Osmanlı’dan ABD’ye Sefarad hikâyeleri

24 Kasım 2021 - 12:38

Yahudi bir ailenin 20. yüzyıl tarihinin izini sürmek kaçınılmaz olarak karşı olgularla boğuşmak anlamına gelir. Şöyle olsaydı ne olurdu, peki ya böyle olsaydı, keşke şöyle olsaydı... Bir mektup cevapsız kalmasaydı, beklenen bir vize verilseydi, geminin karaya inmesine müsaade edilseydi nice kayıplar önlenebilirdi” satırlarıyla Hannah Pressman 20. yüzyılda birçok farklı topraktan uzak diyarlar için yollara düşen Yahudi ailelerin düşünce dünyasına dair kocaman bir pencere açmış oluyor. Pressman’a bu satırları yazdıran ise hem akademik hem de kişisel merakının merkezinde duran kendi aile tarihi. 1892 yılında doğan büyük anneannesi Estrella Leon, Rodoslu bir Osmanlı Yahudisi, büyük dedesi ise 1890 yılında Bodrum’da dünyaya gözlerini açan Haim Galanti’ydi. Estrella ve Haim’in hayatları doğdukları topraklardan çok uzakta, Güney Afrika’da birleşmişti. Onların torunları ise bugün Amerika’da yaşamaktadır. Ailenin Osmanlı’dan Amerika’ya doğru evrilen güzergâhı ve bu güzergâh boyunca ailenin geçirdiğini düşünebileceğimiz kültürel değişimler baş döndürücü. Ancak ne bu tip bir güzergâh ne de ailenin uzak diyarlara gitme kararı erken 20. yüzyıl Osmanlı Yahudileri tarihi bağlamında şaşırtıcıdır.

1893-1924 yılları arasında yaklaşık olarak 50 bin Osmanlı Yahudi, Osmanlı veya Osmanlı sonrası topraklardan ayrılarak Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) göç etmişlerdir. 19. yüzyılın ikinci yarısı itibariyle Osmanlı toprakları da dahil dünyanın birçok yerinden Amerika kıtasına göç eden milyonlarca insanı düşündüğümüzde bu sayı çok da önemli gözükmeyebilir. Ancak yüzyıl başında Osmanlı topraklarındaki Yahudi nüfusu bağlamında değerlendirdiğimizde sayının önemi kendini gösterir. Amerika’ya gidenlerden dönenler de olmuştur elbet, ancak 1910 sonrasında geri dönüşler gitgide azalır.

Bu, ne kolay bir yolculuktur ne de kısa. Zor şartlar altında gerçekleşen, farklı güzergâhlara evrilen, hem kültürel hem ekonomik anlamda birçok zorluğa göğüs germenin gerekeceği bir süreçtir. İnsanların bu sürecin bir parçası olmasında farklı nedenler rol oynayabiliyordu. Dünyanın ilk süpermarketlerinden birini kuran İzidor Hattem, doğduğu yer olan Kuzguncuk’tan 1911 yılında yola çıkmaya karar verdiğinde on yedi yaşındadır. Hattem önce Fransa’ya gider, oradan Arjantin’e geçer ve son olarak da ABD’ye giderek Los Angeles’a yerleşir. Bu uzun yolculuk için motivasyonu daha iyi ekonomik şartları orada bulacağı düşüncesidir. Düşüncesinde de yanılmaz. O dönemde ticaret ve sanayi alanında yaşanan gelişmeler dolayısıyla birçok kişi için çekim merkezi haline gelen Amerika’da önüne çıkan fırsatları iyi bir şekilde değerlendirmiş, Kapalı Çarşı’dan esinlendiği girişim modeliyle bir süpermarket açarak varlıklı bir iş adamına dönüşmüştür.

Leo Negri'nin ölüm haberinin yer aldığı bir gazete kupürü

Hattem’in bu başarı hikâyesi hiç kuşkusuz ilham vericidir ancak ABD’ye giden birçok Yahudi göçmen için işlerin bu kadar yolunda gittiğini söylemek mümkün değildir. Osmanlı dönemi İstanbul’unda doğmuş olan ve dönemin şartları bağlamında iyi bir eğitim almış olan Leo Negri, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’den ayrılarak önce Küba’ya gitmiş, seyyar satıcılık yaparak geçirdiği birkaç sene sonrasında dönemin ciddi göçmen kotalarını aşabilmek için illegal kimi yöntemler izleyerek New York’a geçmiştir. New York’taki yaşamı birçok zorluk içerir. Bir yandan ayakkabı boyacılığından sokak temizleyiciliğine kadar bulabildiği her türlü işte çalışarak ekonomik zorlukların üstesinden gelmeye çalışırken, bir yandan dahil olduğu Amerika’daki sosyokültürel sistemin içerisindeki eşitsizlik ve şiddete maruz kalır. New York’ta dahil olduğu Yahudi nüfusunun çoğunluğunu Aşkenaz Yahudilerinin oluşturması nedeniyle de kültürel olarak farklı zorluklarla başa çıkmak zorunda kalmıştır. Dahası, Amerika’da göçmenleri sınır dışı etme uygulamalarının artarak yaygınlaştığı o dönemde devlet, sınır dışı etmek amacıyla kendisinin peşine düşmüş ve onu uzun bir süre uğraştırmıştır. Kültürel, ekonomik, sosyal ve yasal mücadelelerle geçen hayatı ise 1967 yılında trajik bir cinayetle son bulmuştur. Doğu New York’taki bir akraba ziyaretinden dönerken bir grup genç eşinin el çantasını almaya çalışmış, Leo Negri onları engellemeye çalıştığında ise gruptaki biri tarafından vurularak hayatını kaybetmiştir. Oğlu Sam Negri, ölümünden sonra babasını uzun yıllar boyunca sinirli, maddi nedenlerle kavga eden, bol sigara tüketen biri olarak hatırlar. Ancak Sam Negri bu düşüncelerinin önemli bir parçasının eksik olduğunu 2018 yılında Ottoman History Podcast’in kurucusu tarihçi Chris Gratien kendisiyle iletişime geçip babasıyla ilgili kimi belgeleri gösterdiğinde görür. Babasının göç sürecine ve New York’taki yaşamına ışık tutan belgeler sayesinde Sam Negri, onun mücadeleyle geçen ömrünü ve bu ömrün karakterine yansımalarını anlamlandırır.

İzidor Hattem veya Leo Negri örneklerinde gördüğümüz yeni arayışların her zaman bu yolculuğun nedeni olduğunu da düşünmemek gerekir. Kimi zaman olaylar çok daha kişisel bir hal alabilmekteydi. Mesela, 1900’lü yılların başında Osmanlı topraklarından Seattle’a ilk giden öncülerden Solomon Calvo, bir süre sonra memlekete döner ve evlenir. Ancak Pasifik kıyılarına dönmek istediğinde eşi Luna bu yolculuğa çıkmayı istemez. Luna’nın annesi ise kızının bu isteksizliğini kabul etmez; “Çin’e gitse kalkıp Çin’e gideceksin, çünkü onunla evlendin” diyerek Luna’yı eşiyle birlikte bu yolculuğa çıkmaya ikna eder. Solomon ve Luna hikâyesinde görüldüğü üzere bu gidişler özellikle ilk jenerasyon göçmenler için birçok kez kesin kopuş anlamına gelmemektedir. Birçok insan doğduğu memleketiyle bağlarını devam ettirmiştir veya hiç koparmak istememiştir. Bu bağların devamlılığı sadece duygusal ve ailevi anlamda değil farklı alanlarda da gözlenebilir. 1900’lerin en başından itibaren hayatını Seattle’da kuran Solomon Calvo, 1938’e kadar Amerikan vatandaşlığı için herhangi bir girişimde bulunmamış ve önce Osmanlı İmparatorluğu, sonra da Türkiye Cumhuriyeti’yle yasal bağını devam ettirmiştir. Luna örneğindeki gitme isteksizliği kişisel bir hikâyenin parçası olarak gözükmekle beraber, bize insanların yola çıkmalarının arkasındaki nedenlerin aktif arayışların ötesinde farklı saiklerle olabileceğini hatırlatır. Hatta belki bu yazıdaki her örnekten önce insanların bu yolculuğa çıkmasının arkasında yatan sebepleri düşünürken altını çizmemiz gereken husus, ne örnek verirsek verelim Osmanlı’nın özellikle son on yılındaki değişimi, savaş ve yorgunluk dolu yılların açtığı sosyal, ekonomik ve kültürel zorlukları aklımızda tutma gereği olmalıdır. Osmanlı topraklarındaki değişimler hiç kuşkusuz birçok kişiyi yeni arayışlar için motive etmemiş; zorunda bırakmıştır. Gidişlerin arttığı, dönüşlerin azaldığı yıllarda bu geniş çerçeveyi akılda tutmak bu insan hareketinin içeriği ve büyüklüğünü anlamak için önemlidir.

Izidor Hattem'in Los Angeles'ta açtığı Hattem's Market (Fotoğraf: Tessa - Los Angeles Halk Kütüphanesi Fotoğraf Koleksiyonu)

Yukarıda bahsettiğimiz örneklerden anlayabileceğimiz üzere Osmanlı veya Osmanlı sonrası topraklardan yola çıkan Yahudilerin nihai olarak vardığı tek bir durak veya o varış için izlenen tek bir güzergâh bulunmamaktaydı. ABD’ye giden göçmenler arasında büyük çoğunluk New York’a yerleşmiş olmakla beraber, farklı gruplar Philadelphia, Atlanta, Los Angeles, Seattle gibi farklı merkezlere yerleştiler. New York’tan sonra, ABD’deki varış noktaları arasındaki en önemli yerlerden biri Seattle’dı. Birinci Dünya Savaşı itibariyle Seattle’daki Osmanlı Yahudi cemaati New York’tan sonraki en büyük grubu teşkil etmekteydi. Gidilen yerlerin seçiminde kimi zaman kişisel bağlar, arkadaşlıklar kimi zaman ise seçilen bölgedeki iş olanakları veya konuşulan diller belirleyici olabiliyordu. Mesela Seattle’a ilk giden Osmanlı Yahudilerinden Solomon Colvo ve Jacob Policar’ın bu kararı alarak İstanbul’dan yola çıkmalarına, Marmara Adası’ndan Seattle’a giden Rum arkadaşlarının bölgeyle ilgili anlattıkları ve onları Seattle’a davet etmeleri neden olmuştu.

20. yüzyıl bağlamında, bu topraklardan başlayarak yaşanmış bu insan hareketinin birçok yönden tarihi öneme sahip olduğu aşikârdır. Gidenlerin bıraktığı topraklarda değişen kültürel ve sosyal yaşam bu hikâyenin bir parçasıyken, yolculuğun kendisi ve yolculuğun sonunda Osmanlı Yahudilerinin vardığı topraklardaki yaşama entegrasyon süreci başlı başına üzerine düşünülmesi gereken büyük ve geniş konulardır. Peki, o zaman bu önemli hadisenin merkezinde duran insanların tarihini nasıl yazabiliriz? Bu insanların tecrübeleri üzerine nasıl düşünebiliriz? Bu büyük insan hareketiyle birlikte uzak diyarlara yolculuk eden duygu, düşünce ve diğer birçok kültürel unsurun yeni yerleşilen topraklardaki değişimini, direncini, yansımalarını yani kısacası geniş hikâyesini nasıl anlamlandırabilir, nasıl anlatabiliriz? Mekanik ve çoğu zaman tek boyutlu geleneksel devlet arşivlerinin bize sağladığı perspektifin ötesine geçerek bu konu bağlamında insanın kendi sesine nasıl ulaşabiliriz? Mesela bu insanlar binlerce kilometre ötede bıraktıkları evlerini düşündüklerinde nasıl hissediyorlardı? Yeni evlerine getirdikleri dillerine, alışkanlıklarına, ne olmuştu? Bu soruların ne basit ne de tek bir cevabı var. Aynı şekilde cevabı arayabileceğimiz tek bir yer ve yöntem olmadığını da bilmemiz gerekiyor. Ancak bu konuya ilgi duyan herhangi biri için Seattle’daki Washington Üniversitesi bünyesinde bulunan Sefarad Araştırmaları Koleksiyonu’nun zengin bir malzeme sağlayacağını söyleyebiliriz.

1898 yılında Rodos’ta doğan Rachel Shemarya, 1921 yılında New York’a göç etmiş

Sefarad Araştırmaları Koleksiyonu’nun hikâyesi 2011 yılında Profesör Devin Naar’ın Washington Üniversitesi’ne gelmesiyle başlar. Sefarad tarihi üzerine uzmanlaşan Profesör Naar hem kendi aile geçmişi dolayısıyla hem de güçlü çalışmalarıyla kısa sürede Seattle’daki Sefarad Cemaati üyeleriyle iyi ilişkiler kurar. Naar’ın araştırma ve dil becerilerinden haberdar olan kimi Sefarad bireyler Naar’a kendi evlerinde bulunan belge ve materyalleri getirir. Amaçları bu materyallerin mahiyetini daha iyi anlamaktır. Naar ve cemaat arasındaki bu iletişim arttıkça Naar bu süreci, Washington Üniversitesi ve Seattle’da yaşayan Sefaradlar arasında daha büyük bir iş birliği projesine çevirmeye karar verir. Kendisine getirilen materyalleri bir arşiv formatında düzenlemeye ve kayıt almaya başlar. Bu çabalarının daha büyük kitlelere ulaşması için reklamlar verir, yerel pazarlarda tezgâhlar açar. Ve nihayetinde bugüne kadar 80’den fazla birey, aile ve kuruluşun katkıda bulunduğu 150.000 sayfayı aşan binden fazla kataloglanmış ve dijitalleştirilmiş materyalin ve iki yüzden fazla ses ve görüntü kaydının bulunduğu Sefarad Araştırmaları Koleksiyonu ortaya çıkar. Materyallerin büyük bir kısmını kitaplar oluşturmakla beraber, kimlik belgeleri, mektuplar, kişisel defterler, dini objeler, kartpostallar, fotoğraflar ve farklı hatıra nesneleri koleksiyonun içerisinde çokça bulunmaktadır.

Bu materyallerin tarihçilere sağladığı birçok pencereden bahsedilebilir. Mesela Youchah ailesinin bağışladığı belgeler içerisinde aile üyelerinden Manastır’da doğan Jacob Isaac Youchah’ın Osmanlıca doğum belgesi ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında edindiği farklı pasaport ve kimlik belgeleri bulunmaktadır. Bu belgeler, bir yandan dönemin siyasal dönüşümlerine müteakip ortaya çıkan farklı yasal statülerin, bireylerin hayatı üzerindeki etkisi hakkında düşünmemize yardımcı olurken bir yandan da Jacob’un kendi doğduğu topraklarla ne tip bir ilişki içerisinde olduğunu anlamamızı sağlar. Koleksiyondaki başka bir örnek üzerinden Seattle’daki Sefaradların günlük hayatına dair bir şeyler düşünmek istersek mesela Rachel Shemarya’nın küçük kâğıt parçalarına yazdığı patatesli börek tarifine bakabiliriz. İki sayfalık börek tarifi hem Rachel’in kendi geçmişine bakmamız hem de Osmanlı topraklarından ABD’ye giden kültürün hikâyesi üzerine düşünebilmemiz için bize ipuçları sağlar. 1898 yılında Rodos’ta doğan Rachel Shemarya, 1921 yılında New York’a göç etmiştir. Daha sonra ise Seattle’a yerleşerek orada evlenmiştir. Sefarad Araştırmaları Koleksiyonu’nun koordinasyonunda Devin Naar’a uzun süre destek olan Ty Alhadef’in bir yazısında belirttiği gibi börek tarifinin Latince harflerle yazılmış Ladino dilinde olması Rachel’in eğitimi ve kültürel geçmişi üzerine bize ilk ipuçlarından birini sağlar. Sayfa 157’de gördüğümüz tarif içerisindeki birtakım kelimelerin orijinalinden farklı olarak yazılması veya Rachel’in yeni memleketindeki kimi malzemelerin tarife eklenmiş olması Osmanlı’dan Rachel ile birlikte gelen tatların yeni evlerinde ne tip kültürel etkileşimlere girdiğini takip etmemize yardımcı olur. Ve tabii burada altını çizmemiz gereken başka bir konu, tarifin içeriğinin de şeklinin de oldukça kişisel olması. Bu tarif bir gün bir arşiv malzemesi olacakmış gibi düşünülerek ya da aile dışında –mesela bu dergide kullanılarak bir hikâye anlatılacak düşüncesiyle hazırlanmış bir belge değildi. Muhtemelen çok daha basit bir saikle, Rachel’in çocukları, torunları uzun yıllar bol bol afiyetle bu börekleri yesin düşüncesiyle yazılmış bir tarifti. 2017 yılında, koleksiyonda araştırma yapmak için Seattle’a gittiğimde oradaki Sefarad topluluğunun kimi üyeleriyle bir etkinlikte buluşmuş ve buradaki birçok malzemenin kişisel değerini daha iyi anlamıştım. Etkinlikte yaptığım konuşmada özellikle bu tarif üzerine düşüncelerimi dile getirirken, topluluğun orta yaşlı bir üyesi bana esprisine “Peki, patatesli börekler şimdi nerede?” diye sormuş, oradaki başka bir dinleyici de “Teyzene/amcana sor, muhtemelen hepsi midesindedir” minvalinde bir cevap vererek hepimizi güldürmüştü.

Bulgaristan’dan göçen Moise Gadol, ABD’de çıkardığı La America gazetesinde, ülkeye yeni göç eden sefaradlara İngilizce öğretmek için (Yidiş karşılıkların da yer aldığı) bir sözlük yayımlıyordu, 1916. Belge: Washington Üniversitesi Sefarad Araştırmaları Dijital Koleksiyonu. Isaac Azose’nin izniyle

Belgenin özel bir materyalden araştırma dokümanına dönüşümü ve bu şekliyle bize açtığı kapılar bu koleksiyonun kendi hikâyesinin ve topluluklarla akademi arasındaki iş birliklerinin neden önemli olduğunu ve olabileceğini hatırlatıyor. Hiç kuşkusuz bu koleksiyonla birlikte materyaller yeni bir anlam kazanmış oluyor. Ama bu yeni anlam bir kopuş değil, Seattle’a Sefaradlarla gelen materyallerin ve kültürün devam eden hikâyesinin yeni bir bölümüdür. Daha başka bir deyişle bu materyallerin hikâyesi Osmanlı’da başlar. Çıkış noktası olan Osmanlı hayatı ve kültürü bu malzemeleri anlamamız ve anlamlandırmamızda elzemdir ve hikâyenin birinci faslını oluşturur. Hikâyedeki ikinci faslı, malzemelerin yeni evlerine gelme ve bu evlerdeki hayatın parçası olma süreci biçimlendirir. Tabii bu bölümde materyallerin her zaman aktif bir rol oynamadığını da düşünmemiz gerekir. Kimi objeler, dokümanlar hayatın etkin bir parçası olurken, kimilerinin de hatıra malzemesi olarak bir yere koyulmuş olduğunu veya içeriği hiç anlaşılamayarak bir köşede unutulmuş olduğunu aklımızda tutmalıyız. Koleksiyonun ortaya çıkmasıyla başlayan üçüncü bölümde ise tek başına anlamlarını kaybetmekte olan, unutulmuş veya artık anlaşılamayan kişisel malzemelerin koleksiyon içerisinde bir araya gelerek çok daha geniş ve uzun bir hikâyeyi bize anlatmak için birer araştırma materyaline dönüşmesi yatıyor. Bu üçüncü bölümle birlikte bir yandan materyallerin yani yolculuğun hikâyesi devam ederken bir yandan da bu hikâyenin katmanları yapılan araştırmalarla daha anlamlı ve değerli hale gelmektedir.

Meslektaşım Oscar Aguirre-Mandujano’yla çalışmalarına dolaylı olarak 2015 yılında başladığımız ve geçirdiği farklı evrelerden sonra bu sene içerisinde Koç Üniversitesi Yayınları tarafından basılan Sefarad Güzergâhları: Arşivler, Nesneler ve ABD’de Osmanlı Yahudileri Tarihi başlıklı çalışmamızın da hikâyenin bu üçüncü bölümünün içerisindeki bir öğe olduğunu düşünüyoruz. Kitapta Seattle’daki Sefaradların tarihini anlatmaya ve anlamlandırmaya çalışırken üç amacımızın olduğunu söyleyebilirim. Birincisi bu tip konular bağlamında olası yöntem ve kaynaklara dair sorular sormak ve sordurtmak; ikincisi yeni teknolojilerin ve geleneksel arşiv materyallerinin ötesinde kalan belge ve izlerin ne şekillerde kullanılabileceği üzerine düşünürken, bu tip çalışmaların tarihsel perspektifimizi nasıl genişletebileceğinin örneklerini vermek; üçüncüsü ise akademi ve yerel topluluklar arasındaki iş birliklerinin yöntem, şekil ve potansiyeli üzerine devam eden diyaloğun bir parçası olmak. İST dergi bu yazıyı rica ettiğinde beni en heyecanlandıran husus, kitabın bir parçası olmayı umduğum bu diyaloğu, İstanbul bağlamında da düşünebilecek olmamız için bir fırsat yaratması olmuştu. İstanbul’un hızlı ve dinamik koşulları altında şehrin kültür ve sosyal hafızasının ciddi bir baskı altında olduğunu, sanırım şehrin parçası olan herkes hissetmektedir. Bu noktada hep birlikte düşünmemiz amacıyla sormak istediğim soru ise şöyle: Sefarad Araştırmaları Koleksiyonu örneğindeki gibi akademi ve topluluklar arasında yapılabilecek iş birliklerinin yöntem ve içerikleri bu şehrin hafızasına ne tip faydalar sunabilir, şehrin hafızası üzerindeki baskıyı ne şekilde hafifletebilir?

Sefarad hikayeleri
Sefaradlar
ABD
İstanbul
Seattle
Osmanlı
Tarih
Kerem Tınaz
Sayı 008

BENZER

Zafer Bayramı’mızın 98. yıldönümüydü bu yıl. Coşkuyu, sevinci yaşarken bir kez daha gördük ki; memlekete, İstanbul’a, insanımıza cumhuriyet ve demokrasi ne kadar da çok yakışıyor. Bize bunu armağan eden Mustafa Kemal Atatürk’e ve silah arkadaşlarına şükran borçluyuz.
25 Haziran'da başlayacak festivalin öne çıkan isimlerinden biri de yaşayan efsane Dianne Reeves.
Gıda endüstrisinde milyonlarca hayvanı etkileyen bir sessiz devrim gerçekleşiyor. Her geçen gün daha çok firma kafeslere hapsedilen tavukların yumurtalarını kullanmayacağını açıklıyor. Toplumun daha vicdanlı bir dünya talebine yönelik gerçekleşen bu dönüşüm, sonuçları bakımından mutluluk verici.