Mahrukat

Fotoğraf
Gökhan Akçura Arşivi
22 Kasım 2022 - 14:37

Yazının başlığı Osmanlıca. Odun, kömür gibi yakacak nesnelerin tümünü içeren bir deyim. Yakıt, yakacak gibi... Eskiden günlük yaşamda da kullanılırmış. Örneğin elimdeki 1952 tarihli bir faturada “mahrukat deposu” unvanı yer almakta. Ama benim bu başlığı seçmemde en büyük rolü oynayan kaynak daha eskiye tarihleniyor: 1928 yılında yayımlanmış bir Ev İdaresi Defteri. Ahmet Hilmi’nin hazırladığı bu defter Devlet Matbaası’nda basılmış, heyet kararıyla mektep programlarına dâhil edilmiş. Defterde aylık sayfalar, çeşitli masrafları gösteren sütunlara bölünmüş. Her sütunun başında masraf kaleminin adı yer alıyor. Örneğin 1. sütun “ekmek pasta”, 11. sütun “mutfak mesarifi”, 19. sütun da “cıgara tütün” başlıklarını taşıyor. Bizim başlığımız, yani “mahrukat” ise 14. sütunda yer alıyor.

Söz konusu sayfada, sözcüğün tarifinden sonra bütçeye yönelik tavsiyeler yapılıyor: “Kışın ısınmak için hangi şekil istimal olunursa olunsun en mühim mesele yakılacak odun ve kömürleri kış gelmeden evvel tedarik etmektir. Bütçesi olan, sandığında her vakit muhtelif tahsisatlardan toplanmış parası bulunan bir aile, kışlık odun ve kömürünü birden alacak para bulabilir.” Neden derseniz, cevabı aynı yerde bulunmakta: “Temmuz ve Ağustos aylarında odun ve kömür tüccarının depoları dolmuştur. Ellerinden çıkarmak istedikleri malları ucuz verirler. Eylüle kadar kışlık mahrukat tedarik olunduğu takdirde kış mevsimi mahrukatı azar azar tedarik için verilecek paranın üçte birini tasarruf etmek mümkündür. Ve kış mevsimi elde iyi cins ve kurumuş odun bulunmuş olur.”1

KÖMÜR HAMALI

Eşek yüküyle odun

Şimdi mahrukatın tarihine bir göz atalım. Osmanlı’da ana yakacak odun... Ahmet Refik’in aktardığına göre, Kanuni Sultan Süleyman döneminde her yıl saraya İzmit’ten 20 bin, Yalova’dan dokuz bin ve Gebze’den iki bin tartı odun gelirdi. Odun gönderen her yerin kadısı bu odunu vaktinde kestirir, sahile indirtir, odunu gemilere yükletirdi. Sarayın gönderdiği her tartı için iki buçuk akçeden oluşan bedel de odun kestirip indiren orman işçilerine ödenirdi. Odun İstanbul’a geldiğinde iskelelerde yeniden tartılır, kalitesine bakılırdı.

Halk için gelen odunun hikâyesi de pek farklı değil. Odun tacirleri şehre odunu yine yakın illerden gemilerle getirirlerdi. Sultan III. Murad dönemindeki bir belgede en çok odun gelen yerler arasında Yalakâbâd, Mihalıç, Şile, Kandıra, Aydıncık, Biga gibi Karadeniz ve Rumeli kıyı kentlerinin adı geçer.

Odun bahsinde değinmemiz gereken önemli bir konu da İstanbul’a iki buçuk akçeye gelen odunun, aracılar ve fırsatçılar yüzünden halka 14-15 akçeye satılmasıdır. Yine Ahmet Refik’ten aktaralım: "Odun tacirleri odunu İstanbul’a getirdiler mi, derhal ileri gelen kişiler adına acemi oğlanlar kayıkları karşılardı. Bazen iskelelerde gemilere girerler, odunun çekisini on akçeye alırlar, şehirde onbeş akçeye satarlardı. Bazen tacirler de onlarla ortak olurlar, parayı aralarında bölüşürlerdi."

Anlaşılmaktadır ki İstanbul sürekli olarak odun sıkıntısı çekmiştir. Alıntılar aynı yerden: “Yangınlar çoğaldıkça kereste fiyatları artar, o zaman kayıklar İstanbul’a odun getirmezler, sürekli olarak kereste taşırlardı. Buna engel olmak için, Çöplük iskelesinde olan ahtabolu [odun] gemileri ile ahtabolu iskelesinde bulunan kayıkların kereste taşımaları yasaklanır, Kasım ayından önce her kayığın ikişer kez odun getirmesi sağlanırdı.”2 Bu sorunlar imparatorluğun son dönemlerine kadar sürer. II. Abdülhamid dönemi belgelerinde “kışın şiddetli geçmesi”, “seller meydana gelmesi” ve “kötü hava koşulları” gibi nedenler dolayısıyla odunların zamanında kesilip hazırlanamaması durumundan ve ortaya çıkan mahrukat sorunlarından sık sık söz edilir.3

Kente gelen odun; evlere katır, deve, eşek gibi hayvanlarla taşınırdı. 1680 yılına ait IV. Mehmed Kanunnamesi’ndeki bir madde bu konuya ışık tutuyor: “Odun satıcıları için katır yükündeki bir odunun boyu 3,5 karış, deve yükündeki bir odunun boyu 6 karış, eşek yükündeki bir odunun boyu 2,5 karış olsun. Odunun çoğunu kent civarından kesmesinler ve yükleri örfe uygun olsun. Hayvanlar aşırı yüklenmesin, nal ve semerleri iyi durumda olsun. Çok yüklemekte ısrar edenler cezalandırılsın.”4 Kömürün hayvan yüküyle satıldığı devirde, bazı çevre köylerinden İstanbul’a kömürler develerle getirilirdi. Reşad Ekrem Koçu “Boyunlarında kocaman çanlarıyla kömürcü develerinin geçmesi, eski İstanbul sokaklarının zamanımızda kaybolmuş seslerindendir” diye o dönemi hatırlatır.5

BACA TEMİZLEYİCİ

Elleme Bulgar, elleme Trakya

Hikmet Feridun Es ise odun kömürü taşıyan develerin geçişini daha ayrıntılı anlatır. Es’e göre deve kervanının başını çeken adam “Eeeelleemeeeee! Bulgaaaaaaarrrr! Eeeelleemeeeee! Trakyaaaaa!” diye bağırarak geçermiş. Yani elleme Trakya ve Bulgar kömürü... Bulgar usulü yakılarak hazırlanmış, elle tek tek seçilip ayrılmış (yani elleme) odun kömürü... Hikmet Feridun kömür alışverişini anlatmayı da unutmaz: “Kömür kervanı durdurulur. Uzun bir pazarlık... İndir oğlum üç deve yükü! Bir deve yükü, iki taraftaki ikişer çuvaldan dört çuval... Üç deve yükü on iki çuval! Bu kış başka türlü geçmez. Kömürler indirildikten sonra kendilerine istirahat verilen develer evinizin önüne çökerler, köpüklü ağızları ile Amerikan çikleti çiğner gibi geviş getirirlerdi.”6

İstanbul Ansiklopedisi ise odunun evlere girişini şöyle hikâyeleştirir: “İhtiyacın ölçüsüne göre gemi yükü, araba yükü, deve yükü, at yükü olarak ve çeki hesabı ile alınan odun, meskenlere daima dal kütük olarak girer, meskenin içtimâi seviye ihtiyacına göre, çamaşır odunu, hamam külhanı odunu, ocak odunu, çini soba odunu olarak boy boy kesilirdi.”7

Odunun yakacak olarak sadece evlerde kullanıldığını düşünmeyin. Odun ve kömür başta fırınların, hamamların, kahvehanelerin; tuğla, kiremit, desti, çanak çömlek ve kireç ocaklarının en önemli enerji kaynağıydı. Mahrukatın  yeterli olmadığı bir toplumda “fırında ekmek çıkamayacak, hamamda su ısınamayacak ve fabrikada tuğla imal edilemeyecekti.” Bu nedenle mahrukat temini, yönetimin titizlikle ele aldığı bir konuydu. İstanbul’da önceleri odun ve kömürün tedarikinden bir yeniçeri zabiti olan “İstanbul Ağası” sorumluydu. Görevi Saray-ı Hümayun ile Matbah-ı Âmire’nin [Saray mutfağının] yaz kış ihtiyaç duyduğu odunu çevre ormanlardan kestirmekle birlikte esnaf ve tüccarın gemilerle getirdiği odunun bir kısmını cari narh ile almak ve kalanı da halka dağıttırmaktı. Böylece İstanbul’da ihtiyaç olunan mahrukatın teminini sağlamaktı.8

Odunun eski İstanbul’daki macerasını son olarak, Boğaz yalılarındaki yaşamın tanıklarından
Şadan Akyol’dan dinleyelim: “Çini sobalarda meşe odunu yakılırdı. Düzgün kesilmiş meşe odunlarının yanısıra, bazan kök de atılırdı. Boğaz sırtlarından elde edilen ve ‘pırnal kökü’ denilen bu kırmızıya çalan kütükler, boğum boğum halleriyle ve şayet iyi hesaplanıp kesilmemişlerse, şekilsiz biçimleriyle, sobanın ağzından içine sokulmaları, hayli hüneri gerektirir. (...) Çeki hesabı ile alınan odunlar, Karadeniz’den mavnalarla getirilir, yalıların bahçelerinin bir köşesine yığılırdı. Belirli uzunluktaki odunlar, daha sonra baltalarla, sobaya girecek bir boyutta kesilip kömürlüklere istif edilirdi. Karadeniz’e çıkan mavnalar, ustaca zikzaklarla Boğaz’ı geçerlerdi. Bazan da yüklerini limanlara boşaltan çektiri gurubuna katılıp, römorkör refakatinde Boğaz’ı geçerlerdi. Römorkörler küçük cüsseleriyle arkalarına sıralanmış yayvan yapılı bu teknelerle ‘yukarı sular’ ve ‘anafor suları’ndan da yararlanarak ustaca akıntıları geçer, onları hedeflerine ulaştırırlardı.”9

CEMAL NADİR’DEN KÖMÜR ANTRASİT ÇİZİMİ

Kömür Gazeli

Kömüre de geleceğiz elbette. Ama unutmayalım ki eski İstanbul’da kömür denince, kastedilen genellikle “odun kömürü”dür. Evlerde mangallarda yakıldığından ve mangallar ev ısıtmasında da kullanıldığından odun kömürünün kent yaşamındaki yeri oldukça önemliydi. 18. yüzyıla ait belgelerden anladığımıza göre eskiden beri Uzuncaabad, Hasköy, Filibe ve Tatar Pazarı reayasının, Istranca Dağları’ndan odun kesip kömür yapmaları ve iskelelere nakletmeleri devlet tarafından teşvik edilmekteydi.10 Ama satış esnasında çeşitli sorunlar yaşanırken stok yapılıp karaborsada satılması sık sık karşılaşılan bir durumdu.

Münir Süleyman Çapanoğlu’nun bir yazısında kaleme aldığı Abdülhamid döneminine dair kömür sorunlarının da “odun kömürü” ile ilgili olduğunu düşünüyorum. O dönemde kömür (yani odun kömürü) sıkıntısı yoktur, şehre bol bol kömür gelmektedir. Hatta kiraz mevsimi biter bitmez, yaz ortasında herkes kömürünü alıp depo eder. Sorun, alamayanlar için vardır ve sorun kaynağının adı da kömürcüdür. Çapanoğlu “kömürcü saltanatı” adını verdiği bu durumu şöyle anlatır: “Kış başladı mı, kömürcüler gocuklarını giyerler, kırmızılı, sarılı yün eldivenlerini takarlar, gümüş kösteklerini boyunlarından sarkıtarak bir derebeyi azametiyle dükkanlarının önünde dolaşırlardı. Bunun içindir ki eskiler, ‘kış kömürcülerin yüzünü güldüren mevsimdir!’ derlerdi. Hatta bazı kömürcüler, kış geldi mi, tepsi tepsi tel kadayıfı yapıp yerlerdi. Kömürcülerin bu hali mizahî yazılara konu olmuş, espriler, nükteler yapılmıştır. O yıllarda halkın şikayeti kömürsüzlük değil, pahalı olması, yâni otuz, kırk paraya satılmasıydı. Arabalarla, develerle toptan alınırsa on, onbir paraya alınabilirdi!”11 Çapanoğlu’nun yazısı Ahmet Rasim’in Baba Yaver imzasıyla yazdığı “Kömür Gazeli” ile devam eder. Birkaç satırını buraya da alalım:

Oldu fikrim, emelim, her sözüm ‘imdat!’ kömür!
Ah görseydim o esmer yüzünü bir kerre,
Edecektim sana dair neler inşad kömür...
12

Ahmet Rasim’i bu gazelle arkada bırakıp geçmeyelim. Üstadımız bir yüzyıl evvel kaleme aldığı bir yazıya “Meğer kömürcüler karda, donda buram buram terler; sıcak, güneşli havalarda tiril tiril titrerlermiş!” diyerek başlar. Amacı kömürcünün kışın sultanlığını ilan edişine dikkat çekmektir. Rasim şöyle devam eder:

"Dün sabah bizim kömürcünün hatırını sormak için dükkanına uğradım. İçeriye girer girmez şaşırdım. Sarı kürk, fesin üstünde kırmızı yazma, Şam kumaşından gömlek, takma gümüş kordon silinmiş, belde şal, ayakta şalvar, kunduralar boyalı, elde mavili beyazlı yün eldiven dolaşıp duruyor. Aman bizim kömürcü dirilmiş!.. Anladım yine kar yağacak! Dediğim gibi de oldu ya! Akşama yakın ufak tefek serpilenler yatsıya doğru kuşbaşı dökülmeye başladı. Ziyafete davet eder gibi kömürcünün sesi geliyordu: ‘Hay babam hay! Yağ!.. Şimdiye kadar nerede kaldın mübarek!..”13

Aradan yıllar geçtikten sonra karlı bir günde Hikmet Feridun’un da tramvayda bir kömürcüye rastladığını görürüz. Yolcular arasında bulunan kömürcü mırıldanmaktadır. Kulak verirsek bu mırıldanıştaki duygu ve repliklerin hemen hemen aynı olduğunu anlayacağız: “Yağ be mübarek! Hay gözünü sevdiğimin... Atılmış pamuk musun? Lüle ucundan kesilmiş kaymak mısın?.. Hay gözünü sevdiğim... Yağ be mübarek...”14 Anlaşılacağı gibi kömürcüler kışı sever, en büyük sorunları da havaların sıcak gitmesidir elbette. Ilımlı geçen 1936 kışında kömürcülerin derin derin düşündüklerine ve üzüldüklerine işaret eden Yekta Ragıp, “Hangi kömürcüyü görseniz ağzını bıçak açmıyor. Sebebi hâlâ adamakıllı kış olmamasıdır,” dedikten sonra şöyle sürdürür:

"Lapa lapa kar yağmalı, hararet derecesi sıfırdan aşağı hayli inmeli ki şu kömürcü esnafının da yüzleri gülsün! Yoksa bu kışsızlık birkaç ay daha sürüverecek olursa, İstanbulun mahalleleri arasına ağ kurmuş kömürcü esnafı top atacaktır.”15

"MAHRUKAT MESELESİ"

Kömür Hazretleri

Geldik gerçek kömürün hikâyesine. Osmanlı bugünkü anlamda kömürü tanımaz. Türkiye’de ilk kömürü Uzun Mehmet’in 1829 yılında bulduğu bilgisi hemen hemen 80 yıldır tüm kitaplarda yer almaktadır. Bunun nasıl bir asparagas, ne menem bir “efsane” olduğu, Necdet Sakaoğlu’nun araştırmasıyla ortaya çıkmıştır.16 Sakaoğlu’nun bu önemli araştırması, bizde kömürün ne zaman ve hangi amaçlarla kullanıldığını da ortaya koyar. Kömür ihtiyacı buharlı motorlarla birlikte devreye girmiştir. Bu türden motorlar ise o dönemde ancak vapurlarda kullanılmaktadır. Ama bizdeki buharlı gemilerde de uzun süre odun kullanılmıştır. Sakaoğlu’nun anlatımıyla kömür kullanmaya ne zaman başladığımızı görelim:

"Buhar kazanını ve makinesini Türkiye’de en önce kullanma şerefi, donanmaya değil; bir kamu kuruluşu olan Fevaid-i Osmaniye şirketine 1843’de kısmet oldu. Bu şirket, İngiltere’den satın aldığı gemilerini Boğaziçi, Adalar, Gemlik ve İzmit hatlarında, bol bol odun yaktırarak işletmeye başladı."

Donanmanın buharlı gemilere sahip olması için 10 yıl daha beklememiz gerekirken kömür yakan zırhlı harp gemilerine ise ancak 1870’lerde sahip olacaktık. Sakaoğlu şöyle devam eder:

"Donanma aşığı Sultan Abdülaziz’in 21 zırhlı, 173 yardımcı gemi ve toplam 225 bin tonajlı muazzam donanması ve yenileştirilen Haliç Tersanesi için (...) çok miktarda maden kömürüne (...) büyük ihtiyaç doğdu. (...) Tümamiral Dilâver Paşa da, öteden beri şunun bunun sömürüsüne terk edilmiş bulunan Ereğli Maden Kömürü havzasına fevkalâde yetkilerle gönderildi. Görevi harıl harıl kömür üretmekti.”17

Zaten 20. yüzyılın ilk dönemlerine kadar bu kömürün adı da “vapur kömürü”ydü.

Cumhuriyet odunun ormanlarda kalmasını, sobalarda kömür yakılmasını tavsiye ediyordu. Halkın kömür yakması için 1936 yılında ilanlarla çağrı yapılmaya başlandı. Yani 1935 yılında Türk Antrasit Fabrikası’nın açılmasından bir yıl sonra... Güçlü bir enerjiye sahip olan antrasit kömürü, şirketin broşürlerine göre odundan ucuzdu:

"Bir ton Türk Antrasiti’nin temin ettiği hararetin aynını elde etmek için 2,4 ton odun yakmak icabeder. Buna mukabil; bir ton Türk Antrasiti 21 liradır. Muadili 2,4 ton odun 33.06 liradır.”

Cumhuriyet yönetiminin kömüre verdiği önem, 1937 yılında Ankara’da Sergievi’nde (bugün Opera olan bina) Türkiye’nin ilk “Kömür Sergisi”nin açılmasıyla da kendini gösterdi. Bu sergi aynı zamanda bu mekânda açılan ilk uluslararası sergiydi. Yedigün dergisine sergiyle ilgili intibalarını aktaran Mekki Sait Esen, serginin kömür kullanımının artması için gereken tanıtım görevini başarıyla yaptığını söyledikten sonra yazısına şöyle devam etmekte:

Sadece ‘Kömür yakınız, kendi keseniz için de, memleket hesabına da en makul iş budur!’ demek neye yarardı? Sivas’taki vatandaş çuvalını sırtlayıp Zonguldağa kadar mı gidecektir? Devlet bir yandan kömürün iç pazarlara kolaylıkla ve ucuzca naklini temin için tedbirler almış, demiryollarını Havza’ya uzatmış ve nitekim kömür yüklü ilk tren geçenlerde Zonguldak’tan Ankara’ya gelmiştir. Bir yandan da kömür yakacak âletin en kullanışlısını, en ucuzunu, en uygununu seçip halka tanıtmaya, yaymaya ve herkesin edinebilmesi için kolaylıklar göstermeye karar vermiştir. Ankara’daki Kömür Sergisi, bu ikinci işi de üzerine almış bulunuyor.”18

Yazının başlığının da, kömürün o günlerdeki muteber kişiliğine pek uygun olduğunu belirtmeden geçmeyelim: “Kömür Hazretleri!”

Aynı dönemde yazılmış olan ve Batmazdiken imzası taşıyan “Kömür Güzeli” şiirinden dizelerle yazımıza son verelim:

Yokluğun bildirdi bize kadrini
Aşıkın aştı bak yüz değil bini
Kışın ne imanı var, ne dini
İmdata yetiş, gel ey kömür güzeli...
19

DİPNOTLAR

1 Fazlı Necip, Aile Bütçesi-Medeni Hayat Bilgileri, İstanbul, 1934, s. 47-48

2 Ahmet Refik, Eski İstanbul, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998, s. 77-78. Ayrıca bkz. Arif Kolay, “İstanbul’un İaşesinde Deniz Ulaşımının Önemi”, 8. Türk Deniz Ticareti Sempozyumu Tebliğler Kitabı, İstanbul, 2016

3 Vahdettin Engin, Sultan Abdülhamid ve İstanbul’u, Simurg Yayınları, İstanbul, 2001, s. 41-43

4 R. Mantran, 17. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul, C. 1, V Yayınları, Ankara, 1986, s. 321

5 İstanbul Ansiklopedisi, C.8, İstanbul, 1966, s.45. Ayrıca bkz. Salih Aynural, “XVII. Yüzyılda İstanbul’un Odun ve Kömür İhtiyacının Karşılanması”, Osmanlı V (Ed. Güler Eren), Ankara, 1999

6 Hikmet Feridun Es, “Nerede O Eski Kışlar?” Kaybolan İstanbul’dan Hatıralar, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2010, s. 81

7 “Baltacı, odun yarıcı,” İstanbul Ansiklopedisi, C.4, İstanbul, 1960, s. 2075

8 Muharrem Öztel, “İstanbul’un Temel İhtiyaçlarından Mahrukatın (Odun ve Kömür) Önemi ve Mahrukat Arz Piyasası (1789-1918)”, Turkish Studies, Volume 8/7, Summer 2013

9 Şadan Akyol, İçimdeki Boğaziçi, İstanbul Kitaplığı Yayını, İstanbul, 1994, s. 54-56

10 Doç. Dr. Yücel Özkaya, 18. Yüzyılda Osmanlı Kurumları ve Osmanlı Toplum Yaşantısı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1985, s. 346

11 Münir Süleyman Çapanoğlu, “Mahalle Bakkalı mı, Can Kurtaran Simiti mi?” Kahkaha, S. 21, Temmuz 1950

12 İlave-i Malûmat, No 121, Şubat 1313’den aktaran Çapanoğlu, agy.

13 Akt. Ulgoç Aras, “Yarım kömürcüleri asır evvelki İstanbuldan çizgiler”, 20. Asır, S. 81, 4 Mart 1954

14 Hikmet Feridun Es, “Şişman adam memnun memnun gülümsedi, kara bakarak ‘yağ mübarek!’ dedi”, Akşam, 23 Aralık 1931

15 Yekta Ragıp Önen, “Kışın mülayim geçmesinden memnun olmayanlar”, Haber, 25 Ocak 1936

16 Necdet Sakaoğlu, “ (Tarihe yerleşen hayâl) Uzun Mehmet”, Tarih ve Toplum, Ekim 1984

17 agy, s. 23

18 Mekki Sait Esen, “Kömür Hazretleri”, Yedigün, No. 217, 5 Mayıs 1937

19 Halkın Sesi, 27 Aralık 1940

Mahrukat
Yakacak
Odun
Kömür Osmanlı
Tarih
Popüler Tarih
Gökhan Akçura
Sayı 012

BENZER

Edebiyat, doğayı sever. Edebiyatçıların çoğu yazmak için kendine bir tenhalık krallığı kurar; bazen sohbeti seçilmişler arasında, bazen çamlar altında. Adalar semti her daim İstanbul’un tenhalığı olmuş, sanatçıları kendine çekmiştir. Büyükada, Heybeliada, Burgazadası ve Kınalıada’da yaşamış ünlü edebiyatçılarımızın izini sürdük sokaklarda ve satırlarda.
Bizans döneminde balıkçı köyleri ve çeşitli dinî yapılardan ibaret bir yer olan Boğaziçi, Osmanlı döneminden sonra imar edildi ve bugünkü yerleşim yapısına kavuştu. Boğaz’ın incileri yalılar da bu kadim deniz kentine Türklerin bir armağanıydı. Yazar Abdülhak Şinasi Hisar’ın deyimiyle “Önlerinden kayıkla geçilirken, Binbir Gece Masalları saraylarına benzeyen” yalılar, yüzyıllar boyunca sayısız hikâyeye de tanıklık etti.
Mustafa Kemal, Nutuk’u kaleme aldığında henüz 45-46 yaşındaydı. Soyadı Kanunu çıkmamış, daha “Atatürk” ilan edilmemişti. Ama birkaç uzun insan ömrüne ancak sığacak kadar çok şey yaşamıştı. Anlatmalı, aktarmalı, gelecek kuşakları uyarmalıydı. Nutuk işte bu ihtiyaçtan doğmuştu. Bu yıl, aynı döneme ait yayımlanmış anı kitaplarından alıntılarla; kimin kim, hangi olayın ne olduğunu içeren bilgi kutularıyla zenginleştirilmiş ve güncel dile uyarlanmış haliyle yeniden hayat buldu.