Osmanlı’dan erken Cumhuriyet’e kız çocukları ve eğitim

Fotoğraf
İBB Kültür AŞ Arşivi, Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Arşivi
27 Ağustos 2021 - 11:46

"Kadın” ve “eğitim” başlıkları bir araya geldiğinde hep sonradan lütfedilmiş bir hak tarihiyle karşılaşıyoruz. Avcı-toplayıcı toplumlardan yerleşik düzene geçildiği andan itibaren erkek egemen toplumların yaptığı ilk şey yasalarla kadını metalaştırıp haklarını gasp etmek olmuştur. Eğitim, gasp edilen hakların başında gelmiştir çünkü tehlikelidir. Düşünen ve sorgulayan kadınlar pek çok toplumda dışlanmış, cadı rolü biçilerek günah keçisi ilan edilmiştir. İlk anayasalardan olan Hamurabi Kanunları’nda kadınlar ekonomik bağımsızlıklarını kaybettikleri gibi kendi bedenlerinin ve zihinlerinin kontrolünü de kaybederler. Yunanlar ve Romalılar kadınların çalışmasını yasakladıkları gibi okuma yazma ve oy haklarını da ellerinden alırlar. Dünyanın çok az toplumunda –o da ancak kısa zaman zarflarında– kadınların okumasına izin verilmiştir; bu şansa erişen kız çocukları genellikle ya aristokrasiye mensup ya da varlıklı ailelerden gelmişlerdir. Bu hikâye bizim topraklarımızda da aynı şekilde seyretmiştir. Dolayısıyla burada anlatacağım Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine kadar süregelen kız çocuklarının eğitimi ekseriyetle şanslı azınlıklar için geçerlidir.

Selçuklu saraylarında kadınların söze sahip olduğu bilgisiyle birlikte bize dönemin eğitim şartlarına dair belge ulaşmadığı için kadınların eğitimi veya okuma yazması konusunda somut bilgiye sahip değiliz. Altuncan Hatun gibi hükümdara niyabet edecek kadar bilgi ve güce sahip kadınların varlığı, saray kadınlarının eğitim almış olduklarını gösteriyor olsa da halk için aynı şeyi söylemek zor.

Osmanlı dönemindeki kadın divan şairlerimizden Zeynep Hatun, Mihrî Hatun, Zübeyde Fıtnat Hanım, Adile Sultan ve Leyla Saz’ın ortak özellikleri saray çevresinden gelmeleri ya da sarayla ilişkisi olan ailelerde doğma şansına sahip olmaları. Osmanlı’da kadınlar sıbyan ya da diğer adıyla mahalle mekteplerinde ilkokul seviyesinde dinî eğitim alabiliyordu. Saray mensuplarıyla birlikte Devlet-i Aliyye için çalışan memurların, kadıların, müderrislerin, kazaskerlerin kızları okuma yazmanın yanı sıra Arapça, Farsça, 19. yüzyıldan itibaren Fransızca gibi dilleri öğrenmenin dışında müstakbel birer gelin olarak çeyizlerini bezeyecek nakışın ve evlerini şenlendirecek musikinin eğitimini evde özel ders şeklinde alabiliyordu.

Padişah fermanlarının getirdiği

19. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren Osmanlı toplumunu dönüştürmeye başlayan modern reformların etkisi özellikle Tanzimat Fermanı’nın ardından kız çocuklarının eğitimine de yansıdı. Abdülmecit ve Abdülaziz sultanlar, kendi kızları da dahil olmak üzere kızlara eğitimin önünü açtılar, Sultan Abdülhamit bu çizgiyi devam ettirdi. 1839 yılında Galatasaray’da açılan Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adlı tıp okulunda ilk kez ebelik eğitimi verilmeye başlandı. Bunu takiben ilk kız okulu olan Ebe Mektebi 1842 yılında kapılarını öğrencilere açtı. Okulun ilk mezunları arasında 10 Müslüman, 26 gayrimüslim kız vardı. Müslüman ve gayrimüslim öğrenciler farklı sınıflarda ders görüyordu. Kızlara eğitimin önünü asıl açan ise 1856 tarihli Islahat Fermanı oldu. Bu fermandan sonra kız çocukları için ilkokul eğitimi veren bir iptidaiye ve ortaokul seviyesinde bir rüştiye 6 Ocak 1859 tarihinde Sultanahmet’te açıldı. Aynı tarihte İstanbul’da 13 erkek rüştiyesi mevcuttu.

1869 aynı zamanda Osmanlı’daki ilk Kız Sanayi Mektebi’nin de açıldığı yıl olarak tarihe geçti. Aynı yıl Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’yle kız okullarına dair önemli kararlar alındı ve birtakım reformlar yapıldı. Medreselerde verilen klasik Osmanlı eğitimi yerine Batı tarzı bir eğitim sistemine geçiş yapıldı. Bu tarihe kadar sadece başkent İstanbul’daki kız çocukları devletin sunduğu eğitim fırsatından faydalanabiliyordu fakat bu Nizamnâme, hane sayısının 500’ü aştığı şehirlerde de Müslüman ve gayrimüslim kız öğrenciler için rüştiyeler açılabilmesini hukuken mümkün kılıyordu. Ancak böyle bir hak doğmuş olsa da İstanbul dışında bir eğitim seferberliği olmadı. İmparatorluğun farklı şehirlerinde kızlara eğitim sunan kız okulları ancak Abdülhamit dönemine gelindiğinde faaliyete başlayacaktı.

Kız öğrencilerin erkek hocalar tarafından eğitilmesinin mahremiyet mefhumuyla çelişmesi, kız öğretmen okullarının açılmasına vesile oldu

Söz konusu nizamnamenin 68. maddesi önem arz ediyordu. Kız sıbyan ve rüştiye mekteplerinde ders verecek kadın öğretmen yetiştirilmesi için öğretmen okullarının açılması gerekiyordu. Kız öğretmen okullarının önemi büyüktü zira kız öğrencilerin erkek hocalar tarafından eğitilmesi ve bunun mahremiyet mefhumuyla çelişmesi problem teşkil ediyordu. Kadın hocalar yetiştirilmediği takdirde kızların eğitimi neredeyse başlamadan sonlanacaktı. İki dönem Maarif Nazırlığı yapmış olan Mehmed Esad Safvet Paşa kadın öğretmen zaruretini şöyle izah etmişti: “...İstanbul’un çeşitli yerlerinde yedi adet kız ortaokulu açılmıştır. Bunların öğretmenleri erkek olup yaşları dokuz ve onu geçkin kızların örtünmeleri gerektiğinden bu okullarda iki yıldan fazla duramayacakları meydandadır. Bu durum karşısında bu kadar zaman içerisinde yeterli öğrenim yapamayacakları bellidir. Bundan dolayı gerek ilkokul gerekse ortaokullarda dört yıl durmaları, öğretmenlerin de kendi cinslerinden olmalarına bağlıdır. Bundan dolayı gerek ilkokul ve gerekse ortaokullara öğretmen yetiştirmek üzere bir Kız Öğretmen Okulu açılması lazım gelmiştir.1 Alınan kararları takiben ilk kız öğretmen okulu olan Darülmuallimat-ı Âliye 26 Nisan 1870 yılında Sultanahmet’teki bir konakta açıldı. Darülmuallimat’ın açılışında konuşan Safvet Paşa İslam dininde kadınların eğitimine önem verildiğinden dem vurup kanuni herhangi bir engel bulunmadığını hatırlattı. 50 öğrenci kapasitesi bulunan okulda talebeler okula sınavla alınacaktı, sıbyan bölümünde iki yıl, rüştiye bölümünde üç yıl okuyacak, 30-50 kuruş harçlık alacaklardı. Öğrenci sayısı gün geçtikçe arttı. 1901 yılına gelindiğinde Darülmuallimat’ın 350 öğrencisi vardı.

İlk kız lisesi 1880'de açılıyor

Ortaöğretimden sonra lise eğitimi veren Kız İdadisi ise 1880 tarihinde açıldı. Ortaokul ve lisede verilen derslerde din eğitimi ön plana çıkıyordu. Erkek ve kız liselerindeki eğitim birbirine benziyordu. Dinî eğitimin yanı sıra sülüs ve rık’a, imla, Arapça, Farsça, Fransızca, Almanca, İngilizce, tarih, coğrafya, nakış ve terzilik dersleri de bulunmaktaydı. Yeterli sayıda kadın öğretmen olmadığından okullardaki akademik kadro genellikle erkeklerden oluşuyordu. Bu nedenle ailelerin kızlarını okula gönderme konusunda isteksiz davranması, Kız İdadisi’nin açıldıktan sadece iki sene sonra yeterli sayıda öğrenci bulamadığı için kapılarını kapatmasıyla sonuçlandı. Darülmuallimat ise 1873 yılında ’93 Harbi’nden sonra başlayan göçlerden dolayı iki seneliğine kapandı. Birinci Dünya Savaşı nedeniyle çoğu okul kapanmış, sadece meslek okullarının bir kısmı faaliyet gösterebilmiştir. Mütareke döneminde de pek çok eğitim kurumu kapılarına kilit vurmak zorunda kalmıştır. Savaş zamanlarında hayat duruyor, erkek öğrenciler cephelere, kız öğrenciler ise evlerine kapanıyordu.

II. Abdülhamit döneminde eğitimin merkez İstanbul’dan taşraya yayılması için teşebbüslerde bulunuldu. Vilâyet gelirlerinin bir kısmından “hisse-i maarif” adı altında kesintiler yapılarak taşradaki okullara tahsis edildi, böylece imparatorluğun dört bir tarafında okullar açılmaya başlandı. Çocukların okula yazılmasını teşvik etmek için köy ve kasabalardaki okullar yatılıya çevrildi. 1888 yılında lise eğitimi dört yıla çıkartıldı, ortaokul ve liseler birleştirilerek toplamda beş ila yedi yıllık eğitim vermeye başladılar.

II. Meşrutiyet döneminde kadına dair eğitim talepleri arttıkça eğitim sisteminde değişiklikler yapıldı ama değişimin çok kolay gelmediği de aşikâr. Her ne kadar İttihat ve Terakki kadrosunun yönetimi kadının eğitimini destekleyerek toplumun modernleşip Batılılaşmasının önünü açmak istese de konuya karşı çıkan vekillerin sayısı da azımsanmazdı. Kadınlar örgütlü ve istikrarlı mücadeleleri sayesinde haklarını kendi emekleriyle kazandılar. Bu dönemde pek çok kadın en temel sorunun eğitim hakkı olduğunu dillendirmeye başlamıştı. II. Meşrutiyet dönemi muhafazakâr kesimle Batıcı kesimin kız eğitimi üzerinden tartışmalarının tırmandığı dönemdir. Muhafazakârlar kızların iyi çocuk yetiştirebilmesi için eğitimi kâfi buluyor, Batıcılar ise kadının gerek sosyal alanda gerekse kamu alanında faaliyet gösterebilmesi için yükseköğretimin şart olduğunu iddia ediyordu.

1929 yılında yayımlanmaya başlayan Hanımlar Âlemi dergisinin kapağı

II. Meşrutiyet’te çok sayıda kadın dergisinin yayımlandığını görüyor, kadın eğitimi konusunda yazılmış makalelerin sayısından bu meseleye ne kadar ehemmiyet verildiğini anlıyoruz. 1908 yılında İsmet Hakkı Hanım tarafından Demet dergisinde yayımlanan “Kadınlarımız ve Maarif” isimli makalede de gördüğümüz üzere, kadınlar artık bileklerini değil zihinlerini açıp çalıştırmak istiyorlardı: “Dokumacılıkta kol yoracak zaman geçti. Artık ameli işlerden usandık. Bir parça zihinlerimizi işletelim. İğne ipliğimizle beraber biraz fikirlerimiz, kalplerimiz de yorulsun.2 Ayrıca Halide Edip, Aziz Haydar, Mükerrem Belkıs, Emine Semiye gibi kadın yazar ve entelektüelleri eğitim hakkını hararetli bir şekilde savunuyorlardı. Tüm bu girişimlerin sonucunda lise eğitimi veren Kız İdadisi’nin kapanışından 30 yıl sonra 1911 yılında tekrar açılması büyük memnuniyetle karşılandı. 1913 tarihinde çıkartılan Tedrisat-ı İptidai Kanunu’yla birlikte ilköğretim yeniden düzenlendi, ortaöğretim altı senelik yapıldı. 1915 yılında kız ve erkek öğretmen okullarına dair bir nizamnâme çıkartılarak Darülmuallimat, iptidai (ilkokul: 5 yıl), âli (yüksek: 3 yıl) ve ihzari (hazırlık: 2 yıl) eğitim vermek üzere farklı bölümlere ayrıldı. İptidaiden mezun olanlar iptidai öğretmeni, âliden mezun olanlar orta ve yükseköğretim okullarında edebiyat, matematik ve tabiyyat (fen) öğretmenliği yapacak, ihzari mezunlarıysa iptidai öğretmen okullarında öğretmenlik veya müfettişlik yapabileceklerdi.

Çamlıca İnas Sultanisi (1913), Bezmiâlem Sultanisi (1914) ardından 1911 yılında Kız Numune Mektebi adı altında eğitim vermeye başlayan okul 1916’da Erenköy Kız Lisesi’ne dönüştürüldü. Adile Sultan İnas Mekteb-i Sultanisi (1916) 1924’te Kandilli Kız Lisesi adını aldı. Adile Sultan Mektebi ülkemizdeki ilk yatılı kız lisesiydi. Okulların ortak noktası kuruluş ve inşalarındaki kadın parmağıdır. Kimisi II. Mahmut’un eşi ve Abdülmecit’in annesi Bezmiâlem Valide Sultan gibi yardım ve bağışlarıyla kızlara eğitimin önünü açtı, kimisi II. Mahmut’un kızı Âdile Sultan’ın vakfiyesi sayesinde açıldı. Cumhuriyet’in ilk kadın milletvekillerinin bu okullardan çıkmış olduğunu belirtmekte yarar vardır. Ama yeterli miydi? Hayır. Koca imparatorlukta bu dört kız okulu haricinde İstanbul’un dışında herhangi bir yerde kızların lise düzeyinde okuyabilecekleri bir okul hâlâ yoktu. Bazı aileler çareyi kız çocuklarını Avrupa’da kızlar için yeni açılan okullara göndermekte buluyordu. Ama bunlar büyük bir istisnaydı.

Kadınlar kendi haklarını kendileri kazandılar

Tablo kadınların dişli mücadelesiyle değişti. Kadınlık, Kadınlar Dünyası, Musavver Kadın, İnci, Demet, Hanımlar Âlemi gibi pek çok dergide yayımlanan yüzlerce yazı kadınlara eğitim hakkı için güçlü argümanlar sunuyordu. Yazılar yazıp konuşmalar yapan kadınlar sonunda yükseköğretime erişme hakkına kavuştular. Eşit eğitim için verdikleri savaşın sonucunda 1914’te bir milat yaşandı ve kadınlar “hanımlara mahsus serbest derslere” girmeye hak kazandılar. Bu ilk üniversitemiz için bir prova maiyetindedir. Haftada dört gün Beyazıt’taki Zeynep Hanım Konağı’ndaki konferans salonunda verilen kadın hukuku, matematik, astronomi, fizik, sağlık ve pedagoji gibi derslere kadınların ilgisi öyle çoktur ki sayıları her hafta 600-700’ü buluyordu. Fakat kadın öğrencilere Cevdet Paşa, İsmail Hakkı Bey, Mahmut Esat Efendi gibi zamanın meşhur düşünür ve yazarlarının ders veriyor olması erkek/kadın meselesinden dolayı yine problem teşkil edecek, tepki çekecektir.

İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nin kız öğrencileri

Kadınların yüksek eğitim talepleri ve konferanslara gösterdikleri ilgiyi göz önünde bulunduran Maarif Bakanlığı sonunda, 24 Ekim 1914 yılında kadınlar için ilk üniversitemiz olan İnas Darülfünûnu’nu açacaktır. İnas Darülfünunu’na ilk olarak 22 kadın öğrenci  kaydını yaptırır. 1915 yılında Darülmuallimat-ı Âliye’nin parçası olarak edebiyat, matematik ve fen bölümlerinden oluşan fakülteler kurulur. Üç yıllık üniversite, öğrencilerini Kız İdadisi ve Darülmuallimat’tan alır. İnas Darülfünunu’nda kadın hakları dersleri olması manidardır. Genç Cumhuriyet’te kadın hakları için mücadele verecek olan kadınların bu öğrencilerden mürekkep olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ayrıca 1914 yılında Darülfünun binasında güzel sanat eğitimi vermek üzere İnâs Sanayi-i Nefise Mektebi adında bir dershane açılır. Üniversite düzeyindeki sanat okuluna 16 yaşından büyük kızlar sınavla alınır. Zeynep Hanım Konağı’nda çıkan yangından sonra okul İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne taşınır, öğrenci sayısı artınca oradan da daha büyük bir binanın bulunduğu Gedikpaşa’ya geçilir. İnas Darülfünûnu 1916 yılında Cağaloğlu’nda müstakil bir binaya taşınır ve ilk mezunlarını 1917 yılında verir.

Çifte standartlar her alanda olduğu gibi burada da görülür, özellikle de sanat derslerinde. Mesela nü portreler ve anatomi resimleri için erkek talebeler sorunsuzca çıplak model kullanabilir. Oysa güzel sanatlarda okuyan kız öğrencilerin canlı nü erkek modellerden çizmesi müthiş bir tepki çeker. Bunun üzerine ilk kadın ressamlarımızdan Mihri Hanım arkeoloji müzesinden torsolar getirtip öğrencilerine çizimler yaptırır. Çıplak mermerler de tepki çekince bu sefer heykellere peştamal bağlanarak resim derslerine devam edilir. Mihri Hanım’ın öncülüğünde Fatma Nazlı (Ecevit), Fahrelnissa Zeid, Güzin Hanım (Duran) gibi önemli kadın sanatçılarımız yetişir.

Tüm dünyada olduğu gibi savaşlar sosyolojik yapıyı değiştirir. İmparatorluğu paramparça eden Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kadınların kamusal alanlarda kendini göstermesinin önü açılır. Cephelere akın eden erkeklerinin yerini fabrikalarda, sanayide, iş yerlerinde dolduran kadınlar, savaş sonlandıktan sonra bu alanlarda pekâlâ çalışabileceklerini göstermiş, aynı şekilde yaşama ve çalışma hakkına yasalar nezdinde de kavuşmak için kolları sıvamışlardır. Rusya’daki 1917 devriminde kadının rolü, Avrupa’da kadınlara eğitim ve oy hakkı için mücadele veren süfrajet hareketi ve bizim ülkemizde boy gösteren kadın hareketleri zamanın ruhunu yansıtır. Savaştan sonra cesur yeni bir dünya doğmuş, kadınlar değişimin  önemli bir parçası olmuştur. Bu çerçevede yüksek eğitim hakkına kavuşmuş olan kız öğrenciler, çok geçmeden kendilerine verilen eğitimin erkeklere verilen eğitimle kıyaslandığında yetersiz olduğunu anlamışlar ve daha kapsamlı bir eğitim alabilmek amacıyla karma eğitim hakkı için mücadele vermeye başlamışlardır.

Tıpta karma eğitime 1922 yılında geçildi

Böylelikle 1920 yılına gelindiğinde öğrenciler fen ve edebiyat fakültelerinde karma eğitim görmeye hak kazanacaklardır. Sanayi-i Nefise’de karma eğitim ancak 1920 yılından sonra başlar. 1921 yılında hukukta, 1922’de ise tıpta karma eğitime geçilir. Bu önemli gelişmede şair, öğretmen, eylemci Şükûfe Nihal’in rolü büyüktür. Kendisi 1919’da erkek öğrencilere verilen ek dersleri alıp son senesinde Darülfünun’a geçip bitirmiş, Darülfünun’dan mezun olan ilk kadın unvanına erişmiştir. Şükûfe Hanım ve akranları kendilerinden sonra gelen kız öğrencilerin daha kapsamlı, özgür ve eşit bir eğitim alabilmeleri için mücadele verecek, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin karşı duruşuna rağmen maarif nazırı Ali Kemal Bey’i ikna ederek karma eğitimin önündeki engelleri kaldıracaklardır.

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde kadına verilen önemi hepimiz bilir, bununla övünürüz. Eğitim konusunda eşitliğin önünün açılması, fakir Türkiye’nin çocuklarını burslarla yurt dışına göndermesi, köy enstitülerinin kurulması, kadınların siyaset ve kamu hizmetlerinde boy göstermesi bu modern mantalitenin dışavurumudur. Atatürk, 1 Mart 1922’de Meclis’te yaptığı konuşmasında “Kadınlarımızın da aynı dereceyi tahsilden geçerek yetişmelerine af-ı ehemmiyet olunacaktır” demiş ve ertesi yıl, “Bugünün levazımından biri de kadınlarımızın her hususta yükselmelerini temindir. Binaenaleyh kadınlarımız da âlim ve mütefennin olacaklar ve erkeklerin geçtikleri tahsilden geçeceklerdir” diyerek mecliste yükselen tüm itirazlara rağmen kadına verilecek hakların önünü açmıştır.3 Bu aydınlanmacı düşüncenin ışığında 1925 yılında kızlı-erkekli eğitimin önü açılmış, kız öğrencilerin eksiklerinin giderilip üretici eğitime ağırlık verilmesi konusunda kararlar alınmıştır. Kız Sanayi Mekteplerinin (1860) ardından Kız Enstitüleri (1928-40) eğitim hayatına başlamıştır. İlk Kız Enstitüsü olan İsmet Paşa Kız Enstitüsü Ankara’dadır. Amaç, bir taraftan Batılı ve modern, diğer taraftansa evinin hanımı olan ideal bir Türk kadın prototipi yaratmaktır. İlk amacı okuma yazma oranını yükseltip Cumhuriyet ideolojisini yaymak olan iki yıllık kız enstitülerinde el sanatı, terzilik, resim, çocuk bakımı, aşçılık gibi ağırlıklı olarak “ev işlerine” yönelik dersler verilmekteydi. Bu okullar ileride açılacak olan kız meslek ve teknik liselerinin de temelini oluşturdu.

1930'lu yıllarda bir kız talebe (Fotoğraf: İBB Kültür AŞ Arşivi)

Kız çocuklarının eğitimine verilen önemin yanı sıra eğitim hakkını İstanbul merkezinden genele yaymak, Cumhuriyet Türkiye’sindeki eğitim politikasının en temel özelliklerinden biridir. Osman Nuri Ergin’in Türk Maarif Tarihi adlı eserinde dediği gibi Cumhuriyet’in kuruluşuna değin Türk maarifi İstanbul maarifi demekti. 1920’lerin başında devlet ve özel liselerin yarısından fazlası İstanbul’da bulunuyordu. Cumhuriyet’le birlikte eğitim İstanbul merkezinden ülkenin dört bir kısmına yayıldı, köy ve kırsalı kucakladı. İlköğretim kız ve erkek çocuklar için zorunlu hale getirildi. Parasızdı. 1924 yılında  ortaokul ve lise eğitimi üçer yıla uzatıldı. Kız öğrencilerin meslek okullarıyla hayatın içine katılması teşvik ediliyor, bir taraftan aile bilgisi gibi derslerden de görüleceği üzere “bilinçli bir ev kadını” modeli inşa ediliyordu. 1935 yılının nüfus sayımı istatistiklerine göz attığımızda kadınların yüzde 90,19’unun okuma yazma bilmediğini görüyor (bu oran erkeklerde yüzde 70,65’tir) ve katedilen yolun uzun ve engebeli olduğunu daha iyi anlıyoruz.4

Cumhuriyet döneminde Osmanlı’nın son yüzyılında açılmış olan kız okullarının çoğunun eğitim kalitesinden taviz vermeyerek hayatına devam ettiğini memnuniyetle görüyoruz. Bir süre sonra karma eğitime geçen bu okullar hâlâ ülkemizin en güçlü eğitim kurumları arasında yerini koruyor. Aynı şeyi ülkemizin köklü devlet okulları için söylemek maalesef mümkün değil. Sürekli değişen yapboz eğitim sisteminin içi boşaltılmış, mağduriyet had safhaya gelmiştir. Gençlerle yapılan anketlerde yurt dışında eğitim görme isteği gün geçtikçe yükselmektedir. Öte yandan kız çocuklarını okula göndermeyen aileler mevcut. Bu karamsar tabloya rağmen kızların pek çok alanda parladıklarını, cesur duruşlarıyla tüm engelleri aştıklarını memnuniyetle takip ediyor, geleceğe dair umut kazanıyoruz. Gelecek onların.

"Bir uygarlığın seviyesini ölçmek isterseniz kadının hayat şartlarına bakın” demiştir John Stuart Mill. Bu kanıya ulaşmak için felsefeci olmaya gerek yok; tarih okumak yeterli. Tarih kitaplarını araladığımızda büyük resimdeki küçük detayları görebilir, toplumda “görülmeyenlerin”, “ötekileştirilenlerin” varlığını ve etkisini daha iyi algılayabiliriz. Temennimiz, eşit bir dünyada eşit haklardan yararlanarak eşit bir eğitim görecek ve dünyayı kurtaracak insanların yetişmesi. Kadının adı var, yok değil. Sadece bunu sürekli hatırlatmak gerekiyor.

DİPNOTLAR

1 Tevfik Temelkuran, “Türkiye’de açılan ilk kız öğretmen okulu”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, sayı 36, Eylül 1970.

2 Aynur Demirdirek, Osmanlı Kadınlarının Hayat Hakkı Arayışının Bir Hikâyesi, Ayizi Kitap, İstanbul 2016, s. 66.

3 Bernard Caporal, Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını, İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1982, s. 248.

4 TUİK verilerine göre 2018 yılında okuma yazma bilmeyenlerin yüzde 85,2’si kadın. Yüksek lisans mezunu kadınların oranı yüzde 1,7; doktora mezunu kadınların ise binde 3. 2021 yılı verilerine göre kadınların okuma yazma oranı yüzde 95,54.

Eğitim
Osmanlı'da kızların eğitimi
Cumhuriyet döneminden kızların eğitimi
Darülmuallimat
İnas Sanayi-i Nefise
Tarih
Kadın Hakları
Pelin Batu
Sayı 007

BENZER

Türk sinemasının unutulmaz yönetmeni Ertem Eğilmez, 32 sene evvel bir eylül günü aramızdan ayrılmıştı. Özellikle Hababam Sınıfı serisiyle aradan geçen senelere rağmen genç kuşakların da ismini bellediği usta yönetmen, ölümsüzlüğün sırrına ermiş gözüküyor! Türk sinemasına birbirinden değerli oyuncular kazandıran, Yeşilçam mutfağının her köşesinde çalışan, mizahın, samimiyetin, sıcacık hikâyelerin büyük üstadını saygıyla anıyoruz.
Son senelerde kadın sporcularımız elde ettikleri uluslararası başarılarla hepimizi gururlandırıyor. Bu başarılar Türk spor tarihine altın harflerle kazınırken, bizler kadınların bu sahadaki yüzyıllık mücadelesini maalesef bilmiyor; bu mücadeleye yön veren abide sporcularımızı tanımıyoruz. Oysa varlıkları, fikirleri ve başarılarıyla gelecek kuşakların önünü açan nice sporcu kadın var. Uluslararası ilk kadın binicimiz Melahat Aksel de bu isimlerden biri... İstanbul’a yaptığı eşsiz yatırımlarla bilinen ünlü Süreyya Paşa’nın kızı olan Melahat Aksel’in hayat macerasını Sevecen Tunç kaleme aldı.
İlkokuldan liseye, üniversiteye kadar sayısız öğretmenimiz olur okul yıllarımız boyunca. Sonra teker teker mezun oluruz; kimisiyle sürer ilişkimiz, kimisiyle bağımız bir süre sonra kopar. Ancak bitmeyen bir okul varsa o da yaşamın ta kendisidir. Bu dünyada nefes aldığımız müddetçe hayat okulunun müzmin öğrencileriyiz. Oyuncu ve yazar Bâlâ Atabek’ten hayatın öğretmenliğine güvenenler; insanlığın, canlıların, doğanın öğretilerini benimseyenler ve böylelikle daha iyi bir insan olma şansını ıskalamayanlar için bir yazı.