Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Bey tarafından Osmanlı ordusunda askerî havacılığın geliştirilmesi için oluşturulan komisyonun başına getirildi. Süreyya Paşa gerek havacılık alanında  eğitimler almak gerekse incelemelerde bulunmak için Almanya’ya gidip gelmeye başladı. Bu görev 1914 yılına kadar devam etti. Harbiye Nazırlığı’na Enver Paşa’nın getirilmesinin ardından, Havacılık Komisyonu başkanlığından alınarak Erzincan’daki 31. Kolordu Komutanlığı’na atanan Süreyya Paşa ordudan istifa etti. Bugün çok azımız Süreyya Paşa’yı bir asker, dahası Türk havacılığının kurucu isimlerinden biri olarak anımsıyor. Bu, onun askerî kariyerine genç denebilecek bir yaşta veda etmesinden ziyade, kültürel ve filantropik faaliyetlerdeki öncü tutumundan kaynaklanıyor olmalı... Zira Süreyya Paşa ilerleyen yıllarda opera, sanatoryum, çiftlik, plaj, fabrika gibi Cumhuriyet İstanbul’unun çağdaşlaşmasına dönük sayısız atılıma imza atacak ve adını koca bir şehrin hafızasına kazıyacaktı.

Süreyya Paşa, ailesini hangi tarihlerde Almanya’ya taşıdı bilemiyoruz. Ancak Melahat Hanım, biniciliğe dokuz yaşında Münih’te başladığına göre, aile en geç 1910’ların ortasında Almanya’da olmalı...

9 yaşında Münih’te Türkenstrasse’deki Tattersall’de ata binmeye başladım. Hocam Herr Smaha idi.

Melahat yıllar sonra verdiği bir başka mülakatta at binmeye doktor tavsiyesi ile başladığını söyleyecekti. Bir sağlık telkininin kapısını açtığı bu serüven, yaşamı boyunca giderek derinleşen bir tutkuya dönüşecek ve yetmişli yaşlara gelindiğinde bu defa doktorların tüm ikazlarına rağmen Melahat o eyerden inmeyi reddedecekti.

Süreyya Paşa ve ailesi, Melahat’ın yüksek kız okulunu bitirmesinin ardından Münih’ten İstanbul’a döndüler. Hayri ve Atıf Beyler, Balat’ta babalarının kurduğu fabrikanın başına geçerlerken Melahat genç yaşta ilk izdivacını gerçekleştirdi. Mustafa Kemal’in eşi Latife Hanım’ın erkek kardeşi olan İsmail Uşakizade ile yaptığı evlilik kısa sürse de bu birliktelikten Kemal adlı ilk çocuğunu dünyaya getirdi.

Münih, 1922

İstanbul sosyetesinin vitrinindeki güzel kadınlardan biriydi Melahat. Süreyya Paşa gibi zengin ve şöhretli bir ismin kızı olmasının yanı sıra aldığı eğitim, taşıdığı özgüven ve dünyaya metelik vermeyen fütursuz tavrıyla girdiği ortamlarda dikkati hemen çekiyordu. Genç kadın, ilk evliliğinin üzerinden çok geçmeden bu defa hayatını psikiyatri hekimi İhsan Şükrü Bey ile birleştirdi.

Melahat 1920’li yılların sonuna kadar biniciliği kişisel bir meşgale, bir hobi olarak sürdürdü. Bazen babası Süreyya Paşa’yla birlikte o zamanlar sonsuz bir çayır olan Moda’da at gezintilerine çıktı, bazen çağdaşı Kısakürek gibi şehirden kaçmak üzere kır âlemlerine yolculuk yaptı. Zaten o tarihlerde İstanbul, modern anlamda binicilik sporunun yapılabileceği bir ortamdan yoksundu. Ancak yirmilerin ikinci yarısında, Fransa ve İtalya başta olmak üzere yurt dışından gelen eğitmenlerle binicilik okulu yeniden canlandırıldı; genç biniciler yetiştirilmeye başlandı; at terbiyesinde Batılı metotlara geçildi ve nihayet konkurhipik çalışmalarının da temelleri atıldı.

1929’a kadar arazi gezintileri yaptım. Ve İstanbul’da konkurhipikler başladığı zaman ikinci çocuğuma hamileydim. Girdim ve 1. oldum.

Melahat, Temel adını verdiği atıyla kazandığı bu ilk birinciliğin ardından küçük oğlu Atıf’ı dünyaya getirdi ve zaferlerin devamı peşi sıra geldi. 1930’lar onun şöhretini tüm spor çevrelerinde duyurduğu zamanlar oldu. Melahat Hanım, Sipahi Ocağı’nın kadınlara mahsus müsabakalarına katılmakla kalmıyor erkeklerle de yarışıyordu. Gol Spor, Olimpiyat, Spor Postası gibi dönemin popüler yayınları bu genç ve yetenekli kadını kapaklarına taşımaktan çekinmedi.

"Geçen Cuma günü Sipahi Ocağı’nda yapılan atlı müsabakalarda Melahat İhsan Şükrü Hanımefendi erkeklerle beraber müsabakaya girdi ve insan boyunda mânialar aşarak birinciliği kazandı. Bir hayli delikanlı, bu güzide binici hanımın yanında yaya kaldılar.

Yurt dışındaki yarışlarda da hünerlerini sergileyen Melahat, 1934’te Prag ve Berlin’de, 1935’te Budapeşte’de ve 1936’da Münih’te önemli dereceler kazandı. 1935’te Avrupa seyahatine çıkan Millî Binicilik Ekibi’nde yer alan tek kadın ve tek sivil binici olması basında büyük ses getirdi. Dönemin ünlü süvarilerinden Cevad Bey, Melahat Hanım için şunları söyleyecekti: “Bu kadında tesadüf edilen harikulade binicilik kabiliyeti ve enerji, hiçbir Avrupalı kadında görülemeyecek kadar dehşetli bir şeydir. Birçok ecnebilerin onu gıpta ile seyrettiklerini gördükten sonra kadınlarımızın biniciliğine dair ileriye sürülecek en küçük itirazı bile dinleyemem.

Aksel bir röportajında Goethe'nin sözüyle "İnsanları tanıdıkça hayvanları daha çok seviyorum" diyordu

Melahat, aldığı başarılı dereceler kadar bilgisi, çalışkanlığı ve istikrarıyla da büyük saygınlık uyandırıyordu. Vaktinin çoğunu Sipahi Ocağı’nda geçiriyor; burada at terbiyesi ile ilgilendiği gibi genç binicilerin fahri eğitmenliğini de üstleniyordu. Bilgi ve tecrübesini paylaşmak konusunda gösterdiği heves, biniciliğe dair Türkiye’de yazılan ilk eserlerden birini vermesiyle sonuçlandı. Atcılık ve Binicilik adıyla kaleme aldığı kitabını Almanya’da bastırdı.

Melahat Hanım, “Türkiye’nin En Mahir Kadın Binicisi” başlığı altında kendisiyle yapılan bir röportajda biniciliğe duyduğu sevgiyi şöyle anlatıyordu:

"At sporu artık benim için zevk değil, bir ihtiyaç olmuştur. Bunun diğer sporlardan en mühim farkı, kendine mahsus mevcudiyeti olan at gibi canlı bir mahlukla yapılmasındadır. Hisseden, duyan, anlayan bir mahluk... Bu kadar insana yakın bir hayvanla beraberce yapılan bir spor şüphesiz ki sporların en güzeli ve en yükseğidir. Hele biz Türklerin en öz sporu olan atçılığa bir Türk kadını olarak ne kadar bağlansam azdır.

Binicilik, Cumhuriyet rejiminin teşvik ettiği başlıca sporlardan biriydi. Türk kadınlarının Orta Asya’ya referansla köklendirilen “binici” kimliği, Melahat ile şimdi yeniden taçlanıyordu. Genç kadın şüphesiz ki sporcu yönüyle makbul bir “Cumhuriyet kızı”ydı. Öte yandan Cumhuriyet adına orta sınıf ev hanımlığına hapsolan yahut kendini ev işleri, giyim kuşam, moda, dekorasyon, adabı muaşeret gibi –Michel de Certeau’nun taktiksel alan diye tarif ettiği– alanlarda ifade eden yeni kadın tipinden farklıydı. Görünürdü, aktifti, öncüydü. Erkek sporculara meydan okuyacak dirayette, hamileyken dahi tutkusunun peşinden gidecek cesarette ve eşlerinin önüne geçmekten çekinmeyecek cürette bir kadındı. Soyadı Kanunu’nun çıktığı günlerde, değil eşinin soyadını almayı; eşine kendi istediği soyadını aldırtarak da fark yarattı.

Berlin’deki müsabakada Frau Glaan’ın Axsel Hols isminde bir binicisi vardı, çok güzel biniciydi. Bankette Zeus isimli at ile yıkıldı ve öldü. Ben de kocamdan bu binicinin hatırasına soyadımızı Aksel olarak almaya ısrar ettim. Türkçede de karsel manasına geliyordu. Böylece Melahat Şükrü oldu Melahat Aksel.

Hürriyet, 22 Kasım 1966

Melahat Aksel atlara sarsılmaz bir bağla bağlıydı; fakat diğer gönül işlerinde hercai bir tarafı hep vardı... İhsan Şükrü Aksel’den ayrıldıktan sonra büyük oğlu Kemal’in de yakın arkadaşı olan genç bir adama, Ali Bey’e âşık oldu. Ne tesadüftür ki Ali Bey’in soyadı da Aksel’di. Âşıklar dünya evine girdikten dört sene sonra boşanacak; Melahat Hanım büyük bir hızla İstanbul’un gece hayatında yeniden boy gösterecekti. Öyle ki Süreyya Paşa, kızının çok gezmesinden duyduğu rahatsızlık sonucu, birkaç gece kulübüne Melahat’ı içeri almamaları konusunda talimatlar dahi gönderdi. Kapısından gerisin geri döndüğü gece kulüpleri en sonunda genç kadını mekân sahibi yaptı. Melahat Bomonti’de sahibi olduğu apartmanın en alt katına bir müzikhol açtı.

Klöb-X kısa süre içinde İstanbul’un en popüler gece kulüplerinden biri haline geldi. Guylaine Guy, Esso Trinidad Steel Band ve Diana Dors gibi dünyanın farklı yerlerinden nice sanatçının yolu Klöb-X’ten geçti. İşte Melahat’in son aşkı da işlettiği bu mekânda sahneye çıkan sanatçılardan biriydi. Güney İspanyalı flamenko dansçısı Don Juan Montajo Sanchez ile ömrünün sonuna dek sürecek mutlu bir birliktelik yaşadı Melahat. Gençlik yıllarından beri flamenko dansına duyduğu ilgi ve merak, Montajo ile birlikte daha da arttı. Atlı Spor Kulübü’nün altmışlı yılların ortalarında düzenlediği kostümlü at yarışlarına flamenko kıyafetleriyle katılacak ve allı pullu elbisesi, volanlı eteğiyle atının üstünde mâniaları hatasız atlayan tecrübeli binici, genç rakiplerini geride bırakıp üst üste iki yıl birinci olacaktı. Bu ona “Uçan Büyükanne” unvanını kazandırdı.

Kendi ifadesiyle binicilikteki en başarılı yılları da büyükanne olarak yarıştığı döneme denk gelmekteydi

Kendi ifadesiyle binicilikteki en başarılı yılları da büyükanne olarak yarıştığı döneme denk gelmekteydi. “Bugün 18 yaşımdaki binişimden daha iyi ata biniyorum. Yaşlanmayı kabul etmiyorum” diyordu bir röportajında. 1965’te dönemin en büyük binicileri Albay Salih Koç ve Albay Nail Gönenli’yi geçerek birinci olduğu müsabakayı ömrü boyunca unutamayacaktı.

Halit Kıvanç’a göre “Parkurların Uçan Kadını” ilerleyen yaşına rağmen tribünleri ayağa kaldırmayı başarıyordu. İzleyiciler arasında büyükannenin yaşına dair iddiaya tutuşanlar bile vardı. O yıllarda sporu bırakacağı yönünde çıkan haberlere ise ateş püskürüyordu Aksel: “Günde 5-6 saat ata biner, sonra evime döner günlük işlerimi yaparım. Dört ay önce belim kaydı. Doktorlar ata binme dediler. Yaşımı iki yıl önce 65 diye on yıl fazla yazmışlardı. Fakat ben o yıllarda da yarışlara gireceğim.

Sahiden öyle oldu. Geçirdiği kazalara, omzundaki çelik tellere rağmen yaşam eyerinden indiği 22 Aralık 1985 tarihine değin at koşmaya devam etti. 78 yaşındayken yapılan bir röportajda şimdiye dek 47 kupa kazandığını ve 57 at eskittiğini  söyleyecekti. Harbiye’deki manej sahası, Taksim Stadyumu, Ayazağa’daki Atlı Spor Kulübü dile gelip konuşsa! Ya da doludizgin koşturduğu o atlar... Temel, Emek, Hasret1, Kurşun, Fer Court, Altın Roket... Torunu Mehmet Aksel, babaannesinin vefat etmeden bir yıl kadar önce yeni bir tay satın aldığını hatırlıyor. Soranlara “Sana ne yaşımdan! Bu atı ben yetiştireceğim” cevabını verdiğini de...

Platon’a göre insanların ruhları iki at tarafından çekilen kanatlı arabalara benzermiş. Melahat Aksel’in kanatlı arabasını, yaşamı boyunca sevdiği, tımar ettiği, koştuğu tüm atlar şimdi sonsuzluğa çekiyor olmalı...

Melahat Aksel
Binicilik
Spor
Tarih
Sevecen Tunç
Sayı 005

BENZER

Sara La Fountain, televizyonda İstanbul’un lezzetlerini keşfe çıktığı yemek programlarıyla radarımıza girdi. "En meşgul İstanbullular bile iyi yemek yemekte kararlı, sokak yemekleriniz de o yüzden bu kadar lezzetli" diyen gezgin aşçı, gül reçelini ilk kez tattığında ağlamıştı.
Son yıllarda tiyatro sanatının sahneleri çeşitlendi, o sahneler üzerinde karakterlere yaşam veren oyuncularının sayısı bir hayli arttı. Sadece İstanbul’da ellinin üzerinde bağımsız, küçük, ayakta durmaya ve kendi çizgisini oluşturmaya çalışan yeni tiyatro var. Önde gelenlerinin temsilcileriyle görüşüp, böyle bir ivme var mı, olgunlaşıyor mu diye konuştuk.
1851.studio fotoğraf stüdyosunun ve lebriz.com web sitesinin kurucusu, bilgisayar mühendisi Kerim Suner, yüreğinin peşinden gidip artık hemen hemen hiç kullanılmayan bir fotoğraf tekniğini Türkiye’de uygulamaya başladı. Tarihî bir teknik bu; fotoğrafı 19. yüzyılda çekmişsiniz gibi bir sonuç veriyor.