100. yılında 1921 Anayasası

Fotoğraf
İBB Atatürk Kitaplığı
26 Kasım 2020 - 10:17

Türkiye’de anayasa tarihine yer veren eserler (Bülent Tanör’ün Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri başlıklı çalışması bir yana), Kurtuluş Savaşı anayasası 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’na genellikle “değinir” ve ardından bazı niteliklerini vurgulayarak takip eden anayasalara geçer. Bu anayasanın, özel koşulların ürünü olduğu ve ömrünün kısa sürdüğü doğrudur; ancak “geçiştirilmeyi” hak etmeyen bir deneyim olduğuna kuşku yok. Söz konusu eğilimin farklı akademik ve siyasi nedenleri olduğu kanısındayım ve anayasanın uygulanabildiği süre, o nedenlerden yalnızca biri.

Ergun Özbudun (1921 Anayasası) ve Burak Çelik’in (Ulusal Kurtuluş Savaşı Döneminde Anayasal Gelişmeler ve 1921 Anayasası) konu üzerine yazılmış çalışmalarını, benim de sevgili meslektaşım ve kürsüdaşım Dinçer Demirkent’le birlikte anayasanın meclis görüşmelerini (Kuruluşun İhmal Edilmiş İstisnası, 1921 Anayasası ve Tutanakları) yayınladığımızı hatırlatarak, 1921 Anayasası’na geçeyim.

1921 Anayasası, işgali kabullenmeyen devrimcilerin Anadolu’nun merkezinde, Ankara’da hazırladığı bir anayasa, Büyük Millet Meclisi'nin açılmasından sekiz küsur ay sonra. Kurucuların bir özelliği, hemen tüm kararlarını meclisler-kurullar aracılığıyla almak istemeleriydi. Türkiye'de “kongre” denildiğinde hep Erzurum ve Sivas kongreleri anılır, oysa söz konusu bölgesel ve ulusal kongreler, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından başlayan işgale karşı Anadolu’nun otuzun üzerinde bölgesinde kurulan ve kendi kaderine el koyan yerel kongrelerin bir araya getirilmiş, ulusal düzeyde vücut bulmuş halidir. Rahmetli hocamız Bülent Tanör’ün yerel kongre iktidarları üzerine yaptığı çalışmalar, her bir kongrenin küçük birer devlet gibi hareket ettiğini, devletlere özgü kararlar aldığını hatta kendi anayasasını hazırlayıp cumhuriyet ilan ederek dış ilişkiler kuracak ölçüde bağımsız davranan yerel kongre örnekleri (Sonradan cumhuriyet olacak, Cenûb-i Garbî Kafkas Hükümet-i Muvakkata-i Milliyesi) bulunduğunu açıkça ortaya koyar. Mustafa Kemal ve arkadaşları, dağınık haldeki toplumsal- siyasal hareketliliğin ve kabullenmeyişin örgütlenmesi işine girişmiş, etkileyici bir direnç ve öngörüyle başarıya ulaşmıştır.

Büyük Millet Meclisi'nin çevresinde toplanan kadınlar

Anayasaya giden süreçte devrimciler, bir yandan ulusal ordu kurmak gibi savaşa yönelik örgütlenmeyi yaparken diğer yandan devletleşme yolunda gerekli adımları atmıştır. 20 Ağustos 1920’de “ölüm fermanı” Sevr Antlaşması’nı imzalayanlar hain ilan edilir. Hemen ardından, milletvekillerinin görev yaptığı İstiklal Mahkemeleri kurulur. 5 Eylül 1920’de kabul edilen Nisab-ı Müzakere Kanunu; meclisin hedefini, “Hilafeti, saltanatı, vatanı ve milleti kurtarmak” şeklinde açıklar ve bu hedefe ulaşana kadar aralıksız toplantı halinde kalacağını hükme bağlar. 3 Aralık 1920’de Ermenistan’la devletleşme bakımından kritik önemde bir antlaşma imzalanır. Gümrü Antlaşması, ilk uluslararası antlaşma ve yeni devletin tanınması bakımından anlamlı bir gösterge. Kurulmasına ancak temmuzda başlanabilen Ulusal Ordu, ilk zaferini I. İnönü Savaşı’nda kazanır. İşte, yeni devlet-iktidar düzenine ilişkin temel ilke ve kuralları içeren 1921 Anayasası bu koşullarda, devletleşmenin ileri bir adımı olarak ortaya çıkar.

Konu üzerine çalışanların ortak kanılarından biri, anayasanın yapım sürecinin o koşullar altında hayli çoğulcu-demokratik oluşudur. Meclis’te, örneğin gayrimüslim bir vekil olmadığını hatırlatarak, “o koşullar” ifadesinin altını bir kez daha çizmek gerek. Buna mukabil, anayasayı hazırlayan meclis üyelerinin tartışma, üslup ve pek çoğunun birikiminin bugün için örnek olması gerektiğine de kuşku yok.

Anayasaya giden yolda ilk adım, İcra Vekilleri Heyeti tarafından hazırlanıp 18 Eylül 1920’de Meclis’e sunulan Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu Lâyıhası başlıklı metin oldu. Her ne kadar “tasarı” başlığını taşısa da bu metin belli açılardan bir hükümet programı niteliğindeydi ve o gün bu gündür Halkçılık Programı olarak anıldı. Genel Kurul’da tartışmalara neden olunca Encümen-i Mahsus adlı özel komisyona havale edildi ve Encümen’in raporunu hazırlamasının ardından 18 Kasım 1920’de anayasa üzerine meclis görüşmeleri başladı. Halkçılık Programı’nın ilk dört maddesi ise Encümen tarafından, ülke nüfusunu “Türkiye halkı” ifadesiyle tanımlayan ayrı bir beyanname haline getirildi ve TBMM Beyannamesi olarak kabul edilip yayınlandı.

Anayasa iki ay süren meclis tartışmalarını takiben 20 Ocak 1921’de 85 sayılı kanunla kabul edildi. Bu arada, 1921 Anayasası’nın kabulü “adı konulmamış cumhuriyet” anlamına gelmesine karşın, 1876 tarihli Kanun-u Esasi hukuken yürürlükten kaldırılmadığı için “görünürde” iki anayasalı ilginç bir dönem yaşandı. Kanun-u Esasi’nin varlığına 1924 Anayasası ile son verildi.

İlk Meclisin açılışı, 23 Nisan 1920, Ankara

1921 Anayasası neler diyor?

Anayasa, 23 madde ve madde-i münferide’den oluşan son derece kısa bir metin. Maddeleri tek tek anlatmaya gerek olmasa da bazı hükümler özellikle anılmalı.

İlk maddesi son derece etkileyici. Hem ilk hem de ikinci cümlesiyle “devrimci” bir hüküm.

"Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.”

Bu maddenin birkaç anlamı var. Toprağımızda, egemenliğin kaynağı ilk kez gökyüzünden yeryüzüne indirildi. Hem laikleşme yönünde atılmış bir adım hem de egemenin bundan böyle kim olacağını gösteriyor. Tabii buradaki “millet” Fransız Devrimi’nden miras kalan “ulus egemenliği” ilkesinin tekrarı. Hâlihazırda bir toprakta yaşayanları anlatan “halk” kavramı yerine, yaşayanların öncesini ve sonrasını da kapsayan “millet” kavramı tercih ediliyor. Maddenin ikinci satırı ise anayasa tarihimizde bir kez daha tanık olunmayan bir düzenleme: Halkın kendi kendisini idare edeceği ilkesi. Söz konusu ilkenin ne anlama geldiğini, 10. ve devamındaki maddelerden anlıyoruz.

Anayasa, ikinci maddesinden itibaren hükümet biçimini belirliyor. Konvansiyonel sistem olarak da adlandırılan meclis hükümeti sistemi, özellikle olağandışı zamanlarda başvurulan bir yöntem. Fransız devrimcileri de 1792-1795 arasında bu sistemi denemişti. Meclis hükümeti sisteminde yasama ve yürütme yetkileri aynı organda toplanır ve meclis gerekli gördüğünde yargı yetkisini de kullanır. Nitekim yukarıda söz ettiğim gibi bu meclisin kimi üyeleri İstiklâl Mahkemeleri’nde de görev yapmıştı.

Anayasaya göre Türkiye Devleti, BMM (Büyük Millet Meclisi) tarafından idare edilir ve hükümetin adı, BMM Hükümeti’dir. Bu hüküm, aynı toprakta ikinci bir devletin kurulduğunu ilan etmesi bakımından devrimcidir. Ardından, meclisin nasıl seçileceği ve yetkileri belirleniyor. Ortada henüz bir devlet başkanı yok. Meclis başkanı ise bir dönem için seçiliyor. “Devlet başkanlığı” makamı ve “kurul” olarak belirlenip meclisin onayına sunulan bakanlar için, 29 Ekim 1923 tarihli anayasa değişikliklerini beklemek gerekecek.

“İdare” başlığını taşıyan 10. maddeden sonrası, anayasanın birinci maddesinin ikinci cümlesinin anlam ve gerekçesini ortaya koyuyor. Anayasa, Türkiye’yi “coğrafi vaziyet ve iktisadi münasebet noktai nazarından vilayetlere, vilayetler kazalara münkasem [ayrılmış] olup kazalar da nahiyelerden terekküp eder [oluşur]” diyerek üç ana idari birime ayırıyor. Hemen ardından, 1924 Anayasası ile terk edilen ve anayasalarımızda eşine bir kez daha rastlanılmayan muhtariyet, yani özerklik sistemi getiriyor.

“Vilâyat” (vilayetler) başlığı altında, 11. maddede vilayetlerin yetki ve görevleri sayılıyor. Buna göre vilayetler, tüzel kişiliğe ve muhtariyete sahip. Belli konular merkezin yetkisinde kalmakla birlikte (iç ve dış siyaset, şer’i, adli ve askerî konular, uluslararası ekonomik ilişkiler gibi) meclis tarafından çıkarılacak kanunlara uymak kaydıyla belli yetkiler vilayet şûralarına (kurullarına) bırakılıyor: Evkaf (vakıflar), medaris (medreseler), maarif (eğitim), sıhhiye (sağlık), iktisat, nafia (bayındırlık) ve muaveneti içtimaiye (sosyal yardım/dayanışma) konularının tanzim (düzenleme) ve idaresi. Vilayet şûraları iki yıllığına halk tarafından seçiliyor.

Diğer idari birim olan “kazalar” özerkliğe sahip değil. Kaza, meclis tarafından atanıyor ve valinin emri altındaki kaymakamlarca idare ediliyor. Halka en yakın idari birim olan üçüncüsü, “nahiye.” Nahiye bir ya da birden fazla köyden oluşabileceği gibi bir kasaba da nahiye sayılıyor. Nahiyeler de özerk. Nahiye şûrası halk tarafından seçiliyor ve nahiye şûrası ile idare heyeti, derecesi kanunlar tarafından belirlenecek kazai, iktisadi ve mali yetkilere sahip. 22. ve 23. maddeler ise Umumi Müfettişliklere ilişkin. Ek madde (Madde-i Münferide) ile sona eriyor bu kısa anayasa.

1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, kurulmakta olan devletin kuruluş aşamasındaki anayasasıdır. Günümüz açısından değeri, yalnızca yapım aşamasındaki çoğulculuktan ve tartışmaların niteliğinden değil, yerel yönetimlere verdiği önemden de ileri gelir.

Karagöz dergisinin 9 Şubat 1921 tarihli kapağında yer alan karikatür, İstanbul hükümetiyle Mustafa Kemal’in temsil ettiği Ankara arasındaki iktidar mücadelesini anlatıyor

Günümüz dünyasının bölgeli devlet sistemleriyle karşılaştırılabilecek “muhtariyet”in çok farklı gerekçeleri vardı kuşkusuz. Örneğin dönemin güçlü “halkçılık ideali” bunlardan biri. Bir diğer neden, “yerel kongre iktidarları” deneyimi. Bir başkası, Türk devrimcilerinin o dönem ittifak içinde olduğu Bolşeviklerin etkisi. Bolşeviklerin benimsediği “sovyet,” yani şûralar yönetimi ile benzerlikler bir yana, Bolşeviklerin etkisi anayasa yapım sürecinde de açıklıkla dile getirilmiştir. Örneğin, anayasa taslağı meclise sunulduğunda Ali Şükrü Bey’in, “Bolşevizmi aynen taklit etmemek, halkın değerleriyle onu birleştirmek” gerektiği yönündeki sözleri gibi... Burada, Taksim’deki meşhur anıtta Mustafa Kemal Atatürk’ün arkasında iki Bolşevik komutanın yer aldığını da hatırlatmak gerekir.

Muhtar/özerk” yerel yönetim yapısının bir diğer nedeni de aynı zamanda siyasi bir süreç olan Kurtuluş Savaşı’nda Türklerle birlikte savaşan Kürtleri aynı safta tutabilme isteği olabilir. Bu varsayıma delil olabilecek önemli bir belge, Mustafa Kemal’in 16-17 Ocak 1923’te İzmit’te gazetecilerle söyleşisinde Ahmet Emin Bey’in Kürtlerin konumuyla ilgili sorusuna verdiği yanıt. Mustafa Kemal yanıtında özetle; Kürt meselesinin Türklerin menfaatleri bakımından da konu olamayacağını, çoğu bölgede Kürtlerin Türklerle kaynaştığını, yalnızca belli yerlerde daha yoğun yaşadıklarını, çıkarların müşterekliğini, ayrı sınırlar çizmenin sakıncalarını belirtip ardından anayasa bağlamında şu ifadeyi sarf ediyor: “[B]aşlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince zaten bir nevi mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir.” Gerek anayasanın hazırlandığı gerekse İzmit söyleşisinin gerçekleştirildiği tarihte henüz muhalefetin güçlü olduğu I. Meclis’in işbaşında olduğunu da hatırda tutmak gerekir.

1921 Anayasası, hazırlığında birden fazla etmenin rol oynadığı, yapımı olabildiğince katılımcı ve tartışmacı, devrimci hükümler barındıran, kuruluş aşamasına olduğu kadar Türkiye’nin bugünlerine de ışık tutan, ömrü kısa sürmüş, buna mukabil devletleşme aşamasında çok ileri bir adımı temsil eden özgün bir metin. İhmal edilmemesinde yarar var.

ÖZET KAYNAKÇA

Burak Çelik, Ulusal Kurtuluş Savaşı Döneminde Anayasal Gelişmeler ve 1921 Anayasası, Galatasaray Üniversitesi Yayınları, 2007.

Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Yapı Kredi Yayınları, 2016.

Bülent Tanör, Türkiye’de Kongre İktidarları 1918-1920, Yapı Kredi Yayınları, 2016.

Ergun Özbudun, 1921 Anayasası, Atatürk Araştırmaları Merkezi, 2008.

Murat Sevinç, Dinçer Demirkent, Kuruluşun İhmal Edilmiş İstisnası, 1921 Anayasası ve Tutanakları, İletişim Yayınları, 2017.

Ömür Sezgin, Türk Kurtuluş Savaşı ve Siyasal Rejim Sorunu, İmge Kitabevi Yayınları, 2005.

Milli Mücadele
Teşkilat-ı Esasiye
Anayasa
Tarih
Atatürk
Sayı 004

BENZER

İlk sayımızda, kapsadığı ilkbahar dönemine denk gelen Anneler Günü vesilesiyle anne şarkılarını bir araya getirmiştik. Bu kez de, 21 Haziran tarihiyle ikinci sayımızı yakalayan Babalar Günü’nü bahane edip baba şarkılarını derledik. En yakınlarımıza sevgimizi göstermekte genellikle cimri davranıyoruz, o yüzden bu ve benzeri şarkılar hep biraz hüzünlü, hep özlem dolu oluyor. Sevdiklerimizi kaybetmeden sevmek de böylece kulağımıza küpe olsun.
Genç Türkiye Cumhuriyeti 1920’li yıllarda devrimleri büyük oranda tamamlamış, kısa süre içinde zamanın ölçümünden kılık kıyafete, okuma yazma alışkanlıklarından kadın erkek ilişkilerine kadar gündelik hayatta birçok yenilik uygulamaya konulmuştu. Bu yeniliklerin ne anlama geldiğinin, toplumun bunlardan nasıl yarar sağlayacağının ve yeni Türkiye’nin eskisinden daha iyi bir yolda olduğunun açıklanması, yani devrimin topluma mal edilmesi gerekiyordu. Bu amaçla, 1930’lu yılların ilk yarısına damgasını vuran bir propaganda seferberliği başladı. Cumhuriyet’in onuncu yıl kutlamaları da bu seferberliğin bir parçasıydı.
Şehir Tiyatroları yeni sezona 16 yeni oyunla merhaba diyor, sahnesini özel tiyatrolara da açıyor.