Türk sinemasının babaları

Fotoğraf
Agâh Özgüç Arşivi
06 Haziran 2021 - 13:39

19 Haziran Cumartesi günü Babalar Günü... İlk kez 1910 yılında ABD’nin Washington kentinin Spokane bölgesinde kutlandığına göre, tam 111 yıllık tarihi var Babalar Günü’nün...

Babasını kanlı iç savaşta yitiren Arkansas’lı Sonora Smart Dodd, merak edip şöyle sorar: "Anneler Günü var da Babalar Günü niye olmasın?" Beş kardeşiyle annesiz büyüyen Dodd’un bu muhteşem düşü, böyle gerçekleşir tam bir asır önce. Altı çocuğunu tek başına büyüten ABD’li baba William Jackson Smart’a kızı tarafından armağan edilen muhteşem bir kutlama öyküsü bu. Tüm dünya babaları için de...

Türk sinemasındaki "baba"lara gelince... Bu konuya dayalı sinemasal yansımaların da bir tarihi var kuşkusuz. 1949-1956 yılları arası döneme bakıldığında altı "baba filmi" görülür. Özellikle de afişlerin tepelerindeki film isimleriyle: Üvey Baba (Faruk Kenç), Çıldıran Baba (Baha Gelenbevi), Günahkâr Baba (Arşavir Alyanak) gibi...

Kız Kulesi’nde Bir Facia, 1923

Hep babalar mı suçlu?

Muhsin Ertuğrul dönemine ait, 1923 yapımı Kız Kulesi’nde Bir Facia adlı filmle başlayalım. Muhsin Ertuğrul’un oynadığı baba, Kız Kulesi’nde fener bekçisidir. Oğlu kıyıda dolaşırken kuduz bir köpeğin saldırısına uğrar. Kısa bir süre sonra da ruh sağlığı giderek bozulur. Baba kulenin fenerini yakmaya hazırlanırken kuduran oğlunun saldırısıyla karşılaşır birden. Boğuşma sırasında oğlu, fenerin dibindeki kayalıkların üzerine düşer. Ve oğlunun cesedi üzerine kapanarak ağlayan baba, acılar içindedir. Onu sahanlığın korkuluklarından iterek öldürmüştür çünkü...

Muhsin Ertuğrul’un Paris’te izlediği bir tiyatro oyunundan etkilenerek sinemaya uyarladığı baba- oğul öyküsü, böyle trajik bir finalle noktalanır. İyi de bu bağlamda asıl suçlu olan kimdir? Oğlunu kendi elleriyle öldürüp vicdan azabı çeken baba mı? Ya da oğlu mu? Aslında hiçbiri. İkisi de beklenmedik bir yaşam biçiminin, çaresizliğin kurbanlarıdır gerçekte...

Ertuğrul’un bir yıl sonra 1924’te yönettiği, bir Peyami Safa uyarlaması Sözde Kızlar adlı filmde de casusluk suçlamasıyla aranan bir baba yer alır. Filmin öyküsü savaş yıllarında geçer. Babayı arayan da kızı Mebrure’dir. Ne var ki baba, maceralı iz sürme sonucunda ortaya çıksa da temel öykü içinde bir "hayalet baba" olmanın ötesine geçemez. Kızı Mebrure onu filmin sonunda bulur ama hasta yatağında...

Şehvet Kurbanı, 1940

Yine bir Muhsin Ertuğrul filmiyle devam ediyoruz. Çünkü 1940 yapımı Şehvet Kurbanı ağdalı ve çok ağır bir melodramatik içeriğe sahip olsa da baba tiplemesini öne çıkaran bir ilk sayılır. Bir bar kadını uğruna evini barkını terk eden iki çocuklu banka veznedarını Ertuğrul canlandırır. Sonuç olarak o da klasik anlamda çok bilinen suçlu bir baba karakteridir. Ama bir "hayalet baba" değil, filmin başrol oyuncusudur.

Bazı farklılıklar içerse de oyuncu ve yönetmen Vedat Örfi Bengü yedi yıl sonra, 1948’de benzer bir konuyu sinemaya uyarlar. Bu kez baba, kokainman bir iş adamıdır. Bir şarkıcıya âşık olur. Gözlerinin yaşına bakmadan karısını ve çocuğunu terk eder. Canavar, 1929 yılında Mısır’da El Kokain adıyla sahnelenen bir tiyatro oyununun sinemasal uyarlamasıydı. Bu tür aile içi parçalanma baba dramlarının bizim sinemamızdaki temel kaynağı, Alman yapımı Mavi Melek adlı filmdi galiba. Josef von Sternberg’in yönettiği, Emil Jannings- Marlene Dietrich ikilisinin oynadığı The Blue Angel-Mavi Melek yani...

Sinema tarihçimiz Nijat Özön, özellikle de Muhsin Ertuğrul’un Şehvet Kurbanı filmi konusunda, "Ertuğrul, Emil Jannings’i gerek sahnede gerek sinemada örnek tutmuştur. Şehvet Kurbanı’nda onu tekrarlarken Cahide Sonku’yu da Marlene Dietrich’in taklidi olarak ortaya koydu" der.

Damga, 1948

Hep kadınlar mı suçlu?

"Yasak aşklar" uğruna yuva yıkan evli baba, üvey baba gibi birbirinin benzeri bu tür klişe tiplemeler sık sık yer alır Türk sinemasında. Aile facialarına dayalı bu filmlerde kimi zaman babalar suçlanır kimi zaman da aldatılan kadınlar.

Ne var ki erkekler "erkek" oldukları için tertemiz ve hep masumdurlar, kadınlar ise genelde suçlu. Var olan ihanet ve finalindeki parçalanan yuva olgusu iki taraf açısından da sorgulanmaz. O yıllardaki yerli film seyircisi aile bireylerinden oluşur. Özellikle de kadın seyircilerden. Mendil parçalatan koyu melodram ağırlıklı Mısır filmlerinin de etkisi altındadırlar. Ve her an ağlamaya hazır olsalar da bu denli bir duygu sömürüsüne ister istemez karşı çıkacaklardır. Memduh Ün, Sezer Sezin’le karşılıklı oynadığı 1948 yapımı Damga filmiyle ilgili şu açıklamayı yapar: "(...) Filmin kızını genç bir delikanlı iğfal ediyor. O ara bana rastlıyor. Sevişiyoruz, evlenmeye karar veriyoruz. Tam nikâhta amcam ve babam, o kızın bir piç olduğunu söylüyor. Nikâh yarıda kalıyor... Kadın benden bir çocuk doğuruyor. Kanser oluyor, acılar içinde ölüyor. Ben Avrupa’dan dönüyorum. Bir sahne var. Çocuk benim kucağımda. Siyahlar giymiş bir ordu arkamızda. Ve fonda, o zaman çok ünlü bir gazelhan olan Mustafa Çağlar ‘Makber’i okuyor. Türk filmlerinde az rastlanmış çok koyu bir melodram. Film ilk gün Taksim Sineması’nda iki buçukta oynamaya başladı. Film bitti, bir kadın bayıldı. Fenalaşan yaşlı bir adamı, iki kişi kollarından tutarak çıkardılar sinemadan. Beni tanıdılar. Neredeyse ‘Bizi ne hale getirdin!’ diye beni sinemada linç edeceklerdi..."

Seyfi Havaeri’nin yönettiği Damga adını taşıyan bu filmde Memduh Ün, hariciye memuru ve nikâhsız bir baba rolündedir. Ve Lütfi Akad’ın, "Kötüden de öte bir şeydi" dediği Damga, yalnız Taksim Sineması’nda değil, oynadığı her yerde inadına gişe rekorlarını kıracaktı. Kanserden ölen bir kadının, anne kucağından yoksun bir çocuğun, nikâhtan dönen bir babanın ve de mezarlık sahnesinde "Makber"i seslendiren bir gazelhanın filmi olarak...

Nijat Özön’e göre 1953 yapımı Altı Ölü Var-İpsala Cinayeti, Lütfi Akad’ın en iyi filmlerinden biridir. Konu gerçek bir yaşam öyküsünden alınmış. Bir özelliği de 1937 yılında geçen bu olayın, Dünya Kriminoloji Kongresi’nde ikincilikle değerlendirilmesi. Öykü ve senaryo üzerindeki çalışmalarında Orhan Kemal’in de katkıları var.

Tren makinisti Ali Rıza, Bulgar asıllı Yanola ile evlidir. Lale Oraloğlu’nun canlandırdığı Yanola, bir tren yolculuğu sırasında tanıştıkları orman mühendisi Muhittin’le kocasını aldatmaya başlar. Bu uzun süren yasak birliktelik sırasında Yanola iki çocuk doğurur. Ali Rıza onları kendi çocukları sanır. Oysa babaları Muhittin’dir. Olayın gerçek yüzü ortaya çıktığında sözde baba, önce karısını, ardından üvey çocuklarını elleriyle boğarak öldürür. Sıra Turan Seyfioğlu’nun oynadığı orman mühendisindedir. Jandarmalarla çatışmaya girdiğinde son kurşunu da kendine sıkar...

Şimdi aile içi bu trajik parçalanmada asıl suçlular kimdir? Kocasını aldatan Yanola mı? Âşık olduğu Muhittin mi? Ya da iktidarsız koca Ali Rıza mı? Eğer onlarsa çocukların günahı ne?

Başrol olarak baba tiplemesinin öne çıktığı bir diğer film ise yine Lütfi Akad ustanın Üç Tekerlekli Bisikleti’dir. Bu da bir Orhan Kemal uyarlamasıdır. Cinayet suçuyla aranan kaçak babayı bu kez Ayhan Işık canlandırır. Üç yıldır kocasından haber alamayan çamaşırcı Hacer (Sezer Sezin), babasız evin küçük oğluyla hayata tutunmaya çalışır...

Hizmetçi Dediğin Böyle Olur, 1964

1960'ların tonton babaları

1960’lı yıllarda babalar, daha çok yan hikâye oyuncularından oluşur. Yani tiplemeleriyle öne çıkan ve de çok sevilen karakter oyuncularından. Kaldı ki "kenar süsleri" gibi algılansalar da yarattıkları karakterlerle, karşılıklı oynadıkları bazı "kartpostal jönleri"ni aşarak hep hatırlanırlar.

Örneğin Hulusi Kentmen. Hep pos bıyıklı, hep ropdöşambırlı, torun sahibi, kentsoylu milyoner bir babadır. Laf aramızda, biraz çapkındır da. Hele evin hizmetçisi Fatma Girik’se. 1964 yapımı Hizmetçi Dediğin Böyle Olur adlı filmde.

Ali Şen ise elinde tespih, şalvarlı köy ağası bir baba. Ya Vahi Öz? Yarım porsiyon vücut yapısıyla Adanalı pamuk tüccarı, karikatür bir baba. 1960’lı yılların özellikle de tipoloji olgusuna dayalı baba rolleri Kadir Savun, Münir Özkul, Salih Tozan, Hüseyin Peyda, Nubar Terziyan gibi sevilen oyuncularla sürüp gider.

Metin Erksan’ın Acı Hayat’ı da yan öykülü baba rolleri içeren filmlerden. Çok zengin iş adamı babayı Memduh Alpar oynar. Milyoner babanın şımarık ve züppe oğlu Ender (Ekrem Bora) yüzünden başı hep derttedir. Ender, bir sosyete kuaföründe manikürcülük yapan Nermin’in (Türkan Şoray) peşini bırakmaz. Oysa Nermin’in deli gibi sevdiği, fakir bir genç olan kaynak ustası Mehmet’tir (Ayhan Işık). Ama araları açılmıştır. İşte bu arada devreye giren Ender, evlenme vaadiyle Nermin’i iğfal eder. Baba, oğlunun bir manikürcü kızla evlenmesine karşıdır. Ve Mehmet, karşı koyamadığı bir intikam duygusuyla Ender’in kız kardeşi Filiz’i (Nebahat Çehre) iğfal eder. Milyoner baba kahrolmuştur. Bu skandalın üzerini kapatma uğruna, kızıyla evlenmesi için para teklif etse de Mehmet reddeder. Sevdiği erkek tarafından terk edilen Nermin ise intihar edecektir...

Suçlular Aramızda, 1964

Ve yine Metin Erksan’ın 1964 yapımı Suçlular Aramızda filmi, en tartışmalı filmlerinden biri. Konu armatör bir babanın gelinine hediye ettiği sahte bir gerdanlık üzerine kurulmuş. Gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkılarak uyarlanan bu filmle ilgili Erksan şu açıklamayı yapar: "O zaman müthiş zengin aileler, bir sınıf türüyor Türkiye’de. Bunlardan bir isim de Gülbenkyan. Gazetelerde okudum. Gülbenkyan bir tarihte gelinine çok değerli bir kolye hediye etmiş. Gel zaman git zaman kolye çalınmış ama hırsızlar satmaya çalıştıklarında şoke olmuşlar, çünkü kolye sahte çıkmış. Gelinine sahte kolye hediye etmiş Gülbenkyan. Ben bu olayı çok sevdim. Böyle bir rezillik olamaz. Film de bunun üzerine kurulu. Büyük bir taşlama var."

Karadenizli milyoner armatör baba Halis rolünü Atıf Kaptan canlandırır. Hileli yollardan büyük servet sahibi olan armatör Halis rolüne Kaptan, tiplemesiyle öylesine cuk oturmuştur ki... Milyonluk gerdanlığın çalınmasıyla sahte olduğu ortaya çıkar. Karadenizli zengin ailenin gelini Demet (Belgin Doruk), baba ile oğlunun (Ekrem Bora) bir olduğunu, nasıl kandırıldığını anladığında, o imitasyon skandal kolye, film boyunca yeni olaylara yol açar.

Sık sık görüldüğü gibi babalar, baba rolleri genel bir bakış açısıyla yan öyküler içinde yer alır. Bu tür rolleri üstlenenler de çoğunlukla yaşı geçkin karakter oyuncularıdır. 1960’lı yılların ortalarına gelindiğinde ise bu yaşlı babalar, tipolojik açıdan giderek yön değiştireceklerdir. Yani babalar daha gençleşerek başrol oyuncuları olarak seyirci karşısına çıkar. Özellikle birbirlerinden farklı ve çok daha akılda kalıcı baba karakterleri bu tarihsel süreç içinde şöyle sıralanabilir.

Hudutların Kanunu, 1967

Örneğin Urfa dolaylarında çekilen 1967 yapımı Hudutların Kanunu’nda kaçakçı baba rolüyle bir Yılmaz Güney. Altı yaşındaki oğlu Yusuf’un ileride kendisi gibi Güneydoğu sınırlarında kaçakçı olmasını istemez. Hele mayın tarlalarında ölmesini nasıl istesin ki? Sınır ötesine koyun sürülerini geçiren baba Hıdır da pişmandır. Yalnızca tarla sürerek yaşamaya çalışırsa da aç kalacaktır. Toprak toprak değil, kumdur çünkü...

"... Lütfi Akad’ın Hudutların Kanunu’nda acınacak hiç kimse yok ve her oyun küçük bir şaheser. Bir de, tek başına Yılmaz Güney... O kavruk yapı, Hıdır’ın trajik yaşantısına unutulmaz boyutlar getiriyor. Ölçülü, dengeli, büyüleyici bir oyun" diye yazar Ali Gevgilili.

1970'lerin gerçek babaları

Ve 1970 yapımı Umut ise bugüne dek düzenlenen "en iyi film soruşturmaları"na bakıldığında, sinema tarihimizin bir "başyapıt"ı olarak hep öndedir. Yılmaz Güney, yorgun ve sıska atıyla, külüstür faytonuyla yaşlı anasını ve beş çocuğunu geçindirebilmek için gün boyu savaş veren bir babayı; Adanalı yoksul arabacı Cabbar’ı oynar bu kez. Atın sahibine, bakkala, yemciye, araba tamircisine, uçan kuşa bile borcu olan bir babayı. Yoksul yaşamının bu en zor günlerinde kalın enseli bir beyzade, Mercedes arabasıyla faytonuna çarpıp atını öldürünce kolu kanadı kırılır Cabbar’ın...

Baba, 1971

Bir yıl sonra Baba adıyla çekilen filme gelince... Yine Yılmaz Güney, kayıkçı Cemal rolüyle gerçek bir baba karakterini sergiler. Cemal, bir teklif üzerine, zengin bir aile oğlunun kaza sonucu işlediği cinayet suçunu üstlenir. Anasına, karısına, biri kundakta diğer ikisi okula giden çocuklarına bakılması şartıyla. Çocuklarının Almanya’ya çalışmaya gittiğini sandıkları baba, yıllar sonra hapisten çıktığında çok acı bir sürprizle karşılaşır. Kayıkçı baba Cemal, kızı Saliha’yı (Ender Sonku) randevuevinde, oğlu Ali’yi (Aytaç Arman) ise bir kumarhane fedaisi olarak bulur...

Çarpıcı ve nitelikli bir kitle filmi özelliği taşıyan Baba’nın skandala dönüşen bir ödüllendirme olayı var. Çeşitli tepkilere yol açan bu olay şöyle gelişir: 4. Adana Film Festivali’nde (1972) Şevket Rado’nun başkanlık yaptığı jüri Baba’yı en iyi film, Yılmaz Güney’i de en iyi oyuncu seçer. Güney bu sırada hapistedir. Sonuçların 29 Eylül 1972 tarihli Cumhuriyet gazetesinde açıklanmasından hemen sonra, jüri üyeleri siyasal bir baskı sonucu havaalanından geri çevrilir, oylama yenilenir, sonuçlar jet hızıyla değiştirilir. En iyi film Kara Doğan, en iyi oyuncu da Yaralı Kurt’taki Cüneyt Arkın’dır.

Selvi Boylum Al Yazmalım, 1977

1977’de bir Cengiz Aytmatov uyarlaması olarak yola çıkılsa da daha çok kural dışı finaliyle tarihe geçer Selvi Boylum Al Yazmalım. Ali Özgentürk’ün senaryosunu yazdığı, Atıf Yılmaz’ın yönettiği filmin içsel temel konusu "Kan bağı olan mı gerçek babadır yoksa çocuğa emek veren, onu büyüten, yetiştiren mi?" sorusu üzerine kurulu bir ilk deneme. Bu ana temayla ilgili şüphelerini de şöyle açıklar Atıf Yılmaz: "(...) Filmin kızı, jön dururken başka bir adama nasıl gider? Bizim seyirci ne der, bilemem. Taşkent Film Festivali’nde ilk gece filmi seyrediyoruz. Finale doğru Türkan, Kadir İnanır’ı bırakıp Ahmet Mekin’e doğru ilk adımını attı, üç dört bin kişilik salonda müthiş bir alkış koptu. Bizim seyirci de emeği alkışlayacak mı?"

Biri ilgisiz ama gerçek baba, diğeri çocuğu büyüten üvey babadır. Ve iki erkek arasında savaş veren Asya (Türkan Şoray), sevgiyi değil, emeği savunduğunda bizim seyirci de hiç alışık olmadığı bu farklı "mutlu son"u coşkuyla alkışlayacaktır...

Ana karakter olarak hırçın ve inatçı aşiret reisi baba Hamo rolüyle hep akılda kalan bir oyuncumuz da Tuncel Kurtiz’dir. Yılmaz Güney’in senaryosunu cezaevlerinde yazdığı, Zeki Ökten’in yönettiği Sürü’nün konusu birbirine düşman, kan davalı iki aşiret arasında geçer. Baba Hamo, oğlu Şivan’ın (Tarık Akan) düşman aşiretinin kızı Berivan’la (Melike Demirağ) evlenmesine şiddetle karşıdır. Üç çocuğu da yaşamayan, artık doğum da yapamayan Berivan uğursuz bir gelindir. Ve baba-oğul sürekli çatışırlar. Dili tutulan talihsiz gelin ölür, Şivan aşiretten kopar, baba Hamo ise o "güzel Ankara" caddelerinde köyün sürüsüyle tek başına, yapayalnız kalmıştır...

Adak, 1979

Atıf Yılmaz bu kez, 1962-1964 yılları arası Erzincan’ın Kargın ilçesi Peritli köyünde yaşanan oldukça düşündürücü bir olayı sinemaya uyarlayacaktır. 1979 yapımı filmin adı Adak. Çukurova’da toprak işçisi olan yoksul köylü Müslim rolünü Tarık Akan canlandırır. Alışılmadık, sert, acımasız bir baba rolüdür bu.

Dinî inançlarına körü körüne bağlı olarak yaşamını sürdüren Müslim, bir altın hırsızlığı suçlamasıyla tutuklanır. Bu iftiradan kurtulursa ikinci doğacak çocuğunu Tanrı’ya kurban edeceğine söz verir. Eşi Gülbahar (Necla Nazır) hamiledir. Köyde birden kuraklık başlar. Yoksulluğu giderek artar. Büyük oğlu hastalanır. Birbiri ardına gelen bu kötü günlerin, adağını yerine getirmesi için Tanrı’nın bir hatırlatması olduğunu düşünür. Ve Müslim 2,5 aylık çocuğunun boynunu keserek onu Tanrı’ya kurban eder...

Komser Şekspir, 2001

Gelelim 2000'lere...

Komser Şekspir, olgunluk döneminin son filmlerinden biridir Kadir İnanır’ın. Sinan Çetin’in ise en çok tartışılan filmlerinden. İnanır, Komiser Cemil rolüyle sert ama içten, çok acılı bir baba karakterini canlandırır. Kanser hastası biricik kızı Su’nun (Pelin Batu) en büyük hayali, Pamuk Prenses rolünü oynamaktır. Ve baba, bir devlet yetkilisi olarak her şeyi göze alıp karakol binası içinde tiyatro sahnesi kurdurur. Provalara başlanır.

Üst düzey bir polis memurunun kadın giysisiyle sahneye çıkıp bu oyuna katılması tepkiyle karşılanır. Kadir İnanır bu tartışmaya şu yanıtı verir: "Kızı kansere yakalanmış hangi baba o kostümü onun için giymez? Giymezse o baba değildir. Önemli olan filmin kendisidir..."

Babalar, babalar...

Çocukluğunu, gençliğini yaşayamayan ve yıllanmış toplumsal bir yaraya dönüşen baba kurbanı “çocuk gelinler” de sırası geldiğinde yazılacak bir gün...

Düzenin itilen kakılan babaları. İronik bir söylemle, "Size baba diyebilir miyim amca?" gibi sorgulanan Yeşilçam’ın klasik baba figürleri...

Evet, babalar, babalar ve o üvey babalar...

Kaynakça

Prof. Dr. Alim Şerif Onaran, Muhsin Ertuğrul’un Sineması, Kültür Bakanlığı Yayınları, Aralık 1981, s. 176-177.

Esin Berktaş, 1940’lı Yılların Sineması, Agora Yayınları, Haziran 2010, s. 240.

Lüt Akad, Işıkla Karanlık Arasında, Türkiye İş Bankası Yayınları, Nisan 2004, s. 47, 49.

Nijat Özön, Türk Sineması Tarihi, Artist Yayınları, 1962, s. 161, 164.

Birsen Altıner, Metin Erksan Sineması, Pan Yayınları, Haziran 2005, s. 64, 68.

Ali Gevgilili, “Akad’ın Catastrophe’u Hudutların Kanunu”, Yeni Sinema dergisi, Mayıs 1967, s. 6.

“Atıf Yılmaz’la Bir Konuşma”, Cumhuriyet, 3 Kasım 1978.

Yeşilçam
Baba
Yılmaz Güney
Tarık Akan
Hulusi Kentmen
Adak
Umut
Sürü
Acı Hayat
Muhsin Ertuğrul
Metin Erksan
Kadir İnanır
Agâh Özgüç
Sayı 006

BENZER

21 Mart 1973’te hayata gözlerini yuman Âşık Veysel’in yaşamını ve nesilden nesile ulaşan mirasını Ahmet Özdemir yazdı.
Sokaklarda ayı oynatma, yüzyıllar boyunca İstanbulluların aşina olduğu “eğlence”lerden biriydi. Doğal ortamından yavruyken koparılıp zalim yöntemlerle eğitilen ayıların durumu 1920’lerden itibaren tartışma konusu oldu. Ayı oynatmanın yasaklanmasını isteyenlere karşılık çoğunluk bunun bir gelenek olduğunu ve devam etmesi gerektiğini savunuyordu. Nihayet 1929’da yasak geldi ama bir süre sonra önlemler gevşedi ve ayılar sokaklara döndü. 1993’te uluslararası baskıların da etkisiyle kesin yasak gelene kadar ayıların başına gelmeyen kalmadı.
Soyluların sürgün yeri, din adamlarının inziva adresi, Batılıların yazlığı, İstanbullunun tedavi, dinlence ve eğlence merkezi, Beyaz Rusların sığınağı... Yüzyıllar boyu sürgünlerin, zorunlu göçlerin, dönüşümlerin coğrafyası olan Adalar, yine bir değişim içinde. Bu kez uzun zamandır beklenen iyiye doğru bir değişim bu.