Yeşilçam'ın yaşayan efsanesi

Fotoğraf
Neşe Yulaç Arşivi
21 Şubat 2022 - 19:45

Her yaştan insanın zevkle dinleyeceği hatıraları yaşandıkları dönemin heyecanıyla anlatan, müthiş bir hafızaya sahip; neşeli, esprili, hoş bir hanımefendi Neşe Yulaç. Anılarını onun ağzından dinlemek bir ayrıcalıktı. Sanat hayatı boyunca biriktirdiği arşive de göz attık. Bazı fotoğrafları İST dergisi için seçtik...

Neşe Yulaç, babasının görevi icabı bulundukları Ankara’da dünyaya geldi. Ortaokul ve liseyi İstanbul, Cihangir’de, şimdi yerinde Güney İş Merkezi’nin bulunduğu Yeni Kolej’de okudu. Tünel’de yaşıyorlardı ancak yaz tatillerini Büyükdere’de oturan doğma büyüme İstanbullu babaannesi İkbal Hanım’ın evinde geçiriyorlardı: "Yüzmeyi Büyükdere’de öğrendim. Meşhur Beyaz Park Gazinosu’nun plaj kısmından denize girerdik. Akşamları da saz kurulurdu. Bütün ünlü solistler orada sahneye çıkardı. Bilhassa Hamiyet okuduğu zaman biz evden dinlerdik. Öyle kuvvetli bir sesi vardı."

Malta hummasının yarattığı yıldız

Neşe Yulaç 1950 yılında lise öğrencisiyken, o yılın salgını Malta hummasına yakalanır ve aylarca yatakta kalır. Annesi Hamdune Hanım tek evladı için dua ederken bir yandan da “Kızım iyileşsin, ne isterse yapacağım” diye kendi kendine söz verir, âdeta adak adar. İki aylık tedavinin sonunda Neşe iyileşir ve taburcu olur. Evde geçen nekahet döneminde Hamdune Hanım hastanede yaşadığı üzüntüyü anlatırken, kendi kendine verdiği sözleri kızına da tekrarlamıştır. Bir süre sonra Şehir Tiyatroları’na genç kadın sanatçı adaylarının alınıp yetiştirileceğini duyan Neşe, başvurmaya karar verir. Kararı annesinin endişelenmesine yol açınca, ona verdiği sözleri hatırlatır ve Tepebaşı’ndaki Şehir Tiyatroları’nın yolunu tutar. Cahide Sonku, Nevin Akkaya, Nevin Seval gibi isimler Şehir Tiyatroları’ndan art arda ayrılmış, tiyatroda kadın oyuncu sayısı azalmıştır. Neşe Yulaç’ın da girdiği imtihan bu nedenle açılmıştır.

O gün kayıt odasından çıktığında kapısı açık bir başka odadan kendisine seslenildiğini duyar ve dönüp bakınca ona seslenen kişinin Behzat Butak olduğunu fark eder. Fotoğraflarını dergilerden görüp tanıdığı ünlü aktör, "İmtihan için mi geldiniz kızım?" diye sorar. Neşe, kaydını yaptırdığını söyleyerek teşekkür eder. Behzat Butak bu sefer de "Peki, size okuyacağınız metin verildi mi?" der. 

Neşe’ye böyle bir metin verilmemiştir. Behzat Butak hem şaşırır hem de biraz sinirlenir. Kayıt odasına gidip ilgililere söylenir ve Neşe’ye metni verir. "Bu metni iyi çalışın. İmtihanda bunu okuyacaksınız" der...

"Yani beni Behzat Baba görüp ilgilenmese, o vaziyette tiyatrodan çıkıp gidecektim. İmtihan günü de ‘Haydi okuyun bakalım metni’ dediklerinde apışıp kalacaktım” diye anlatıyor Neşe Yulaç Şehir Tiyatroları’na giriş hikâyesini. “İmtihan salonunda dergilerdeki fotoğraflardan tanıdığım ünlü isimleri gördüm. Vasfi Rıza Zobu, Bedia Muvahhit, Behzat Butak, Fikret Adil, Sabahattin Kudret Aksal ve diğerleri masanın etrafında oturmuş genç oyuncu adaylarını seçiyorlardı. Elimdeki metin bir sezon önce Şehir Tiyatrosu’nda oynanmış olan, Fikret Adil’in yazdığı Deli Saraylı oyunundan Ayşegül’ün tiradıydı. İmtihanı üç kişi kazandık. Ben, Gül Gülgûn ve Melahat Hasanoğlu. Hemen provalara katılmamız istendi. 1950-51 sezonu başlamıştı. Dram sahnesinde Don Juan, komedi sahnesinde Gelir Vergisi Mektebi sahneye konmuştu. Bize bir sonraki oyunda rol alacağımız söylendi. Üçümüz hem eğitim görecektik hem de küçük küçük rollerle oyunculuğa hazırlanacaktık. İlk sahne deneyimimiz Tennessee Williams’ın Arzu Tramvayı oldu. Üçümüz de sahneye figüran olarak çıkıp iniyorduk. Bir yandan da derslere giriyorduk. İlk defa Şafakta Gelen Kadın piyesinde adım program dergisinde yazılmıştı. Çok sevinmiştim. Henüz büyük bir rol almamıştım ama o binaya artist olarak girip çıkıyordum ya, kendimi dünyanın en meşhur starı gibi görüyordum."

Neşe Yulaç'la ilk röportajı dönemin gözde sinema ve tiyatro dergisi Yıldız yapar

Basının gözdesi

Tiyatroya başladıktan birkaç ay sonra basının ilgisini çekmeye başlar Neşe Yulaç. O zamanın gözde sinema ve tiyatro dergisi Yıldız onunla ilk röportajı yapar. Basın Neşe Yulaç’ı ve ailesini çok sever. Bir dergide, o günün ünlü bir magazin muhabiri şöyle der: "Kiminle röportaj yaparsak yapalım, dönüşte mutlaka Neşe Yulaç’lara uğrar, yorgunluk kahvesi içerdik. Neşe Yulaç evde olmasa bile annesi Hamdune Hanım bize aileden biri gibi davranırdı."

1952’de Vatan gazetesi Türkiye Güzellik Kraliçesi’ni seçmek için yarışma düzenler. Basın dünyası ve yakın çevresi bu yarışmaya katılması için Neşe Yulaç’a baskı yapar. Bilhassa Vatan gazetesinden Adnan Veli ve Adnan Tahir bu konuda çok ısrarcı olurlar:

"Adnan Veli bizzat eve gelerek anneme ve babama yarışmanın ciddiyetinden ve jürinin seçkin isimlerden meydana geldiğinden bahsedince biz de ailece teklifi kabul ettik. Vatan gazetesi yönetimi resmî bir yazıyla Şehir Tiyatroları’na müracaat ederek gerekli izni aldı. Zaten tiyatro sezonu bitmiş, bir sonraki sezonun okuma provaları başlamıştı. Yeni sezonda Priestley’in Tehlikeli Dönemeç adlı eserinde başrol oynayacaktım. Finalde üçüncü oldum. Birinciliği Gelengül Tayfuroğlu kazandı. Ayfer Feray ikinci oldu. Aynı günlerde Vatan gazetesi Yunanistan’a bir ‘dostluk gezisi’ düzenledi. Türk güzeli olarak benim katılmam istendi. İlk yurt dışı seyahatim olduğu için beni çok etkiledi bu gezi. Ama dönüşte beni bekleyen sürpriz bütün neşemi aldı götürdü. İ. Galip Arcan benim yeni sezonda oynayacağım rolü Nedret Güvenç’e vermiş... Sebebini sorduğumda izinsiz gittiğim için cezalandırıldığımı söyledi. Çok üzüldüm çünkü resmî izinler alınmıştı."

Neşe Yulaç, 1950’li yılların ilk yarısında kapağa en çok taşınan oyuncu olur.

 

Dokunulmaz Bu Aslana filminin setinde, Kasım 1951

Neşe Yulaç sinemada

1951 yılı Türk sineması için dönüm noktası sayılır. O güne kadar film yapan yedi sekiz şirket varken 1951 yılında bu sayı ona, on beşe çıkar. Film sayısı arttıkça oyuncu ihtiyacı baş gösterir. Birkaç film yapımcısı sahnede görüp beğendikleri Neşe Yulaç’a parlak tekliflerle gelmeye başlar. Neşe Yulaç, yaşı genç olmasına rağmen akıllı bir kızdır. Anlaşmaya varmadan önce senaryoyu okumak ister. Kimi yapımcı, henüz senaryo yazdırmamıştır, kiminin getirdiği senaryoyu da Neşe Yulaç beğenmez.

Rol aldıklarından Lütfü Akad’ın çektiği Kanun Namına filmi (1952) o yılın –ve tüm zamanların– en iyi Türk filmleri arasında sayıldığı için, Neşe Yulaç’ın adı da zirveye çıkar. Filmin final sahnesinde Ayhan Işık’ın Yulaç’ı vurarak öldürmesi gerekmektedir. Filmin reji asistanlığını yapan Sırrı Gültekin, o dönemde Şehir Tiyatroları’nda da aktördür ve Neşe Yulaç’ın arkadaşıdır. Silahtan çok korkan Neşe Yulaç, Sırrı’ya tabancayı iyice kontrol etmesini sıkı sıkı tembih eder. Ayhan Işık da henüz acemi bir oyuncudur. Kanun Namına ikinci filmidir ve o da ilk defa tabancalı bir sahnede oynamaktadır. Neşe Yulaç’a her şeyin kontrol altında olduğunu söyler Sırrı Gültekin ve rejisör Lütfü Akad’ın "motor" sesiyle çekim başlar. Ayhan Işık elinde tabanca Neşe Yulaç’ı kovalamaktadır. Neşe koşarak eve girer ve hasta yatmakta olan babası Talat Artemel’e sığınmak ister ama Ayhan ona yetişir, tabancayı doğrultur ve ateş eder. Neşe vurularak düşer... Yönetmenden “stop” sesi geldiği halde Neşe yerden kalkmayınca herkes başına üşüşür. Neşe’nin tayyörünün yakasından kan sızmaktadır. Sahiden vurulmuştur. Hemen hastaneye kaldırılır.

"O kadar korkuyordum ki o sahneden... Zaten tabancadan nefret ederim. Sırrı’ya o yüzden belki on defa tembih ettim dikkat etmesi için ama akacak kan damarda durmaz derler ya. Doğruymuş, sonunda kan aktı... Meğer tabancaya gereğinden çok barut konmuş. Ayhan, zavallı çocuk, en az benim kadar korkmuştu o da. ‘Ya gözüne doğru tutsaydım tabancayı’ diye hayıflanıp durdu. Ben tedaviden sonra birkaç gün evde istirahat ettim. Her gün elinde çiçeklerle geldi Ayhan. Çok kibar bir gençti" diye anlatıyor bu talihsiz kazayı Neşe Yulaç.

Kanun Namına’nın kazandığı başarıdan sonra Neşe Yulaç’a arka arkaya film teklifleri gelir. 1002’nci Gece, Görünmeyen Adam İstanbul’da, Bozkurt Obası, Son Beste, Kardeş Kurşunu, Ayrılık, Hicran Yarası rol aldığı filmlerden bazılarıdır.

Neşe Yulaç ve Zeki Müren Son Beste (1954) filminde birlikte rol aldılar

"Evlenmemde Zeki Müren'in payı büyüktür"

1954 yılının sonuna doğru çekimleri başlayan ve Zeki Müren ile oynadığı Son Beste filmi Neşe Yulaç için dönüm noktası olur. Nedenini şöyle anlatıyor Yulaç: 

"Erman Film ile anlaşmayı imzaladım. Zeki Müren ve Belgin Doruk ile başrolleri paylaşıyoruz. Yan rollerde de bütün Şehir Tiyatrosu artistleri var... Gazeteciler eve gelip röportaj yapıyorlar, yeni filmden bahsediyorlar. Radyo Âlemi dergisinden gelecek olan muhabir arkadaşlar bana gelmeden önce kendi aralarında konuşurlarken bir bey onlara kulak misafiri olmuş. ‘Bahsettiğiniz Neşe Yulaç, Sadi Yaşar Yulaç’ın kızı Neşe mi?’ diye sorunca muhabirler de 'Evet o. Tanıyor musunuz?’ demişler. ‘Tanıyorum. O aile ile Ankara’da sıkça görüşürdük. Neşe o zaman çok küçüktü. Demek büyüdü, artist oldu. Ben çoğu zaman yurt dışında olduğumdan onları takip edemedim. Mümkünse ben de sizinle gelip Yulaç ailesine bir sürpriz yapayım’ demiş o da. Muhabir arkadaşlar kabul etmişler. Hep beraber geldiler... Annem kapıda Ahmet’i görünce çığlık attı. Sarıldılar. Ahmet beni görünce çok şaşırdı. Tabii o son gördüğü küçük Neşe yoktu artık. Gazeteciler gelecek diye şık giyinmişim ve makyajlıydım. Ahmet’in bakışlarından etkilendiği belli oluyordu ama ben anlamazlıktan geldim. O gün öyle geçti. Filmin en önemli sahnesi Pera Palas’ın büyük salonunda çekilecekti. Ahmet oraya da geldi. Sette bulunan Bedia Muvahhit de meğer Ahmet’i tanırmış. Neyse, Zeki geldi, çekim başladı. Ahmet hep aramızda... Bazen Zeki’yi de alıp yemeğe çıkıyoruz. Onlar da yakın dost oldular. Ahmet sette yapımcı gibi davranıyor. En şık pastanelerden pastalar, kurabiyeler, sandviçler getirtiyor, bütün sete ikram ediyor... Bir gün Zeki beni kenara çekti. ‘Neşe, bu adam sana âşık. Sen de mazbut bir kızsın. Sana evlenme teklif edecek göreceksin. Sakın reddetme. Çok kibar bir adam’ diyerek aklımı çeldi. Benim de o günden sonra Ahmet’e bakışım değişti. Aramızda bir elektriklenme oldu ve evlendik. Ahmet eski Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın oğluydu. Ailesi oldukça varlıklı ve güngörmüştü. Çok mutlu olduk. Sanat hayatıma çok müdahale etmedi ama film çevirmeme çok sıcak bakmadı. Bir süre sinemaya ara verdim. Daha sonraları sadece tanınmış firmalara film çekmem şartıyla sinema hayatımı devam ettirdim. Tiyatro hep hayatımda oldu. Yani anlayacağınız Zeki Müren’in evliliğimde ve mutluluğumda rolü büyüktür. Allah rahmet eylesin..."

"Cahide Sonku bir Hollywood starı gibi havalıydı"

Neşe Hanım’ın Cahide Sonku’ya olan hayranlığını bildiğimden onun hakkında bir şeyler anlatmasını rica ediyorum.  Kendisinin tiyatroya girdiği zamanlarda Cahide Sonku’nun istifa edip ayrıldığını, bir film şirketi kurup arka arkaya filmler çevirdiğini söylüyor. Tanışmaları da böyle bir dönemde olmuş. 

Neşe Yulaç’ın yüzünde büyük yıldız havası olanca canlılığıyla duruyor

"Hem yapımcı hem yönetmen hem de başrol oyuncusu olarak yer alıyordu filmlerde. Eşi İhsan Doruk çok varlıklı biriydi. Eşine yapım şirketi kurmuş, çok şık bir ofis döşemişti. Cahide Hanım’ın filmlerinin gala geceleri bile hadise olurdu. Tiyatroda ve sinemada isim sahibi olduğum dönemde Sonku Film’den bir teklif aldım. Bir film için görüşmeye çağırıyorlardı. Çok heyecanlandım. Cahide Sonku şöhretin zirvesinde bir isim, herkes istediği zaman yanına gidemez... Çok mesafeli bir hanım olarak nam salmış... Yaptığı filmlerde figüran olmaya bile razı isimler vardı. Ben heyecanla hazırlandım ve annemle birlikte gittik Sonku Film’e. Bizi hiç bekletmeden Cahide Hanım’ın odasına aldılar. İnanın kapıdan girince gözlerim kamaştı. Sanki sarı saçlarının üstünde ilahi bir ışık vardı. Yaşı 35’i geçmişti ama bir Hollywood starı gibi havalıydı. Çok şık ve bakımlıydı. Sigaradan hafif kalınlaşmış sesiyle ‘Hoş geldiniz, buyurun oturun’ dedi. Bütün konuşmayı annem yaptı. Ben heyecandan gık diyemedim... Bozkurt Obası adlı kostümlü bir dönem filmi çekilecekti. Ben başrolde oynayacaktım. Filmi Sami Ayanoğlu yönetecekti. Orhon Arıburun, Atıf Kaptan, Aliye Rona gibi ünlü isimler de yer alacaktı filmin kadrosunda. Jön olarak yeni bir isim olan Reha Yurdakul rol alacaktı. Fiyatta anlaştık ve Cahide Hanım’a veda ederek ayrıldık. Çekimler başladı. Çok rahat çalışıyoruz... Yönetmen Sami Ayanoğlu’nu tiyatrodan da tanıdığım için kolay anlaşıyorduk. Bir sahne vardı, Reha Yurdakul atla gelip beni alacak ve kaçıracaktı. Provalar yaptık ve çekime geçildi. Reha atla geldi, beni belimden tutup ata attı ve gidiyoruz... Ama ben kayıyorum, beni sıkı tutamıyor. Ben kayıp attan düştüm. Annem de sette... Kadıncağız feryat ediyor, kızım düştü, yaralandı diye... Beni aldılar, doğru hastaneye... Röntgen çekildi. Neyse kırık çıkık yok... Ama her tarafım sıyrıldı. Sete bir hafta ara verildi. Cahide Hanım duymuş. Çok üzülmüş. Bütün tedavimi yaptırttı. Çok ilgilendi. Sami Bey Reha’ya çıkıştı, neden kızı sıkı tutmadın diye. ‘Ayıp olmasın diye sıkı sarılmadım’ demez mi? Hepimiz yerlere yattık. Utanmış beni sıkı sıkı tutmaya... Sami Bey çok kızdı. Tekrar sete gittiğimizde benim elbiselerimi Şehir Tiyatrosu’ndan Ferdi Talay giydi. O at sahnesini benim yerime onunla çevirdiler. Film bitti, bir gün kapı çalındı. Cahide Hanım’ın şoförü gelmiş, elinde de bir zarf. ‘Cahide Hanım gönderdi’ dedi. Açtım baktım bir mektup. Filmi izlemiş, beni çok beğenmiş, teşekkür ediyor. Ayrıca konuştuğumuz ücretten ayrı bir miktar daha koymuş zarfa... Böyle hatırşinas ve bonkör bir kadındı."

Aradan geçen bunca yıla rağmen Neşe Yulaç’ın yüzünde silinmemiş büyük yıldız havası olanca canlılığıyla durmuyor mu sizce de?

Neşe Yulaç
Yeşilçam
Sinema
Tiyatro
Darülbedayi
İstanbul
Sayı 009

BENZER

Fransız İhtilali’nin efsane şairlerinden André Chénier, İstanbul’da doğmuştu. Dünyaya geldiği Galata’daki ahşap sıra evler o yüzyılların meşhur İstanbul yangınlarından birinde kül oldu ama yerine yapılan Saint Pierre Han’da doğduğu rivayeti bugüne miras kaldı. Rivayeti yansıtan özel levha, ünlü şairin doğum yeri olarak halen hanın odalarından birini işaret ediyor. Chénier’nin kısa, Saint Pierre Han’ın uzun tarihi...
Türkiye’de basketbolun sevilmesinin ve zamanla futboldan sonra “ikinci spor” durumuna gelmesinin temelini atanlar, 1920’li ve 30’lu yıllarda bu spora gönül veren İstanbullu bir grup genç basketbolcuydu. Bu gençlerden biri de, Robert Kolej takımının kaptanı Rupen Semerciyan’dı. İlerleyen dönemde koçluk yapan ve çok sayıda genç sporcu yetiştiren Semerciyan, basketbol milli takımımızın da ilk antrenörüydü. 1944’te Amerika’ya yerleşen ve bu tarihten sonra hakkında neredeyse hiç bilgi bulunmayan Semerciyan’ın izini spor tarihi araştırmacısı Mehmet Yüce sürdü.
Barınmak, bir çatı altına başını sokup sığınmak İstanbul’da hep bir sorun teşkil etmiştir. Bina sayısının, yaşanılası bir kentte olması gerekenden fazla olması tüm ülkenin finans, üretim, eğitim merkezi hâline getirildiği ve bu durum daima körüklendiği için, haklı göçlerle sürekli artan nüfusuna yetmez, arz talebi karşılayamaz, fiyatlar fırlar, her daim akıllıca görünen emlak yatırımı ev sahipleriyle kiracıları çıkar çatışmasıyla karşı karşıya getirir... Bütün bunlar da elbette Yeşilçam’da yankısını bulur.