Evimize elektrik nasıl geldi: Fotoğraflarla Silahtarağa Santrali

26 Şubat 2021 - 14:11

18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Sanayi Devrimi, üretimin beden gücünden makine gücüne evrilmesinde büyük bir rol oynadı. Bu makineleşmede buhar gücü kullanımı oldukça önemliydi. 19. yüzyılın sonlarına doğru ise elektrik, makineleşmenin ihtiyaç duyduğu yeni enerji rejiminin itici gücü haline gelmişti. Batılı devletler ulaşım, aydınlatma, iletişim, sağlık gibi alanlarda farklı coğrafyalarda kendilerine yeni yatırım ve pazar alanları bulma rekabeti içindeydi. 1880’lerden itibaren dünyanın yoğun nüfuslu şehirlerinde kent ölçekli elektrik fabrikaları ve kent elektrik şebekeleri kurulurken, çok uluslu yatırımcılar ve finansal kurumlar bu süreçte oldukça aktif ve belirleyici bir yere sahipti.

Global elektrifikasyon dönemi” olarak adlandırılan bu dönemde,1 1900’lerin ilk yıllarında Osmanlı coğrafyasında Tarsus, İzmir, Şam, Beyrut gibi kentlerde küçük ölçekli santraller kurulmuş olsa da santrallerin elektrik üretim kapasitesi çok sınırlı kalmıştı. İstanbul’da ise 1870’lerin sonlarından itibaren şehrin elektrik hizmetine kavuşması için yabancı ve yerli girişimciler birçok kez imtiyaz başvurularında bulunmuş, bu başvuruların bazılarına sıcak bakılsa bile projeler hayata geçirilememişti. Osmanlı bürokratları, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı şehirlerinde altyapı hizmetleri yatırımlarında gittikçe daha fazla söz sahibi olan yabancı sermayedarların güçlenmesine sıcak bakmıyordu. Ayrıca kentin bazı bölgelerine aydınlatma ve ısıtma hizmeti sağlayan havagazı şirketlerine verilen uzun süreli imtiyazlar elektrik hizmeti tartışmalarını karmaşık hale getirmişti. Kamuoyu nezdinde elektriğin fayda ve zararlarının henüz net olarak anlaşılmamış olması, İstanbul’un fiziksel ve coğrafi yapısının elektrik altyapısına uygun olmadığı düşüncesi ve Sultan II. Abdülhamid’in elektrik kullanımına dair kişisel kaygıları İstanbul’un elektriklendirilmesine şüpheci yaklaşımda rol oynayan nedenler arasındaydı. Dolayısıyla İstanbul’un bir altyapı hizmeti olarak elektrik hizmetine kavuşması 1870’lerin sonlarından itibaren gündemde olsa da kent ölçekli bir santral inşa edilememiş ve elektrik şebekesi döşenememişti. Bu dönemde kamusal bir altyapı hizmeti olarak elektrikli aydınlatma ve ulaşımdan bahsetmek mümkün değildi.

Sultan II. Abdülhamid’in elektrikli aletlerin ithalatı ve kullanımına dair getirdiği kısıtlamalar ise II. Meşrutiyet’in ilanına kadar düzenli olarak uygulanmış, bu dönemde elektrik kullanımı saray, elçilikler ve toplumun ayrıcalıklı ve varsıl kesimleriyle sınırlı kalmıştı. Kısıtlamalar II. Meşrutiyet’in ilanından kısa bir süre sonra yürürlüğe giren ve tüm yasakların hükümet kararnamesiyle kaldırıldığı 1908 yılı Ağustos ayına kadar devam etti.2

II. Meşrutiyet’in ilanıyla, askıya alınan anayasa tekrar yürürlüğe konmuş, Osmanlı Meclisi yeniden teşkil edilmişti. Meclis üyeleri arasında yapılan tartışmalarda sadece idari ve hukuki alanlarda değil sosyal hayatta da birtakım değişimlerin önemi vurgulanıyordu. Osmanlı şehirlerinin “modern” bir şehir dokusuna kavuşması ve devletin endüstriyel ve ekonomik gelişimi için şehirlerdeki altyapı çalışmalarının hızlanması gerektiği konusunda meclis üyeleri hemfikirdi. Ancak bunun ne şekilde yapılacağı hararetli tartışmalara neden olmuştu.

Silahtarağa şantiye görünüşü, 12 Mart 1912

Osmanlı Anonim Elektrik Şirketi

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren şehrin farklı bölgelerinde aydınlatma ve ısıtmada kullanılmak üzere havagazı üreten gazhaneler kurulmuş, ancak 1900’lere gelindiğinde bu gazhaneler artan gereksinimlere cevap verememeye başlamıştı. Kente elektrik enerjisi sağlayacak bir santralin inşası elzem hale gelmişti. Ticaret ve Nafia Nezareti, İstanbul’da bir elektrik santrali kurulması ve şehrin Avrupa yakasının ve Suriçi’nin elektrikle aydınlatılması için bir ihale düzenleyeceğini 1910 yılının Şubat ayında basın aracılığıyla duyurdu.3 Bu ihaleye uluslararası sermaye gruplarını içeren sekiz farklı şirket başvurdu.4 Başvuru sürecini değerlendirmek üzere kurulan teknik komisyon için ihaleye katılan şirketlerin mali gücü ve teknik donanımları önemliydi. Teklifler arasında karşılaştırma yapmak için bir çizelge hazırlanmıştı. Karşılaştırma unsuru olan kriterler arasında elektrik santralinin inşa edileceği yer, yüksek ve alçak gerilim hattı planları, umumi aydınlatma ve ücretlendirme, santralde kullanılacak olan makine ve teçhizatın özellikleri yer alıyordu.5

Teknik komisyonun öncülüğünde Nafia Nezareti, ihaleye giren bu şirketler arasından Budapeşte’de merkezi bulunan Avusturya-Macar Ganz Şirketi’nin (Société Anonyme d’Électricité Ganz de Budapest) teklifini en uygun teklif olarak değerlendirdi. 1 Kasım 1910’da Nafia Nezareti nazırı ile Ganz Şirketi temsilcileri arasında bir anlaşma imzalandı.6

Ganz Elektrik Şirketi, Nafia Nezareti ile yapılan anlaşma gereği ferman tarihinden itibaren altı ay içinde kendi yerine geçecek ve Osmanlı kanun ve kurallarına tabi olacak bir anonim şirket oluşturmakla yükümlüydü. 1911 yılının Nisan ayında kurulan bu şirkete “Osmanlı Anonim Elektrik Şirketi” adı verildi. Şirketin kurulmasının hemen ardından tünel, tramvay ve elektrik şirketlerini bünyesinde barındıran ve uluslararası sermaye gruplarını içeren “İstanbul Konsorsiyumu” (Union Ottoman Société d’Intrepises Electriques à Constantinople) oluşturuldu.7

 Silahtarağa briket atölyesinin iç kısmı, üretimin ilk günü, 31 Temmuz 1912

Neden Silahtarağa?

Kent ölçekli elektrik santralinin inşası için Alibeyköy ve Kâğıthane derelerinin Haliç’e döküldüğü Silahtarağa bölgesinde bir arazi tahsis edildi. Haliç’in geniş ve derin bir su havzasına sahip korunaklı bir liman olması, İstanbul Boğazı’na açılması ve su ulaşımına uygun olması bu seçimde belirleyiciydi. İstanbul’da su santralini işletecek kadar akarsu bulunmadığından bir termik santral inşa edilmesine karar verildi. Termik santral için gerekli olan kömürün hem kara hem deniz yoluyla taşınabilecek olması da Silahtarağa’nın seçiminde etkili oldu. Diğer önemli bir husus elektriğin iletiminde enerji kayıplarının meydana gelmesiydi. Bu riski azaltmak için santralin diğer sanayi tesislerine yakın olması gerekiyordu. Hiç şüphesiz dönemin mevcut tersane ve irili ufaklı sanayi tesislerinin Haliç civarında yoğunlaşmış olması da Silahtarağa’nın seçiminde önemli bir faktördü.8

Vahdettin Engin ve Ufuk Gülsoy elektrik tarihi üzerine yaptıkları çalışmalarda santral inşasının bir Fransız şirkete (Société Generale d’Entreprises à Paris) ihale edildiğini belirtirler.9 Ali Cengizkan ise 1911 tarihli yerleşim çizimleri planına göre 118 bin metrekarelik bir alana sahip olan fabrika yerleşkesinin daha sonraki yıllarda büyüyebilecek şekilde tasarlandığını dile getirir. Merkez santral, yönetim binası, marangozhane, işçi konutları, yemekhane ve günlük ihtiyaçların giderilmesi için bir mağazanın yer aldığı santral yerleşkesi planı üretim, çalışma ve yaşam alanlarını bir araya getirmeyi hedefleyen yenilikçi bir bakış açısına sahipti.10 Bir endüstri ve kültür mirası olan Silahtarağa Elektrik Santrali, 2004 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne tahsis edilmiş ve eski fabrika binaları müze, kütüphane, eğitim birimleri olarak fonksiyonel hale gelmiştir.

Elektrik makaralarının Pera'ya taşınması, 11 Ağustos 1912

Fotoğrafların izinde Silahtarağa

İBB ve BEDAŞ ortaklığında yürütülen kitap ve belgesel film çalışmaları kapsamında bir müzayededen alınan bir dizi fotoğraf, Silahtarağa Elektrik Santrali’nin inşa ve elektrik şebekesi kuruluş sürecini görselleştirmemizde önemli rol oynuyor. Fotoğrafların kim tarafından çekildiğine dair net bir bilgiye sahip değiliz. Ancak fotoğraflar üzerinde yer alan numaralar, tarih bilgileri ve Fransızca notlar, bu fotoğrafların belirli bir amaç doğrultusunda üretildiğini bize kanıtlar nitelikte. Buradan yola çıkarak fotoğrafların ihaleyi kazanan Ganz Elektrik Şirketi, inşaat sürecinden sorumlu olan Fransız İnşaat Şirketi veya İstanbul’da elektrik işlerinin takibinden sorumlu İstanbul Konsorsiyumu tarafından çekilmiş olabileceğini iddia edebiliriz.

Fotoğrafların içeriğine genel olarak baktığımızda fabrika arazisinin çevresel yapısını, bu arazi içine inşa edilen yapıların inşa sürecindeki ilerleyişini, farklı iş bölümleri çerçevesinde gruplaşmış işçileri, fabrika alanından şehrin belirli bölgelerine uzatılan şebekenin teknik olarak nasıl döşendiğini izleme fırsatı buluyoruz. Yapılan çalışmanın büyüklüğünü ve zorluğunu kanıtlamak istercesine uzak kadraj veya panoramik bir perspektife sahip fotoğraflara, kimi zaman işin aktörlerine, yani mühendis, ustabaşı veya işçilere odaklanan, kimi zamansa işin teknolojisine dair bilgi edinebileceğimiz fotoğraflar eşlik ediyor.

İlk parti elektrik kablolarının makaradan çözülmesi, 13 Ağustos 1912

Bu görsellerin, dönemin iki önemli teknolojisi olan fotoğraf ve elektriğin bilimsel, kültürel ve finansal güçlerini harmanlayarak bizlere bir “ilerleme” ve “modernleşme” anlatısı sunmak istediği aşikâr. Geleceğe uzanan bir belge niteliği taşıyan fotoğraflar, muhtemelen o dönemde şirketin farklı coğrafyalarda rekabet gücünü arttırmak için dolaşıma sokulmuştu. Peki bugün bize ne söyleyebilir veya ne tür soruları aklımıza getirirler? Fotoğraflara baktığımızda belki de ilk aklımıza gelen İstanbul’un doğası ve teknoloji arasındaki ilişki. Kısa bir zaman içinde kent sakinlerinin zamanla ve mekânla ilişkisini dönüştürecek olan elektrik teknolojisi, doğanın kudreti karşısında nasıl bir yol izlemişti? Elektrik kuvvetini santralden kentteki kullanıcılara taşıyacak olan şebeke kurulumu çalışmalarının yer aldığı görsellerde, insan ve hayvan gücünün birlikte kullanıldığı bir devinimin hâkim olduğunu görüyoruz. Ancak santralin inşa edileceği alanın tepeliklerle çevrili olması, fotoğraflardan da hissedileceği üzere bu devinimi zorlaştırmış olmalı. Dolayısıyla bu fotoğraflar İstanbul’un tepeliklerden, dar sokaklardan ve Haliç veya İstanbul Boğazı gibi su yollarından oluşan fiziki çevresinin, şebekenin geliştirilmesinde ne gibi etkileri olduğu üzerine bizleri düşünmeye itiyor. Bir yandan da geniş kadrajlı veya ayrıntıya odaklanan görseller sayesinde geçmiş ve günümüz arasında kentin doğal çevresinde yaşanan dönüşümleri veya kullanılan teknolojileri karşılaştırma fırsatı sunuyor. Günümüzde santral yerleşkesi civarı yoğun bir yerleşim yeri. Elektrik santralinin bu yoğunlaşmada nasıl bir rol oynadığı sormamız gereken sorulardan bir tanesi belki de.

Elektrik makarasından çözülen kablonun kanala montajı, 13 Ağustos 1912

Fotoğraflarda dikkatimizi çeken bir diğer nokta ise sürecin en önemli aktörleri olmalarına rağmen devlet arşiv belgelerinde bile çoğu defa sadece sayılarla ifade edilen işçilerin bu görsellerde cisim bulması. Farklı iş kollarında gruplaşan çalışanların kıyafetleri mühendis ve işçiler arasındaki hem sınıfsal hem de etnik ayrışmayı açığa çıkarıyor. İnşaat ve şebeke kurulumu çalışmalarının teknik özelliklerini düşündüğümüzde farklı vasıflara ve uzmanlıklara hâkim ve muhtemelen şirketin yurt dışından getirttiği mühendis veya mimarlar şapka ve Avrupai kıyafetleriyle yapılan işi yöneten ve yönlendiren konumdayken, işçiler Osmanlı modernliğinin simgesi olan fes ve gündelik kıyafetlerle fotoğraflarda yer alıyor. Ayrıca bu fotoğraflar vesilesiyle, elektrik makaralarının taşınması ve kabloların açılması gibi kas gücü gerektiren işlerle elektrik kutularının montajı gibi teknik bilgi gerektiren işlere dair de fikir edinebiliyoruz.

20 bin voltluk kabloların döşenmesi, iki kablo balyası arası bağlantı yeri, 17 Ağustos 1912

Elektrik kuvvetinin gündelik hayatımızın olmazsa olmaz bir parçası haline geldiği günümüzde bile, çok azımız kullandığımız elektrik enerjisinin bizlere nereden, hangi koşullarda, kimler aracılığıyla ulaştığı bilgisine sahip. Gecelerimizi renklendiren ışık dalgaları, evlerimizde sadece bir düğmeye basarak çalıştırdığımız elektrikli aletler, gündelik ihtiyaçlarımızı karşılamak a için seri üretim yapan işletmeler...

Tüm bunlar elektrik enerjisinin varlığını bize kanıtlayan aracılar, yani elektriğin görünen yüzleri. Peki ya görünmeyen yüzleri? Bir asır öncesinden işin mutfağını yani görünmeyen, geri planda kalan yüzlerini yansıtan bu fotoğraflar belki de farklı zaman dilimlerinde toplumların enerji kaynakları ile kurdukları ilişkiyi, yani modernleşme ve şehrin ekosistemi arasındaki ilişkiyi sorgulatması açısından da önemli.

Silahtarağa Elektrik Santrali, 1920'li yılların sonu

Tüm bu fotoğraflar, santral inşası ve kent şebekesi kurulum sürecinin farklı aktörleri arasında nasıl bir ilişki olduğuna dair de merakımızı tetiklemeli. Dünyanın birçok kentinde olduğu gibi İstanbul’da da elektrik hizmetinden ilk faydalananlar, İstanbul’un çoğunlukla varsıl kesimlerinin yaşadığı Pera, Nişantaşı, Harbiye gibi muhitler olmuştu. Modernleşmenin en güçlü temsillerinden biri olarak düşünülen elektrik teknolojisi, zaman içinde bazı sokakları pırıl pırıl aydınlatırken bazılarını daha da karanlıkta bırakacak, varlığı ve yokluğuyla toplumsal eşitsizlikleri açığa çıkaran bir gösterge olacaktı.

Önce Trablusgarp Savaşı ve sonrasında Balkan Savaşları’nın getirdiği zorluklar neticesinde Silahtarağa Elektrik Santrali’nin inşası ve kent şebekesini genişletme çalışmaları sekteye uğramıştı. Yerleşkesi ancak 1913’te tamamlanabilen santral 1914 yılının Şubat ayında tramvaylara ve özel kullanıcılara hizmet sunacak hale gelmişti. Santralin aktif hale gelmesiyle işletmesi, merkezi Belçika’da bulunan ve yine uluslararası bir şirket ve İstanbul Konsorsiyumu’nun da bir parçası olan SOFINA’ya (Société Financière de Transport et de l’Entreprise Industrielles) devredilmişti. Bu süreçte tramvay ve elektrik şirketlerince hazırlanan düzenli raporlara göre santralin aktif olduğu ilk yılda, yıllık elektrik üretim miktarı 5.816,36 kilovat saat, abone sayısı 1966, elektrik şebekesi uzunluğu 258 kilometre, kurulu güç ise 6.300 kilovat olarak kaydedilmiştir.11 Ancak İstanbul’da elektrik üretimi, dağıtımı ve kullanımı, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla gerekli teknik teçhizatın ithal edilememesi, bakır ve alüminyum gibi maddelerin temininde sorun yaşanması ve en önemlisi de kömür sıkıntısı nedenleriyle bir kez daha sekteye uğrayacaktı.

Dipnotlar

1 William J. Hausman, Peter Hertner ve Mira Wilkins, Global Electrification: Multinational Enterprise and International Finance in the History of Light and Power, 1878-2007 (Cambridge: Cambridge University Press, 2008).

2 COA. DH.MKT 2613/126, 20 Ağustos 1908.

3 “L’eléctricité en Turquie”, Le Moniteur Oriental, 24 Şubat 1910, s. 1-2.

4 “Eclairage Electrique à Constantinople”, Le Moniteur Oriental, 3 Juin 1910, s. 1, “L’électricité à Constantinople”, La Gazette Financière, 31 Mayıs 1910, s. 4-5.

5 COA, ŞD. 1231/24, 13 Ekim 1910. Başvuran şirketler arasından karşılaştırma yapmak için hazırlanan cetveller için bkz. CCA, NV 230/22-6-13, 230/22-6-11, 230/22-6-12.

6 Elektrik şirketi ve Osmanlı Devleti yetkililerince 1910 ve 1920 arasında yapılan sözleşmelerin yer aldığı kitapçık için bkz. “Dersaadet’in Rumeli cihetiyle mülhakâtında kudretü’l-elektrikiyye tevziât-i umumiyesi”, Conventions et Cahiers des Charges, 1336 (Constantinople: Zellitch Freres, Pera, Rue Yazidji, 1920), s. 7.

7 Fransız Diplomatik Arşivleri, Nantes, “Electricité de Constantinople (1897- 1914)” 166PO, 1-554, No. 204.

8 Ganz Elektrik Şirketi’nin hazırladığı kitapçık için bkz. Usine Electrique et Réseau de Distribution de La Ville de Constantinople, s. 6-7 (basım bilgileri bulunmuyor). Ayrıca bkz. Ali Lemi Aytar, “Dün, Bugün ve Yarın”, İETT (İstanbul Elektrik Tramvay Tünel Otobüs ve Havagazı İşletmeleri Umum Müdürlüğü) Dergisi, sayı: 4, İstanbul, s. 4-7.

9 Vahdettin Engin, Ufuk Gülsoy, “Elektriğin İstanbul’a Girişi, Teknolojik ve Toplumsal Katkıları”, TÜBİTAK, Proje No: 107K053, İstanbul, Haziran 2010, s. 77.

10 Ali Cengizkan, “Türkiye’de Fabrika ve İşçi Konutları: İstanbul Silahtarağa Elektrik Santrali”, ODTÜ, MFD, 20: 1-2, 2000, s. 33.

11 Belçika Devlet Arşivleri, Joseph Cuvelier Deposu, “Tramways et Electricité de Constantinople, Rapport du Collège des Commissaires, Exercice 1914-1915”, s. 6-7.

Elektrik
İstanbul
Elektriğin Tarihi
Tarih
Silahtarağa
Sayı 005

BENZER

İki denizi ve bir boğazı olan şehrimizde halkın denizle kaynaşması, 1920’li yıllarda İstanbul’a sığınan Beyaz Ruslar sayesinde başlıyor. Plajlar, 1930’larla birlikte, vapur işletmesi Şirket-i Hayriye’nin Boğaz’ı hareketlendirerek vapur seferlerini arttırmaya yönelik çalışmalarının da yardımıyla yavaş yavaş şehrin yaşam kültürü defterine adını yazdırıyor.
İstanbul, şarkılarla yaşıyor. Ağır alaturkalardan en sert rock dokunuşlara, “hafif” pop şarkılardan türkülere her türden örnekte karşımıza çıkan tek şehir belki de... Üstelik izini “ecnebi” şarkılarda sürmek de mümkün. Sadece şehir üzerine yazılan şarkılar bile hatırı sayılır bir külliyata sahip: Üzerine kitaplar yazılacak kadar çok! Semtler, mahalleler derseniz, iş hepten dallanıp budaklanıyor. Neresinden tutarsak tutalım eksik kalacak, şarkıların adını saymaya bile yerimiz yetmeyecek. Yine de adım atmak şart.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilan edildiği 29 Ekim 1923 tarihi, 1925’ten itibaren Cumhuriyet Bayramı olarak kutlanmaya başlandı. İlk yıllarda mütevazı törenler yapılırken, yurdun her köşesinde halkın içtenlikle katıldığı onuncu yıl kutlamaları gelmiş geçmiş en görkemli, en geniş katılımlı Cumhuriyet Bayramı olarak tarihteki yerini aldı.