Kulak yollarıyla dünyaya bağlanmak!

22 Şubat 2022 - 14:17

Radyo yayınları ABD ve Almanya gibi ülkelerde 1920’lerin başında düzene girmişti, İstanbul’a ise ilk adımını 1927’de attı. 1950’lere kadar gide gide bir arpa boyu yol gitse de alışkanlıktan öte bir iptila yarattı. Tıpkı otomobil, uçak, sinema gibi 20. yüzyılın ilk harikalarındandı. Mesafeleri kısaltmada ilk ikisini aratmıyor, üçüncüsüne sesiyle, nefesiyle kafa tutuyordu.

Yunus Nadi 1930’un Aralık ayında Cumhuriyet’te şöyle yazıyordu: "Bu asrın muhtelif büyük icatları içinde belki radyo en mühimi, en esrar dolusudur. Odanızın içinde bir kutu, yanında birer kulaçlık iki üç tel. Pencereleriniz sımsıkı kapalı. Dünyanın her tarafını, sanki en uzaktaki insanlar odanızın içinde imiş gibi, hepsini en hafif seslerine kadar pürüzsüz işitiyorsunuz."

1927 baharında İstanbul’daki alıcı radyoların sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu ama elektrik enerjisiyle canlanan son teknoloji ürünü güçlü radyolar yavaş yavaş mağazalarda boy göstermeye başlamıştı. Bunlar Balkan şehirleri başta olmak üzere Avrupa’dan iletilen yayınları da almakta mahirdi. 1929’daki bir Philips ilanında şunlar yazıyordu: "Artık akümülatör, anot bataryası vesaireye lüzum kalmamıştır. Bir elektrik ütüsü gibi bu radyonun fişini cereyan prizine koyduğunuz zaman bütün dünya konserlerini dinlersiniz."

İlk on yılında radyonun işletmesi devletin kendisine ait değildi ama imtiyazlı evlatlarının sorumluluğundaydı: Telsiz Telefon Türk Anonim Şirketi’nin hissedarları İş Bankası, Anadolu Ajansı ve Falih Rıfkı Atay, Sedat Nuri İleri gibi kimselerdi. İstanbul’daki yayın stüdyosunun yöneticisi Mesut Cemil, anonslarında dinleyicilere genellikle “Alo, alo, burası İstanbul Telsiz Telefonu...” diye sesleniyordu, çünkü telefon “telli”yse, radyo “telsiz” bir iletişim aracıydı, “telsiz telefon” demek, doğrudan doğruya radyo demekti. Stüdyo, Sirkeci’deki Büyük Postane’nin ihtişamlı mermer basamaklarla çıkılan üst katındaki iki odadaydı. Radyo ile PTT’nin teknolojik ortaklığı düşünüldüğünde, bu komşuluk mantıklı görünüyordu. Ancak 1933 sonlarında Sultanahmet’teki Adliye Sarayı yanınca Telsiz Telefon Türk Anonim Şirketi’nin (TTTAŞ) yerine Ağır Ceza Mahkemesi nakledildi. Radyocularsa Beyoğlu’na, İpek Sineması’nın yanındaki binaya, daha ferah bir daireye taşındı. İstiklal Caddesi’nden geçen tramvayların tangırtısı, stüdyonun camlarını ve ışık sızdırmayan kalın kahverengi perdelerini aştıkça, utanmadan müziğin ahengini bozarak radyo dinleyicilerinin kulağına yapışıyordu.

Radyo etrafında toplanmış bir aile, 1942

İstanbul’a oranla Ankara’daki radyo imkânsızlıklarla boğuşuyor, bakımsız stüdyosu sık sık adres değiştiriyordu. İstanbul, Ahmet Haşim’den Eşref Şefik’e, Refik Fersan’dan Neyzen Tevfik’e, Münir Nurettin Selçuk’tan Sadettin Kaynak’a geniş bir katılımcılar ağına sahipti, Ankara’da ise Orhan Veli’nin babası Veli Kanık ve Ercüment Behzat Lav gibi isimler görev üstleniyordu. Uygur Kocabaşoğlu’nun Şirket Telsizinden Devlet Radyosuna kitabında aktardığı istatistiklere göre, Türkiye çapında toplam radyo alıcısı sayısı 1927’den 1936’ya on yılda sadece on misli artabilmiş, 1100’lerden 10 bin 600’e yükselmişti. 1937 rakamlarıyla, ülkede bin kişiye 1,4 radyo düşüyordu. Bu da Avrupa ülkeleri arasında sondan birincilik anlamına geliyordu.

Akşamları birkaç saatten ibaret kalan yayınların ağırlığını her telden müzik programları oluşturuyordu. Ama radyoda devlet eliyle 1934 yılının Kasım ayından 1936’nın Eylül’üne kadar uygulanan alaturka yasağı, dinleyicide şevkten eser bırakmamıştı. Bu dönemde radyo satışlarındaki bariz düşüş şaşırtıcı değildi. Hoparlörlerden ne bir Orta Anadolu türküsüne geçit vardı ne de bir hüzzam şarkıya. Mesut Cemil, yönettiği radyoda babası Tanburi Cemil’in plaklarını çalamıyordu. Bir örnek olarak, 3 Ekim 1935 günkü yayında, 18’den 22’ye kadar şu programlar sıralanıyordu: Azade Tarcan tarafından bayanlar için jimnastik, plaktan dans musikisi, piyano eşliğinde kontralto Bayan Nikogosyan’dan şan resitali, haberler, plaktan karışık çigan havaları, stüdyo orkestrası, radyo caz ve tango orkestrası, son haberler, plak neşriyatı ve kapanış. Madem İstanbul Radyosu’nda alaturka yoktu, Kahire Radyosu’ndan süzülen Ümmü Gülsüm nağmeleri ne güne duruyordu? Yasağın kâr etmediği, tam tersine dirençle karşılandığı görülünce, ilk etapta 1936’nın Şubat ayında halk müziğine izin çıktı. Birkaç ay sonra radyo yönetimi TTTAŞ’den alınarak devletleştirildi. Şirket telsizinden devlet radyosuna geçiş, sanki yasağı koyan aynı devlet değilmiş gibi, daha ilk haftasında Müzeyyen Senar, Safiye Ayla, Vedia Rıza Hanım ve Münir Nurettin Selçuk’un seslendirdiği şarkılarla taçlandırıldı. Radyo emisyonlarına kavuşan Safiye Ayla, ertesi hafta Son Posta gazetesinde Kemal Tahir’e duygularını şöyle anlatıyordu: “Bence radyoda okumak, dinleyiciler karşısında söylemekten de plak doldurmaktan da daha zevkli. O an kendimi sayısı meçhul insanların önünde, ölçülemeyecek kadar büyük bir genişliğe hitap ediyor sanıyorum.”

İkinci Dünya Savaşı yıllarında radyo dinleyen askerler

Savaş ve küçük radyo

Haber gazetesinde, 21 Kasım 1939’da Hayri Muhittin Dalkılıç “20. asır medeniyeti bir göz medeniyetidir. Kültürümüzün en büyük payını kitap, gazete, tiyatro, sinema, seyahatler suretiyle gözle alıyoruz” diyordu, fakat artık ikinci bir medeniyet yaratılmıştı, bu da “kulak medeniyeti”ydi; “radyo, bütün dünyayı ve bütün memleketi iki küpe halkası halinde kulağa raptetmiş bulunuyor”du. Dalkılıç şöyle bitiriyordu sözlerini: "Dünyaya veya halklara her an herhangi bir tesir yapmak istiyorsanız, yıldırım vasıtası, kulağa radyo dayamaktır. (...) Memleketin kulak yollarıyla dünyaya ve birbirine bağlanması demiryollarıyla bağlanmasından az ehemmiyetli midir?"

Avrupa’yı ateşlere salacak İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında yazılan bu satırlar, aslında radyonun öncelikle bir propaganda vasıtası olarak işlevine dikkat çekiyordu. Devir bundan böyle “Zagreb Radyosu’nda Lili Marlen türküsü” devriydi. Savaştan iki yıl önce, reklamlarında cihazlarının “âdeta orkestra karşısında bulunduğunuz hissini veren tabiiliği”nden bahseden, “musiki neşriyatı” sahasındaki marifetlerini öven RCA markası, savaş günlerinde mecburen ağız değiştiriyordu: "Zaman çok naziktir. Milletlerin mukadderatı [kaderi] kanlı savaşın neticesinde taayyün edecektir [belirlenecektir]. Herkes büyük bir heyecanla haberleri takip ediyor. Esasen tekmil modern muhabere [haberleşme] vasıtaları gece ve gündüz bir yağmur tufanı gibi her tarafa haberler saçıyor. Siz ki günü gününe değil dakikası dakikasına haberlerin takibini arzu ediyorsanız, merakınızı ancak bir radyo cihazı izale edebilir [giderebilir]. Bir RCA radyosu ile her istediğiniz anda en son haberleri herkesten evvel öğreneceksiniz."

1951’in ilk gününde İstanbul radyosu kısa sürede bir fenomen haline gelecek Zeki Müren’i dinleyiciye ilk kez takdim etti

Savaşın ortasında, 1942 baharında Türkiye’deki toplam radyo sayısı 105 bine ulaşmıştı. Bunların yüzde 38’i İstanbul’daydı. Yayınlar artık sadece Ankara’dan yapılıyor, sabah, öğlen ve akşam kuşaklarında müziğin ve haberlerin yanı sıra sohbet ve konuşma programları ve Kimgil Ailesi adlı radyo tiyatrosu beğeniyle takip ediliyordu. İlerleyen yıllardaki Uğurlugiller’in ve TV’deki Kaynanalar’ın prototipi kimliğindeki Kimgil Ailesi sayesinde Vahi Öz sesiyle üne kavuşmuş, oradan Yeşilçam’a transfer olmuştu. 1949’un eşiğinde yarısından fazlası üç büyük şehre dağılmış biçimde toplam rakam 232 bine yükseldi: İstanbul’da 87 bin, Ankara’da 24 bin, İzmir’de 16 bin cihaz vardı. On yıllık radyo artış hızı Doğu Anadolu bölgesinde yüzde 140, Güneydoğu Anadolu bölgesinde yüzde 117 gibi yüksek oranlarda seyretse de 1948 yılında Erzurumlular 1700, Diyarbakırlılar 1400, Hakkarililer sadece 35 radyoya sahipti.

Türkiye’de radyonun altın çağı 1950’lerdi. Bu “esrarlı kutu”, demiryolları ve karayollarının kültürel izdüşümü olarak asıl şimdi vilayetleri birbirine bağlıyordu. Yıllarca süren suskunluğun ardından yeni bir yapılanmayla Harbiye’deki yeni Radyoevi binasından yayın hayatına geri dönen İstanbul Radyosu’nun bu ivmedeki payı büyüktü. 1951’in ilk gününde İstanbul Radyosu kısa sürede bir fenomen haline gelecek Zeki Müren’i dinleyiciye ilk kez takdim etti. 1950’den itibaren Babıali de harekete geçti, gazete bayileri Radyo Haftası, Radyo Dünyası, Radyo Âlemi, Radyo Magazin, Radyonun Sesi gibi haftalık dergilerle süslendi. Radyo altın çağını yaşıyordu ama elbette ilerlemenin de bir bedeli vardı. Bu sefer herkes şehirlerdeki hoparlör bağırtısından yakınıyordu. Pek çok yazar gibi Bülent Ecevit’in de damarına basılmış, Halkçı gazetesindeki köşesinde Haziran 1954’te şöyle yazmıştı: "Dünyanın hiçbir medeni memleketinde radyo, insanları taciz eden, bir şehri gürültüye boğan bir alet olmamıştır. Radyonun gayesi, musikiyi, temsilleri, umumi konuşmaları evlerin mahremiyetine sokabilmek, bunların dinlenmesini kolaylaştırmaktır. Bizde ise radyo bir sokak gürültüsü, hem sokak gürültülerinin en büyüğü ve en çekilmezi olmuştur." Öte yandan 1950’lerin radyosu, siyasetin önde gelen tartışma ve hırlaşma konularından biriydi. İktidarın insafına terk edilmiş partizanca yayınları önlemek için 1961 Anayasası’nda önlemler alınacak, 1964’te kurulan TRT, siyasi telkin ve dayatmalardan bağımsız bir yapıya kavuşturulacaktı. Ta ki 12 Mart 1971 müdahalesiyle bu özerklik ilkesi budanana kadar...

Radyo dergisinin 1 Ocak 1946 tarihli kapağındaki çocuk İdil Biret

İnişler ve çıkışlar

1960'lı yıllarda transistörlü radyoların ortaya çıkışı büyük bir iletişim devrimine işaret ediyordu. Transistörlü radyolar, lambalı (başka bir deyişle elektron tüplü) radyolara oranla daha küçük, hızlı, dayanıklı, uzun ömürlü ve ucuzdu. Tıpkı müstakbel televizyon gibi salonların baş köşesinde oturan lambalı hantal radyolar devirlerini tamamladı; onların yerini, ses kalitesinden biraz ödün verme pahasına portatif, hareketli, her odaya, mutfağa, banyoya giren, icabında sokağa çıkan transistörlüler aldı. Türkiye 1960’lı yıllara 1 milyon 272 bin adet radyoyla adım atmıştı, TV yayınlarının başladığı 1968’de ise ülkede 2,5 milyonu aşkın kayıtlı radyo bulunuyordu. Nüfusa oranlandığında 1000 kişiye düşen radyo sayısı, 1960 yılından 1968’e, 49’dan 80’e yükselmişti. 

Radyolarda reklam kuşakları 1960’lı yıllarda başladı, futbolda ülke çapında liglerin kurulmasıyla maç naklen yayınları büyük ilgi uyandırdı, Radyo Tiyatrosu, Arkası Yarın gibi programlar vazgeçilmezler arasına girdi. İstanbul, Ankara ve İzmir’e ilaveten Erzurum, Adana, Antalya, Kars, Van, Diyarbakır, Gaziantep, İskenderun radyoları yine 1960’lı yıllarda kuruldu. İstanbul ve Ankara’da ana istasyonlara ilaveten yayına geçen ve Batı müziğine odaklanan il radyolarıyla TRT, Beatles çağını da tam zamanında yakaladı. Televizyonun evlere yerleşmesiyle radyonun pabucu sanki biraz dama atılacak, 1990’ların başlarında özel radyoların gündelik hayata girmesiyle radyoculuk ikinci baharını yaşayacaktı.

2021 yılında “Attilâ İlhan Roman Ödülü”, Burası Radyo Şarampol adlı romanıyla Şükran Yiğit’e verildi. Jüri, değerlendirmesinde hiç kuşkusuz edebî ölçütlerle ve toplumsal duyarlılık terazisiyle hareket etmişti, ama görünmez bir bağ olarak “radyoculuk ruhu” da insanın aklına ister istemez geliveriyordu. Attilâ İlhan’ın nice eseri, hele Zenciler Birbirine Benzemez, radyo konusunda, tekniğinden müziğine, binbir çeşit ilginç pasajla doluydu. Tıpkı Burası Radyo Şarampol gibi. Her ikisinde de okur, meslekten radyocu birer roman kişisiyle tanışıyordu.

Zenciler Birbirine Benzemez bir Soğuk Savaş romanıdır. Başkarakter Mehmed-Ali, Karaköy’deki radyo atölyesinde çalışan solcu bir gençtir. Kapağı Paris’e atar, bir otele yerleşir. Günün birinde otelin bozuk cihazını bir çırpıda tamir edip de “radyodan ansızın kuvvetli bir müzik fışkırınca”, arkadaşları arasında gecenin kahramanına dönüşür. Çünkü o gece Paris Filarmoni’nin konseri naklen yayınlanacaktır, böyle bir programı kaçırmayı kim göze alabilir? Şükran Yiğit’in Burası Radyo Şarampol’ü ise 12 Eylül döneminde geçer. Romanın kilit yan karakteri Asım, Antalya’nın Şarampol semtindeki küçük dükkânında bir radyo tamircisidir. Bir zamanlar siyasi takibata uğramış bu sessiz tuhaf adam, korsan radyoculuğun inceliklerini ve sırlarını liseli Filiz’e bir bir öğretir.

Türkiye'de radyonun altın çağı 1950'lerdi

Edebiyatta, şiirde, öyküde, romanda radyo hoparlörleri zaten hiç susmaz. "Radyolar hayrete düşürdü beni / Her dilden biliyor yok amma canı" dizelerini Âşık Veysel söyler. Orhan Kemal’in kitaplarındaki radyolardan neler fışkırmaz ki: Bazen hafiften hafiften uzaktaki bir cihazdan yumuşak Viyana melodileri dökülür geceye, bazen bir lokantanın radyosundan tatlı çigan ezgileri duyulur, bazen bir yanık bozlak. Bazen de “Boynunda yedi delikli mavi boncuğuyla radyo, Beyrut’tan bir yalelliyi, sızmak üzere bir sarhoş gibi mırıldanır.” Haldun Taner, Sofya veya Belgrad Radyosu’ndan ateşli, ihtiraslı Slav şarkılarını, Bükreş Radyosu’nun hafif müzik konserini, Ankara Radyosu’ndan Vivaldi’nin “Dört Mevsim”ini veya fasıl heyetinden Şevki Bey’in uşşak eserini dinletir okurlarına.

Haldun Taner’in “İstediği Şarkıyı Dinleyebilmek” başlıklı öyküsü baştan sona radyoya adanmıştır: "Radyosu olanlara gıpta ediyorum. Bana öyle gelir ki, radyosu olan insanda aşağılık duygusu barınamaz. Aç düğmeyi, en büyük orkestralar baş ucunda çalsın; kapa düğmeyi, reisicumhurun lafı ağzında kalsın."

Taner’e göre, radyoda her zevke, her seviyeye göre program vardır: "Herkes istediğini dinliyor. Kimi konser, kimi kaval, kimi ajans haberi, kimi İngilizce dersi. (...) Ben bir kere bizim enişte beyi radyoda alkış dinlerken yakaladım. Hoş görmeli, ne de olsa eski mebus."

Haldun Taner, hürriyetin tarifini de “baygın baygın hanımeli kokan İstanbul gecesi ve her evden yıldızlı semaya yükselen şu çeşitli radyo sesleri arasında” arar ve bulur: "Hürriyetin bir tarifini yap deseler bana, ‘Hür adam, radyosunda istediği şarkıyı dinleyebilen adamdır’ derim."

Sait Faik ise oyunbozanlık edip Haldun Taner’in iyimserliğini gölgeler. “Gramofon ve Yazı Makinesi” öyküsünde açık açık “Radyoyu sevmem” der ve devam eder: "Ayıp ama, yalan gibi gelir bana Paris’teki adamın odamda konuşması. (...) Hem sonra, radyo istasyonları kendi canı çektiklerini bana dinletiyorlar. İstemiyorum belki başkasının bana şunu bunu dinletmesini! Ben okuyacağım kitabı nasıl kendim seçersem, dinleyeceğim güzel sesli kadını da ben seçmeliyim. Mektepte miyiz canım?"

Radyo
Radyo yayını
TRT
PTT
Zeki Müren
Müzeyyen Senar
Sayı 009

BENZER

Oyuncu ve yazar Bâlâ Atabek bu kez bizi, ailesiyle birlikte bir yaz hafta sonunda Kınalıada’ya, “denize” götürüyor. "Üç nesil, üç kadın, üç müzik, aynı çanta ve tek walkman." Bazı anılar hep taze...
1851.studio fotoğraf stüdyosunun ve lebriz.com web sitesinin kurucusu, bilgisayar mühendisi Kerim Suner, yüreğinin peşinden gidip artık hemen hemen hiç kullanılmayan bir fotoğraf tekniğini Türkiye’de uygulamaya başladı. Tarihî bir teknik bu; fotoğrafı 19. yüzyılda çekmişsiniz gibi bir sonuç veriyor.
Son dönemde Alice ve Sertab’ın Müzikali eserleriyle sanat gündemimizde olan koreograf, sanat yönetmeni ve eğitmen Beyhan Murphy, dünyanın pek çok ülke ve şehrine yayılmış yaşamının İstanbul kesitlerini, İstanbul ile olan ilişkisini anlattı.