3 Haziran: Nâzım Hikmet’siz bir dünyanın “Bisiklet Günü”

02 Haziran 2021 - 16:17

3 Haziran’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından Dünya Bisiklet Günü ilan edildiği 2018 yılı, aynı zamanda bisikletin icadının 200. yılına denk geliyordu. Baron Karl von Drais’in 12 Ocak 1818’de patentini aldığı “koşu makinesi” (Laufmaschine) bisikletin atası kabul ediliyordu. İki tekerle bir kalastan müteşekkil bu alete, mucidinin adından hareketle draisine (drezin) deniyordu.

Aslında icadın tarihini daha geriye, Rönesans’a kadar götürenler vardı. 1974’te ilk bisiklet tasarımının Rönesans’ın simge ismi Leonardo da Vinci’ye ait olduğu iddia edildi. Onun eskizlerinin ve notlarının toplandığı Codex Atlanticus’ta o güne kadar “fark edilmeyen” bisiklet çizimi kanıt olarak gösterildi. Ne var ki çok geçmeden söz konusu eskizin, esere 1960-70 arasında yapılan restorasyonda eklendiği ortaya çıktı. Bugün halen, eskizi orijinal kabul eden bir grup insan olsa da genel kanaat ters yöndedir.

Nâzım’ın Leonardo’ya beslediği muhabbet hepimizin malumu. Taranta Babu’ya Mektuplar’ın ikincisinde “Leonardo da Vinci’nin öpülesi eli”nden söz eder mesela... Müzelik olmaktan sıkıldığı için Louvre’dan firar eden Jokond (Mona Lisa) ile Sİ-YA-U’nun aşk hikâyesi, Nâzım’ın kaleminden Leonardo’ya başka bir selamdır.

Halep yıllarından (Fotoğraf: Fotoğraflarla Nâzım Hikmet. Yayına hazırlayanlar: Kıymet Coşkun-Turgay Fişekçi, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Yayınları, 2006).

İnsan düşünmeden edemiyor: Acaba Nâzım, Karl von Drais’ten haberdar mıydı? Yüksek ihtimalle hayır. Ama Alman mucidin icat ettiği şeylere büyük muhabbet beslediği kesindir. Mesela daktilo... Bursa Cezaevi’nden Kemal Tahir’e yazdığı bir mektupta: “Kardeşim Kemal Tahir. Sana evvela şunu söyleyeyim ki ben bu satırları kendi daktilom ile yazıyorum, bedeli sonra verilmek üzere 1913 modeli ve yarım ton ağırlığında bir makinem var. Tolstoy’un tercümesini Maarif Vekaleti ille de daktilo makinesiyle istediğinden başıma bu hal geldi [...] Daktilo ile yazı yazmak ne güzel şey ve yeryüzünde mülkiyetini affedeceğim yegâne istihsal [üretim] aleti daktilo makinesidir” diyordu.

1821’de daktilonun ilk örneklerinden birini icat eden Drais, Nâzım’ın andığı başka bir aletin daha mucidiydi. Demiryolu rayları üstünde hareket eden drezin de onun hayal gücünün ürünüydü. Türkçeye aynı isimle giren alet, 21 yaşındaki Nâzım’ın “Makinalaşmak” şiirinde fütürist bir heyecanın vesilesi olmuştu:

... damarlarımda kovalıyor
oto-drezinler lokomotifleri!

Peki ya bisiklet?

Nâzım Hikmet’in hem hayatında hem de eserlerinde bisiklet geniş yer tutar. Aslında doğduğu (ve bir daha dönmediği) Selanik bisikletle en erken tanışan Osmanlı şehirlerinden biridir. Osmanlı topraklarında ilk pist (velodrom) yarışının, o doğmadan birkaç yıl evvel kozmopolit Selanik’te yapıldığı söylenir.

Otobiyografi”sinde bahsi geçen “üç yaşında Halep’te paşa torunluğu ettim” dediği zamanlarda çekilmiş bir fotoğrafta, onu bir üç tekerlinin arkasında görürüz... Üç tekerli ona mı aittir yoksa fotoğraf stüdyosunun dekoru mudur, bilmiyoruz.

Benim görebildiğim kadarıyla Nâzım’ın bisikleti konu ettiği ilk şiiri, 1928’de Bakü’de yayımlanan Güneşi İçenlerin Türküsü kitabındaki “Grev” şiiridir:

Birden
Bisiklet, motosiklet, otomobil, omnibüs
Tozu dumana kattılar, dumanı toza...

Şiir aslında 1922’de, Nâzım 20 yaşındayken kaleme alınmıştır. Şair, 1932’de yayımlanan Benerci Kendini Niçin Öldürdü kitabında şiiri daha da genişletir.)

1929’da İstanbul’da yayımlanan 835 Satır kitabındaki “Çocuklarımıza Nasihat” şiiri, bisiklete devrimci bir ruh atfeder:

Hakkındır yaramazlık,
Dik duvarlara tırman
yüksek ağaçlara çık.
Usta bir kaptan
gibi kullansın elin
yerde yıldırım gibi giden bisikletini.

Daktilonun da mucidi olan Karl Drais’in icat ettiği ve modern bisikletin ilk örneği kabul edilen bu alete drezin adı verilmişti.

“Ha bisiklet sahibi olmuşsun, ha kürek mahkûmu”

1931’de “Ben” takma adıyla, Yeni Gün gazetesine çevirisini yaptığı hikâyeler arasında da bisiklet hikâyesi vardır. Orijinali Mihael Zoşçenko’ya ait olan “Bisiklete Dair” başlıklı mizahi metin, Nâzım’ın kaleminde daha eğlenceli bir biçime bürünmüştür. Rusya için yazılmış macera İstanbul sokaklarında yaşanmaktadır. (Zaten Nâzım yaptığı şeye “çeviri” demez, “Türkçeye iktibas, Türkiye’ye tatbik” ifadesini kullanır.)

Kahramanımız hikâyesine “Ha bisiklet sahibi olmuşsun, ha kürek mahkûmu” diye başlar. Ardından bisiklet yüzünden uğradığı “belaları” sıralar. Bisikletin mi kendisini, kendisinin mi bisikleti taşıdığından dertlenir, çalınmasından korkar, çocukların kurcalayıp bozmasından endişelenir... Bir gün borç para bulmak için yola çıkar. Önce Kasımpaşa’ya gider, aradığı kişiyi bulamaz. Oradan Beyoğlu Belediyesi’nin bulunduğu Altıncıdaire’deki amcazadeye başvurmak için Şişhane’nin belalı yokuşunu tırmanır. Amcazade de yerinde yoktur. Çaresiz Şişli’ye yönelir. Şişli’de çalınır korkusuyla bisikleti altı kat sırtında taşır. Üstelik bunu üç kez yapmak zorunda kalır. Perperişan haline rağmen: “Çok şükür Rabbime ki, motosikletim yok! Çok şükür Rabbime ki, bizim İstanbul’da Amerika’daki o yetmiş katlı binalar yok!..” diye durumuna şükreder. Yine de son cümlesi: “Velhasıl, efendiciğim, bisiklet mi dedin? Benden paso!..” olur.

Muzip Nâzım, hikâyenin arasına güncel hadiseleri koymadan duramaz. 1930 Ağustos’unda büyük gürültüyle kurulan ama aynı yılın kasım ayında sessizce kapatılan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın başkanı Fethi Okyar’a takılır: “Beni bu hale sokan bisikletimdir. Ha Serbest Fırka, ha bisiklet... Serbest Fırka’sı da Fethi Beyi ne hale soktu?” diye taşlamasını yapar.

Orman cücelerinin bisikleti

Bisiklet, Nâzım’ın masallarında da karşımıza çıkar. İlk baskısı 1932’de yapılan Orman Cücelerinin Sergüzeşti’ni Yusufçuk’tan dinleriz. Kendisini cücelerin en çeviği, en akıllısı, en cesuru olarak takdim eden Yusufçuk da bir İstanbullu sayılır. Başında pırıl pırıl yanan silindir şapka İstanbul’un en iyi mağazalarından birinden satın alınmıştır.

Bisiklet, cücelerin “Nasıl Futbol Oynadık” masalında boy gösterir. Yusufçuk hadiseyi şöyle anlatır: “Zıpzıp orman cüceleri arasında bisikleti olan biricik cüceydi. Fakat o bisikletini kendi boyuna göre hususi olarak yaptırmıştı. Çünkü hiçbir mağazada bir orman cücesinin bineceği kadar küçük bir bisiklet bulmak kabil değildir. Parmaklıklardan tırmanıp köşkün bahçesinden girebilsin diye Zıpzıp’a yardım ettik. Fakat bisikletini içeri sokmak zor oldu. Hele Hintli, yardım etmek için elindeki baltasıyla bisiklete bir vurdu ki az daha tekerleği kırıyordu. Nihayet bisikleti içeri soktuk. Zıpzıp bisiklete binerek uzaklaştı. Aradan beş on dakika geçti geçmedi Zıpzıp tekrar göründü...”

(Nâzım orman cüceleri arasında bisiklet sahibi biricik cüce olarak Zıpzıp’ı işaret etse de aynı kitabın başlangıç kısımlarında bir yük treninden bisikletiyle beraber düşen Acar adındaki cüceyi de anar.)

“Nâzım Hikmet’in Yolculuğu” adında harika bir sergi düzenleyen ve bunu aynı isimde bir kitapla taçlandıran Haluk Oral, Orman Cücelerinin Sergüzeşti’yle ilgili ufuk açıcı bir tespit yapıyor. Kanadalı şair, ressam ve yazar Palmer Cox’un İskoç ve İrlanda halk masallarından esinlenerek yazdığı The Brownies serisinin Nâzım ile bağını ortaya koyuyor. Öyle anlaşılıyor ki, Nâzım, Palmer Cox’un resimlerinden ilhamla orman cücelerinin maceralarını yazmıştır.

Senaryosunu Nâzım Hikmet’in yazdığı 1939 yapımı Tosun Paşa filminden. (Fotoğraf: Gökhan Akçura, Bisiklet Kitabı, Bisiklet Yayınları, 1939)

Bu, bildiğiniz Tosun Paşa değil...

Nâzım senaryo yazar da orada bisiklet olmaz mı? Olur elbette... Muhsin Ertuğrul’un yönettiği 1939 yapımı Tosun Paşa filminde bu kez söz konusu olan bir bisiklet fabrikasıdır. Bisiklet fabrikatörü Demir, kızı Leylâ’yı ortağı Ziya ile evlendirmek istemekte ancak kızı, fabrikada “kâtip” adı altında her işte çalıştırılan sportmen Tekin’i sevmektedir. Tekin bisiklet üretim teknolojisine yenilikler getirecek fikirlere sahip becerikli biridir. Fakat hadiseler bu kadar sade değildir. Anlatılanlara göre film tipik bir vodvil tadında başlar, gelişir, kaotik hadiseler yaşanır ama sonunda herkes emeline kavuşur.

Aslında Tosun Paşa, Muhsin Ertuğrul’un daha önce sahneye koyduğu bir tiyatro eseridir ve Fransız Lean de Létraz’ın Le Bichon adlı oyunundan uyarlamadır. Servet Moray tarafından Tosun adıyla dilimize çevrilmiş, 1935-1936 ve 1937-1938 sezonunda Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir. Nâzım Hikmet, Mümtaz Osman takma adıyla oyunu film senaryosu haline getirir. Filmin ilk gösterimi -senaristi İstanbul Tevkifhanesi’nde yatarken- 11 Kasım 1939’da İpek ve Saray sinemalarında olur.

Maalesef bir yangında yok olan Tosun Paşa filmini bugün izleme şansımız yok. Ama Gökhan Akçura üstadın Bisiklet Kitabı’nda filmden iki kare görüyoruz. Leylâ karakterini canlandıran Türkiye’nin ilk Güzellik Kraliçesi Feriha Tevfik, bisikletin arkasından bize gülümsüyor.

Gurbetin Nâzım’ında bisiklet

17 Haziran 1951’de gurbete çıkan şair, ömrünün geri kalan 12 yılını dünyanın çeşitli yerlerine seyahatle geçirir. Gittiği yerlerde karşılaştığı bisikletliler dizelerine misafir olur.

1958 Mayıs’ında “kadife kutu içindeki zümrüt yüzük” dediği Paris’e gider. 20 Mayıs’ta yazdığı “Versay Şehri” şiirinde bisikletin bahsi geçer geçmesine ama acayip bir mezarlığa benzettiği Versay kalabalığının bir parçasıdır iki teker. Aman aman bir hoşluk atfetmez.

Fakat bir hafta sonra yazdığı “Paris’te 28 Mayıs” şiirinde bisiklet, Nâzım’ın coşkusunun bir parçasıdır:

... Kapılardan çıktı insan
bir meydana doluverdi,
duvarları kuşlar gibi kafeslerden salıverdi
bir insan beş yüz bin insana
beş yüz bini bir insana dalıverdi,
Ivri, Sendöni, Belvil,
Paris’in varoşları da tekmil
bisikletle geliverdi,
taşlar dirildi insan oluverdi,
salkım salkım insan oldu ağaçlar...

Nâzım Hikmet

Paris'ten bisikletle kaçan kuzenler

Madem Paris’teyiz, madem Nâzım’ın deyimiyle dünyanın en güzel ekmekleri burada ve Şehzadebaşı fırınlarında pişirilir, madem insan ya İstanbul’da ya Paris’te ölmelidir; o zaman bu ece şehirde biraz daha kalalım ve 18 sene öncesine, 1940 Paris’ine gidelim.

1940 Mayıs’ında Fransa topraklarına giren Nazi orduları Paris’e yürürken, binlerce Parisli şehirden ayrılıyordu. Ayrılanların çoğu, bu işi bisikletle yapıyordu. Onlardan ikisi Nâzım’ın sevgili kuzenleri Oktay Rifat ve Mehmet Ali Aybar idi. Aynı günlerde şehirde yaşayan bir başka şair, Cahit Sıtkı Tarancı da bisiklet selesinin üzerinde güneye iniyordu.

Ekip, Aybar gibi hukuk doktorası yapan ama bisiklete binmeyi bilmeyen Ragıp Sarıca’ya bisiklet binmeyi öğretmiş, onu da yanlarına katmıştı. Aynı dönemde Paris’te bulunan Mina Urgan, Bir Dinozorun Anıları kitabında o günleri şöyle anlatır: “Mehmet Ali o sıralarda çok kullanılan bir tandemle, yani iki kişilik uzun bir bisikletle, güneye doğru gitmemizi önerdi. Bisikletin ön kısmında Mehmet Ali, arka kısmında ben pedal çevirecektim. Çocuk için yapılan orta kısmına da, ikimiz gibi sporcu olmayan sevgili Ragıp Sarıca’yı oturtacaktık...” Mina Urgan ekibe katılmaz ama diğerleri bisikletle Paris’ten güneye iner, oradan başka yollarla Türkiye’ye ulaşırlar. Ne acayip bir ironidir ki, Mehmet Ali Aybar o hadiseden yedi yıl sonra çıkardığı derginin adını Zincirli Hürriyet koyacaktır.

İsviçre dağlarında bisiklet

Tekrar 1958’e dönelim ve Paris’e veda edelim. Mayısın son günü Viyana’ya gitmek üzere trenle yola çıkan Nâzım, İsviçre’den geçerken yazdığı bir şiirde bisikleti yine anacaktır:

Bu dağlar, ne dağları
bizim dağlara benziyor,
bıçak gibi boğazları, parça parça karları,
bu dağlar ne dağları
bizim dağlara benziyor,
adamı da... Eli ayağı, gözü, kaşı var
ama velosipetli. Bizimkiler velosipetsiz,
bitli.

Nâzım, bu şiiri daha sonra Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yaptığı bir kayıtta kendi sesinden okumuş, “velosipet” kelimesini “bisiklet” ile değiştirmiştir. Gurbetteki birçok şiirinde olduğu gibi bu da buram buram hasret kokmakta, başka bir memleketin insan manzaralarını, kendi memleketinin insan manzaralarıyla karşılaştırmaktadır.

Tanganika mektuplarında bisiklet

Nâzım, 1963 Şubat’ında Tanganika Cumhuriyeti’ne gider.

“Neresi bu Tanganika?” sorusunun cevabı için Vikipedi’ye bakalım: 9 Aralık 1961 tarihinde Büyük Britanya’dan bağımsızlığını kazanarak 9 Haziran 1962 tarihinde Tanganika Cumhuriyeti’nin oluşumu gerçekleştirilmiştir. Tam bağımsız bir devlet olarak kurulan Tanganika Cumhuriyeti, 26 Nisan 1964 tarihinde komşu ada Zanzibar ve Pemba Halk Cumhuriyetiyle birleşerek günümüzde de varlığını sürdüren Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti’ni oluşturmuştur.

Nâzım “Tanganika Röportajı” adıyla Vera’ya bir dizi mektup yazar.

Nasılsın Tulyakova, ne alemlerdesin?
Saman sarısı saçlar nasılsınız?
Ne alemlerdesiniz mavi kirpikler?

diye başlayan sekizinci mektubun ilerleyen dizelerinde bisiklet bize yine el sallar:

... Cagga halkı güler yüzlü, akıllı, yumuşak.
Erkekleri gömlekli, şortlu, ama yalnayak çoğu
ve bisiklete meraklı...

Memetlerin bisikleti

Bisiklet, Nâzım’ın son yıllarında bir ferahlık, bir yaşama sevinci, deyim yerindeyse bir mutluluk vesilesi gibidir. Ama o mutluluk vesilesi bazen hüznün de kaynağıdır.

Nâzım, 1951’de dört aylıkken ayrıldığı oğlu Memet’i uzun yıllar göremez. Memet fotoğraflarda büyümektedir. Baba-oğul mektuplaşmalarında bisikletin de bahsi geçer. Memet o mektupların birinde babasından bisiklet ister. Nâzım, Paris üzerinden ona bir bisiklet yollatır ama ulaşamadığını öğrenince çok üzülür. Memet’e yolladığı oyuncaklar geri gelince iki gün odasından çıkmaz.

Mehmet Nâzım, bisiklet konusunda diğer Mehmet (Fuat) kadar şanslı değildir. Piraye’nin oğlu Mehmet Fuat Gölgede Kalan Yıllar adını taşıyan anı kitabında sahip olduğu bisikletleri modellerine kadar, tekerlek ebatlarına kadar, Erenköy’de yaptıkları turlara kadar detaylandırarak anlatır. Ama ondan yaklaşık 25 yaş küçük Mehmet Nâzım, bisiklet ve korkarım ki başka konularda da adaşı kadar şanslı değildir.

Aydan Çelik’in çizgileriyle Lev Tolstoy

Tolstoy'un bisikleti

Nâzım’la bisiklet ilişkisini başka bir çocuğa, Tolstoy’a bağlayarak yazıyı toparlayalım. “Çocuk” benzetmesi bize değil Nâzım’a ait. Kemal Tahir’e yazdığı bir mektupta: “Tolstoy’a gelelim. Halis muhlis dev. Fakat bu devin bir çocuk yüreği var. Dehşetli bir şey” der.

Bu Dünyadan Nâzım Geçti kitabıyla bize çok değerli bir başvuru kaynağı kazandıran Vâlâ Nureddin, Nâzım’dan aldığı bir mektupta şu satırları okur: “Tolstoy’un Harp ve Sulh adındaki romanını Ankaralı bir zat ile Maarif Vekâleti’ne tercüme etmekteyiz. Ben muhakkak ki çok kötü bir mütercimim, daha doğrusu sayın ihtiyara karşı öyle bir hayranlığım var ki, tek kelimesini bozacağım diye ödüm kopuyor...

Harp ve Sulh yayımlandığında çevirmen olarak sadece Zeki Baştımar’ın adı geçer. Ama sonraki yıllarda iki çevirmenin de adı kapakta yerini bulur.

Nâzım’ın “çocuk yürekli, sayın ihtiyarı” bisiklet kullanmayı 67 yaşına geldiğinde öğrenmişti. Evlat acısını iki tekerin şifasında gidermeye çalışıyordu. Ne yazık ki Nâzım onun bisiklet kullanmayı öğrendiği yaşı bile göremeden bu dünyadan göçüp gitti. 61 yıla sığdırılmış birkaç asır... Kaç faniye nasip olur ki?

ÖZET KAYNAKÇA

Aydan Çelik, Bi Tur Versene/ Bisiklet Yazıları Çizileri, Optimist Yayınları, İstanbul, 2012.

Aziz Nesin, Türkiye Şarkısı Nâzım, Adam Yayınları, İstanbul, 2000.

Gökhan Akçura, Bisiklet Kitabı, Bisiklet Yayınları, İstanbul, 1993.

Haluk Oral, Nâzım Hikmet’in Yolculuğu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2019.

Memet Fuat, Gölgede Kalan Yıllar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2013.

Nâzım Hikmet, Çeviri Hikâyeler, Adam Yayınları, İstanbul, 1987.

Nâzım Hikmet, Masallar, Adam Yayınları, İstanbul, 1987.

Nâzım Hikmet, Bütün Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2007.

Nâzım Hikmet, Sanat ve Edebiyat Üstüne, Hazırlayan: Aziz Çalışlar, Bilim ve Sanat Yayınları, İstanbul, 1987.

Oğuz Makal, Beyaz Perdede ve Sahnede Nâzım Hikmet, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2015.

Nazım Hikmet
Dünya Bisiklet Günü
Bisiklet
Tolstoy
Aydan Çelik
Sayı 006

BENZER

Şekerci, tatlıcı dururken bir “ekşici” dükkânı açmak kaç çocuğun hayali olabilir? Soru böyle gelince, hiç şans vermiyor insan. Halbuki söz konusu “ekşi”nin turşu olduğu bilinince, işin rengi hemen değişiyor: Onlarca çeşit sebze ve meyve, kavanozlar dolusu yumuşacık renk, beraber büyüyüp tansiyonu oynatmak pahasına beraber yaşlandığımız geleneksel tat... Sonbahar, turşucuların yeniden canlanma zamanı.
Yetmişli yılların ortaları. Marmara’nın kuzeydoğusunda, denizin ortasında bir tekne. Teknede bir adam ve bir ıstakoz. Adamın sudan çıkarırken akşam yemeği hayallerini süsleyen ıstakoz, şimdi kalkmış adama tehditler savuruyor... Bu "aile" hikâyesinin devamını Kaan Sezyum’dan dinleyelim.
“Öldürmeyen şey güçlendirir.” Alman filozof Nietzsche’nin kendisi kadar ünlü aforizmasının doğruluğu onaylandı! Pandemi, deprem, orman yangınları, polis şiddeti, kadın cinayetleri, siyasi krizler... 2020’nin getirdiği felaketleri bizzat tecrübe ettiğimiz de oldu, sosyal medyadan takip ederek dertlendiğimiz de... Neticede film olarak seyrettirilse abartılı bulup yarısında kapatacağımız bir yıl yaşadık. Başımıza gelmeyen ne kaldı ki 2021’den korkalım? Yoksa sahiden korkalım mı? İçinde yaşadığımız toplumun, dünyanın ve insanlığın geleceğine dair yeni bakış açıları kazanabilmek için hayatın farklı alanlarında düşünen, üreten ve mücadele veren isimlere 2021 öngörülerini, endişe ve beklentilerini sorduk.