Bakî kalan bu kubbede

24 Mayıs 2022 - 14:56

"Çok insan anlayamaz eski mûsikîmizden Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden. Açar bir altın anahtarla rûh ufuklarını, Hemen yayılmaya başlar sadâ ve nûr akını Ve seslenir büyük Itrî, semâyı örten rûh, Peşinde dalgalanır bestesiyle Seyyid Nuh, O mutlu devrede Itrî’ye en yakın bir dost Işıklı danteleler bestekârı Hâfız Post..."

Yahya Kemal’in “Eski Musikimiz” şiiri bir döneme damgasını vuran müzik zevkini hatırlatmakla kalmıyor, zikrettiği sanatçılar ve eserleri bugüne de varan, evrenselleşen isimler aynı zamanda.

Yahya Kemal musikî ile birlikte “fem-i muhsin” diye ifade edilen, “Kıraatte İstanbul tavrı” olarak bilinen bir üslubu da yâd ediyor. Bekir Sıtkı Sezgin’in “musiki fem-i muhsinden öğrenilir” diye özetlediği bu tavra ulaşmanın yolu, dile ve telaffuza hâkimiyet, engin bir müzik ve nesir bilgisi, Kur’an-ı Kerim’e vakıf olmak, kelimelerin anlamını tam manasıyla verebilmek ve yerinde kullanmaktan geçiyor.

Bu, çok küçük yaşlarda başlayan, kimi zaman bir ya da birden fazla üstadın yol göstermesiyle şekillenen eğitimin bir parçası. Bir ustanın himayesine girmekle başlayan eğitim sayesinde sayısız bestekâr, hânende, gazelhân yetişmiş, pek çok sanatçı ilminin ilk basamaklarını şiir ve musiki meclislerinde tırmanmaya başlamış. 1561 doğumlu, din âlimliği yanında şiirleriyle de tanınan Şeyhülislam Yahya bu meclisleri şu dizelerle ifade ediyor:

"Ne meclisler kurulmuşdur ne sâgarlar sürülmüşdür Mahabbet bâdesine benzer olmaz hep görülmüşdür.

Kâni Karaca

Usta çırak ilişkisi sanatta nasıl olur? Bir talebe nasıl yetişir? Dinî eğitim yanında sanat eğitimi nasıl verilir? Bu soruları, bahsettiğimiz tarzın son ve en önemli temsilcilerinden Üsküdarlı Ali Efendi’nin öğrencisi, kendi de bir o kadar bu tavrı temsil etmiş Kâni Karaca şöyle cevaplıyor:

"Köy imamının hocalığında dokuz yaşında hıfzımı bitirdim, Kur’an-ı Kerim’in tamamını ezberledim. Çok otoriterdi rahmetli hocam ama çok bilgili bir adamdı. Sultan Hamid döneminde İstanbul’da okumuş. Bazı iş adamları, ‘Bu çocuk İstanbul’a gitsin, yoksa burada heba olur,’ dediler. Bunun üzerine 1950 yılında İstanbul’a geldim. Kayserili iş adamı Mustafa Özgür’ün evinde kalıyorum o zamanlar. Dostu İbrahim Bey beni dinledi ve ‘Oğlum ne yapmak istiyorsun?’ dedi. Ben de ‘Valla abi, Yeraltı Cami’nin imamı, Hâfız Ali Efendi’den ders almak, Sadettin Kaynak’la tanışmak istiyorum’ dedim. Beni Hâfız Ali Efendi’ye götürdü. Hâfız Ali Efendi bana dedi ki ‘Oğlum kendine bir hoca seç ve onun tavrını iyi dinle. Böyle daha iyi kavrarsın Kur’an-ı Kerim’in okunuşundaki inceliklerini. Ben de ‘Efendim ben sizin için geldim’ dedim. Ve başladık derslere. Bu dersler neyi içeriyordu? Kur’an-ı Kerim’in inceliklerini. On farklı biçimde Kur’an okuma dersleri. Buna aşere-i takrip deniyor. Ali Efendi önce bana bir aşır okuttu. Onun öyle musiki nazariyatı filan yoktu ama makamları nazariyat biliyormuş gibi tam sıhhatlice gösterir, kullanırdı. Kur’an bilgisi ve Kur’an nazariyatı ise ayrı bir mesele... Onda da çok âlim bir zattı. İşte bu Ali Efendi beni dinledi, başladık Kur’an’ın nazariyatına, talimine... Bundan başka bir de Kur’an’ı okuma tarzı var tabii ki; o da ayrı iş..."

Bekir Sıtkı Sezgin (Fotoğraf: Hüseyin Kudsi Sezgin)

Çocuk yaşta başlayan ve uzun yıllar boyunca devam eden eğitim, modern eğitim yöntemlerinden farklı olsa da sonunda edinilen bilgi, çırakların sanatlarında yüksek bir beceri göstermelerine, yeni öğrenciler yetiştirmelerine olanak sağlıyordu. İstanbul dışında bilinen bir örneğinin de Urfa’da görüldüğü bu eğitim sistemiyle pek çok gazelhan yetişti. Gazel okumayı klasik Türk musikisindeki gibi meşk usulüyle öğrenen gazelhanlar, bu sanatı geçim için değil zevk için öğreniyordu. Birçoğu müezzin, hâfız ve esnaf olan bu gazelhanların en meşhurları arasında Tenekeci Mahmud, Kazancı Bedih, Şükrü Hâfız, Mukîm Tahir, Halil Hâfız, Ahmet Hâfız, Bekçi Bakır sayılabilir.

Bu meclislerde yalnızca musîkiye yer verilmez, kandil günleri ve Ramazan gecelerinde sohbetler yapılır, Mi’râciye ve Mevlid okunur; dinî sohbetlerin yanında edebiyat tartışmaları gerçekleştirilir, kimi zaman da siyasi meseleler konuşulurdu. Edebiyatçıların, hattatların, ediplerin, imamların yer aldığı bu sohbetler, dinleyicilerine pek çok şey katardı.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Beyazıt’taki köşkünde gerçekleşen buluşmalara katılan yazar Mithat Cemal Kuntay, tanıklığını şöyle özetliyor:

"Buraya gelenler Fuzulî’nin bir imalesinden başka tûl-i emel bilmezler; burada Naima’nın bir nüktesiyle bütün mahrumiyetler unutulurdu. Ve bu oda, mukaddes bir mahremiyetin rutubeti içinde yazın bile serindi. Ancak bu serinlik selvilerden inen gölgeler kadar loştu. Buradan çıkınca sokaklara, insanlara şaşırarak bakardım. Bu odada mühim ilim vak’aları olurdu; Ali Emirî Efendi bir yazma kitapta bir sineğin bir damla münasebetsizliğini diliyle ıslatıp eliyle silerek Revan sekarının Revan seferi olduğunu bu odada keşfederdi. Ve 93 âyânından Bursalı Rıza Efendi’nin Şehnâme’yi ezber bildiğini, Tarih-i Edebiyat müellifi Faik Reşat Bey gözlerini açarak bu odada söylerdi. Namık Kemal’in temiz ve beyaz çoraba meraklı olduğunu da şair Adanalı Hakkı Bey’den yine bu odada öğrenirdim... İşte Safahat şairi Akif’i bu odada tanıdım."

Hafızlıktan sanata uzanan yol

Çocuk yaştan itibaren önce hafızlık eğitimi alan, sonrasında musikinin detaylarına vâkıf olan sanatkârlar arasından bazıları var ki şöhretleri tüm dünyada biliniyor. Itrî, Hammâmizâde İsmail Dede Efendi, Hâfız Sâmi, Hâfız Kemal, Sadettin Kaynak, Kâni Karaca, Hâfız Burhan, Hâfız Âşir, Hâfız Şaşı Osman, Ali Rıza Sağman, Bekir Sıtkı Sezgin ilk akla gelenler arasında.

Sanatını müzik yerine farklı dallarda geliştiren hâfızlar da var. Hat sanatının en önemli isimlerinden sayılan Hâfız Osman o istisnalardan biri. Haseki Sultan Camii müezzini babası Ali Efendi’den aldığı derslerle küçük yaşta hafızlığını tamamlayan Hâfız Osman, Suyolcuzâde Mustafa Eyyübi’nin öğrencisi. 18 yaşında icazetini aldıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk dönem hattatlarından Şeyh Hamdullah’ın üslubunu layıkıyla öğrenebilmek için sıfırdan Nefeszâde Seyyid İsmail Efendi’ye öğrencilik yapmaya başlayan sanatkâr, Topkapı Sarayı’nda bulunan Şeyh Hamdullah’ın eserlerini inceleyerek bu konudaki becerisini arttırmış.

Sadettin Kaynak

Hâfız Osman tarafından meşk edilmiş 25 adet mushaf bulunuyor. Bugün dünyada nadir bulunan eserlerin müellifi yazı sanatında geri kalmamak için uzun hac yolculuklarında dahi çalışmış. Pazartesi ve çarşamba günü öğrenci yetiştiren Hâfız Osman’ın bir diğer özelliği de ömrünün son üç yılında felçli olmasına rağmen eser üretmesi.

Hattatın meşhur bir vav hikâyesi var. Dalgınlıktan yanına para almadan yola çıkan Hâfız Osman, Beşiktaş-Üsküdar arasında yaptığı kayık yolculuğunda bir vav karalayarak kayıkçıya vermiş. Vav harfini görüp memnun olmayan kayıkçı, yine de sesini çıkarmadan bunu ücret yerine kabul etmiş. Daha sonra Beyazıt Sahaflar Çarşısı’nda görücüye çıkardığı vav’ın Hâfız Osman’a ait olduğunun anlaşılmasıyla küçük bir servet kazanmış. Sonrasında yine ünlü hattata denk gelen kayıkçı, ücret yerine vav istediğinde hattatın verdiği cevap şimdi bile hatırlanıyor: “O vav öyle her zaman yazılmaz.”

Güzel ses şart mı?

Bekir Sıtkı Sezgin’in deyişiyle, “fem-i muhsin” şartını yerine getiren sanatçılardan beklenti, sanılanın aksine “mükemmellik” değil. Girişte alıntıladığımız “Eski Musikimiz” şiirinde geçen, Yahya Kemal’in “Işıklı dantelelar bestekârı” diye nitelediği Hâfız Post da bestekârlığı, hanendeliği, tamburiliğinin yanında hattat ve şair olarak öne çıkan bir isim. Kendinden sonra gelen sanatçıları etkileyen, pek çok öğrenci yetiştiren Hâfız Post için Mehmed Rıfat Efendi tarafından aktarılan “ahenksiz bir sesi bulunduğu” bilgisi ilginç bir detaydır. Pek çok eser verecek birikim ve dehaya sahip sanatçının sesindeki uyumsuzluk esasında önemsizdir.

Benzer bir durum Âmâ Osman Efendi için de söz konusudur. Sesinin güzel olmayışıyla tanınan, buna karşın çok önemli bir icracı olarak şöhret bulmuş Osman Efendi’nin sırrı da sanatında ve birikiminin eşsizliğinde saklıdır. Sesi “kuyudan çıkmış” gibi tabir edilse de okuyuşundaki falsosuzluk ve müzik zenginliği dinleyicileri büyülemekle kalmaz, üslup ve tavrın kıymeti hakkında çok önemli bir emsal olur. Fuzuli Divanı’ndan bestelediği “Vaslın bana hayat verir firkatin memat” isimli eserinin zaman zaman Atatürk tarafından söylendiğini muhafız alayındaki Selahattin Albay’dan nakille müzisyen Nezih Uzel de aktarır.

Teknolojiye sığmayan yetenek

Ramazan ayında Beyazıt ve Yerebatan Camileri’nde mukabele yaparken kapının önünde büyük kalabalıklar toplanmasına neden olan, üç oktav üzerine çıkması ve mevlit okurken üç beyti bir solukta bitirmesiyle ünlenen Hâfız Sami, devrinin erişilmesi güç simaları arasında yer alıyor. Dinî musiki yanında plaklarıyla da sesi günümüze ulaşan Hâfız Sami, özellikle Kur’an-ı Kerim okurken gereksiz nağmelerden kaçınması, tilâvetiyle örnek olmasıyla biliniyor. Meşhur bestekâr Zekâi Dede, torunu Münir (Kökden) Bey’in meşk için kendisine getirdiği Hâfız Sâmi’yi dinledikten sonra, “Oğlum, sana Hüdâ meşketmiş, benim meşkedecek bir şeyim yok!” diyerek kabiliyetini onaylamış. Her ne kadar sesi bugüne ulaşsa da uzmanlar Hâfız Sami’nin ses kalitesini yansıtacak bir kayıt yapılamadığında hemfikir.

Hâfız Burhan (ortada). (Fotoğraf: Gökhan Akçura Arşivi)

Teknolojik imkânların gelişmesiyle beraber sesi günümüze ulaşan bir diğer usta da Hâfız Burhan. Kalan Müzik Arşivi’nin çabalarıyla bugün dinleyebildiğimiz Hâfız Burhan, sesini kaydetmek için stüdyoya girip ilk eseri okumaya başladığında mikrofonun bozulmasına neden olmuş. Bu güçlü ses karşısında mikrofonlar bozulunca, çare Hâfız Burhan’ın sırtını mikrofona dönerek kayıt yapmasında bulunmuş. Ünlü gazelhânın Ramazan ayında mukabele yaptığı camilerde yer bulamayanlar üzülmez, komşu evlerden bile duyulan bu sesin tadını misafirlikte çıkarırmış.

Hâfız Burhan’ın okuduğu eserler arasında türküler, marşlar, kantolar, ninniler ve tangolar da bulunuyor.

Sultanahmet Camii imamı iken besteleri ve okuduğu eserlerle son dönemin en önemli sanatçıları arasına giren Sadettin Kaynak’ı anmamak olmaz. Musikiyi Hâfız Melek Efendi, Hâfız Şeyh Cemal Efendi, Kâzım Uz ve Neyzen Emin Dede gibi büyük üstatlardan öğrenen Hâfız Sadettin’in eserleri Münir Nurettin Selçuk, Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar tarafından okundukça şöhret bulmuş, kaç beste yaptığı tam olarak hiçbir zaman tespit edilememiştir. Hâfız Sadeddin Kaynak, dinleyicisi azalan musikinin yeniden canlanmasında rol oynamakla kalmayıp, kendinden sonra gelen sanatçılara da örnek oluşturdu.

Bülbülleri susturan sesler

Ali Rıza Sağman, Hâfız Sâmi’den aktardığı bir hikâyeyle, sanatında usta bu isimlere hayranlığın insanlarla sınırlı olmadığını gösteriyor: 

"Hâfız Sâmi, gençlik yıllarında bir gün Metris Çiftliği’nde avlanırken bir ara arkadaşlarıyla bir ağacın altına oturup soluklanmışlar. Çok geçmeden, Hâfız’ımız başlamış muhteşem sesiyle ortalığı çın çın öttürmeye. Aylardan Mayıs, yani bülbüllerin şakıma zamanı. Hâfız güzel sesiyle ortalığı inletirken altında oturduğu ağacın dalları arasında onunla birlikte dem çeken bülbüller birdenbire suspus oluvermiş. Arkadaşlarının yemin ederek anlattıklarına göre, gazel okumaya başlayınca, dalların arasından süzülen bülbüller gelip Hâfız’ın başına konarlarmış."

Sessiz sedasız aramızda yaşamış olan bu ustaların sesleri gök kubbenin altında hâlâ tınlıyor.

Kâni Karaca
Sadettin Kaynak
Bekir Sıtkı Sezgin
Hafız Osman
Hafız Burhan
Kazancı Bedih
Hafız
Musiki
Sayı 010

BENZER

Neşeli, sosyal medyada gençlerle muhabbet etmeyi seven, kendini fazla ciddiye almayan ve alanlardan da fazla hoşlanmayan, her gününü “bir günü daha hoş geçirirsem ne âlâ” yaklaşımıyla yaşamayı seçen ama bir gecede on iki sahne alacak kadar da çalışkan bir sanatçı Nükhet Duru. Onlarca yıldır gözümüzün önünde ve bu tavrını, doğallığını hep koruyor. Bir de gülen gözlerini. Yekta Kopan söyleşti.
İstanbul nostaljisinin en renkli anlatılarında Galata Kulesi’ni sarmalayan Kuledibi semti müstesna bir yere sahip. Çünkü mazi atlasında İstanbul demek, bir zamanlar Galata demekti. Fiziki çehresi gibi kaderi de zaman içinde değişti semtin. Ama baki kalan şeyler de var. Galata Kuledibi’ne bugünkü kimliğini kazandıran tarihî ve mimari mirasın izini profesyonel tur rehberi ve yazar Mois Gabay kaleme aldı.
İBB'nin girişimiyle hayata geçirilecek "Sahnede Bir Hayat" projesi kapsamında ekim ayı boyunca usta tiyatrocular sahnede olacak.