İstanbul'un cinleri

Fotoğraf
İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Chester Beatty Library, The Metropolitan Museum of Art, www.archive.org
28 Ağustos 2021 - 18:09

Varlıklarından korku duyulduğu için anılmaktan kaçılan ve bilhassa geceleri “üç harfliler”, “iyi saatte olsunlar”, “iyi sıhatte olsunlar”, “bizden iyiler”, “göze görünmezler” ve benzeri isimler takılan cinlerle ilgili kâh kovulup kâh çağrılmalarına dair kabuller ve uygulamalar silsilesiyle çevrilmiş inanış çerçevesinde İstanbul’daki yahut İstanbul’a dair anlatılar da göze çarpar.

Kimi anlatılar şehrin mekânlarıyla iç içe geçmiştir. Mesela Topkapı Sarayı’nın Harem kısmındaki Altın Yol’un sonunda, “Baş Kadın, Baş Haseki” dairesiyle “Kadınlar, Haseki” dairesini geçtikten sonra sola doğru kıvrılan koridorun adı “Cinlerin Meşveret Yeri”dir. “Kafes” denilen ve bir dönem veliaht şehzade ile diğer şehzadelerin “kafes hayatı” sürdükleri “Şehzadeler Dairesi” denilen yere çıkar. Reşad Ekrem Koçu’nun aktardığına göre burası, Saray ve Harem-i Hümayun halkının arasındaki inanışlarda, her gece cinlerin toplanıp sohbet ettikleri, yapacakları işleri kararlaştırdıkları bir yermiş. Bu nedenle gece buradan geçenin çarpılacağı söylenirmiş. Harem kısmına yahut Şehzadeler Dairesi’ne fazla yaklaşılmaması için alınan tedbirlerin zamanla böyle bir inanışa mı dönüştüğünü yahut başka bir sebebi olup olmadığını Koçu yazmıyor.

Fatih’teki Molla Zeyrek Camii’nin park haline getirilmiş arazisi de “cinlerle” ilişkili modern söylencelere konu olmuş. Bu parka bakan sokakta eskiden bir ahır, ahırın içinde de ahalinin korktuğu bir kuyu ve mahzen bulunduğu rivayet ediliyor. Hayvanını bağlayanların akşamları buraya sokulamadığı, halen geceleri (ahır yıkıldığı halde) çığlık seslerinin geldiği anlatılıyor. Kuyuya düşen olmasın diye yapılan bir ikaz zamanla folklor mahiyeti mi kazandı, meçhul.

Efsanelerin dilinden: İstanbul'u cinler mi kurdu?

Saim Sakaoğlu 101 Anadolu Efsanesi adlı derlemesinde İstanbul’un kuruluşuyla ilgili bir efsaneye yer verir. Buna göre; insanlardan önce yeryüzünde cinler yaşarken, cinlerden birinin oğlu başka bir cinin kızına âşık olarak talip olmuş. Kızın babası oğlana dünyanın en güzel yerinde bir saray yaptırabilirse kızıyla evlenebileceğini söyleyince, oğlanın babası dünyayı dolaşmaya başlamış. Birçok yeri gördükten sonra bugünkü İstanbul’un bulunduğu bölgenin dünyadaki en güzel yer olduğunu anlayınca sarayı buraya yaptırmış. Kızın babası hem sarayı hem de sarayın yerini beğenmiş ve kızının evlenmesine müsaade etmiş. İstanbul’un kuruluşu böylece ta cinlerin hüküm sürdüğü döneme dayanıyormuş.

İnsanlardan önce dünyada hüküm süren cinlere dair bir diğer efsaneye de, 15. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış Firdevsî-i Rûmî veya Firdevsî-i Tavîl adlarıyla da tanınan Uzun Firdevsi adlı Osmanlı müellifinin kaleme aldığı Davetname adındaki meşhur eserde rastlarız. Temel olarak “ilm-i nücûm” yani yıldız ilmini (bir nevi astroloji) ve cinleri çağırma yani “davet etme”yi konu alan eser, Hicri 893 (1488) yılında Balıkesir’de “Şemsü’l-ma’arif’s-sağir”, “Mushafü’l-kevâkib”, “Dakâyıku’l hakâyık” gibi Arapça, Farsça çeşitli davetname ve ilm-i havvas eserlerinden faydalanılarak devrin Osmanlı Sultanı II. Bayezid’e takdim edilmek üzere kaleme alınmıştır.

Davetname’de, insan yaratılmadan önce insana benzeyen ama başından ayağına kadar dört bin adet insan yüzü bulunan Şahratü’n-nâr’ın ateş ve havadan yaratıldığı, kendisine 900 bin yıl ömür verildiği yazmaktadır. Bu rivayete göre Şahratü’n- nâr yalnızlıktan sıkıldığını söyleyip Allah’a dua edince bir de dişi Şahratü’n-nâr yaratılır, cinler bu ikisinden doğar. Zaman geçtikçe çoğalıp dünyaya yayılan cinler anne ve babalarının ölümlerinin ardından dünyayı fesada boğmaya başlayınca, Allah, melekler göndererek “sahra kavmi” (çöl kavmi) denilen cinleri helak eder. Geriye yine biri erkek biri kadın iki cin kalır fakat sayıları yeniden artmaya başlayınca, hükmedebilmek için başlarına birer melek tayin eder. Yine bu eserde insanların Şahratü’n-nâr’ın suretini tılsım olarak üzerlerinde taşıdığı yazılmaktadır.

Kitab El-Buhran'dan cin tasviri

Salt tarihi değil, yaşadığı dönemin ve gezdiği yerlerin folklorunu, kültürünü, efsanelerini de o eşsiz kalemiyle aktaran Evliya Çelebi, meşhur Seyahatname’sinde 1600’lerin İstanbul’undan cin anlatılarına da yer verir. Hasköy’den bahsederken değindiği şu macerasında olduğu gibi (sadeleştirilmiş Türkçesiyle): “Hakirin aşk âleminde olduğum bir cumaertesi gecesi buradaki (Hasköy) Yahudi Mezarlığı içinde ‘Gel taliim gel’ diye seslendim. Gulyabani bir dev belirdi. Korkumdan ‘Ya Hafîz’ ismiyle kaçıp bu İne Ayazma içinde o gece gizlenip bî-hûş olduğum maceram, inşaallah yerinde yazılır ki, yaratılmış bir kimsenin başına gelmemiştir.2

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın 1911’de yazdığı, 1914’te yayımlanan Gulyabani romanındaki gulyabani tasviri de dev yapılıdır. Evliya Çelebi, bunun dışında Tophane semtini anlatırken de bir manastırın mahzenine kapatılan cinler, cadılar, gulyabanilerle ilgili kadim bir tılsımın rivayetini şu sözlerle aktarır (sadeleştirilmiş Türkçesiyle):

Tophane şehri: Hıristiyanlar zamanında bir ormanlık içinde İskender-i Rumi’nin bir manastırı var idi. Bugün Cihangir Camii, o kilisenin yerine yapılmıştır. Kefereler onu yılda bir kere, ‘Aya Aleksandıra’ diye ziyaret ederlerdi. İskender-i Zülkarneyn ne zaman Yecüc seddini yapıp birkaç gulyabani, birkaç adet iri beyaz devleri, Çerkez vilayetinde olan Elburz Dağı’ndaki sihirbaz oburları, Abaza diyarında olan Sadşe dağlarındaki sihirbaz avratları, bu anılan ülkelerden Kostantiniyye şehrine getirerek bu Tophane’de büyük bir çukur içinde el ve ayaklarını sağlam hurma lifi ile bağlayıp hapsetmişti. Allah’ın izniyle tılsım ipler kuvvetiyle hareket edemezlerdiYılda bir kere Cihangir’de olan Aleksandıra Kilisesi’nin ziyaretine gelenler bu Tophane’deki gulyabanileri, devleri, sihirbazları ve sihirci kadınları seyrederlerdi. Kış günlerinden erbain ve zemheri olunca İskender’in izniyle bu sihirbazlar tılsımla yapılmış bakır gemilere binip yelkensiz deniz üzerinde şimşek gibi hareket ederek Akdeniz’de ve Karadeniz’de gezip Makedona yani Kostantin kentini korurlar ve kırk günden sonra yine Tophane’ye gelip gemilerini limanda bağlayarak sihirbazlar hapsolurdu. İskender dağları deldirip Karadeniz Boğazı’nı açtırırdı. Devler ve gulyabaniler orada suya batıp sihirbazların hepsi öldü ve bakır gemileri Tophane Limanı’nda kaldı. Ta Muaviye oğlu Yezid, İstanbul’u fethettiğinde [kuşattığında] bakır gemilerin parçalarından Müslüman gaziler bulup yağma etmişlerdi, söylentiyle sabittir.3

Cinlerin Atası Şahratü'n-Nar: Uzun Firdevsi'nin Davetname adlı eserinden

Eski İstanbul'dan cin anlatıları

Cumhuriyet döneminin önemli halk edebiyatı ve folklor derleyicilerinden Mehmet Halit Bayrı (1896-1958), ilk baskısı 1947’de yapılan İstanbul Folkloru adlı kıymetli çalışmasında, İstanbul’da anlatılan bazı cin memoratlarını aktarmaktadır.

Aktardığı memoratların ilkinde zaman belirtmez ama Cumhuriyet dönemi öncesinden aktarılmış olmalıdır. Bu anlatıya göre, İstanbul’da kambur bir adam eline para geçince uzunca süredir gitmediği hamama gitmiş. Akşam gittiği hamamın tenhalığını severek yıkandığı esnada hamama birden birtakım mahlûklar girerek “Çarşambadır çarşamba!” nidalarıyla oynamaya, hoplayıp zıplamaya başlamışlar. Bunlardan korkan kambur da ayağa kalkıp onlara uyarak “Çarşambadır çarşamba!” diye oynamaya başlamış. Cinler kendilerine uyan bu kambura acıyıp onu kucaklayarak hamamın kubbesine doğru fırlatmışlar. Adam yere düştüğünde mahlûkların kaybolduğunu görmüş. Sırtındaki kamburunun da ortadan kalktığını fark edip sapasağlam bir halde sevinçle dışarı çıkmış. Ertesi akşam bu sefer başka bir kambur tesadüfen hamama gitmiş. Yine akşam vaktiymiş ve hamamda kimseler yokmuş. Adam yıkanmaya başladığı zaman cinler geçen geceki gibi “Çarşambadır çarşamba!” diye hoplayıp zıplayarak gelmişler. Kambur adam “Bugün perşembedir, neden çarşambadır çarşamba diye bağırıyorsunuz?” deyince cinler öfkeye kapılıp adamı hamamın kubbesine fırlatmışlar. Adam yere düştüğünde hamamı bomboş görmüş, sırtında da ikinci bir kamburun oluştuğunu fark etmiş.

İkinci memorat yine Osmanlı döneminde bir medresede talebelik eden, aynı odayı paylaşan iki kişi hakkındadır. Talebelerden biri, arkadaşının kilitli kapılardan geçebildiğini fark ederek cin olduğunu anlar ama ses çıkarmaz. Medreseden ayrılacakları zaman cin olan talebe, sırrını sakladığı için arkadaşına asıl ismini vererek bir sıkıntısı olduğunda kendisini yardıma çağırabileceğini söyler. Yıllar sonra bu talebe bir sıkıntıya düşüp arkadaşını çağırınca karşısına yaşlı bir kadın çıkıp oğlunun yılan kılığındayken bir ambarda öldürüldüğünü ancak ölmeden arkadaşının adını verip yardıma çağırırsa git dediğini söyler. O yüzden yardıma cinin annesi gelmiştir.

Aktarılan üçüncü memoratta hayli fakir ve yalnız bir kadın anlatılır. Yaşlı kadının yiyecek ekmek bulamadığı günlerde bile baktığı siyah renkli bir kedisi varmış. Bir gün kedisi ortadan kaybolmuş. Seneler sonra, kadın tek başına gecenin bir vakti dua edip yardım ve rızk isterken kapısı çalınmış. Gelen biri beyaz diğeri esmer tenli iki genç “Arap Mesut’un evi burası mı?” diye sormuş. Kadın ilkin bir şey anlayamamışsa da sonra kaybolan kedisini hatırlamış, ona Mesut diye seslenirmiş. “Evet, burası. Ben de annesiyim” diye cevap verince gençler Arap Mesut’un kazaya uğrayıp öldüğünü, mirasını annesine bıraktığını söylemişler. Ardından sırtlarında duran iki çuvalı bırakıp kaybolmuşlar. Çuvallardan birinin içinde ağzına kadar soğan kabuğu (halk inanışında cinlerin parası olarak kabul edilir), ötekinde altın ve gümüş para varmış.

Aktarılan dördüncü memoratta yine Osmanlı döneminde, bu sefer çocukları olmayan, hayli varlıklı bir aile anlatılır. Ailenin evlerinde baktığı bir kedileri varmış. Bir gün kadın, kocasına hacca gidip bir de orada dua etmesini, belki o zaman bir çocukları olabileceğini söylemiş. Adam eşini yalnız bırakmak istemese de kadın, kedileriyle vakit geçirebileceğini söyleyip “Beni evvela Allah’a, sonra da kedimize emanet edersin” demiş şaka yollu. Kocası da, “Madem öyle, ben de seni evvela Allah’a sonra kedimize emanet ederek hacca giderim” deyip kısa süre içinde bir hac kafilesine katılıp Hicaz yoluna düşmüş. Kocası uzaklardayken kadın bir gün hastalanıp erkenden yatmış. Bu esnada bir başka kedinin evlerine gelip kendi kedileriyle insan gibi konuştuğunu, onu toplantılarına çağırdığını duymuş. Uyuyor taklidi yaparken dinliyormuş ikisini. Kedi “Efendim hacca gitti, hanımını bana emanet etti, gelemem” deyince, öteki “O halde onu da yanımıza alalım” demiş. Kediler kadını başından ve ayaklarından tutup dışarıya taşıyıvermişler. Kadın bir sürü kedinin toplandığı bir mecliste bulmuş kendini, sahiplerinin ve başkalarının kendilerine yaptıklarından şikâyet ediyorlarmış. Şikâyet edilenlere kesilen cezaları dinlemiş. Toplantı bitince bu iki kedi kadını yine taşıyıp odasına geri getirmişler. Kadın kedilerin (tabii kendi kedisinin de) cin olduğunu anlamış. Birkaç gece daha bu durumu yaşamış. Kocası hacdan dönünce ona yaşadıklarını anlatmış. Adam kedisini çağırıp kendisinden razı olduklarını söyleyerek “Ama biz senden korkuyoruz, bize bir fenalık yapma ihtimalin varsa ayrılalım” demiş. Kedi o gece adamın rüyasına girerek bir fenalık yapmayacağını söyleyince adam rahatlayıp karısına da durumu anlatmış. Bir yıl sonra çocuk sahibi oldukları gece kedi tekrar rüyalarına girmiş: “Evladınızı tabii benden çok seveceksiniz. Beni unutmanız, hırpalamanız, aç bırakmanız ihtimali vardır. Kendim sefalete düşmemek, size de fenalık yapmaya mecbur kalmamak için evinizden gidiyorum” demiş. Ertesi gün kedilerinin ortadan kaybolduğunu görmüşler.

Aktarılan beşinci memoratın 1800’lerin hemen başında geçtiğine dair iki ipucu vardır. İlki, İstanbul sur kapılarının akşam vakti kapanmasıyla ilgilidir ki Yeniçerilerin kaldırılmasına kadar varlığını sürdürdüğünü tespit edebildiğim (1826) bir uygulamadır. İkincisi, memoratta bahsi geçen Ejder Baba’dır. Fatih’te, Karagümrük, Edirnekapı yakınlarında 1781-1782 gibi Tepedelenli Ali Paşa’nın yaptırdığı Ejder Baba Tekkesi'nin (günümüze kadar ulaşamamıştır, bir Sa‘di dergâhıdır) ilk postnişini olan Ejder Baba’nın asıl ismi Mehmed Sıdkî Efendi’dir. Vefat tarihi de 1828 veya 1829’dur. Bu bilgilerden hareketle, söz konusu memoratın 1781 ila 1829 arasında geçtiği anlaşılmaktadır. Mehmet Halit Bayrı “seksen doksan yıl öncesinde” geçtiğini belirttiğine göre, derlendiği tarih de 1920’ler olmalıdır. Döneme dair başka folklorik detaylara da yer verildiğinden bu kısmını olduğu gibi alıntılamak isterim:

Bir kadının gelini çok korkakmış, geceleri odadan dışarıya çıkamazmış. Kaynanası şaka olmak üzere ‘İbrik Kalfa, gel bunu al’ diye haykırırmış. Bu şaka birkaç kere tekrar edilmiş. Bir gece kız ortadan kaybolmuş. Kocası telaşa düşmüş. O zaman Karagümrük’te bir Ejder Baba Tekkesi varmış. Gelinin kocası, tekkenin şeyhi Ejder Baba’ya başvurmuş. Ejder Baba bir dilekçe yazmış, kaybolan gelinin kocasına: ‘Kale kapıları kapanmadan Edirnekapısı dışına çıkarsın, Savaklar yolunda büyük bir top ağaç vardır, bu ağacın üstünde beklersin, cin ve periler padişahı orada halkın şikâyetlerini dinler, sen de hemen bu dilekçeyi önüne atarsın’ demiş. Adamcağız şeyhin dediğini yapmış, ağacın üzerine çıkıp beklemiş. Gece yarısından sonra top ağacın altına kürsü koymuşlar. Cin ve periler padişahı gelmiş. Adam hemen elindeki dilekçeyi atmış. Dilekçeyi padişaha vermişler. Padişah emretmiş, İbrik Kalfa’yı getirmişler. Padişah ‘Bu adamın karısını niçin aldın?’ demiş. O da ‘Efendim o benim hakkımdır, çünkü beni çağırdılar, önce önem vermedim, fakat ısrar görünce almağa mecbur oldum’ demiş. Padişah ‘O halde kadını şimdi getir!’ diye emretmiş. İbrik Kalfa padişahın emrini dinlemeyeceğini söyleyince, kendisini Sünnet Köprüsü’nde idam etmişler, kadını da top ağacın altına getirmişler. O aralık horozlar ötmeye, sabah olmaya başlamış. Periler birden ortadan kaybolmuş. Adam, karısını çırılçıplak karşısında görünce hemen paltosunu çıkarıp sarmış, doğru Ejder Baba Tekkesi’ne götürmüş. Ejder Baba’ya nefes ettirmiş. Kadının aklı başına gelmiş. Ejder Baba adama Kâğıthane’deki Sünnet Köprüsü’ne gidip bakmasını söylemiş. Adam gidip bakmış. Orada kara bir köpeğin boğulmuş olduğunu görmüş. Meğer İbrik Kalfa köpek şeklinde dolaşan perilerdenmiş.

Bu memoratın akabinde cin ve perilere sözlerini geçirebilen başka kimselerin de bahsi geçer. Annesi Otakçılar Hamamı’nın ustası olduğundan çocukluğu hamamda cin ve periler arasında geçen Yamalı Nuri Hoca’nın evine gelenlere perilerle konuşarak cevap verdiği, Beykozlu Köse Hoca’nın da onun gibi küçükken periler tarafından kaçırıldığı anlatılırmış...

DİPNOTLAR

1 Giovanni Scognamillo, İstanbul Gizemleri, s. 10.

2 Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Cilt 1/1. Kitap, s. 375.

3 Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Cilt 1/2. Kitap, s. 395- 396.

KAYNAKÇA

Bayrı, Mehmet Halit, İstanbul Folkloru, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1947.

Büyükkarcı, Fatma, Firdevsî-i Tavîl and His Da’vet-nâme, yay. Şinasi Tekin-Gönül Alpay Tekin, Harvard Üniversitesi Yakındoğu Dilleri ve Medeniyetleri Bölümü, Massachusetts-Cambridge 1995.

Kahraman, Seyit Ali, Dağlı, Yücel, Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi: İstanbul, Cilt 1, 1. Kitap, Yapıkredi Yayınları, İstanbul 2003.

___, Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi: İstanbul, Cilt 1, 2. Kitap, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2003.

Eyüboğlu, İsmet Zeki, Anadolu İnançları, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul.

Koçu, Reşad Ekrem, Topkapu Sarayı, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, İstanbul 1960.

Perker, Neslihan, “İstanbul’un Tekinsiz Mekânları”, Yeni Aktüel, Sayı 230, 17-24 Kasım 2010-İstanbul, s. 16-20.

Sakaoğlu, Saim, 101 Anadolu Efsanesi, Damla Yayınevi, İstanbul 1976.

Scognamillo, Giovanni, İstanbul Gizemleri-Sırlar, Ziyaretçiler, Büyüler, Doğaüstü Olaylar, Bilge Karınca Yayınları, İstanbul 2006.

İstanbul
Cin
Tarih
Gizem
Doğaüstü varlıklar
Cin anlatıları
Mehmet Berk Yaltırık
Giovanni Scognamillo
Sayı 007

BENZER

İki denizi ve bir boğazı olan şehrimizde halkın denizle kaynaşması, 1920’li yıllarda İstanbul’a sığınan Beyaz Ruslar sayesinde başlıyor. Plajlar, 1930’larla birlikte, vapur işletmesi Şirket-i Hayriye’nin Boğaz’ı hareketlendirerek vapur seferlerini arttırmaya yönelik çalışmalarının da yardımıyla yavaş yavaş şehrin yaşam kültürü defterine adını yazdırıyor.
"Boğaz’ı yaşamak, sadece yalı sakinlerinin değil tüm İstanbulluların hakkı" diyor profesyonel tur rehberi ve yazar Mois Gabay. Boğaz Şaşırtmacası adını verdiği turlarda, yalnızca Şehir Hatları vapurları kullanılarak gezilebilecek bir rota çiziyor: yalılar, müzeler, camiler, gizli mabetler... Sımsıcak bir yaz günü siz de Boğaz serinliğini yaşamak isterseniz, Şehir Hatları tarifesine ve bu yazıya göz atmanız yeterli.
Erzurumlu Necmettin’in Çatalca’nın Dağyenice Köyü’ndeki bir garip mezara varan hikâyesi; 22 bin 663 şehidin hikâyesinden farklı değil. Bu şehitlerin hikâyesini bilen pek az insan vardır memlekette. Çünkü girmediğimiz İkinci Dünya Savaşı’nın siroz, zatürre, bronşit, çiçek, verem, tüberküloz, sıtma, böbrek yetersizliği, karın zarı iltihabı, kan zehirlenmesi, menenjit, üremi, kalp sektesi, aşırı kilo kaybı, enfeksiyon, organ yetmezliği, apandisit, felç, umumî zayiat; eşkıya ile çatışma; gemi batması ve hatta uçak düşmesi sebebiyle kaybettiğimiz şehitleridir onlar.