Hippiler İstanbul'da

24 Mayıs 2022 - 14:27

Bir zamanlar haneberduşlar vardı. Nerede akşam, orada sabah yaşayanlara öyle denirdi. Farsça hane-ber-duş, evi omzu-üstündekiler, yani evi sırtındakiler demekti. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nden, tasavvuf edebiyatından onlar gelir geçer, icabında Charles Dickens Oliver Twist’te, Victor Hugo Sefiller’de onları anlatırdı. Neyzen Tevfik de onlardandı: “Bana istikbalimden bahsediyorsun. Yani demek istiyorsun ki mangır biriktir. Benim için bu bahis mevzuu değildir. Ben esasen haneberduş sayılırım. Ben konfor içinde yaşasam çoktan ölmüştüm bile.”

Modern çağlara gelindiğinde haneberduşlar biraz şekil şemal, soy sop değiştirdi ama ruhları aynı kaldı. Adları 1950’lerde egzistansiyalist oldu, 1960’larda beatnik oldu, hippi oldu. Gazetelerde 1964 yılının Şubat ayında şu haber vardı: “Oxford Sözlüğü’nün son baskısında yer alan Beatnik kelimesi nihayet İngilizce bir deyim olarak kabul görmüştür. Sözlükte Beatnik kelimesinin karşılığı ‘Toplumu protesto etmek amacıyla değişik ve acayip giyim, davranış ve huyları benimseyen genç nesil’ biçimindedir.” Acaba bunu yazan gazeteler, çok kısa bir zaman sonra, üstelik yerel haberlerde bu yabancı kelimeyi sık sık kullanacaklarını tahmin edebilirler miydi?

Akbaba dergisinde hippiler, 1967

"Beatnik İstanbul'a yerleşti"

İstanbul’da, özellikle de Sultanahmet’te, 1964’te başlayan beatnik (ya da bitnik) hareketliliği, 1966’nın ilkbaharında tatlı bir istilaya dönüştü. 1968’de beatnik kelimesi tedavülden kalkarak yerini hippi (ya da hipi) kelimesine bıraktı. Basında onlara takılan sıfatlar “asalak”tan “murdar”a, “âdem baba”dan “sahte evliya”ya, “yalın ayak, başı kabak”tan “pabucu yarım”a, “pis turist”ten “bitli turist”e uzanıyordu. Satır aralarında çoğu kez bir ilgi, sevgi, sempati kırıntılarına da rastlanıyordu.

1965 yılından bir minik habere göre, Amerikalı Pamela ile Alman Rene Sultanahmet’te yıldırım aşkına tutulmuşlar, memlekete dönüp evlenmeye karar vermişlerdi. Rene’nin Pamela’ya nişan hediyesi yavru bir sokak kedisiydi. Sultanahmet adını koydukları kediyi de giderken yanlarında götüreceklerdi... Aynı yıl basını günlerce meşgul eden bir diğer haber, Fransız Andre ve Amerikalı Charlotte çiftinin hazin öyküsüydü. Otostopla İstanbul’a gelip Sultanahmet’te epey vakit geçiren çift, dönüş yolunda, Edirne’de saldırıya uğramış, Charlotte’a tecavüze yeltenen minibüs şoförünü Andre bir cep çakısıyla öldürmüştü. Elini kana bulayan ama meşru müdafaa kararıyla beraat eden Fransız genç Edirne’de kahraman katına yükselmiş, şehirden davul zurnayla uğurlanmıştı.

 

3 Eylül 1968 tarihli Cumhuriyet gazetesinde hippiler

Milliyet muhabiri Suat Türker 1966’nın Kasım ayında tehlike alarmı veriyordu: “Beatnik, İstanbul’da göründüğü gün, Missouri zırhlısının ilk gelişi [1946] gibi şaşkınlıkla, hayranlıkla ilgi gördü. Elindeki para çanağı, dilenciliğiyle gurur duyacağı kadar doldu. Ya şimdi? Hayâsız oturuşu, kirli elleriyle yardım dilenişi hoşa gitmez oldu. Ama ne var ki Beatnik İstanbul’a yerleşti. Kışlık hazırlığını yaptı. Pis örtüsünü şehrin göbeğine yaydı. Yorgun, çelimsiz vücudunu bulduğu yere bıraktı. Çakıldı kaldı.”

Aslında o kadar korkacak bir şey yoktu, hiçbiri burada kalıcı olmadığı gibi ana hedefleri de İstanbul falan değildi. Kuzey ve Batı Avrupa istikametinden gelip Nepal, Katmandu istikametine gitmekte olan Magic Bus Turizm’in değerli yolcularıydılar. Otobüsleri Sultanahmet’te çay ve ihtiyaç (belki biraz esrar, morfin, keyif vericiler, uyuşturucular) molası vermişti.

Haneberduş Bitik Mehmed

Tam da o günlerde, 1964 sonlarında vizyona giren Turist Ömer filminde Sadri Alışık “aman eyy” diye bağırıp “Sokaklarda aylak aylak gezerim/ İzmaritin kralını seçerim” demiyor muydu, “Tophane rıhtımında yaparlar gemi/ Oturmuş ehlikeyifler çekerler demi” türküsünü söylemiyor muydu? Yoksa Ömer de beatnik miydi? Ya da beatnikler birer Turist Ömer?

Erkin Koray, Mesut Aytunca gibi hippi kültürünün çevresinde soluk alıp veren gitaristler, 60’lı yıllarda Türkiye’deki müziğin seyrini değiştirmişti. Moğollar belki Hindistan’a kadar gitmeye zahmet etmemişti ama İstanbul’a Beatles’ın Hintli gurusu Maharishi Mahesh Yogi geldiğinde hemen gidip tanışmışlardı. Hatta Yogi’nin o gün armağan ettiği kurutulmuş çiçeği Engin Yörükoğlu çerçeveletip yıllarca saklamıştı. Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nde “Esrarkeş Turistler” maddesinde haneberduş Mehmed Gökçınar’ın Bitik Mehmed mahlaslı beyitleri keşke Anadolu pop tarzında bestelenseydi: “Kılıkta kıyafette yok gibidir farkımız/ Sana Bitnik diyorlar, Bitik der bana herkes/ Ahdım olsun kestirmem bundan sonra saçımı/ Olurum yerli malı ben de saçlı bir serkeş.”

Lale Restaurant Pudding Shop Sultanahmet

Ne garip bir tecelliydi ki 1973’te G harfinde yarıda kalan İstanbul Ansiklopedisi’nin yayımlanabilen son maddesi de “Gökçınar, Mehmed” oldu. Koçu bu maddede onu “İstanbul malı bir hippi” diye tarif ediyor, “Hey Gökçınar, Gökçınar, hippilerin prensi/ Kaç kişi anlar dersin yürekten kopan sesi” dizeleriyle başlayan “Kendimle Konuşma” şiirine yer veriyordu. Hippilerin prensi, Sirkeci’de hippileri ağırlayan bir otelde çalışıyor, orada yatıp kalkıyordu. Hippiliğin kralları ise Sultanahmet esnafı arasından çıkmıştı. Ucuz oteller doğrusu biraz kötü şöhret sahibiydi ama Sultanahmet’teki iki karın doyurma yeri, hippilerin esas mabediydi. Krallık tacını bu iki dükkânın emekçileri, Süleyman ve Yener paylaşıyordu.

Lale Pastanesi oldu Pudding Shop

Birinin adı seyyah rehberlerinde Pudding Shop-Lale Restaurant adıyla geçiyordu. Ana cadde Divanyolu üzerinde, çaprazdan Sultanahmet Meydanı’na göz süzen, 1957 yılında Çolpan ailesi tarafından açılan, dışarıdan bakınca camekânlarında dizi dizi muhallebi, sütlaç, tavukgöğsü çanakları görünen alelade bir muhallebiciydi. Hippilere (ya da “çiçek çocukları”na), devrin diğer sol gençlik hareketleriyle kıyaslandığında örgütsüz, yumuşak başlı, pasifist, kaçak güreşen tutumları nedeniyle eğer şakayla karışık “muhallebi çocukları” denebilirse, buluşmak için bir muhallebiciden iyisini mi bulacaklardı? Buraya doluşmaya başladıklarında Lale Pastanesi’ni bildikleri dilde Pudding Shop’a çevirdiler, rengârenk yeni bir tabelayla bu adı tescillediler. Pudding Shop’ın kahvaltısı doyurucu, ıspanaklı yumurtası namlıydı. Aslında hippilerin Türk usulü pudinglere iştahı yoktu, tatlı niyetine dondurma yeter de artardı. Değişim neskafeyle başladı, makarnalardan köfteye, dönere kadar uzandı, Pudding Shop-Lale Restaurant dört başı mamur bir lokanta halini aldı. Ama çok daha önemlisi, burası masalarında saksofon üflenen, gitar tımbırdatılan bir müzik dershanesi, duvardaki tahtada çeşit çeşit haberleşme notları yazılı alternatif bir PTT’ydi. İran Konsolosluğu’na en kestirme hangi yoldan gidilir, motosiklet tamirinden anlayan var mı, falanca kişiler Hindistan’dan ne zaman dönüyor, filanca otelde yatak boşaldı mı, her derde deva not kâğıtları üst üste asılıydı. Kimi kolyesini, heybesini, gömleğini bu yolla satıyor, kimi bu notlarla uzak diyarlara gidecek ekip kuruyordu: “Afganistan’a kadar arabamda 15 dolar karşılığında iki kişilik yer var. Yarın sabah 7’de hareket ediyorum.”

Vanlı Süleyman Pilder, namıdiğer "Sammy", Pudding Shop'un temel direğiydi

Vanlı Süleyman Pilder ya da hippi dostlarının taktığı adla Sammy, Pudding Shop’ın temel direğiydi. Yıllar içinde hem garsonluk hem tercümanlık hem de Magic Bus turlarının organizasyonu ondan soruldu. Şile bezi gömleği, İspanyol paça pantolonu, ayağında saboları, kıvırcık kabarık uzun saçlarıyla civarın en tanınmış yerli hippilerinden biriydi. 1983 yılında Kemal Sunal’lı Kılıbık komedisinde dalavereci turist rolünü oynayan Sammy’nin ta kendisiydi: Kemal Sunal taksicidir, taksisine hippi bir çift alır, Sultanahmet’e götürür. 1000 lira yerine 100 lira ödenince “Hey mösyö? Hans mısın nesin? Allah’ın yok mu senin?” diye itiraz eder ama sonunda elindeki 100’lükten de olur. Sammy 100’ü alıp Kemal Sunal’ın eline 20 lira tutuşturur, arkadaşıyla oradan uzaklaşır. Ne var ki arka koltukta çanta unutulmuştur. Kemal Sunal’ın yüreği elvermez, çantayı koşarak sahiplerine götürür. Bu sefer de Sammy çanta hırsızı diye Kemal Sunal’ı polise yakalattırır.

Pudding Shop-Lale Restaurant bugün hâlâ ayakta, aynı aile tarafından işletiliyor. İçerisi o günlerden birkaç hatıra fotoğrafı dışında bir hava, bir koku barındırmıyor, normal bir lokantadan farksız gözüküyor. Ama hâlâ eskinin hippileri, bugünün emeklileri İstanbul’a geldiklerinde oraya uğramamazlık edemiyor. “Niye burası bu kadar değişti?” diye yakınanlara Çolpan’lar gülerek “Siz niye bu kadar değiştiniz?” diye soruyor. Hippilerin ikinci adresi Yener’in Yeri’nin yerinde ise yeller esiyor.

Yener'in Yeri, Yerebatan yönünde biraz içerlek bir küçük dükkândı. Babasının mütevazı bir kahvehane, bir çay ocağı olarak işlettiği bu dükkânı Sıtkı Yener Oruç 60’lı yıllarda tanınmayacak bir hale, bir hippi karargâhına çevirdi. Dükkânla birlikte yavaş yavaş kendi de değişti, değme hippilere taş çıkaran kıyafetler kuşanıp saç sakal koyverdi. Dostlarını hep hippilerden seçti, şarap kadehini onlarla tokuşturdu, onları kazan kazan kuru fasulyeyle besledi, oğlunun sünnet düğününe onları davet etti.

Hippi Perihan (Fotoğraf: Derya Bengi Arşivi)

Hippi kraliçesi

TRT ekranında, 1978’de Uğur Dündar’ın programına çıkıp Hippi Perihan’ın dramını anlatan, onu “namuslu, dürüst bir kız” diye tanıtan yine Hippi Yener’di. Perihan Yücel, 1970’te (Janis Joplin ve Jimi Hendrix’le aynı yıl) yüksek dozda uyuşturucudan Sultanahmet’te bir otelde hayatını yitiren İzmirli bir hippiydi. Annesi mezar taşına sevgiyle Hippi Kraliçesi yazdırmıştı. Günaydın gazetesinde “Sönen Yıldız” fotoromanı, Yeşilçamda Feri Cansel’in başrol oynadığı Hippi Perihan-Korkunç Arzular filmi, Perihan’ın hayatını anlatma iddiasının altında ezilen eserlerdi. Basın da Perihan’ın akıbetiyle fazlaca ilgilenmiş, onun şahsında bütün hippileri zavallılar, yaşayan ölüler veya potansiyel suçlular olarak işaret etmekte sakınca görmemişti. Hippi Yener ise 1970’te Akşam gazetesine verdiği demeçte, dostlarına toz kondurmuyordu: “Yedi yıldır hippilerle beraberim. Maaile yaşıyoruz birlikte. Bunlar Türkiye’nin propagandasını yapıyorlar. Gerçek turist bunlardır. Ülkemiz bunlardan çok döviz kazanır. Ama bunu kimseye anlatamıyoruz. Bunların yüzünden başım derde girmedi değil. Günlerce karakollarda süründüm. Dükkânım kapandı. Buna rağmen bu işten vazgeçmedim. Hippiler toplumun bunalımından kaçan, istedikleri gibi yaşayan insanlardır. Onların felsefesi insanları sevmek üstüne kurulmuştur, ben bu yüzden onları severim. Ben bunların cennetinde kendimi mutlu hissediyorum.”

Hippiler iç ve dış politikada

Başbakan Demirel, 1968 Eylül’ünde bir basın toplantısında “Türkiye, sokaklarında, parklarında esrar içen adamlara sahip çıkamaz” diyerek devletin resmî görüşünü açıklayınca çember iyice daraldı. 1970’teki kolera salgınında bile bütün fatura az kalsın hippilere çıkarılacaktı. İçişleri Bakanlığı hippileri toptan göndermenin yollarını ararken, “Her uzun saçlıyı kovamayız” diyen Turizm Bakanlığı’yla ihtilafa düştü. Sultanahmet’te bir otel baskınında yakalanarak sınır dışı edilmek istenen bir Fransız hippi, polise sorduğu basit bir sualle, olayın sınıfsallığını vurguluyordu: “Hilton’da kalsak bizi gene yakalar, dışarı atar mıydınız?”

Ümit Bayazoğlu, Uzun İnce Yolcular kitabında, o günlerin Sultanahmet’inde otel baskınlarına, polis takibatına, narkotik operasyonlara eğilerek “Polisin asıl uğraştığı yerli hippilerdi” saptamasını yapıyordu. Çünkü “Türk gençliği böyle dejenere ve pejmürde bir hayat süremezdi. Diğerleri nasıl olsa günün birinde çekip gideceklerdi ancak yerli hippiler topluma mikrop saçmaya devam edeceklerdi.” Yüksek makamlarda oturanların zihniyeti buydu.

Amerikalı ünlü senatör Thomas J. Dodd’ın 1969’da Sultanahmet’i ziyaret etmesi, giderek dış politikanın da bu işe parmağını soktuğunun kanıtıydı. Hayat dergisi, ziyarete ilişkin haberi “Gizli esrar takibi: Amerikan hükümeti hippilerin peşinde” başlığıyla duyuruyordu. Habere göre senatör, Yener’in lokantasına da uğramış, buradaki anı defterinin sayfalarından, hippilerin not ve çizimlerinden ipuçları elde etmeye çalışmıştı. Daha sonra da beraberindeki polislerin tavsiyesiyle Pudding Shop’un ve bazı mimli otellerin kapısını çalmış olmalıydı.

Ediz Hun, Tatlı Meleğim

Amerikan hükümeti o günlerde uluslararası uyuşturucu kaçakçılığında Türkiye’nin başat bir rol oynadığını iddia ediyor, binlerce Egeli çiftçinin geçim kaynağını kurutma pahasına haşhaş ekimini yasaklatmaya uğraşıyordu. 12 Mart rejimi bu isteğe derhal boyun eğecek, neyse ki birkaç yıl sonra demokrasiye geri dönüldüğünde çiftçi ailelerinin yüzü kısmen gülecekti. Türkiye’deki adalet sistemini ve hapishane koşullarını yerden yere vurduğu kadar, Amerikan orta sınıf ahlakını ve onun emperyalist dış politikasını da sert biçimde eleştiren Geceyarısı Ekspresi (Alan Parker, 1978) filmine ve filmdeki genç hippi karakterine, duygusallıkla “Türk düşmanı” yaftası yapıştırmak yerine, biraz da bu reel siyasi dinamiklerin penceresinden bakmak gerekiyordu.

Yeşilçam ekolünde hippilere en sevecen yaklaşan film herhalde 1970’te çevrilen Tatlı Meleğim komedisiydi: Türkan Şoray, hayalindeki erkeği “Asi ruhlu, fırtına gibidir, bütün dünyaya boş vermiştir, çılgındır, tıpkı hippiler gibi” sözleriyle tarif edince, iş adamı Ediz Hun Türkan’ın gönlüne girmek için takma saç sakalla hippi kılığına bürünüp Sultanahmet’e gidiyordu. Bulunduğu gece kulübünü basan polislerden biri Ediz’e fırça atıyordu: “Ulan hippiler, nedir sizlerden çektiklerimiz be! Polis miyiz yoksa temizlik işçisi mi?”

Liz Behmoaras 2019’da Lale Pudding Shop romanında, çeşitli milletlerden bir dizi kurgusal karakter yaratarak onları Pudding Shop’ta buluşturdu, Piyer Loti kahvesinden Kanlı Pazar gününün Taksim Meydanı’na kadar dönemin İstanbul’unda adım adım gezdirdi. Paulo Coelho da Hippi başlıklı, 2018 tarihli öz yaşamsal romanında İstanbul’da konaklamayı ihmal etmedi.

1979 tarihli Milos Forman imzalı Hair filminden bir sahne

60'ların ikinci, 70’lerin ilk yarısı unutulacağı yerde, her geçen gün zihinlere daha fazla kazınıyor, yeni kuşakları da kendine mıknatıs gibi çekiyor. 1979 tarihli, Milos Forman imzalı Hair filminin her üç beş yılda bir yeni baştan keşfedilmesi de bunun göstergesi.

Forman’ın filmi aynı adlı sahne eserinin sinema uyarlamasıydı. Daha önce benzeri görülmemiş biçimde, savaşları topyekûn lanetleyen, kapitalizmi, tüketim toplumunu sorgulayan hippilerin macerası, New York’ta, 1967’de, sıcağı sıcağına Hair müzikalinde anlatılmıştı. 1968’de “Hippy Hippy” adını verdiği bir kostümle gazino sahnesine çıkan Zeki Müren, iki yıl sonra ABD’de kapalı gişe oynamaya devam eden müzikali izleyip hayran kalmıştı. “Gölge etme/ doğsun güneş/ aydınlatsın” türküsüyle Türkçe Hair’i 1971’de İstanbul ve İzmir’de sahneleyenlerse Gülriz Sururi-Engin Cezzar Topluluğu’ydu. Dönemin genç pop şarkıcıları Füsun Önal ve Neco son anda kadrodan ayrılınca başrol, 40’larının eşiğindeki Sururi ve Cezzar’a düşmüştü. Gülriz Sururi zaten niyeti bozmuştu: “İnanın, 18-20 yaşlarında olsaydım, şimdi ben de hippi olurdum.”

"Let the sunshine in” [Bırak güneş içeri girsin] dercesine Büyük İskender’e “Gölge etme başka ihsan istemem” diyen, medeniyete yüz sürmeyen, bir fıçının içinde yaşayan Sinoplu Diyojen’in uluslararası kaynaklarca “dünyanın ilk hippisi” ilan edildiğine bakılırsa bu topraklarda hippiliğin kökleri epey eski ve sağlamdı.

Hippi
Hippie
Sultanahmet
1968
Hippi Yener
Hippi Perihan
Hair müzikali
Beatnik
Lale Pudding Shop
Tarih
Popüler Tarih
Derya Bengi
İstanbul
ist dergi
Sayı 010

BENZER

Kentsel dönüşümü büyük bir hızla yaşamak zorunda kalan İstanbullular olarak ekonomik, toplumsal ve siyasi hayatın konutlara ve dolayısıyla beklentilerimiz ne olursa olsun yaşamımıza nasıl yansıdığını izliyoruz. Yeni evlerde bir “misafir odası” yok artık. Bu yazı sayesinde, bu geleneği Osmanlı’dan bugüne, daha doğrusu yakın bir geçmişe kadar taşıdığımızı ve 19. yüzyılın sonlarında inşaatlarına başlanan apartmanların ilk örneklerinde uzun süre yaşattığımızı öğreniyoruz.
Orhan Pamuk 1901’deki veba salgını sırasında Osmanlı’ya bağlı hayali Minger adasında geçen olayları anlattığı romanı Veba Geceleri’yle yeniden okuma köşemizin en güzel konuklarından biri oldu. Kitabı okuduktan sonra usta yazarın kapısını çaldık, Veba Geceleri’nin şifrelerini çözmek için sorularımızı yönelttik.
1932’de İstanbul sokaklarında insanları sıcaktan bayıltan yaz, 1933’te gelmek bilmedi, sayfiye yerlerinde esnafın gözü yollarda kaldı... 1931’de ani fırtına eşliğinde gerçekleşen Boğaz’ı Yüzerek Geçme Yarışması’nın iki kadın yüzücüsü de başarıyla Kandilli’ye ulaşırken, 1935’te Florya’nın dünya plajı olma hayalleri vardı...