Fotoğraflarla 1980’lerde feminist hareket

Fotoğraf
Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı
09 Haziran 2021 - 15:52

12 Eylül 1980’de gerçekleşen askerî darbenin sonuçlarından biri de derneklerin kapatılması, faaliyetlerinin son bulmasıydı. YÖK kurulmuş, 1402 sayılı yasadan ötürü çok sayıda öğretim üyesi üniversitelerden uzaklaştırılmıştı. "1402’lik diye adlandırdığımız üniversiteden atılanlar, hapse giren arkadaşlarımız... Sol görüşlü olmak ezilmeyi ve ağır baskıları getirmişti. Toplum demokrasiyi, özgürlükleri büyük bir açlıkla talep eder hale gelmişti" diyor Prof. Dr. Gülser Öztunalı Kayır. "Bir yandan iktidarın kadına bakışına karşı çıkılıyor, öte yandan Batı’da ikinci dalga feminist hareketin gelişmeleri bizleri etkiliyordu."

Gülser Öztunalı Kayır, kadın hareketi sayesinde feminist bilincine kavuştuğunu söylüyor. 16 yaşında yaşadığı taciz olayının da etkisi olduğunu düşünse de asıl olarak kadın hareketi onu feminizme yaklaştırmış. "Oğlum sekiz yaşındaydı. Yeniden üniversite sınavlarına girerek öğretimimi bitirdim. Akademisyen olmaya karar vermiştim artık, oldum da" diyor. "Her kadının feminizme kendine özgü bir yaklaşımı vardı ama birlikte çalışmayı, üretmeyi sağlarken başardık feminist olmayı ve eylemler, şenlikler, etkinlikler, yayınlarla devam ettik."

Darbe sonrası baskının her alanda hissedildiği bir iklimde, bir grup kadın kendi aralarında toplantılar yapmaya başlamış. "Toplanma yasağının sürdüğü günlerdi ve çay gününe benzetmek için poğaça, kek yaparak toplantı yapıyorduk" diyor Gülser Kayır. Ankara ve İstanbul’da başlayan bu toplantılarda kadın sorunları tartışılırmış. 1982 Nisan’ında İstanbul’da YAZKO (yazarlar ve çevirmenlerin kurduğu Yazarlar Kooperatifi) tarafından düzenlenen ve Fransız feminist hukukçu
ve siyasetçi Gisèle Halimi’nin katılımıyla gerçekleştirilen “Kadın ve Sorunları” konulu sempozyum ("Şirin Tekeli, Stella Ovadia, Şule Torun ve daha pek çok kadının çabasıyla” diye altını çiziyor Gülser Kayır), 12 Eylül sonrası kadınların kamuoyu karşısında kadın sorunlarını ve feminizmi açıkça konuşmalarına zemin oluşturmasından ötürü hayli önem taşıyor.

Önemli bir diğer an, "feminist" kelimesinin açık seçik yazıya döküldüğü Somut sayfası. YAZKO çevresinde düzenli olarak toplanan kadınların hakları konusunda düşündüklerini yazmaya başladıklarını ve talepleri üzerine YAZKO’nun Somut isimli yayınında kadınlara bir sayfa ayırdığını anlatıyor Gülser Kayır: "Neler yazarız, neleri ön plana çıkarırız, ne yapmalıyız gibi tartışmalar sürerken Şule’nin (Aytaç) ‘Sayfanın adını Feminist koydum’ demesi hepimizin bir şok yaşamasına neden oldu. Çünkü dışlanırız korkusu vardı. ‘Feminist’ kavramını kullanmanın, birlikte düşünmemize ve çoğalmamıza engel olacağını düşünüyorduk. Endişelenmiştik açıkçası."

YAZKO'nun Somut isimli yayınında kadınlar "Feminist" isimli bir sayfa hazırladılar

Dışlanma korkusu, toplumun buna henüz hazır olmadığı düşüncesi gibi “engellere” rağmen, yine de göze aldıklarını ve sayfanın adını Feminist koyduklarını söylüyor Gülser Kayır. Bu sayfa, altı ay süreyle hazırlanmaya devam etmiş.

1984’e gelindiğinde Gülser Kayır’ın dönüm noktalarından biri olarak işaret ettiği "Kadın Çevresi" girişimi (Kadın Çevresi Yayıncılık, Hizmet ve Danışmanlık A.Ş.) hayata geçirilmiş. "Ablamın bir iş hanındaki küçücük mimarlık bürosunda, portakal sandıklarında, Yaprak’ın diktiği minderlerle toplantılarımızı yapıyorduk ancak artık kadınları sığdıramaz olmuştuk mekâna. Neyi nasıl yapacağımızı bilmediğimiz ama feminist ideolojiyi yaymak istediğimiz ilk heyecan verici toplanmalardı" diyor Gülser Kayır.

Kadın Çevresi, kadın bilincini yükseltmek için toplantılar yapmakla kalmamış, Feminizm (Andrée Michel), Evlilik Mahkûmları (Lee Comer), Kadınlık Durumu (Juliet Mitchell), Ben Bir Feministim (Simone de Beauvoir) gibi pek çok kitap çevirisine de imza atmış. Kadın Çevresi Yayıncılık’ın bir sonraki büyük hamlesi 8 Mart 1987’de çıkarılmaya başlanan FEMİNİST dergisi olmuş. "Ayşe Düzkan, Handan Koç gibi isimlerin emekleriyle, feminist görüşlerin ilk defa açıkça dile getirildiği politik bir mecra" diye özetliyor derginin içeriğini ve duruşunu Gülser Kayır. O yıllarda “feminist”in nasıl algılandığını ise çeşitli örneklerle anlatıyor: "Kadın düşmanı, evde kalmış, erkeklerden nefret eden kadınlardık bizler. Tu kakaydık. Kitaplarımızı satmaya ve düşüncelerimizi yaygınlaştırmaya çalıştığımız fuarlarda ‘Feministleri gördün mü?’ diyenleri duyardık. Fuarda büyük matbaa toplarından kâğıtları asıp kadınların düşüncelerini almak isterdik. Bir tıp öğrencisi erkek, erkeklerin beyinleri bilmem kaç gram daha büyük demez mi! Fillerinki de üç buçuk kilo dediğimizi çok iyi hatırlıyorum. Erkeklerle ilk kamusal karşılaşmalar ciddi bir mücadele gerektiriyordu. Onu da feministler olarak çok güzel başardık." 2021 yılında bile kulağa çok yabancı gelmiyor bu örnekler...

Gülser Kayır’a göre, FEMİNİST dergisi ekonomik nedenlerle yayın hayatına devam etmediyse de hareketin kilometre taşlarından biri sayılacak bir girişimdi.

Feminizm, 1980 başında insan içinde telaffuz edilmeye çekinilen bir kavram olarak başladığı yolculuğuna 1990’a kadar konuşularak, tartışılarak, anlatılarak, sokaklara taşınarak, kitleselleşerek ve meşruluk kazanarak devam etti. Seksenlerin ikinci yarısı, feminist bilincin sadece yaygınlaşmasında değil; feminist hareketin sokağa dökülmesinde de kritik bir geçiş süreci teşkil etti. Bu sürecin kimisi mihenk taşı olarak anılan bazı aşamalarını fotoğraflar eşliğinde de anlatalım istedik.

Dayağa Karşı Kampanya

Dayağa Karşı Kampanya, 4 Nisan 1987

"Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.

Çankırı yargıcı Mustafa Durmuş, bu atasözünü (!) gerekçe göstererek, kocasından şiddet gören hamile bir kadının açtığı boşanma davasını reddetti. Bu, bir anlamda bardağı taşıran son damlaydı. 4 Nisan 1987’de kadınlar, Durmuş’a manevi tazminat davası açtılar ve "Dayağa Karşı Kampanya" başladı.

"Kadının şiddete uğramasının korkunç bir şey olduğunu ve cezalandırılması gerektiğini, yargının kadına haksızlık yaptığını topluma anlatmaya çalıştık" diyor Gülser Kayır, Çankırı’da boşanma davasını reddeden yargıcın kararının kadınlar arasında yol açtığı infiali anlatırken. Devam ediyor: "Büyük bir yürüyüş düzenlemeye karar verdik. Ancak hangi slogan bütün kadınlara bunun haksızlık ve dayağın boşanma sebebi olduğunu anlatabilir, tartıştık günlerce. Sonunda ablam mimar Nurser –kendisi de şiddete maruz kaldığı için– ‘dayak’ olmalı bu kavram dedi. Ne demek istediğimizi anlatabilmek için, kadınların dayak kavramını kolayca kavrayabileceğini ve birleşebileceğini düşünerek ‘Dayağa hayır!’ diyen bir kampanya başlattık."

"Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü" '80 darbesinden sonra gerçekleştirilen ilk izinli kadın yürüyüşü

Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü, 17 Mayıs 1987

Dayağa Karşı Kampanya etrafında gelişen ilk etkinlik, ki bu aynı zamanda '80 darbesinden sonra gerçekleşen ilk izinli etkinlik, yanı sıra ’80’lerin ilk kitlesel kadın yürüyüşü olarak kabul ediliyor, 17 Mayıs 1987’de İstanbul, Kadıköy’de gerçekleşti. Eylem, Yoğurtçu Parkı’nda başladı ve katılımcılar Söğütlüçeşme’ye kadar yürüdü.

Gülser Kayır, "Çocuk, okul, çalışma derken organizasyon kısmında yer alamadım" dese de yürüyüşte büyük bir heyecanla hazır bulunduğunu ve o gün hissettiklerini unutmadığını söylüyor. "Yanımda ‘dayağa hayır’ diye bağıran yüzlerce kadının bu hareketin bir parçası olacağına, mutlaka eskisinden farklı düşüneceğine inancım vardı. Bugün birçok kentte kadın örgütlenmelerinin nüvelerinin atıldığı bir yürüyüş olduğu bir gerçek. Şimdilerde farklı şiddet türleri ve türevlerinin gündeme gelmesi bu gelişmeler sonucu gerçekleşmiştir. Giderek kadına şiddet konularını okumaya ve irdelemeye başladık. Kadına şiddet ve kadın cinayetleri üçüncü sayfa haberi olmaktan çıktı. Bunları feminist hareketin sağladığı çok açık bence.Cumhuriyet gazetesi, 18 Mayıs 1987 tarihinde yayımladığı haberde yürüyüşe bin kişi civarında katılım olduğunu yazdı. Ancak, Gülser Kayır’ın da belirttiği gibi Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü’ne İstanbul dışında birçok kentten de katılım olduğu ve toplamda iki bini aşkın kişinin o gün yürüdüğünü ifade eden kaynaklar var.

Kariye Şenliği, 1987

Kariye Şenliği
4 Ekim 1987

Gülser Kayır’a göre '80’lerde feminist hareket adına dönüm noktası sayılabilecek etkinliklerden biri de Kariye Müzesi meydanında düzenlenen ve "Kariye Şenliği" olarak anılan buluşma. Kadınlar bir araya geldikleri, konuştukları, anlattıkları, tartıştıkları bu etkinlikte ürettiklerini de sergileyip satışa sunmuşlar. Büyük bir katılımla gerçekleşen şenlik, içeriğiyle o dönemde bir ilk. "Hâlâ o kadınların isimleri ve telefonlarının listesi arşivimde" diyor Gülser Kayır. Kariye Şenliği’nde gerçekleştirilen satışlardan elde edilen gelirle Bağır Herkes Duysun kitabı yayımlanmış.

Kampanya kapsamında kadınlar ilk olarak Ankara’da harekete geçtiler

Bedenimiz Bizimdir, Cinsel Tacize Hayır 

"Feminist Hafta Sonu" olarak da anılan 1. Feminist Kongre, 11-12 Şubat 1989’da Ankara’da farklı pek çok ilden feministin katılımıyla gerçekleşti. Kongrede alınan kararlardan biri de "Bedenimiz Bizimdir, Cinsel Tacize Hayır Kampanyası"na start vermek oldu. Kampanya kapsamında kadınlar ilk olarak Ankara’da harekete geçtiler; rozetler dağıtıldı, paneller, toplantılar düzenlendi. Sırada İstanbul vardı. 

Kadıköy-Karaköy vapurunda mor iğne satışı, 1989

Mor İğne Kampanyası

İstanbul cephesinde ilk hamle 2 Kasım 1989 tarihinde gerçekleşti. Yer, Kadıköy-Karaköy vapuruydu. Önce bir basın açıklaması yapan kadınlar, daha sonra sabah vapurunda erkek tacizine bir tepki olarak mor iğne satışına başladılar.

"Şimdi size harika bir ürün tanıtmak istiyorum. Elimde gördüğünüz bu iğne paslanmaz çelikten olup, nikel-krom alaşımlı olup, 7 santim uzunluğundadır. Üzerinde bulunan mor kurdele tüm giysilerinizle birlikte kullanabileceğiniz bir aksesuar görünümündedir. Bu şık aksesuarın aynı zamanda size sarkıntılık edenlere karşı savunmanızda bir araç olduğunu şimdi size göstereceğiz...

Mor İğne Kampanyası’nın tanıtım metni böyle başlıyordu. Bedenimiz Bizimdir, Cinsel Tacize Hayır Kampanyası daha sonra Mor İğne Kampanyası olarak da anıldı.

Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, gönüllülük esasıyla yol alan bağımsız bir oluşum

Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı
9 Mayıs 1990

Dayağa Karşı Kampanya kapsamında ve etrafında gerçekleştirilen birçok etkinlik söz konusu ama Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın kurulması, kampanyanın en etkili sonuçlarından olabilir. Gönüllülük esasına dayanan bu bağımsız girişimin yerel yönetimlere etki edecek güce sahip olması, elini taşın altına koyan kadınların, dayanışmanın başarısı. Gülser Kayır, vakfın kurucularından ve bununla gurur duyduğunu söylüyor: "Mor Çatı’nın kurulmasında çok kadının emeği vardır. Emeklerimizin somut ve çok başarılı bir şekilde feminist politikanın gelişmesini sağlaması gerçekten onur verici." Her ne kadar o dönem için altından kalkılması zor bir iş olsa da başarılmış olması, bunu başarmış olmaları Gülser Kayır’ın haklı olarak göğsünü kabartıyor. "Gönüllülük ilkeleriyle, feminist ilkelerle, dayanışmayla gerçekleştirildi bunlar" diyor. Alan çalışmaları yaptıklarını, kadınların şiddet öykülerini dinlediklerini ve tüm bunları kitaplarda toplayıp yayımladıklarını anlatıyor. "Tabii uzun tartışmalar bir dilin oluşmasını da beraberinde getirdi" diyor. "Ataerkil, cinsiyetçi ve kapitalist dilin değişmesi için feminist dilin yerleşmesi gerekliydi. Bunu da kitapları oluştururken başardık büyük ölçüde.

Mor Çatı’nın ilk sığınma evi Eylül 1995’te 18 kadın, 20 çocuk kapasitesiyle bağımsız bir şekilde açıldı. Kadın Sığınakları Kurultayı ise ilk kez 1998 yılında gerçekleştirildi. Kadın Kurultayı mı desek Kadın Kongresi mi? diye isim bulmak için günlerce tartıştıklarını anımsıyor Gülser Kayır. "Hayır, bizim işimiz ev içi şiddet dedik ve sığınak başlığını ekledik" diyor. "25 yıldır her yıl bu kurultay toplanıyor. Birçok kentten kadın bir araya gelerek tartışıyor ve taleplerini oluşturarak gerekli resmî yerlere iletiyor. Bu, kadın politikasını ortaklaşa oluşturma ve dayanışma sürecidir ve çok değerlidir kanımca." Bugün hâlâ pek çok genç kadının gönüllülük çalışmasıyla, feminist ilkelerle ve dayanışma içinde sığınak desteğini sürdürdüğünü, emeklerinin çok büyük olduğunu söylemeden de geçemiyor.

Feminizm
Kadın Eserleri Kütüphanesi
Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı
Kadın Hakları
YAZKO
Somut
Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı
Sayı 006

BENZER

Son yıllarda tiyatro sanatının sahneleri çeşitlendi, o sahneler üzerinde karakterlere yaşam veren oyuncularının sayısı bir hayli arttı. Sadece İstanbul’da ellinin üzerinde bağımsız, küçük, ayakta durmaya ve kendi çizgisini oluşturmaya çalışan yeni tiyatro var. Önde gelenlerinin temsilcileriyle görüşüp, böyle bir ivme var mı, olgunlaşıyor mu diye konuştuk.
Bazı araştırmacılar kartpostal plak icadını ülkelerin muhbirlik faaliyetlerine bağlamayı seçer. Kartpostala ses kaydedip bilgi nakletmek ajanların işine yaramış mıdır, hangi gizli bilgiler bu şekilde dünyayı dolaşmıştır bilemiyoruz fakat kartpostal plak 1950’lerden sonra tüm dünyada yaygın olarak kullanıma girmiş bir güzelliktir. Tekrar popüler oluyor.
Bundan 36 yıl önce aramızdan ayrılan Zati Sungur, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük sihirbazı olmasının yanı sıra dünyanın sayılı illüzyon ustalarından biriydi. 1936’da, yirmi yıl Avrupa ve Güney Amerika’da gösteri yaptıktan sonra Türkiye’ye döndü ve Beyoğlu’nda sahneye çıkmaya başladı. Ağızdan ağıza yayılan hünerleri sayesinde kısa zamanda kentin en meşhur kişisi olan Sungur, özel bir gösteri yaptığı Atatürk’ü de etkilemeyi başarmıştı.