İstanbul’un unutulmaz aşkları

24 Kasım 2020 - 16:45

Çolpan İlhan & Sadri Alışık

Yalnızlar Rıhtımı'nda doğan aşk

1956 yılında İzmir’den İstanbul’a Güzel Sanatlar Akademisi’ne oyunculuk okumaya gelen 19 yaşındaki Çolpan İlhan için tiyatro tutkusu her şeyden önce geliyordu. Çolpan, herkesin sevgilisi büyük şair Attilâ İlhan’ın kardeşiydi ve o yıllarda yönetmen Metin Erksan ile nişanlıydı. En büyük tutkusu tiyatro olsa da hayallerinin kavşağında sahne ile birlikte beyaz perde de vardı. Yeşilçam’da da aranan bir aktris olmak istiyordu Çolpan. Bu konuda anlaşamadığı nişanlısı Metin Erksan ile sancılı bir sürecin ardından yollarını ayırdı.

Çolpan İlhan, Sadri Alışık’la hiç de romantik olmayan bir ortamda tanıştı. O sıralar şöhretin doruklarında ve çapkın bir adam olan Sadri Alışık, bir gün Çolpan İlhan’ın rol aldığı tiyatroya geldi. İçeri girer girmez etrafı kadınlar tarafından sarılan Alışık, onu gördü ve alaycı bir şekilde “Bu küçücük kızları kim alıyor buraya yahu?” diyerek sataştı. Başta biraz bozulan Çolpan İlhan, Sadri Alışık’a duyduğu hayranlıktan olsa gerek, sadece gülümsemekle yetindi.

Sadri Alışık için evli olmak çapkınlığa engel değildi. O dönem Neriman Alışık’la evli olmasına rağmen her gün başka biriyle görülebiliyordu. Çolpan İlhan da tüm bunlara tanık oluyordu. Zamanla aralarından su sızmayan iki arkadaşa dönüşen, hatta birkaç tiyatro oyununda birlikte oynayan Çolpan İlhan ve Sadri Alışık’ın ilişkisi Yalnızlar Rıhtımı filminden sonra değişmeye başladı. Aralarındaki çekime karşı koyamayan ikili doludizgin bir aşka yelken açtı.

Ancak ortada ciddi bir sorun vardı: Tüm bunlar olurken Çolpan İlhan aktör Fikret Hakan’la nişanlıydı. Hakan o sırada askerdeydi. Çolpan İlhan, Sadri Alışık’ın gerçek aşkı olduğuna öylesine emindi ki, hemen Fikret Hakan’a bir mektup yazarak Sadri ile evleneceğini söyledi ve yaşananlardan dolayı kendisini affetmesini istedi. Tabii bu durum Fikret Hakan cephesinde büyük bir yıkıma neden oldu. Ancak ünlü aktör sonraki yıllarda verdiği bir röportajda duygularını şöyle dile getirdi: “Çolpan beni terk ettikten sonra çok canım yandı. Sonrasında onunla aynı filmlerde rol aldık ama hiçbir şey olmamış gibi yaptık. Ona hiçbir gün sitem etmedim. İyi ki etmemişim çünkü Sadri ölene kadar birbirlerine âşık kaldılar. Demek ki gerçek bir aşk yüzünden terk edilmişim.

Bu büyük aşk bir ömür boyunca sürdü. Çolpan İlhan, 1995 yılında yitirdiği biricik eşinin mezarını her gün ziyaret etti. Ta ki 77 yaşında yaşama veda ettiği 25 Temmuz 2014 tarihine kadar.

Aliye Şakir (Taha Toros Arşivi)

Aliye Şakir& Karl Berger 

Sadece benim için çal kemancı!

Keman üstadı Karl Berger, İstanbul’a son Halife Abdülmecid Efendi’nin davetiyle konser vermek üzere gelmişti (Macaristan’da arandığı için İstanbul’a kaçtığı da biliniyor). Öyle büyük ilgi gördü ki şehirden bir daha ayrılamadı. Hayatının sonuna kadar İstanbul’da yaşadı. Geçimini keman dersleri vererek temin ediyordu. Ders verdiği kişilerden biri de Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) ve ressam Fahrelnissa Zeid’in kardeşi Aliye Şakir’di. Büyükada’nın meşhur Şakir Paşa Ailesi’nin hemen her ferdi sanatın içindeydi. Sanat bu ailede nesilden nesile aktarılan bir gelenekti âdeta.

Karl Berger hem çok yakışıklıydı hem de çok karizmatik bir kişilikti ve Aliye ondan çok etkilenmiş, ona âşık olmuştu. Berger bunu hissetmiş ve kariyerini tehlikeye sokacak böyle bir ilişkiden çekindiği için Aliye’ye ders vermekten vazgeçmişti.

Karl Berger’in bir başka öğrencisi de Ermeni sosyetesinden hukuk profesörü Hrant Abra’nın kızı Mannik’ti. Bu aile aynı zamanda Berger’i Üsküdar’daki evlerinde misafir ediyordu. Aliye, Berger’in kendisine ders vermekten vazgeçtiğini öğrenince yıkıldı. Nedenini niçinini düşünmeye başlayınca, Berger’in aklını çelenin Mannik olduğuna hükmetti. Çünkü bu kadın kocasından ayrılmış, 30 yaşında çapkın bir duldu. Aliye, Üsküdar’a gidip ondan hesap soracaktı. Giderken yanına eniştesinin silahını da almıştı.

16 Haziran 1929 Pazar günü kapılarını çaldı. Berger’in çıktığı cevabını alınca süratle içeriye girdi. Gittikçe artan bir asabiyet ve “Berger nerede?” nidalarıyla bahçe üstündeki odaya girdiğinde Mannik karşısına çıktı. Bu odada iki genç kadın arasında tam olarak ne geçtiği bilinmiyor. Yalnız çok geçmeden bir tabanca sesine koşan ev halkı Madam Mannik’in korsajını sımsıkı tutarak sokağa kaçtığını, Aliye’nin elinde bir Browning tabanca olduğu halde eşiğe oturduğunu gördüler.

Karl Berger (Taha Toros Arşivi)

Aliye karakolda verdiği ifadede suçunu inkâr etti. Bir kastının olmadığını, çantasını karıştırırken tabancanın yanlışlıkla patladığını söyledi. Ertesi gün bütün İstanbul gazeteleri bu olayı yazdı. Kendisine ulaşan Akşam gazetesinin muhabirine poliste verdiği ifadeyi tekrar ediyordu:

"Efendim, ama bu gazeteler çok yanlış yazıyorlar! Mühim bir şey yok ki, Madam Mannik’ten piyano dersi alacaktım. Evine gittik. Konuşuyorduk, elim çantamda kolyelerimle oynuyordum. Çantamda tabanca vardı. Ben ekseriyetle tabanca taşırım. Çünkü yalnız gezerim de efendim. Tenha yerlerde şoförlerden filân korkarım. Neyse tabanca birden patlayıverdi! Şaşırdım kaldım. Onlar da fazla telâş ettiler. Mesele yok ki efendim!

Şahitler Aliye’nin orada Berger isminde bir keman virtüözünü aradığını söylemişlerdi. Akşam muhabiri bunu hatırlatınca Aliye, “Yalan efendim. Bir gazete ağır yaralı demiş, bu da yalan. Şimdi gördük madam Beyoğlu’nda alışverişe çıkmış. Ağır yaralı bunu yapabilir mi? Şimdi bu hanıma da sorsanız hiçbir şey olmadığını söyler.

Aliye Şakir 35 gün hapis cezasına çarptırıldı fakat cezası ertelendi. Bu olay yirmi üç yıl sürecek büyük bir aşkı tetiklemişti. Karl Berger’in Büyükada’da vapura binmek üzereyken kalp krizi geçirmesi sonucu 25 Eylül 1947’deki vefatından altı yedi ay önce ilişkilerini resmileştirmişlerdi. 26 Eylül 1947 tarihli Cumhuriyet gazetesinde eşi Aliye Berger’in verdiği ölüm ilanı şöyleydi:

Ömer Baki-Karl Berger’in vefatı şehrimizin sanat muhitinde teessürle karşılanmıştır. Memleketimizin çok iyi tanıdığı keman üstadı, Şakir Paşa’nın damadı ve Bayan Aliye’nin eşi Ömer Baki’nin (Karl Berger) cenazesi bugün öğle namazından sonra Büyükada mezarlığına defnedilecektir.

Bu ilanla, Karl Berger’in Müslüman olduğu ve Ömer Baki adını aldığı anlaşılmıştı.

Aliye Berger, Karl Berger’in ölümünün ardından ablası Fahrelnissa Zeid’in teşvikiyle resme başladı, ardından heykele ve sonra gravüre yöneldi. Cumhuriyetin öncü kadın sanatçılarından biri olarak hem İstanbul’da hem de yurt dışında eserlerini sergiledi, kısa sayılacak bir sürede ilklere ve büyük başarılara imza attı.

Afife Jale  (Taha Toros Arşivi)

Afife Jale & Selahattin Pınar 

“Bir Bahar Akşamı Rastladım Size"

1914’te Darülbedayi (Şehir Tiyatroları) yeni kurulmuştu. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun çöktüğü, İstanbul’un İngiliz, Fransız ve İtalyan devletleri tarafından işgal edildiği yıllardı. Oluşan bu idari otorite boşluğu en çok Darülbedayi’nin işine gelmişti. Türk kadınlarını sahnelere kazandırmak için bir fırsattı. Kadınlar için tiyatro kursu işte böyle bir dönemde açılmıştı.

Kadıköylü, orta halli bir ailenin kızı olan Afife, ailesine danışmadan kursa yazılmış, gizlice gittiği bu kurslarda göze de girmişti. Ancak babası, Afife’nin tiyatro sevdasını hoş görmedi. Tartışmalar sonucu Afife evi terk etti, tiyatroya sığındı.

1920’de Darülbedayi, Hüseyin Suat’ın Yamalar adlı oyununu Kadıköy’deki Apollon Tiyatrosu’nda sahneliyordu. Oyunda Emel karakterini oynayan Eliza Benemeciyan yurt dışına gittiği için yerini Afife doldurdu. 22 Nisan 1920’de “Jale” takma adıyla, 18 yaşında sahneye ilk adımını attı.

Müslüman kadınların sahneye çıkmasının söz konusu olmadığı bu dönemde Afife’nin sahne macerası duyuldu ve polis tarafından takibe alındı. Yine de bir süre daha “yakalanmadan” sahneye çıktı.

1921’de İçişleri Bakanlığı’nın 204 sayılı bildirisiyle Müslüman kadınların sahneye çıkmaları kanunen yasaklandı. İstanbul Belediyesi 27 Şubat 1921 günü bu bildiriyi Darülbedayi Yönetim Kurulu’na gönderdi. Afife Jale, Darülbedayi kadrosundan çıkarıldı. Ama bu karar onu yıldırmadı. Değişik isimlerle bir süre daha sahnede yer almaya devam etti.

Darülbedayi kadrosundan çıkarılması ve bu süreçte bir kadın olarak yaşadığı sıkıntılar, sinirleri zaten zayıf olan Afife’nin durumunu güçleştiriyordu. Dayanılmaz baş ağrıları için doktorun tedavi amaçlı verdiği morfine bağımlılığı böyle başladı.

Onu bir süreliğine de olsa mutlu edecek karşılaşmaya gelince...

Selahattin Pınar (Taha Toros Arşivi)

Afife Jale, bir bahar akşamı Kuşdili Çayırı’nda Hafız Burhan’ın konserine gitti. Orada tambur çalan Selahattin Pınar ile tanıştı. İkisi de 25 yaşındaydı. 1902 Üsküdar doğumlu olan Pınar da Afife gibi babasıyla ters düşerek evi terk etmişti.

Selahattin Pınar tam bir İstanbul beyefendisiydi. Afife ile karşılaşmalarının ardından Fatih’te beraber yaşamaya başladılar. Evlendiler. Başta mutlu da oldular. Fakat bağımlılığı Afife Jale’nin yakasını bırakmadı. Güzel günlerin sayısı giderek azaldı ve sonunda birbirlerini bir daha hiç görmemek üzere ayrıldılar.

Afife Jale için asıl zorluk şimdi başlıyordu. Onun artık ne çok sevdiği tiyatrosu ne yeri ne de yurdu vardı. Aşevlerinde karnını doyuruyor, parklarda bahçelerde yatıyordu. Selahattin Pınar ise Afife Jale ile olan evliliğinden yıllar sonra bir evlilik daha yaparak hayata tutunmaya çalışmıştı ama aşkını unutamıyordu...

Yaşamının son yıllarını Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde geçiren Afife Jale, 1941 yılında bir deri bir kemik öldüğünde henüz 39 yaşındaydı. Cenazesine sadece dört kişi katıldı. Selahattin Pınar ise bir akşam Fenerbahçe’deki Todori’nin meyhanesine gidip doktorun yasakladığı ne varsa söyledi masaya. Afife’nin ölümünden sonra büsbütün kahrolmuş bir adam olarak 6 Şubat 1960’ta vefat etti.

Selahattin Pınar, en güzel şarkılarını Afife Jale ile yaşadığı fırtınalı aşk sırasında yazdı. “Bir Bahar Akşamı Rastladım Size”, “Nereden Sevdim O Zalim Kadını”, “Beni de Alın Ne Olur Koynunuza Hatıralar” gibi şarkıları bugün de dillerde.

Müzeyyen Senar (Taha Toros Arşivi)

Müzeyyen Senar & Tevfik Hamza  

Ömrümün sonuna kadar seveceğim"

Müzeyyen Senar üç kez evlendi. 1935’te evlendiği ilk eşi, Eskişehir’deki Porsuk Otel’in müdürü Ali Senar’dı. Onu bu kentte verdiği bir konserde tanımıştı. Ali Senar, eşinin Atatürk’ün huzurunda şarkı söylemesini bile istemeyecek kadar kıskanç biriydi. Onu sürekli dövüyordu. Boşanma nedenleri de bu oldu.

Müzeyyen Senar, 1943’te Ercüment Işıl’la ikinci evliliğini yaptı. Ama en büyük aşkı üçüncü eşi Tevfik Hamza’dır.

Müzeyyen Senar ile bir diplomat olan Tevfik Hamza 1953 yılında evlendiler. Ama Ankara sosyetesi Senar’ı bir türlü içine sindiremedi. Diva, özellikle Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü’nün eşi Behice Köprülü ile anlaşamamıştı. 18 yaşındaki Ürdün Kralı Hüseyin şerefine Beylerbeyi Sarayı’nda verilen yemekte yaşananlar bu durumu anlatıyor. Yemekte Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Behice Köprülü de vardır. Behice Hanım krala, “Müzeyyen Hanım, Türkiye’nin en ünlü şarkıcısıdır” der. Ses sanatçısı yerine şarkıcı kelimesini özellikle kullanır. Amacı onu küçük düşürmektir. İyi Türkçe bilen kral durumu anlar ve Behice Hanım’a “Müzeyyen Hamza Hanım, ülkemde de tanınan bir sanatçıdır. Babam sesine hayrandır. Her plağı ona ulaştırılmaktadır. Onunla birlikte olmaktan büyük onur duyuyorum” diye karşılık verir.

İki yılın sonunda Tevfik Hamza’nın yeni görev yeri Beyrut oldu. Tevfik Bey, eşinin de yanında olmasını istedi. Birbirlerine deliler gibi âşık olmalarına rağmen Müzeyyen Senar İstanbul’u ve çocuklarını bırakmadı. Tevfik Bey eşini kararından vazgeçiremeyeceğini biliyordu. Ona bıraktığı veda mektubunda onu çok sevdiği, ölürken bile dudaklarının onun ismiyle kapanacağı yazılıydı. Boşandılar ama ölünceye dek mektuplaşmaya devam ettiler.

Müzeyyen Senar, daha sonra bir kez daha evlenmeyi düşündü. Ama bu evliliğe 1960 İhtilali mâni oldu. Ona evlenme teklifinde bulunan Ethem Yetkiner, dönemin İstanbul valisiydi. Ekim 1960’ta vali emekli olunca evleneceklerdi ancak 27 Mayıs sabahı ihtilal olunca Yetkiner tutuklanarak önce Balmumcu’ya sonra da Kayseri’ye gönderildi. Bir yıl sonra serbest bırakıldığında ise iş işten geçmişti.

Senar, yıllar sonra basına verdiği bir demeçte Tevfik Hamza’yı şöyle anmıştı: “Tek büyük aşkım Tevfik Hamza Bey’di. 1950’de evlendik. Bir yıl sürdü, sonunda istemeyerek de olsa boşandık. Çok direndim, çok mücadele ettim ama çocuklarımı ve tabii sahneleri bırakıp arkasından gidemedim. Keşke gitseydim. Hayatımda ilk kez omuzlarımdan yükü alacak bir erkeğe rastlamıştım. Ayrıldıktan sonra iki kez karşılaştık. Gözyaşları içinde birbirimize sarıldık. Ömrümün sonuna kadar onu sevmeye devam edeceğim.

Şükûfe Nihal

Şükûfe Nihal & Osman Fahri

"Tek aşkım o"

Şükûfe Nihal hemen her görenin âşık olduğu kadınlardandı. Zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenli bir havası vardı; onu bu kadar çekici kılan da buydu.

Cumhuriyetin öncü kadınlarından biriydi Şükûfe Nihal. Edebiyat öğretmeni, roman yazarı, senaristti. Cumhuriyet, Tan, Yeni İstanbul gibi gazetelerde senelerce köşe yazarlığı yaptı; İstanbul cemiyet hayatının gözde isimlerindendi.

Onun rüzgârına kapılıp giden öyle çoktu ki... Bu isimlerden biri de Nâzım Hikmet’ti. Nâzım, 1920’de bir dost meclisinde onu görmüş ve çarpılmıştı. Bir kâğıda “Sizin için çıldırıyorum ama siz bana aldırış bile etmiyorsunuz” yazdı. Şükûfe Nihal okuduktan sonra gülerek kâğıdı sahibine iade etti. Nâzım Hikmet’i reddeden belki de tek kadındı.

Ahmet Kutsi Tecer de Şükûfe Nihal’e âşık olan edebiyatçılardan biriydi. Nihal’in edebiyat çevrelerindeki en bilinen aşkı ise hiç şüphesiz Faruk Nafiz Çamlıbel’di. Çamlıbel, Şükûfe Nihal’i Erenköy’de bir tanıdığının köşkünde gördü. Ona olan aşkını “Yıldız Yağmuru” adlı şiirinde dile getirdi. Şükûfe Nihal ise cevabını Yalnız Dönüyorum adlı romanında verdi. Aynı zamanda bir edebiyat öğretmeni olan Çamlıbel, evlilik teklifine hep olumsuz yanıt alması üzerine tayinini Ankara’ya çıkardı ve burada başka bir kadınla evlendi.

Şükûfe Nihal ilk evliliğini Mithat Sadullah ile yaptı. Ardından Ahmet Hamdi Başar ile hayatını birleştirdi. Başar, Şükûfe Nihal’in İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden sınıf arkadaşıydı. Okul arkadaşının ülkenin sosyal sorunlarına ilgi göstermesi Nihal’in çok hoşuna gidiyordu. Başar’ın, oğlu Necdet’e yakın ilgisi de bu evliliğe zemin oluşturdu. Kızı Günay ise bu evlilikten dünyaya geldi. Şükûfe Nihal, aradığı huzuru yine de bulamadı. 1960’ta iki çocuğunu alıp kimseye haber vermeden evden ayrıldı. 

Cumhuriyet gazetesi, 4 Aralık 1931

74 yıllık ömründe Şükûfe Nihal’in kendisini bir gölge gibi izleyen aşkıysa Osman Fahri oldu. Cenab Şahabeddin’in küçük kardeşi Osman Fahri de ağabeyi gibi şair ve aynı zamanda Şükûfe’nin aruz hocasıydı. Osman Fahri, Şükûfe’nin ilk eşi Mithat Bey’in hem dostu hem de iş ortağı olduğundan arkadaşının eşine âşık olmayı kendine yediremedi. İstanbul’dan kaçarak tayinini istediği Elazığ’da yeni bir hayata başladı. Ancak aralarındaki aşk küllenmek şöyle dursun, mesafelere rağmen şiirlerle, mektuplarla daha da alevlendi. Osman Fahri yaşadığı çaresizlik karşısında yaşamına son vermeyi bile denedi. Mucize eseri ölmedi fakat bir süre sonra intihar girişiminin yarattığı hasar nedeniyle akli dengesini yitirerek genç yaşında can verdi.

Şükûfe Nihal yakın dostlarına “Tek aşkım odur. Beni tek seven de odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı” diye dert yanıyordu. Osman Fahri’nin ardından ziyaret ettiği Elazığ’da aşkının izlerini arayıp durdu. Çabası beyhudeydi. Şükûfe kendisine Osman Fahri’nin arkadaşları tarafından bir not verildiğini ve biricik aşkının şunları yazdığını söyleyecekti: “İnsan hayatında bir defa sever. Gerisi kapılış, aldanış. Ben bütün şiirlerimi bir tek şahıs için yazdım. Hep onu anlattım, ona seslendim...

İstanbul
İstanbul'un ünlü aşkları
Sadri Alışık
Çolpan İlhan
Afife Jale
Aliye Berger
Müzeyyen Senar
Şükufe Nihal
Karl Berger
Selahattin Pınar
Sayı 004

BENZER

Seyfi Dursunoğlu, sahne ismiyle “Huysuz Virjin” 17 Temmuz 2020 günü yaşama veda etti. On yıl önce ilk ve son Huysuz Virjin belgeselini çeken yönetmen Cengiz Özkarabekir, belgesele sığmayan ve bazıları Seyfi Dursunoğlu’nun “Bunları anlatmamalıyım ama senin insafına bırakıyorum, belki ileride yayımlarsın” notuyla kaydedilen bölümleri İST okuyucularıyla paylaşıyor.
İstanbul geleceğin kuluçka merkezidir her konuda. İstanbul geçmişten geleceğe en sağlam geçişin tasarlanacağı köprüdür. Hiçbir sayfa eksik kalmaz bu şehirde; herkes, dünyanın her köşesi kendinden bir parça bulur. Her İstanbullunun kendisini bulduğu bir dergiyle buluşuyor olacağız.
3 Kasım 1890 tarihinde hizmete giren Sirkeci Garı, İstanbul’da inşa edilen iki büyük gar yapısından biri ve kenti Avrupa’ya bağlayan Rumeli demiryollarının başlangıç noktasıydı. Batılı seyyahlardan yabancı devlet adamlarına, Balkan Savaşı sırasında cepheye yollanan Mehmetçiklerden çalışmak için Almanya’ya giden Türk işçilere, Hitler faşizminden kaçan Yahudi bilim adamlarından Türkiye’yi ziyaret eden dünyaca ünlü sanatçılara kadar sayısız kişinin yolu, doğu ile batıyı birleştiren Sirkeci Garı’ndan geçmişti.